Eylül 2008 - Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

27 Eylül 2008

RAMAZAN BAYRAMI

Eylül 27, 2008 0
RAMAZAN BAYRAMI
Önce büyükler, sonra küçükler evden eve ziyaretler.
Oradan oraya yarım saatlik dilekler,
El öpmeler, şeker tutmalar, kahve, likör içmeler,
Yapmışsa ev sahibi eşe dosta, tatlılar börekler yemekler…

Hatırlamalar yılda bir kez, o da bayramlara kısmet.
Unutulmaya yüz tutmuş gelenek / görenekler.
Kapıya gelen çocuklar, mendil içinde harçlıklar,
Kulaklara dolan bir ses radyoda “Barış MANÇO” dan,
Dinleyelim hep birlikte, “BUGÜN BAYRAM ERKEN KALKIN ÇOCUKLAR”…

Gelişi tatlı, gidişi hüzünlü, rızkı bol, sevabı çok Mübarek Ramazan.
Bir aydır misafirdin bizlere, şimdi gidiyorsun işte.
Orucumuzu tuttuk, nefsimizi savdık kabul etsin YARADAN.
Yine bekleriz seni gelecek seneye.
Ölmez de sağ kalırsak eğer, misafir edeceğiz evlerimize.
Tutacağız yine oruçlarımızı milletçe…

Şimdi bayram zamanı, bir telaş tufanı.
Gelecek olanlara ikram etme zamanı.
Ağzımızı tatlandıralım, hoş-sohbet edelim.
Bir şeker yiyelim bir meşk edelim,
BU BAYRAMI DA HEP BİRLİKTE AĞIZ TADIYLA GEÇİRELİM…

Mehpare ÖĞÜT

26 Eylül 2008

BİR BAYRAM HİKAYESİ: COCUK VE ELBİSE...

Eylül 26, 2008 0
BİR BAYRAM HİKAYESİ: COCUK VE ELBİSE...

Yaşlı adam bir konfeksiyon mağazasının vitrine uzun uzun baktıran sonra
ilerideki yeşillikte oynayan çocukların en zayıfına dönerek “Küçüüük!”
diye seslendi , “Bana biraz yardımcı olur musun?”

Çocuk, hafta sonlarında yaptıkları misket oyununu ilk defa kazanmış olmasına rağmen arkadaşlarını bırakıp geldi. 7-8 yaşlarındaydı ve üzerindeki elbiseler tek
kelimeyle dökülüyordu.

Yaşlı adam çocuğu, saçlarını aksadıktan sonra
“Vitrindeki elbiseyi giymeni istemiştim. Bakalım üzerine uyacak mı?” dedi.
Çocuk bu teklifi ilk önce şaka sandı. Ama adam son derece ciddiydi.
Onunla birlikte mağazaya girerken ilk önce rüya da olup olmadığını, daha
sonra da şimdiye kadar yeni bir elbise giyip giymediğini düşündü.
Genellikle aile deki büyük çocuğa alınan veya komşular tarafından verilen
giyecekler elbiselerin ona dar gelmesiyle birlikte ortanca kardeşe kalır,
birkaç sene sonra da dizleri aşınmış veya delinmiş vaziyette kendisine
yamanırdı. Ama her zaman hasta dedikleri babasının ne kadar zor para
kazandığını bildiğinden, bu işe bir kere bile itiraz etmemişti. Şimdiyse
ilk defa yeni bir elbisesi olacaktı. Üstelik bayram a üç gün kala…

Çocuk
yaşlı adamın gösterdiği elbiseleri giydiğinde büyümüş olduğunu ilk defa
fark etti. Hepsinin üzerine giydiği kaban bir başkaydı ve artık
üşümeyecekti. Çocuk misketleri onun cebine bıraktığında iyice keyiflendi,
irili ufaklı misketler gayet derin olan ceplerin bir köşesinde kalmıştı.
Demek ki her bir cep en az elli misket alabilirdi.

Yaşlı adam çocuğu sağa
sola döndürdükten sonra elbiselerin paketlenmesini istedi. Ve iş
tamamlandığında tezgâhtara dönerek “Elbiseleri torunuma alıyorum.” Dedi,
“Kendisine sürpriz yapacağım için onları bu çocuğun üzerinde denedim.”
Çocuk bir anda beyninden vurulmuşa döndü ve ne diyeceğini bilemedi. Ama
artık büyüdüğüne göre bir şey belli etmemeliydi. Aynaya son bir defa
baktıktan sonra üzerindekileri yavaşça çıkartarak bir kenara bir kenara
fırlattığı eskileri giydi.

Adam elbiselerin torununa uyacağından emindi.
Yaptığı hizmet için çocuğa bir ciklet parası vermek istediğinde onu
yanında göremedi. Haylaz velet, belli ki bu işten sıkılmıştı. Çocuk
arkadaşlarının yanına döndüğün de bir kenara çekilerek onları seyretmeye
koyuldu. Ve bütün ısrarlara rağmen oyuna katılmadı. Arkadaşları, “Niçin
oynamıyorsun?” diye sordular, “En güzel misketleri sen kazanmıştın.” Çocuk
inci gibi yaşlar süzülen gözlerini arkadaşlarından kaçırmaya çalışırken
“Misketlerim bu elbiselere yakışmayacak kadar güzeldi.” Dedi, “Bu
yüzden onları bayramlık kabanımın cebine sakladım!”

BAŞKA BAYRAM

Eylül 26, 2008 0
BAŞKA BAYRAM
Bir bayram sabahı imiş. Günlerden Cuma, aylardan kasım, mevsimlerden de sonbaharmış. Havada yağmur bulutları geziyormuş. Herkes ve her şey bayram olduğu için çok mutluymuş.

O sabah Efil erkenden uyanmış. Akşamdan hazırladığı bayramlıklarını sandalyenin üzerinden özenle almış. Beyaz çorabını, kırmızı çiçekli pantolonunu, pembe çizgili kazağını önce okşamış, sonra da giymiş. Yeşil fiyonklu ayakkabılarını da unutmamış. Hemen aynanın karşısına geçip saçını taramış. Ortasında kocaman bir gül olan tokasını takıp kendisine gülümsemiş. “Merhaba Efil” demiş hefifçe öne eğilerek. “Bayramın kutlu olsun.”

Efil neşeyle etrafında dönmüş. Kendisini bayramlıkları gibi yepyeni hissetmiş. Sonra odasına göz gezdirmiş. Bayram için odasına astıkları rengarenk balonları tek tek saymış. “Tam otuz-yedi balon” demiş heyecanla. Pencereye doğru koşup yavaşça perdeleri çekmiş. Vakit çok erken olduğu için gökyüzü çok aydınlık değilmiş. Bir de yağmur bulutları griye boyamış gökyüzünü.

Efil gri yağmur bulutlarının bayramını da kutlamış. Pencerenin önünde duran çiçeklerine “günaydın” dedikten sonra onların da bayramını kutlamış. Bu sırada Efil odasında bazı fısıldaşmalar duymuş. Dikkatle dinleyince odada bulunan her şeyin bayramlaştığını görüvermiş. O da bu bayramlaşmaya katılmış. Odadakiler Efil’in etrafında dönmüşler, dönmüşler, dönmüşler. “Bayramın kutlu olsun Efil” demişler. Sonunda hepsi de çok yorulmuş. Halının üzerine uzanıp dinlenmişler. Efil masasının başına geçip “bir bayram sabahı” resmi çizmeye başlamış. Efil resmini çizerken içeriden gelen sesleri duymuş. “Uyandılar, uyandılar” diye bağırmış ve koşa koşa annesiyle babasının yanına gitmiş. Önce babasına sarılmış, elinden öpüp “Bayramın kutlu olsun babacığım” demiş. Sonra da annesine sarılıp onun da elini öpmüş.

Efil’e bayram parası vermişler. Efil parasını hemen kumbarasına atmış. Babası Efil’e “Ben eve dönünce hep beraber bir yere gideceğiz” demiş. “Orada bir sürü çocuk var. Onların bayramını kutlayacağız. Yanımızda onlar için hediyeler de götürürsek iyi olur. Sen de düşün ve verebileceğin hediyeler varsa hazırla.”

Efill babasının dönüşünü beklerken odasında oturup uzun uzun düşünmüş. Ama bir türlü ne verebileceğini bulamamış. Bir ara yeleklerinden turuncu olanı raftan atlayıp “beni versene” demiş. “Bayramda bir çocuğu sevindirmek ne güzel olur.” Birden odada bir kargaşa olmuş. Herkes “beni de, beni de” diyerek zıplıyormuş. Efil şaşakalmış. Bütün oyuncaklarını büyük bir çantaya doldurmuş. Masal kitaplarını, küçük gelen kıyafetlerini, tokalarını, şapkalarını da başka bir çantaya koymuş. Babası geldiğinde Efil hediyeleriyle birlikte hazır bekliyormuş.

Kahvaltıdan sonra hiç zaman kaybetmeden Efil annesi ve babasıyla bereber kimsesiz çocukların kaldığı yere gitmişler. Orada o kadar çok çocuk varmış ki Efil hayret etmiş. Ne diyeceğini bilememiş. Bu sırada içinden bir ses ona “Hadi onların bayramını kutla” demiş. O an Efil getirdiği çantaları açıp her çocuğa bir hediye vermiş.

O gün Efil çok farklı bir bayram görmüş. Bayramların başka başka yaşandığını, herkesin bayramının değişik olduğunu anlamış. Böyle bir bayramdan sonra Efil kıyafetlerini daha temiz giymeye, oyuncaklarıyla daha dikkatli oynamaya başlamış. Çünkü onlara ihtiyacı olan sayısız çocuk olduğunu artık biliyormuş.

Naz FERNİBA

22 Eylül 2008

TEL ÖRGÜDE SARI ÇİĞDEM

Eylül 22, 2008 0
TEL ÖRGÜDE SARI ÇİĞDEM

Dağlarda gördüm onları yollarda gördüm
Bir yokuşu çıkıyordu tilki oğlu tilki
Kediler bütün gün ağaçlarda
Nedir yelle ilintisi kaplumbağanın
Bomuzlar gerinip güne karşı
Gergedan inişte

Zındancıbaşılar zındancıbaşılar
Bağlamışlar tayları
Ceylanlar bukağıda

Bir bayırda apansız
Yollarımı kesen sarı çiğdem
Alsam koğuşlara götürsem
Götürsem götüremem
Ellerim telörgüde

Telörgüde boynu bükük
Bir saı bir küçük bir serin çiğdem
Canımın parçası öte geçede
Bedeninde yarı ışık yarı gölge
Beton avlulardan duvarlardan doğru
Gün vurur gözümün gözümün içine
Bir o beni görür bir ben onu görürüm
Alırım sesini sesini sesini
Düşürürüm ardıma
Bahar sellerinden geçiririm
Yolaksız dağlardan aşırırım

Zındancılarbaşı zındancılarbaşı
Gelimli gidimli dünya
İlle de ölümlü dünya
Senin gücün yetse yetse bana yeter
Suya çavmış güz güneşi

Ah demem çün bilirim
Ne gelir ardından gecelerin
Çözülür, çözülmez sandığın kördüğüm
Unufak olur bukağı

Ah demem
Ah demez canımın parçası

Gülten AKIN

ZAMANSIZLIĞIN YOKUŞLARINDA

Eylül 22, 2008 0
ZAMANSIZLIĞIN YOKUŞLARINDA

Hep yokuşlarda yok oluyor hayatımız, bir de saatlerde. Ama bir türlü yetmeyen saatlerde... Sevdadır bizi gülümseten, yanağımıza renk verip, hayatımızı coşkuyla yöneten. Bir kitap belki de yaşam, kendimizin yazıp, kendi kahramanı olduğumuz…

Aşkın yeşerdiği yerde seni gördüğüm zamanki yağmur taneleri gibi biraz da. Berrak alabildiğine ve yine öylesine canlı… Her an buharlaşıverecekmişçesine belki biraz da. Bazen geçmek bilmez, bazen de bir nefes kadar hızlı… Geçti geçiyor gibi mevsimler, yaz sonbaharı, kış baharı kovalamakta. Ne yapsam, bu gün hayatıma hangi kareleri eklesem, ya da öyle değil acaba bu günü nasıl atlatsam tasası ve daha nicesi. Hangi şarkıda hüzünlenip, hangisinde neşe bulma arayışı. Bir gün ayrılığımıza ağlarız, ertesi gün yeni açan sevdamıza. Bir gün hasta, bir gün kıpır kıpır nehirlerdeki balıklar gibi. Hangi güne, yarına ya da düne bir şeyler yaşatma savaşı. Bazen sadece iyot kokusunu genze öylesine dolduruverme…


Heyhat, ömür işte. Geçsin diye yetmeyen saatlere sığdırmaya çalıştığımız onca lahzayla, doldurmak için uğraş verdiğimiz, lügatte anlamı olan, her insanın kendine yüzlerce kez tanımladığı, her gün güneşle selamladığı köprü. Kimi için yeni adımların başlangıcı, kimi için annesinin helal sütü…


Her gün yeni bir sayfa çeviriyoruz ömür kitabından. Geriye kalan sevinçlerimize, mutluluklarımıza, gözyaşlarımıza birer çizik atıyoruz. Kimi zaman vazgeçiyoruz, kimi zamansa daha bir bağlanıyoruz sıkıca, kopmaz bağlarla. Ömür denen şey belki de bir armağan, kapalı kutu içinde, sürprizlerle dolu… Belki de bir damla umut…


Hep yokuşlarda yok oluyor hayatımız, bir de saatlerde. Ama bir türlü yetmeyen saatlerde… Sevdadır bizi gülümseten, yanağımıza renk verip hayatımızı coşkuyla yöneten. Sevdadır bizi geçit vermez yollardan kolayca sıyırıveren. Yetmeyen saatleri sevinçle dolduran, yetmeyen saatleri hayata bağlayan…

BEKIR CEVIZCI

YALNIZLIĞA ALIŞMALI

Eylül 22, 2008 0
YALNIZLIĞA ALIŞMALI

Bavulları hep toplu durmalı insanın...
Bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı...
Tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vaz­geçmeli...
İhanetlere, terkedilmelere, bir başına bırakılmalara hazırlıklı olmalı...
Yalnızlığa alışmalı...

Çünkü "omuz omuza" günlerin vakti geçti. Dayanışma... günümüz borsasının değer kaybeden hisse senet­lerinden biri artık...

Bireyin keşif çağı, geride kı­rık dökük yalnızlıklar bıraktı.

Terörün bile bireyselleştiği çağdayız. Zaman, birlikten kuvvet doğurma zamanı değil; zaman, tek başına dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır.

* * *

İşte o yüzden alışmalı yalnız­lığa...

Sokaklar dolusu ıssızlıkla başbaşa yaşamayı göze almalı insan... Güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı... Hüzünlü bir şarkıyla paylaşı­lan gecelerde başım dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli... Sofrada tek tabağa, tabakta az yemeğe alışmalı...

Romanlardan yalnızlığı yücelten paragraflar asmalı evin en görünür duvarlarına...

"Yalnızlık paylaşılmaz/ Paylaşmılsa yalnızlık olmaz" dizeleriyle başlamalı güne...

Telesekretere "şu anda size cevap verebilecek kim­se yok" denmeli, "... belki de hiçbir zaman olmaya­cak..."

Cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı...

* * *

Oysa sessizlik haksızlığa alkıştır.

Haklılığın onuru yaşatır insanı... Susmanın utancı öldürür.

O yüzden en sessiz gecelerde ''doğruydu, yaptım"la teselli bulmalı insan...

Feryada komşuların yetişmemesine, soğuk duvar diplerinde sessizce ağlaşmaya alışmalı... Kendiyle he­saplaşmaya çalışmalı...

Gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye, kendiyle hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır ol­malı...

Hep başını alıp gidebilecek kadar cesur, ama hep kalıp savaşacakmış kadar gözüpek olabilmeli...

Sessizliği, sese dönüştürebilmeli...

* * *

Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan...
Yollarla barışmalı...
Yalnızlığa alışmalı...


Can DÜNDAR

UÇURTMAYA ADANAN LAL-Ü AŞK

Eylül 22, 2008 0
UÇURTMAYA ADANAN LAL-Ü AŞK

Susuyordu. Bir kucak dolusu közü yüreğinde taşıyarak susuyordu hem de.
İnsanların gözlerine bakamayarak, tebessüm ede ede yürüyordu kalabalıkların
arasında. İçinde bulunduğu sancıyı ifşa edememenin sıkıntısı içerisinde değildi,
zaten sancısı ifşa edilmemeliydi…

Aşk, kelimelere sığdırılamazdı, anlatılamazdı. Sükût edilmeliydi…

Yitik yangınları arıyordu dağ taş demeden. Bir elinde lâl-ü aşkını resmettiği
uçurtması ile kâinatta acizliğini ifade ediyor, diğer elinde taşıdığı yüreğiyle
İbrahimî yangınları arıyordu.

Gök üstüne üstüne geliyordu, O ise aldırışsız devam ediyordu yürüyüşüne…
Darağacından inip, çarmıhların yolunu tutuyordu. Derviş sabrı isteyen havayı
teneffüs etmeliydi. Menekşe kokusuyla şefkat şefkat yeşerebilmeliydi gönüllerde,
vuslat secdelerinde dua olmalıydı.

Sinesine çektiği ama gözlerinin taşıyamayıp peykânlarından süzdüğü katreler,
düştüğü yerde çiğ tanesi olup sedef sedef açılıyordu. İnci inci gözyaşlarını
topluyordu melekler. Mil çekilen özlemlerine kara taşlar basıyordu.
Aşkından yuvarlanan taşlar O’nu arıyordu.

Yusuf’un kuyusuna vardı. Dolunayı içine çekerek mehtabın serzenişine ortak oldu.
Nur oldu, aydınlattı karanlıkları. Mum oldu, aşkın huzmesiyle dağladı yürekleri.
Alazlanmış sevdalara talip oldu. Rayihasıyla mest etti kâinatı…

Bir fecir vakti doğruldu ve kendisini Nil nehrinde buldu. İçi Musa dolu bir kundakta ilerliyordu. Firavunun sarayına doğru, karanlığı aydınlatmaya doğru ilerliyordu.
Biliyordu ki kendisi Musa olursa, Rabbi denizleri ayağına getirirdi.
Biliyordu ki “bittim” dediği yerde Rabbi “yettim” diyecek ve miraç fezasında
ulvî düşlerine mazhar olacaktı.

Teslim olmalıydı. İbrahim gibi bir imana erebilmek, teslimiyetten geçiyordu.
İsmail gibi teslim olursa bıçak kesmezdi. İbrahim gibi teslim olursa ateş
yakmazdı.

Acının çığlık çığlık damıtıldığı yağmurlar altında ıslanmaktan geçiyordu yolu.
Hüznün notalara dolandığı şarkılar mırıldanarak, mana âleminde yakamoz
gibi parıldayarak geçti. Umutlarını her an tazeleyerek süzülüyordu fecre.

Lâl diliyle çöllerde yıldızlara tutunmayı diledi. Uçurtmasına adadığı lâl-ü aşkıyla
rüzgârlara sesleniyor, ölümü ölüm ölüm içine çekiyordu.

Kazdığı mezarında toprakla hemhâl oluyor, yaratılışının hikmetine erebilmeyi
diliyordu Rabbinden. Toprağın sırrına erebilmekse, nefsini ıslah edip özgürlüğe
yelken açmakla mümkündü. Özgür olmalıydı. Tutsak sularda susuzluk yaşamamalı,
nefsin zindanında esaret halinde bulunmamalıydı. Köpüğe aldanmamalı, köpüğün
altındaki suyu ifşa edebilmeliydi.

Ve o an uykuyla uyanıklık arasında bir köprüden geçtiğini hissetti.
Hüviyet ile mahiyet arasında, sonsuzluk ile yıldızların arasında kanat
çırptığını gördü. Uçurtmasını gördü, uçurtmasına adadığı lâl-ü aşkla ölümün
arefesinden geçiyordu.

Ceylan gözlerin, dilhûn yüreklerin arasında açtı gözlerini. Kevser havuzunun
yanında, Anka Kuşuna tebessüm etti. Serçe yüreği gibi titreyerek doğruldu
ve kumrunun nâmütenâhî zikriyle mest oldu.

Aşk oldu…

Yunus Emre TOZAL
Kaynak – AyVakti

GECENİN GEÇ SAATİNDE, BÜTÜN YAŞAMIN ORTASINDA

Eylül 22, 2008 0
GECENİN GEÇ SAATİNDE, BÜTÜN YAŞAMIN ORTASINDA

Gecenin geç saatinde, bütün yaşamın ortasında,
gözyaşından kağıda, giysiden giysiye,
dolaşırdım bu zalim günlerde.
Peşimdeydi polis
ve kristal aydınlığı saatte, yalnız
yıldızların yabanıllığında,
dolandım kentler, ormanlar,
çiftlikler, limanlar arasında,
bir insan kapısından diğerine.
bir insan elinden bir ötekine, ve sonra bir başkasına.
Kasvetlidir gece, ne ki nakışladı
insanoğlu kardeşlik işaretlerini,
ve körler gibi yollarda, karanlığın içinden,
ulaştım aydınlık kapıya, benim olan
küçük yıldız noktasına,
kurtların ormanda henüz parçalamadıkları
ekmek kırıntısına.


Bir gece açık arazide bir eve
geldim, görmemiştim hiçbirini
daha önce hane halkının,
varlıklarından da haberli değildim.
Ne yapıyordularsa yeniydi zamanları
benim bilincim için.
Girdim içeri, beş kişiydiler ailede:
bir gece yangını varmışcasına
ayağa kalktı hepsi de.
Bir bir sıktım
ellerini, baktım yüzlerine teker teker,
hiç bir şey söylenmemişcesine: kapıydı onlar
caddede hiç görmediğim,
yüzümü tanımayan gözlerdi,
ve o yüksek, yeni varılmış
gecede uzattım bitkinliğimi uyumak için,
savmak için başımdan sıla hasretini.
Bastırdığında uyku,
sürdü gitti gece
yeryüzünün kısık sesli köpek havlamaları
ve yalnızlık liflerinin sonsuz yankısıyla,
ve düşündüm: 'Nerdeyim ben? Kim bunlar?
Neden yatacak yer verirler bana?
Hiç görmedikleri halde beni, neden açarlar kapılarını
ve savunurlar şarkımı? '
Ve bir seğirtme dışında
hiç bir yanıt yoktu yapraksız geceden,
çekirgelerden dokunmuş bir ketenden:
sanki titredi gecenin tümü
yapraklarda usulca.
Gecesel toprak, geldin sen
pencereme dudaklarınla
dilemek için iyi uykular
sanki batmışım binlerce yaprağa,
mevsimden mevsime, daldan dala,
yuvadan yuvaya, dalların arasında
bir ölü gibi uykuya dalana dek.


SIĞINMACI ('El fugitivo') / 'Canto General' 'den
Türkçeye çeviren: İsmail Aksoy.


Pablo NERUDA

18 Eylül 2008

DELİLER GİBİ

Eylül 18, 2008 0
DELİLER GİBİ

Sana sahip olamadım, tutamadım giderken ellerinden.
Oysa diyeceğim ne çok şey vardı daha.
Sanki ilk sözcüklerdi, ilk duygularımdı dilimde dolanan,
Karıştı yokluğuna da bir türlü söyleyemedim sana…

Bazen düşler kurardım ikimize dair diğerleri gibi,
Sonra korkardım nazar değecek diye, bırakırdım onları bir köşeye.
Nasıl olsa birlikteyiz, beraberiz derdim de,
Bir gün gelip de yalan olacağımızı bilemedim işte…

Severdim seni dinlemeyi, dinlerken seni seyretmeyi.
En çok da kahverengi gözlerini, gözlerinde erimeyi.
İki dudağının arasından dökülürdü tüm cümlelerin derinden.
Derinden ve okşarcasına delip geçerdi yüreğimi…

Ne şanslı olduğumu düşünürdüm bazı zamanlar,
Şanslıydım ve mutluydum da o zamanlar.
Ta ki sen gidiyorum diyene kadar.
Gidiyorum dedin ve dinletemedim sana yüreğimi.
Belki bir gün dönerim diyebilmiştin ya sessizce,
Ben biliyordum ki bir daha dönmeyecektin geri…

Gittin…
Ve gittin de aylar /yıllar geçti üstünden.
Unutursun zamanla diyenlere inat,
Ben unutmadım seni bir an olsun.
Unutmadım ki işte tam şuramda, kalbimin tam üstünde.
Sızlayan ve kanayan bir yara var hala kapanmayan…

İşte sevgilim yine sana yazdığım bir şiir.
Duygularımı ve yüreğimi açtığım bir akşamdı yine her zaman ki gibi,
Nasıl olsa sen okumayacaksın bu dizeleri;
Okumayacaksın ve hiç bilmeyeceksin,
Hala seni deliler gibi sevdiğimi.
Deliler gibi sevdiğimi…

Mehpare ÖĞÜT
EYLÜL 2008

SEN EFSANELERİN KADINISIN

Eylül 18, 2008 0
SEN EFSANELERİN KADINISIN


ey potemkin zırhlısının duvarlarına sırnaşan kadın
menopolisin harabelerine kazınmış senin adın...
sen ki, narcissusun ayranını içtin
gözlerinde deliorman türküleri ve zeusun sihri
belindeki kuşağa dolanmış pegasusun mührü..

şututgartta zangırdayan pelegreni katedrali
destanını senin için yazmış keşanlı ali
bundan ne ikitelli haberdar ne bab-ı ali
fakirlikten geberiyor zavallı somali...

kutsal süleymanın hazinelerine saklanan güneş
senin varlığınla alevlenecek bu ateş
zümrütler ve yakutlarla donandı marakeş
senin yüzünden bütün yiğitler oldu serkeş...
ey bahtımı karartan simden yapılma güneş

kaf dağını uzattım dört elif miktarı
senin ellerinden içtim ölümsüz nektarı
zümrüd-ü anka kuşunun bıraktığı...
izleri takip ederek buldum seni yaşatan varı...

machu pichu'daki inka harabelerinde sen
bin yıllık iran halılarında sen
gökkuşağında, ebemkuşağındaki ölümsüz desen
ölürüm yoluna, ah bir gel desen...

kutsal ganj nehrinde yıkanan sendin
mataşi-nehru'nun sutrasındaki ben'din
işvandana ve keralanın nirvasına erdin
sen, yüzyılların alıp getirdiği seherdin....

isfehanda semerkantta yürüyen kervan
hipokratının ölümsüz reçetesindeki derman
olimpos dağında tanrıların yazdığı ferman
senin yoluna kurban olayım ben aman...

senin için savaştı epimetus ve promete
senin için fethetti avrupayı imparator mete
senin için ölüyorum ah bir 'he' de...
yoksa sadist olurum, üstadım marki de sade
biliyorum, diyorsun artık gel sadede...

Abacan Ahmet NAZIM

SEYRET-SUS-DİNLE

Eylül 18, 2008 0
SEYRET-SUS-DİNLE

Seyret, sus ve dinle
Bir gün bir dağ güneşle birlikte güne uyandı. Rüzgarın esintisiyle ağaçlarının dallarını sallaya sallaya esneyerek gerindi. Güneş pırıl pırıl ufukta tam karşısından doğuyor, onunla arasında masmavi bir deniz çarşaf gibi günü karşılıyordu.Dedi ki, "Ben ne güzel bir yerdeyim, önüm masmavi bir deniz ve her gün güneş bana gülümseyerek gün başlıyor."Gökyüzünde küme küme bulutlar pamuk yığınlarını andırıyordu.Martılar çoktan uyanmış gökyüzünde dans ediyorlardı. O sırada dağ bir de baktı ki, eteklerinde bir minicik fare denize doğru yürüyor."İiiiiiiiihhhhhh , bu da ne? Bu küçük fare benim manzaramı şimdi neden bozuyor?"Onun oradan bir an önce gitmesini istedi ve şöyle bir titredi.Tepeden aşağıya doğru bir kaç taş hızla yuvarlanmaya başladı. Fare sesi duyunca hemen bir yüksek kayanın üstüne sıçradı ve oraya yerleşti. Düşen taşlarda ona hiç bir zarar vermedi. Farecik de başladı denizin güzelliğini seyre...Ara ara atlayan zıplayan balıklar denizin duruluğunda küçük halkalar oluşturuyordu.Deniz dağın sıkıntısını anladı ve dağa seslendi:"Neden böyle bir günde bir küçük fare için mutsuzluk oyununa başlıyorsun ki? Bak ben dümdüzken balıklar da benim duruluğumu bozuyorlar. Ben onlara kızıyor muyum? Biliyorum ki onlar bensiz ben onlarsız olamayız. Sen de seninle birlikte yaşamak zorunda olanlara kollarını açmalısın. Güneş hiç bulutlara bozuluyor mu? Benim ışınlarımı engelliyorlar diye kızıyor mu?Kabul et gerçeği, herşey bir şeylerle bütün aslında. Fark ve güzellik de burada. Bu sayede hergün ayrı bir şey öğretiyor bize; her gün ayrı bir ders veriyor.
Sen iyisi mi sadece SEYRET, SUS ve DİNLE."
Dağ denize sordu:"SEYRET, SUS ve DİNLE?
O da ne demek?"
Deniz, "Bak... Seyrettiğinde güzellikleri göreceksin...
Sustuğunda kendinden başkalarının söylediklerini duyabileceksin...
Dinlediğindeyse onlardan öğrendiklerini uygulama fırsatı bulabileceksin..."

17 Eylül 2008

ARKADAŞLIK

Eylül 17, 2008 1
ARKADAŞLIK


Adamın biri yalnızlıktan şikayet ediyordu. Kendisine şu tavsiye edildi :

“Üç yeni arkadaş edin ve neler olduğunu gör”

Bir süre sora adam şöyle dedi, “3 yeni arkadaş edendim ve hiçbir şey olmadı Şimdi üç yeni arkadaşa mahkum oldum !”

Arkadaş edinmeyi bilmek yararlıdır. Ancak arkadaş olmayı bilmek de bir o kadar önemlidir. Birileri olayı çok iyi açıklamış :



Önümden yürüme * Seni izlemeyebilirim

Arkamdan yürüme * Önder olmayabilirim

Yanımda yürü * Ve sadece arkadaşım ol.




Arkadaş olmayı bilmek mutlu bir yaşam kurmanın en önemli bir parçasıdır..




STEVE GOODIER
BİR DAKİKA HAYATINIZI DEĞİŞTİREBİLİR, ADLI KİTABINDAN

HAYATIN TUZU

Eylül 17, 2008 0
HAYATIN TUZU

Bir zamanlar, tahta oymacılığıyla uğraşan, hayatın sadece yüzeyinde kalmayıp, hakikatlerini de hissetmeyi beceren yaşlı bir usta yaşardı. Bu ustanın, her şeyden şikayet eden bir çırağı vardı. Çırak başına gelen en küçük sıkıntıdan bile şikayet ediyordu. Hayat onun için sanki sırf kötülüklerden, sıkıntılardan ve mutsuzluklardan ibaretti.
Ustası bir gün çırağı tuz almaya gönderdi. Adeti olduğu üzere, çırak söylene söylene denilen şeyi yaptı. Döndüğünde "Şimdi tuzun ne gereği vardı?" gibisinden bir edayla tuzu ustasının önüne koydu.
Usta ona şimdi bir avuç tuzu bir bardak suya döküp karıştırmasını söyledi. Çırak yine suratı asık bir şekilde söyleneni yaptı. Usta "Şimdi de o suyu iç" diye emretti. Çırak, önce kaşlarını çattı. Bir bardak tuzlu suyu içmesini nasıl isterdi ki ustası? Ama ona olan saygısından , zorlanarak da olsa bardaktan bir yudum aldı almasıyla tükürmesi bir oldu.
"Tadı nasıldı?" diye sordu usta.
"Acı!" diye kızgınlıkla cevap verdi çırak.
Usta anlamlı anlamlı gülümseyerek çırağı bu defa köyün kenarındaki tatlı su gölünün kıyısına götürdü. Çırağına aynı şeyi burada yapmasını bir avuç suyu göle atmasını ve gölden su içmesini söyledi.
Çırak söyleneni yaptı, suyu göle atıp gölün tatlı suyundan kana kana içti. O ağzının kenarlarından akan suyu eliyle silerken ustası sordu:
"Tadı nasıldı?"
"Bal gibi tatlı!" diye karşılık verdi çırak.
"Tuzun tadını alabildin mi?"
"Hayır"
Bunun üzerine, bilge usta, suyun yanında diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve ona ömrü boyunca unutamayacağı şu dersi verdi:
"Evladım! Hayatımızdaki sıkıntılar tuz gibidir, ne azdır ne de çok. Sıkıntıların miktarı hep aynıdır. Ancak, bu sıkıntıların kişiye ne kadar ıstırap vereceği onun neyin içine konulacağına bağlıdır. Bir sıkıntının, ıstırabın olduğunda yapman gereken şey duygularını genişletmektir. Bardak olmayı bırakıp göl olmaya çalışmaktır. O anda göremesen bile, o sıkıntıların sonucundaki güzellikleri görebilmektir."

BİR MUCİZENİN MALİYETİ

Eylül 17, 2008 0
BİR MUCİZENİN MALİYETİ
Sally, küçük kardeşi George hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca 8 yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve anne-babası onu kurtarabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı. George"un kurtulması için tek şans pahalı bir ameliyattı; gelgelelim, fakir anne babanın buna yetecek parası yoktu. Bir sabah, babasının umutsuz bir sesle annesine şöyle fısıldadığını duydu Sally:
"Onu ancak bir mucize kurtarabilir."
Küçük kız bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü. Kumbarasını gizlediği yerden çıkarttı, içindeki paraları yavaşça yere dökerek saymaya başladı. Yanlışlık olmasın diye üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp, köşedeki eczaneye gitti.
Eczacının kendisiyle ilgilenmesini sabırla bekledi. Eczacı çok yoğundu ve bir adama ilaçları nasıl kullanacağını anlatıyordu. Bu yoğun çalışmanın arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu, ama onun inatla beklediğini görünce:
"Evet küçük hanım, ne istiyorsun söyle bakalım" dedi. "Biraz acele et, gördüğün gibi beyefendiyle ilgileniyorum" diyerek yanındaki şık giyimli adamı gösterdi.Sally:
"Kardeşim" dedi eczacı şaşkın bir şekilde.
"Şeyy, babam "Onu ancak bir mucize kurtarabilir" dedi.
Bir mucize kaç paradır, bayım?
Eczacının Sally"e bakışında sevgi ve şefkat vardı bu defa:
Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize değil ilaç satıyoruz. Korkarım sana yardımcı olamayacağım."
Sally hemen pes etmedi. Eczacının gözlerinin içine baktı, elindeki bozuk paraları göstererek:
"Bakın param var, fiyatı neyse ödeyeceğim."
Bütün bu konuşmaları kenardan dinleyen iyi giyimli müşteri Sally"e dönerek:
"Ne tür bir mucize gerekiyor kardeşin için hanım? diye sordu.
"Bilmiyorum" dedi sally. Sonra gözlerinden aşağı süzülen yaşlara ladırmaksızın devam etti: "Tek bildiğim, o çok hasta ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacağını söyledi; ailemin de ameliyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama babam "Onu ancak bir mucize kurtarabilir" deyince ben de paramı alıp buraya geldim."
"Peki ne kadar paran var?" diye sordu adam.
"Bir dolar,on bir sent" dedi. Sally. "Bütün param bu!"
"Çok iyi" diye karşılık verdi adam. "Kardeşinin kurtulması için gerekli olan mucize için tam da bu kadar para gerekli zaten."
Adam bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally"nin elini tutarak "Beni evine götürür müsün lütfen?" diye sordu. "Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum."
İyi giyimli bu adam, meşhur cerrah Dr. Carlton Armstrong"du. Sally"nin kardeşini hiçbir ücret almadan ameliyat etti. Ameliyat başarıyla sonuçlandı. Anne babası hala neler olup bittiğini anlamış değildi. Bir rüya , bir mucize gibiydi yaşadıkları. Tanımadıkları bir adam kızlarıyla birlikte gelmiş, oğullarını ameliyat edeceğini söylemiş ve öyle de yapmıştı.
Ama Sally bir mucizenin kaça mal olduğunu artık çok iyi biliyordu: Tam tamına bir dolar, on bir sent!

DENİZ

Eylül 17, 2008 0
DENİZ

Ben engin bir denizim. Sense mânâ.
Bir adasın hasılı, en derin arzularımın
Kıyılarını taşkın seller gibi sarmak istediği,
Beyaz dalgalar neşeyle uzanırken toprağına.

Sana şarkı söyleyeceğim, kederlenmeyesin diye
Rüyanda, oradaki altın güzellikte
Coşuşlar sonra, bahtiyarım. Bilmem ben kimim,
Ya sen kimsin? Aşkı bilirim ben sade.

Ve sen çok iyi bilirsin, mutluluğum sende yükselir
Seninle, Ey ada, senin enginliğinde
Neşeli kıyılarında, keyfim yerine gelir.

Seni kuşatan görkemli dalgalar
Benim neşe dolu ellerim, dinginleşir yavaşça
Seni tınılar harpın tellerinde.

FRİTHJOF SCHUON

KUZGUN

Eylül 17, 2008 0
KUZGUN

Evvel zaman önce ürkünç bir gecede,
Eski kitaplardaki yitik hikmeti,
Düşünüyordum güçsüz ve bitkin.
Başım öne düşmüş, uyumak üzereyken,
Nazik vuruşlarla kapı çaldı birden.
“Bir misafir” dedim “çalıyor kapımı”
“Bir misafir, başkası değil.”

Açık seçik hatırımda, bir Aralık günüydü,
Yerde bir hayalet gibi şöminenin ışığı.
Çaresiz sabahı istedim, kitaplardan diledim
Istırabın bitişini – Lenore’u kaybetmenin ıstırabı.
Meleklerin Lenore dediği o bakire, nurlu ve eşsiz,
Artık ebediyyen isimsiz.

İpeksi mor perdelerin süzgün hışırtısıyla,
Garip bir dehşet kapladı, hiç yaşamadığım.
Yineleyip durdum yatıştırmak için kalbimi,
“Odamın kapısında bekleyen kişi bir misafir,
Odamın kapısındaki gecikmiş bir misafir,
Başkası değil.”

Canlandım birdenbire, daha fazla beklemeden,
“Bayım” dedim “ya da bayan, affınızı diliyorum.
Gerçek şu ki uyukluyordum, usulca kapıya vurdunuz,
Usulca geldiniz, kapıma dokundunuz.
Emin olamadım işittiğimden.”
Sonra ardına kadar açtım kapıyı,
Karanlıktı, sadece karanlık.

Merak ve endişeyle baktım karanlığa uzun uzun,
Hiçbir faninin cüret edemediği hayaller içinde.
Sessizlik bozulmadı, ne de bir işaret karanlıktan,
Orada tek kelime “Lenore” idi, fısıldadığım.
Ve karanlıktan yankılandı bir mırıltı: “Lenore,”
Sadece bu, başka bir şey değil.

Ruhum alevler içinde döndüm odama,
Ardından yine bir tıkırtı, daha da şiddetli.
“Eminim” dedim “birşeyler var penceremde,
Gidip ne olduğuna bakayım, gizem çözülsün,
Kalbim sükun bulsun, bu gizem çözülsün.
“Rüzgardır, başka bir şey değil.”

Tam kepengi açacakken, kanat şakırtılarıyla
Heybetli bir kuzgun belirdi, kutsal günlerden kalma
Hiçbir şey söylemedi, ne bekledi ne durdu
Bir saygın kişi edasıyla, kapının üstüne tünedi,
Oda kapımın üzerinde, bir Pallas büstüne tünedi,
Tünedi ve oturdu, sadece bu

Cezbederek, takındığı ağır ve şiddetli tavırlarıyla
Üzgün ruhumu gülümsetti, çehresi bu siyah kuşun
“Sorgucun kırpılmış olsa da” dedim “Değilsin namert,
Karanlık kıyılardan gelen, korkunç ve gaddar kuzgun.
Söyle nedir, cehennemi gecenin kıyılarındaki saygın ismin”
Dedi kuzgun “Hiçbir zaman”

Şaştım bu hantal kuşun konuşmasına böyle açık,
Pek anlamlı, pek ilgili olmasa da söylediği;
Çünkü hiçbir şanslı insan yoktur, ki biliriz hepimiz
Oda kapısının üzerine tünemiş bir kuşla karşılaşsın
Kapının üstündeki büste tünemiş bir kuş ya da canavar,
Adı “Hiçbir zaman” olsun

Tek bir söz söyledi o dingin büstteki kuzgun
Taştı sanki bütün ruhu o tek kelimeden
Ne bir söz ekledi, ne bir tüyü kımıldadı
Acıyla mırıldandım: “Diğerleri uçup gittiler,
Sabah o da terkedecek beni, umutlarım gibi”
Dedi kuş “Hiçbir zaman”

İrkildim tam yerinde söylenen bu sözle,
“Şüphesiz” dedim “bu söz, tek sermayesi,
Üzgün bir sahipten miras, zalim belaların
Şarkıları tek bir nakarata düşünceye dek kovaladığı
Umutsuz ve hüzünlü bir ağıt gibi tekrarlanan
“Asla---hiçbir zaman”

Kuzgun beni hala cezbedip gülümsetirken,
Yöneldim koltuğa, kapının, büstün ve kuşun önündeki
Gömülürken koltuğuma, düşünüyordum
Eski zamanlardan kalma bu uğursuz kuşun
Bu gaddar, hantal, korkunç, ve kasvetli kuşun
Neydi kastettiği, derken “Hiçbir zaman”

Tahmin yürütmeye koyuldum, tek ses etmeden
Ateşli gözleriyle sinemi dağlayan kuşa
Devam ettim düşünmeye, uzatıp başımı
Lambanın aydınlattığı kadife yastığın üzerine
Lambanın gözlerini diktiği kadife ve mor yastık ki
Ah, “hiçbir zaman” yaslanamayacak o!

Sonra görünmez bir tütsünün kokusuyla ağırlaştı hava
Yüce meleklerin ayak sesleri çınladı tüylü zeminde.
“Ey Sefil” diye haykırdım “Bir ferahlık verdi sana Tanrın”
Lenore’un hatıralarından kurtulasın diye bir ilaç,
İç bu iksiri kana kana ve sil Lenore’u aklından
Dedi kuzgun “Hiçbir zaman”

“Kahin” dedim “şeytani birşey! --kahin yine de, kuş ya da iblis”
Kışkırtıcı mıydı yoksa bir fırtına mı seni bu sahile atan
Kimsesiz ama gözüpek – bu afsunlu çöl toprağında
Bu perili evde—bana gerçeği söyle, yalvarıyorum
Var mı – günahların ilacı? Söyle bana–söyle, yalvarıyorum
Dedi kuzgun “Hiçbir zaman”

“Kahin” dedim “şeytani birşey! --kahin yine de, kuş ya da iblis”
Üstümüzde kıvrılan gökler ve yücelttiğimiz Tanrı adına
Söyle bu hüzünlü ruh, uzaktaki cennette, sarılabilecek mi
Meleklerin Lenore adını verdiği kutsal bir bakireye
Meleklerin Lenore dediği o eşsiz, nurlu bakireye
Dedi kuzgun “Hiçbir zaman”

“Bu söz ayrılık imimiz olsun ey kuş, ya da iblis”
“Dön artık fırtınaya, ve cehennemi kıyılara,
Söylediğin yalana nişan tek tüy bırakma.
Yalnızlığıma dokunma, terket o büstü,
Çek gaganı kalbimden, çek suretini kapımdan”
Dedi kuzgun “Hiçbir zaman”

Uçmuyor kuzgun, oturuyor orada, hala orada
Oda kapımın üzerindeki o süzgün büstte
Rüya gören bir iblisin bakışı gözlerinde
Gölgesi akıyor zemine yüksekteki lambadan
Ve bu gölgeden, yerde uzanmış yatan,
Yükselecek mi ruhum? – “hiçbir zaman”

EDGAR ALLAN POE

13 Eylül 2008

AH MİNE’l AŞK

Eylül 13, 2008 0
AH MİNE’l AŞK

Bir çoğalmadan ibarettir aşk, bir coşmadan, kabarmadan, büyümeden ibarettir.
Devamlı artmayan bir duygunun aşk olması ne mümkün? Sözün var olduğu günden beri, en fazla sarf edildiği alan aşktır.

Aşk üzerine söylenmiş sözlerin sınırı yoktur. Belki söylenmemiş söz de yoktur;
ama her dönemde başka türlü söylenmekten dolayı çoğalan söz vardır. Söz nötr
bir varlıktır, üst derecesi kelam, alt derecesi laftır. Sözün kelam
derecesinde konusu aşktır. Söze en güzel manayı aşk verir. Bütün
boyutlarıyla sözü aşkla söylediğiniz zaman sözün güzelliğini hissedersiniz.
Bir cümleyi aşkla yazın; görün cümle ne kadar güzelleşir. Usulen yazılan
cümleden muhatabın alacağı pek bir şey yoktur.Hayatin aşktan yoksun olduğu hiçbir zaman gösterilemez ki. Bitkinin hayati olsun, insanin hayati olsun, dünyanın hayati olsun, bütün hayatların her
kademede aşka ihtiyaçları vardır.Aşkla bakmak; yürekle bakmak demektir. Göz sadece bir fonksiyonu yürütür; ama fonksiyonun içini dolduran, onu san’ata dönüştüren gönüldür. Biz
gözümüzle bakarız; ama gören gönüldür. Gönlümüzde aşk varsa, gözün gördüğü
güzeldir.“Yalnızca bir türlü aşk vardır; ama görüntüleri binlerce türlüdür” der bir
bilge.

Üç çeşidini söyleyelim: Aşk beşeridir; şakayla baslar, sorumluluk
getirir. Gözden girer, gönülde yasar. Surete meyledenler ziyandadır. Aşk
platoniktir; sohbetle baslar, zahmet getirir. Zihinden girer, gönülde yaşar.
Siretini süslemeyenler yol şaşırır. Aşk İlahidir; imanla başlar, vahdete
götürür. Gönülde doğar, gönülde yasar. Sırrı saklamayanlar, başını verir.Aşk, Allahu Teala’nın “Bilinmeyi istedim kainatı yarattım” buyurduğu noktada
başlar. Ve oradan bir ırmak gibi birdenbire coşkuyla akar, binlerce yola
ayrılır, binlerce ırmak oluşur. Bir bastan binlerce baş oluşur. Onun için
bir türlü aşk vardır. Varlığımızı sürdürdüğümüz medeniyet birikiminin içinde
aşkın bütün çeşitleri mevcut. Bugün dahi mevcut, biz hangi boyutunda
yasıyorsak aşkın, o türlüsünü tadıyoruz demektir.Beşeri aşkın (mecazi aşkın) İlahi aşka dönüşmesi tabii bir seyir. Pek çok mutasavvıf İlahi aşk için beşeri aşkı ilk basamak olarak görür. Çünkü Allah
güzeldir, güzelliği sever. Mevcudattaki o İlahi kudretin eserine bakarak
ancak bir izden asıla gidebilir, görüntüden orijinale geçebilir manasında
beşeri aşkı ilk basamak olarak görmüşlerdir ve atlamışlardır oradan.İşte; Leyla ile Mecnun. Leyla’nın bir beşer olarak aşkını Kays’in biriktirmesi… Kays içinde büyüyen o aşkla ileride bir eşikten atlayarak
Leyla ile bütünleştirmesi… Buradan da ileri giderek başka boyutlara yol
alması… Artık o Hallacın “enel hak” dediği noktadır, o Nesimi’nin cübbemin
altında “Allah’tan gayrisi yoktur” dediği noktadır. Gerek baş verirsiniz
gerek derinizi yüzerler. Sırları ifşa etmek noktasında aşk biter.Salt sırdır aşk. Aşk bir kişilik sırdır, iki kişiye müsaadesi yoktur. Zaten aşk tekildir. Sevilen hiçbir zaman aşkın içinde değildir. Aşkın içinde seven vardır o kadar. Sevilenin haberi bile olmayabilir aşktan, olması önemli de
değildir üstelik. Aşk tekil olduğu için sırları da, kederleri de, acıları
da, firkati de, hicranı da, gözyaşı da, ateşi de tekildir. Yani içinde
bulunduğu ateş sadece bir kişiyi yakar, gözyaşı da bir kişiden akar,
ayrılığı bir kişi çeker. Aşkı bunlar çoğaltır, aşkın “eksilmeyen fakat
artan” özelliği ayni zamanda buradan beslenir. Gözyaşı aşkı artırır, hicran,
hasret bu duygular aşkı devamlı büyütür, katmerler, yuvarlar bir çığ gibi.
Yani aşk, acı çekmeyi bastan göze almayı gerektiriyor. Aşkın bir tarifi de
acı ve bütün bu acılardan duyulan mutluluk. Onun ötesinde de insanin
kabiliyeti. Aşk her gönülde ayni kıvamda varolamaz. Gönül medeniyetindeki
gönüllerimiz aşkı değişik boyutlarda alacaktır, o zaman işin içine sırrı da
girer. Yani benim sırrım benim kalbime sığacak olan kadardır, daha ötesini
kaldıramaz. Sır, acı ve hasret varsa aşk vardır ve o aşk tekildir bir kişiyi
ilgilendirir.

Biz aşkı genel kabulümüzde “beşeri aşk” derken bir zaaf olarak algıladık
“İlahi aşk”i da bir hedef olarak gördük. Beşeri aşkın ve İlahi aşkın
ikisinin de ayni anda ve ayni bünyede tezahürü bir geçiş itibarıyla
mümkündür.

Ahsenü’l-Kasas buyurulmuş Yusuf Suresi’nde; aşkı anlattığı için bu sure.
Mevlana “Zeliha o hale gelmişti ki…” diyor, “… çörekotundan öd ağacına
kadar her şeyin adi Yusuf’tu onun için. Yusuf’un adini başka adlara
gizlemişti, mahremlerine bu sırrı söylemişti. Mum ateşte yumuşadı, dese;
sevgili bize alıştı, yüz verdi, demiş olurdu. Bakin ay doğdu, dese; söğüt
dalı yeşerdi, dese (…); başım ağrıyor, dese; başımın ağrısı geçti, iyiyim,
dese hep ayrı manaları vardı bu sözlerin. Birini övse onu överdi, birinden
şikayet etse onun ayrılığını söylemiş olurdu. Yüz binlerce şeyin adini ansa,
maksadı da Yusuf’tu onun, dileği de…”

Hiçbir insan bir kadına aşık olmayı veyahut da bir kadının bir erkeğe aşık
olmasını, “beşeri aşk” dediğimiz duyguyu yadsıyamaz, ayıplayamaz. Ne din, ne
de yasalar yasaklamıştır aşkı; yürekler Allah’a aittir çünkü. Gönül ki Allah’ın
evidir, aşkın her çeşidine itibar eder.

Bütün milimetrekarelerinde ayni sevgili olmayan bir gönül aşkı bilir mi
acep?!. Bir kuru yakınlaşmayı, ilgiyi, arzuyu aşk sanarak yaşanılan ömür
adına va veyla ve va esefa!.. Bir Cemal’e kul, bir Ahmed’e köle, bir
Leyla’ya deli ve bir ışığa pervane olmayanın aşkı mi vardır, ya akli mi
vardır ki!.. Alem bir ask için yaratılmış ve “Aşk imiş her ne var alemde!…

“Muhabbetten Muhammed oldu hasıl
Muhammedisiz muhabbetten ne hasıl.”

Sevgi üzerine kullanılabilecek bütün mecazları üstüne alınmadır aşk. Aşk
acıdır, hasrettir. Hicran ve hayrettir, firkat ve gurbettir. Gözyaşı ve
ahtır; tazarru ve münacattır. Aşk ölümdür, can vermedir, kurban olmadır.
Canların birbirinde kaynayıp erimesidir; canların can özünde yitirilmesi ve
aranmamasıdır aşk. Parçalara böldükçe demiri, mıknatısı güçle bütün
parçaların yine birbirlerini aramalarıdır. Arama gücünü yitiren, zayıflatan,
küçülten parçalar bırakır; ancak birbirini kovalamayı. Tasın içinde saklı
olan ateştir aşk; bir kıvılcım çakınca kuşatır bütün evreni. Atom çekirdeği
etrafında saniyede iki bin kilometrelik hızla dönen elektronların karıdır
bu. Kudretin ve İlahi san’atin özündeki cevherden beşeri estetiğe akıp gelen
ilhamdır o. Bir şehre Ussak bir köye Asıklar adini vermektir. Aşk ki şiirde
Su kasidesi, mimaride Selimiye, musikide Ferahfeza’dir. Aşk, haddehanelerden
dökülen ateş, manaya gebe sözdür. Aşk, meşktir.

“Kim aşık olur da iffetini muhafaza eder, halini gizler ve bu yüzden ölürse
şehit olarak vefat eder.” diyen bir hadis-i şerif rivayet ediliyor.

Kalplerimizin incelmesi, yüreklerimizin güzellikleri tatması ve tanıması
açısından her insanin aşka ihtiyacı vardır. Bunu yasaklayamazsınız. Fakat
gizlilik esastır. Aşık olan insan aşkını herkese ilan edemez, bu ayıp bir
şeydir. Çünkü sevgilinin adi onun için kutsaldır. Sevilen insanin eskiden
beri adinin ulu orta söylenmesi aşık’ı incitir. Aşık olmak değil, aşkı
söylemek ayıptır. Çünkü aşk bir sırdır dedik. Aşkı mutlaka kötü yorumlamamak
lazımdır. Çünkü aşk olgunlaştırıcıdır. Gönlümüzle, Allah’ın işaretlerini
görebilmemizi sağlayacak en önemli vasıtalardan birisidir aşk. Gönlü açmak
ancak sevmekle olur. Aşktan kaçış ta yoktur, siz istediğiniz kadar
yasaklayın o, kişiye bir gün gelir. Seyh Galib’in dediği gibi “Birden bire
bu aşkı bu tuhfe bulanındır.” (Tuhfe:hediye)

Önce beşeri aşkın rafine edilmesi lazım, İlahi aşka yükselmesi için. Bir
insanin esine veyahut da bir başkasına beslediği aşk-i mecazi var. Daha
sonra bu insan Aşk-i İlahi’ye yükseliyor. Bu hal ailesine karşı olan aşkında
bir düşme göstermeyecektir. İlahi aşkın içerisinde beşeri aşkın cüzleri
zaten mevcuttur. İlahi aşka vasıl olmak bilakis beşeri aşkların temelini
sağlamlaştırır. Denizin içinde damla vardır; ama deniz damladan ibaret
değildir. Bugün aşkla ibadet edebilen bir insan, yarin ibadet eder gibi aşık
olabilir. Bugünkü isini aşkla yapan da, ayni isi yarin aşk ile
yapamayabilir.

Aşk sayesinde insan ebedilik kazanır ve lamekan olur. Aşk bir hiçliktir
tasavvuf neşvesinde. Fakat o hiçlikte kendinizi “hiç” hissettikçe var
olursunuz ve hiçlik büyük bir varlığa sebep olur. Can verirsiniz; ama can
verdikten sonra yaşamaya başlarsınız, kendinizi feda edersiniz feda olduktan
sonra şöhret olursunuz.

“Güzelsiz olmazız amma oluruz etsiz ekmeksiz”.

Beşeri boyutta aşkın mekanı ve zamanı çok kısıtlı, insanlar sadece birisinin
gözlerini görebiliyor. “Küçüksu’da gördüm seni, gözlerinden bildim seni”
gözlerinden başka bir yerinden de bilmesi mümkün değil zaten. Böyle bir
kıyafet, böyle bir toplum yapısı, sokakta olmayan bir kadın. Beşeri aşkın
sadece gözyaşı getirdiğini, sadece acı getirdiğini, dolayısıyla bizim
şairlerimizin de “sevgili” diye hitap ettikleri insanların ancak kokularını
duyabildikleri; saba yeli sevgilinin saçının kokusunu getirdiği zaman,
acısının en fazla olduğu, yoldan geçecek diye günlerce yolda beklemek, bir
haber gelecek diye bir süzgün bakışına, bir gamzeli bakışına muhatap olurum
diye günlerce uykusuz kalmak. Bütün bunlar içerisinde beşeri ilişki ve
birliktelik çok sınrlı. Bu sınırlılık aşkın bir gömlek daha yükselmesini
sağlayabiliyor. İçinizde büyütüyorsunuz, hasretin çoğalması aşkın da
çoğalması demek.

“Eyitti ol peri bir gün düşüne gireyim bir seb, Sevincimden nice yıllar
geçiptir görmedim uyku” : O sevgili bir gün bana dedi ki hadi gönlün olsun
rüyana gireceğim bir gece, bu sözü duyduğumdan sonra sevincimden nice yıllar
geçiyor hala uyku uyuyamadım. Böyle bir tek söz, bazen bir çift göz ömür
boyu süren bir aşkın merkezidir. Böyle bir toplumda o güzellikten, o sözden
yola çıkan insan İlahi aşka gidebiliyor.

Aşkın en büyük özelliği ruh terbiyesine müsait olması. Seven daima niyazda,
sevilen daima nazda. Sonuçta insanin yaratılısındaki özü, mutlak suretle
hissetmesini sağlayacak bir acı ve kederle kalbi yumuşatmak, mumları
eritmektir. Kalp mumlaşıp mum da eriyince ister istemez bir yanış, “Hamdım,
pistim, yandım” olur. Yanma son noktadadır. Artık çeşitli tecellileri kabul
etmeye hazırız; hoşgörü, affetme, sabır ve hatta bütün ömrünüz boyunca
ulaşacağınız duyguları kapsar. Bunu yapmadıkça, kalp çiğ kalır, ister
istemez meseleleri de hazmetmek zor olur. Onun için ayrılık vardır, acı ve
hasret vardır. Aşkta vuslat yoktur, vuslat olduğu an aşk yoktur. Vuslat
aşkın düşmanıdır üstelik.

Bugünün nisanlılıkları üç ay, evlilikleri iki-üç sene sürüyor. Çünkü aşk
diye yaşanılan şeyler riyakarca yürütülen bir oyundan ibaret. Her iki taraf
da gerçek yüzlerini gizliyorlar, karşı tarafa hoş gelecek geçici bir hale
bürünüyorlar. Oğlan bir simit alıp gelesiye kadar, kız yeni bir sevgili
bulabiliyor mu kendine, ona bakmak lazım. Bu kadar vazgeçilebilir duygulara
aşk diyebiliyorlarsa onu sorgulasınlar.

Aşk sorgulanmalıdır; bir ilgi midir, bir sevgi midir, bir tutku mudur.
Anormalliktir; ama bu anormalliğe geçiş sürecinde bizim duygularımızı hangi
derecede, hangi merhalede tuttuğumuza bağlı. Bir üstünlük, bir ayrıcalık
vesilesi yani. Oysa bugün hepsine aşk diyoruz, hatta cinselliğe bile aşk
deniyor, aşk yapmak aşk adına çok küçültücü bir şey üstelik. İnsanin bir
ilgiyi aşk sanması; onun askıdır; fakat aşkın ancak bir nebzesidir. İçinde
aşk yok değil mutlaka vardır; ama askın ne kadarıdır iste ona bakmak
lazımdır. Mutlak aşktan herkes ancak nasibi kadarını alabilir.

Bir şeyin aşk olabilmesi için tutkulu olması, patolojik olması, anormal
olması gerekir. İştahla yemek yerken hatırlayıp sevileni, yemek boğazda
düğümleniyorsa; derin uykularda görülen rüyadan sonra bir daha uyku
girmiyorsa gözlere, sen bir mecliste adi anıldığında onun, inziva engin bir
boyut kazanıyorsa, hamasi bir söylevin tam ortasındaki bir kelime, bir cümle
ne dediğini bilmezleştiriyorsa insani, iste odur aşk. O ki, göz kapakları
kapandığında karanlıkları son bulmuyorsa, ne cür’et aşktan söz edile!?.

Eskiler “Ah mine’l-Aşk” yani “Ah aşkın elinden!…” demişler. Galiba biz de
“Ah Bine’l-Aşk ” yani “Ah aşka ulaşmak!…” demeliyiz.

İSKENDER PALA

AŞK ONARIR

Eylül 13, 2008 0
AŞK ONARIR

söylediğin yalanlara dönerse bir gün
söyleyemediğin bütün sevgiler
kırılırsa incecik dallar gibi
yarınlara ertelediğin düşler
aşk onarır

kalbindeki günlerin çan kulesi
yıkılmışsa aldanışın fırtınasında
rüzgarın savurduğu kum taneleri
gibi kanarsa zaman avuçlarında
aşk onarır

konukları kendisini sevmeyen
bir otel odası gibiyse yalnızlığın
çıkıp gidemiyorsan çivilenmiş gölgenden
paslanmışsa kilidi sığındığın anların
aşk onarır

geçtiğin yollardaki bütün ay perileri
terk ettiğin kendinin şarkısını söylerse
ve hayat birdenbire bir veda resmi gibi
yırttığın albümlerden çıkıp geliverirse
aşk onarır

kanındaki ateşler tenini yakmıyorsa
unuttuysan şarabi gecelerin rengini
sevişmenin elması artık parlamıyorsa
elinde kırılmışsa dokunuşun kadehi
aşk onarır

aynalarda bıraktığın suretine benzerse
içindeki delinin bütün yüzleri
her gidişin bir dönüşün eviyse
o varmayan yolları, o yaralı deliyi
sadece aşk onarır

Ayten MUTLU

KARIŞAN SAATLER İÇİNDE

Eylül 13, 2008 0
KARIŞAN SAATLER İÇİNDE

Karışan saatler içinde hâtırana
Bazı sabahlarla ikindiler yan yana,
Değişik gülleri sanki tek bir baharın;
Bâkir hülyasıyla beyaz ve ürkek yarın,
O sükût bahçesi, ufkunda kuş yerine
Hasret kanat çırpar düşünen ellerine...

Hep aynı nağmede çılgın dolaşan yaylar,
Bir yıldız kervanı gibi haftalar, aylar
Hep aynı hayalin peşinde bu yolculuk,
Hep gül yangını ve bahar sıtması ufuk...

Tenha bir ucunda gecenin bir sır gibi
Fısıldanan adın kardeş, dost ve sevgili,
Durgun havuzların süsü ten rengi çiçek
Bir mevsim cümbüşü içinde süzülerek
Ömrün gecesinde ve kader rüzgarında
Bir ürperme olur çıplak omuzlarında..

Ahmet Hamdi TAMPINAR

ŞAİRİN EMEKLERİ

Eylül 13, 2008 0
ŞAİRİN EMEKLERİ

I

gece teninin en koyu tonuna ulaştığında
çöküyorum bir gölge masanın başına
gizlerini demek istiyorum gönlümün
kimseyi şaşırtmasa da
çalakalem mıncıklamak istiyorum orasın burasın
önümdeki dişi kâğıdın
ellerimin zekâsıyla başlıyorum
bir şeyler karalamaya

II

gece kara çarşafının altında
sevişiyor sinsi âşığıyla
- eziliyor atmosferin çimenleri -
çekip gidiyor o tanrısal hovarda
iliği boşalınca
ve yıldızlar, gökkurusu dadılar
dikiyorlar gecenin bekâretini
ışıktan iğnelerle

Adnan ÖZER

KAFİLELER

Eylül 13, 2008 0
KAFİLELER
Ne arıyorum çarşıda
tezgahlardan düştü ellerim
ne alıp ne satmaya
uzun sokaklar düşlemek benim işim
yaza bakan, kireç boyalı
koştursun güneşin limondan atları
alkışlanarak
çırakların çürük lastik kokan nefesleriyle
kimin aslıyım ben
ne yüz oldum ne ayna
azdı gençliğim
aya doğru tutulan çarşaflar arasında
anladım hep aynı kadındır sokaklar
yokuşlar gevşemeyen orospular
ne pamuk ne de zambakla
tarih olsun diye geldim buralara
son kez Ferat'ta yıkadım saçlarımı
billur çıkardım eskiden
daha sığ bir deniz için
koridorlara girdim sonra
büstlerin ezdiği zamanı kullandım
boşuna,
telaşlanmaz artık şehirli
yaka yırtıp ünlesem
göstersem
varoşlara sürtünerek geçen kafileleri
kafileler kafileler
barbar Atilla'nın taylarıyla çekilen
şehirler kuruldukça
uğraklar yitiren kafileler
geçerler yine de
varoşlara sürtünerek geçerler
'yeryüzü hep delikanlı' diye haykıran
yiğitlerle dolu kafileler

Adnan ÖZER

10 Eylül 2008

ANNA QUİNDLEN’İN "KISA MUTLU YAŞAM REHBERİ"

Eylül 10, 2008 0
ANNA QUİNDLEN’İN "KISA MUTLU YAŞAM REHBERİ"

Hazır mutluluk reçetelerine kulak asmasanız bile Anna Quindlen’in "Kısa mutlu yaşam rehberi" adlı küçük kitabına (Dharma Yayınları) şöyle bir göz atmanızda yarar olabilir... Ve şu satırlar dikkatinizi çekebilir : "... Asla yaşamınızı ve işinizi birbirine karıştırmayın. Size bunu söylemek zorundayım. İkincisi ilkinin yalnızca bir parçası. Paul Tsongas, kanser olduğunu öğrendikten sonra yeniden seçime girme kararı aldığında bir arkadaşımın ona yazdığı şu sözleri her zaman hatırlayın: - Hiç kimse ölüm döşeğinde keşke büromda daha fazla zaman geçirseydim demez... Evet işi (hele de seviyorsa) insanın hayatının ve kişiliğinin bir parçasıdır... Ama işin dışında da bir yaşam vardır. Aslolan odur. John Lennon’un öldürülmeden az önce yazdığı sözlerle: - Yaşam, sen başka planlar yaparken olan şeydir.... Ev hayatının, aile ilişkilerinin, arkadaşlarla dostlukların önemli olduğunu kaydeden yazar diyor ki: - Eğer hayatımdaki bu "diğer şeyler" doğru olmasaydı mesleğimde çürümüş, hatta sıradan olabilirdim. Eğer yaptığın iş seni bütünüyle yansıtmıyorsa o zaman gerçekten en iyisi olamazsın... Bu nedenle yazarın insanlara tavsiyesi şudur: - Bir yaşam edinin... Tuzlu suyun hafif bir rüzgarla kumsala vuran kokusunu fark edebileceğiniz, kızıl kuyruklu şahinin göl üzerinde daireler çizerek uçuşunu ve çam ağaçlarının üzerine konuşunu durup izleyebileceğiniz bir yaşam edinin... Yalnız olmadığınız bir yaşam edinin... Sevdiğiniz ve sizi seven insanlar bulun ve asla unutmayın: Sevgi bir lüks değildir, sevgi bir iştir... Yaşamın iyiliğine o kadar özen gösterin ki onu çevrenize yaymak için istek duyun... Sonsöz; G. Brooks’un şu şiiri: "Tükenmek üzere şu kısacık an Yakında yok olacak Ve ister altından yapılmış İsterse acıyla yüklü olsun Bir kez daha aynı kılıkla karşına çıkmayacak..."

SENİ UZAKTAN SEVMEK

Eylül 10, 2008 0
SENİ UZAKTAN SEVMEK

Yaşanan aşkların en zorudur uzaktan sevmek.Yüreğine bir taş oturur insanın susturamaz ne yapsa.Bilir aslında tek taraflı bir aşkın kendi tarafından yazılmış senaryosunu yaşamaktadır.Bilir ki o asla onun olmayacaktır.Susar önce sevgisini ve sustukça birikir içinde birşiyler.Sustukça yenileri eklenir özlemlerine ,yeni hayallerle uçsuz bucaksız olur sevgisi.Yine susar ve susamaz olur dudakları bu sefer.Haykırır içinde biriktirdiklerini.


Ve üç seçenek belirir önünde...

Ya"gel" denir; koşa koşa gider sevdasına sonu belirsiz.Ama tüm umutları ceplere doldurup sonsuz bir heyecanla.

Ya da "git" denir kapanır yüzüne kapılar.Artık yüzünü görmeye hasret boş kaldırımlara vurma zamanıdır kendini."Bir sesini duysam" haykırışları başlar gözyaşları kalır kimsenin bilmediği kuytularında.

Ya da ne "gel" denir ne de "git"."Kal ama dost kal"
...Olmaz dersen gidecektir bilirsin.Olur demekse bir o kadar kanatır yüreğini.

Ve dost kalmayı seçersin umutsuzca."Sesini duymak yeter bana" dersin masum bakışınla.Bir daha aşkını haykırmamaya yeminler edersin.Yanında olmayı seçersin "ne olursa olsun yanında olucam " sözlerini verirsin.

Günlerce haftalarca susturursun, yanında deli gibi çarpan yüreğini.Kelimeler agzına gelir dilinin arkasına saklarsın.Gözlerin ona aşık bakınca gözlerini kaçırır nereye konduracagını şaşırırsın.Ama olmaz ,olmuyorlar birikir içinde. �Kör kütük aşıksın dostum� dersin içten içe.Durmaz aşkın çoşar içinde.Kendi yarattıgın sevdanın esiri sarhoş gezersin bir yudum içkiyi tatmadan.

Ve dayanamaz yüreğin tekrar haykırırsın, birgün hiç ummadıgı anda.Seni seviyorum...Sana aşıgım..Susar bakar gözlerine.Hayatından silip atmak istemez."Çık git" dese kırgın yüreğin ve gözyaşların kalır.O da diyemez bunu. �Olmaz� der sadece �nolur bunu yapma bana�.Yüreğindeki acı onun yüreğindekini, göstermez sana.Defalarca haykırır yine sözler verirsin dost kalcagına.

Bir gün patlar yüreğin.Yine aynı sahne döner senaryonda.Ta ki birgün seni kırana ve sana "git artık" diyene dek.

Ve o an senin gözünde �o kötü� �o yalancı� olmuştur.

Ve sen gerçegi hiç göremezsin.Kırık kalbinle giden bir sensindir.Çünkü bu senaryoda sadece sen varsındır.

-alıntı-

08 Eylül 2008

MUTLULUK HOCASINDAN MUTLULUK DERSLERİ

Eylül 08, 2008 0
MUTLULUK HOCASINDAN MUTLULUK DERSLERİ

Tal Ben-Sharan, Harvard Üniversitesi'nde mutluluk hocası.. Tempo dergisinin haberinde birçok şeye sahip ancak mutluluğu arayanlara mutlu olmanın yollarını anlattı.

İşte Tal Ben-Sharan'a göre mutluluğun altı anahtarı

Kendinize 'insan' olma izni verin!
Üzüntü, korku, acı gibi duygularınızı kabul ettiğinizde üstesinden daha kolay gelebilirsiniz. Aslında üzülmediğiniz yada olaylara karşı birşey hissetmediğinizde psikopat yada ölü gibi olursunuz. Bu nedenle duygularınızı kabullenin.

Mutluluk hız ve anlamın çakışmasıdır
Size haz veren anlamlı olduğunu düşündüğünüz anların hangi anlar olduğunu hatırlayın. Zeck aldığınız şeyle 2 saat uğramanız bir haftanızın daha verimli geçmesini sağlar.

Mutluluk zenginlikte değil beyindedir.
Mutlu olup olmadığınız odaklandığınız şeye ve dış etkenleri nasıl yorumladığınıza bağlıdır. Başarısızlık sizce felaket olmamalı öğrenmek için bir fırsat olmalı.

Basitleştir
Az zamana çok iş sığdırmaya çalışmayın. Bazen başkalarına 'hayır'kendimize 'evet' demeyi bilmeliyiz. Bunu yaptığınızda kendisize daha çok zaman kalacaktır.

Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur
Düzenli egzersiz, uyku, sağlıklı beslenme alışkanlıkları fiziksel ve zihinsel sağlığı sağlar.

Her zaman şükredin
İnsanlardan yiyeceklere doğadan bir gülüşe kadar hayattaki muhteşem şeyleri değerlendirmeyi ve tadına varmayı bilin.

DÜNYACA ÜNLÜ EDEBİYATÇILARIMIZIN ÖLÜM HİKAYELERİ HEPSİ GERÇEK VE İLGİNÇ

Eylül 08, 2008 0
DÜNYACA ÜNLÜ EDEBİYATÇILARIMIZIN ÖLÜM HİKAYELERİ HEPSİ GERÇEK VE İLGİNÇ
Euripides ,Yunan Oyun Yazarı- Makedonya kralı Archelaus’un çılgın köpekler tarafından parçalandı.


Francis Villon, Fransız Şair - Bir papazı öldürdü ve serbest kaldıktan hemen sonra linç edildi.


Christopher Marlowe, İngiliz Oyun Yazarı – Gelen hesap üzerine çıkan bir bar kavgasında hançerlendi.


Richard Lovelace, İngiliz Şair - Shoe Lane’de Gunpowder Sokağı’nda “çok adi bir konut”ta bir yoğaltmaya maruz kaldı.


Thomas Chatterton, İngiliz Şair - 17 yaşındayken arsenik içti. Görünüşe bakılırsa fazla tanınmadığından dolayı ümitsizliğe kapılmıştı. Öldükten sonra popülaritesi arttı. (Chatterton’un babası oturdukları şehirde belirsiz bir yeteneği yüzünden oldukça iyi tanınıyordu – yumruğunu ağzına alabiliyordu.)


Lord Byron, İngiliz Şair - Sıtma ateşini düşürmeye çalışan doktorlar tarafından öldürüldü. Son sözleri: “Artık uyumalıyım.”


Percy Bysshe Shelley, İngiliz Şair - İtalya, Spezia’da deniz yolculuğu yaparken boğuldu, vücudu daha sonra sahilde yakıldı. (Shelley’nin kalbi yakılmadı ve karısı Mary Wollstonecraft Shelley’e verildi.)


Honore De Balzac, Fransız Yazar - Çok fazla kahveden boğuldu.


Edgar Allan Poe, Amerikalı Yazar - Beyninde yaşadığı akut tıkanıklık yüzünden öldü. Ölümünden birkaç gün sonra Baltimore sokağında bir başkasının ayakkabılarını giymiş bulundu.


Leo Tolstoy, Rus Yazar - Soğuk bir kış gecesinde bir tren istasyonunda donarak öldü.


Ambrose Bierce, Amerikalı Yazar - Pancho Villa’nın ayaklanmasını bildirirken Meksika’da gözden kayboldu. Eşkıyalar tarafından öldürülmüş olabileceği söylenir.


Arthur Rimbaud, Fransız Şair - Bir sifilis kurbanıydı. Sağ bacağı kesildi, felç geçirdi ve yavaş yavaş komaya girdi.


Lionel Johnson, Britanyalı Şair - İnanılana göre içtiği bir gece bar sandalyesinden düşerek öldü.


Sherwood Anderson, Amerikalı Yazar - Bir kokteyl partisinde bir kürdanı yuttuktan sonra karınzarı iltihabı geçirdi ve öldü.


Jack London, Amerikalı Yazar - Aşırı doz morfin alarak uremiden 40 yaşındayken öldü.


Vachel Lindsay, Amerikalı Şair - Dezenfektan içerek kendini öldürdü.


Virginia Woolf , Britanyalı Yazar & Eleştirmen - Ceplerini taşla doldurarak kendini Ouse ırmağına bıraktı.


Franz Kafka - Veremden öldü ve vücudu Prag-Straschintz’de yakıldı. İsteği; tüm çalışmalarının ölümünden sonra yok edilmesiydi.


Ezra Pound - İkinci Dünya Savaşında faşist propagandanın yayılımını sağladığı için, vatana ihanetten tutuklandı. Daha sonra zihinsel hasta olduğu bildirildi ve Washington’daki St. Elizabeth Hastanesine kaldırıldı. 1958 yılında tahliye edildi ve İtalya’da münzevi bir şekilde öldü.


Maxwell Bodenheim, Amerikalı Yazar - Manyak bir bulaşıkçı tarafından 22 kalibrelik bir silahla öldürüldü.


Sergei Yesenin, Rus Şair - Bileklerini kesti kendi kanıyla en son şiirini yazdı (“Hoşça kal arkadaşım”) ve Leningrad’da bir otel odasında kendini astı.


F. Scott Fitzgerald, Amerikalı Yazar - Haftalık birkaç dolar alarak sinema yazarı olarak çalıştığı Hollywood’da kalp krizi geçirerek öldü. John O’Hara’ya göre Fitz “kitap dükkanlarına farkında olmadan dadanan erken göçen küçük yaşlı adam”dı.


William Faulkner, Amerikalı Yazar - Attan düştükten sonra kalp krizi
geçirdi.

Hart Crane, Amerikalı Şair - S.S. Orizaba’da New York yolundayken Karayip Denizine atladı; varsayılana göre son olarak “Hoşça kalın hepiniz” dedi.


Ernest Hemingway, Amerikalı Yazar - Idaho, Ketchum’da bir av silahı ile beyni uçuruldu.


Thomas Wolfe, Amerikalı Yazar - Beyinsel bir enfeksiyon geçirdiğinde 243 cm olan el yazmalarını editörlerine bıraktı. Kuzey Carolina, Asheville, Riverside Cemetery’de defnedildi. “…son sefer, en uzunu, en güzeli.”



Nathanael West, Amerikalı Yazar - Dur işaretine karşı çıktıktan sonra bir araba kazasında kendisi ve karısı öldü.


Robert E. Howard - Bütün akşamı komada olan annesinin başucunda nöbetçi olarak geçirdikten sonra sabah kendini vurdu; annesi de olayın olduğu akşam öldü.


Tennessee Williams, Amerikalı Oyun Yazarı – Hap almak isterken kutu kapağını yutarak boğuldu.


John Berryman, Amerikalı Şair - Mississippi Nehri’nin üzerinde bulunan köprüden aşağıya atladı. İnanılana göre yoldayken yoldan geçenlere el salladı.


Dylan Thomas, Galli Yazar - Amerikada konferans turundayken alkolden zehirlendi. “Peş peşe 18 viski içtim… Sanırım bu rekor.”


Roland Barthes, Fransız Eleştirmen & Filozof - College de France’in önünden geçen bir çamaşırhane kamyonunun altında kaldı. “Edebiyat soru eksi cevaptır.”


Jack Kerouac, Amerikalı Yazar - Florida, St. Petersburg’da annesinin evinde “The Galloping Gourmet”i izlerken mide kanaması geçirdi.


Anne Sexton, Amerikalı Şair - Evinin garajında karbon monoksit içip kendini zehirleyerek intihar etti.


Sylvia Plath, Amerikalı Şair - Kafasını fırına soktu.


Jerzy Kosinski, Polonya Doğumlu Amerikalı Yazar - Küvetteyken başına poşet geçirerek intihar ettiği söyleniyor.


Seth Morgan, Amerikalı Yazar - Golden Gate Köprüsünden San Francisco körfezine motosikletle bir giriş yaptı.


John O’Brien, Amerikalı Yazar - Leaving Las Vegas kitabının film haklarını sattıktan hemen iki hafta sonra intihar etti. Kitap bir intihar mektubu muamelesi gördü.

Aleksandr Puşkin: Rus şair, yazar. Eşinin sevgilisi olmakla itham ettiği Georges d'Anthès ile girdiği düelloda vuruldu. 3 gün sonra öldü.

Otto Weininger: İlk kitabı cinsiyet ve karakterin yayınlanmasından kısa bir süre sonra Beethoven'ında ölmüş olduğu evde kendini silahla vurarak öldürdü. 21 yaşındaydı.

Andrés Caicedo: Kolombiyalı yazar. Yaşam 25'inden sonra yaşamaya değmez dediği söylenir. Sözüne uymuş, 25 yaşında intihar etmiş.

Stefen Zweig: 1941 yılında Bezilya'da yaşarken, Avrupa'nın durumuna üzüntüden eşiyle birlikte intihar etmiş.

Urmuz: Dada akımının kurucularından. Sebepsiz yere intihar ederek herkesi şaşırtmış. Anlaşılan sanatına uygun olmak istemiş.

Emilio Salgari: İtalyan yazar. Samuray usülü boğazını ve midesini bir kılıçla keserek intihar etmiş.

Paul Verlaine, sefil sefil öldüğünde evlerinin merdiveni o kadar darmış ki, duvarını yıkarak cesedini çıkarmışlar

francis bacon, ölmüş tavukların soğukta çürüyüp çürümediğini denerken şiddetli soğuk alğınlığı sebebi ile ölmüş.


06 Eylül 2008

DERS ALMAK - ÜÇ HİKAYE-ÜÇ DERS-BİR SÖZ

Eylül 06, 2008 1
DERS ALMAK - ÜÇ HİKAYE-ÜÇ DERS-BİR SÖZ
1.Hikâye

Kavak Ağacı ile Kabak


Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış. Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş ve neredeyse kavak ağacı ile aynı boya gelmiş. Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa:-Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?-On yılda, demiş kavak.-On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.-Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!-Doğru, demiş kavak.Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış. Sormuş endişeyle kavağa:-Neler oluyor bana ağaç?-Ölüyorsun, demiş kavak.-Niçin?-Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için.


1.Ders:
Çalışmadan emek harcamadan gelinen nokta başarı sayılmaz.Kolay kazanılan, kolay kaybedilir. Her işte alın teri ve emek şarttır.


2. Hikâye

En iyi Buğday

Her yıl yapılan 'en iyi buğday' yarışmasını yine aynı çiftçi kazanmıştı. Çiftçiye bu işin sırrı soruldu. Çiftçi:-Benim sırrımın cevabı, kendi buğday tohumlarımı komşularımla paylaşmakta yatıyor, dedi.-Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz? Ama neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz? diye sorulduğunda,-Neden olmasın, dedi çiftçi.-Bilmediğiniz bir şey var; rüzgâr olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni alır ve tarladan tarlaya taşır. Bu nedenle, komşularımın kötü buğday yetiştirmesi demek, benim ürünümün kalitesinin de düşük olması demektir. Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam, komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor.


2. Ders: Sevgi ve paylaşmak en yakınınızdan başlar. Sonra yayılarak devam eder. Kin, cimrilik, nefret kimsenin hoşlanacağı davranışlar değildir.



3. Hikâye

Geleceğini biliyordum…

Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Tam siperden dışarı doğru bir hamle yapacağı sırada, başka bir arkadaşı onu omzundan tutarak tekrar içeri çekti,-Delirdin mi sen? Gitmeye değer mi? Baksana delik deşik olmuş. Büyük bir ihtimalle ölmüştür. Artık onun için yapabileceğin bir şey yok. Boşuna kendi hayatını tehlikeye atma.Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini siperden dışarıya attı. İnanılması güç bir mucize gerçekleşti, asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Fakat cesur asker yaralı arkadaşını kurtaramamıştı.Siperdeki diğer arkadaşı;-Sana değmez demiştim. Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın.-Değdi, dedi, gözleri dolarak, -değdi…-Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?-Yine de değdi. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim içim. Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı:-Geleceğini biliyordum… Geleceğini biliyordum…


3. Ders: Güven vermek önemlidir. Güven duymak önemlidir. Duyulangüveni boşa çıkarmamak daha da önemlidir.



"Her sabah Afrika'da bir ceylan uyanır. En hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa öldürülecektir. Her sabah Afrika'da bir aslan uyanır. En hızlı ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa aç kalacaktır. Aslan veya ceylan olmanız fark etmez. Güneş doğduğunda koşmayabaşlasanız iyi olur. Afrika Atasözü Çok çalışmak, emek harcamak, güven vermek, sevmek ve paylaşmak hayatın anlamlı olmasını sağlar."

05 Eylül 2008

ŞÜKÛFE NİHAL BAŞAR

Eylül 05, 2008 1
ŞÜKÛFE NİHAL BAŞAR

1896'da İstanbul'da doğdu. Eğitimine özel hocalardan ders alarak başladı. İstanbul Darülfünun'u Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü'nden mezun oldu. Uzun süre İstanbul Kız Lisesi'nde coğrafya ve edebiyat öğretmenliği yaptı. 1973'te İstanbul'da yaşamını yitirdi. Başlangıçta Tevfik Fikret’in etkisinde aruz ölçüsüyle şiirler yazarken zaman içinde Milli edebiyat akımının ilkelerine uygun olarak hece ölçüsünü kullanmaya başladı. Devrinin tüm şairleri gibi Edebiyat-ı Cedide, Fecri Ati ve Milli edebiyat akımı arasında sıkıştı kaldı. Güneş, Varlık, Aydabir, Çınaraltı, Şadırvan gibi dergilerde yayınlanan ve çoğu hece vezniyle yazılmış şiirlerinde lirizm ve kadınsı bir içtenlik dikkat çeker. Milli uyanış hareketi içinde de yer aldı, Fatih mitinginde etkileyici bir konuşma yaptı. Türk Kadınlar Birliği’nin kurucuları arasındadır.


--------------------------------------------------------------------------------

ESERLERİ:

ŞİİR:
Yıldızlar ve Gölgeler (aruz'la yazılmış şiirler 1919)
Hazan Rüzgarları (1927)
Gayya (1930)
Yakut Kayalar (1931)
Su (1933)
Sıla Yolları (1935)
Sabah Kuşları (1943)
Yerden Göğe (1960)
Şükufe Nihal / Şiirler (1975, ölümünden sonra toplu şiirler)

ROMAN:
Renksiz Istırap (1928)
Yakut Kayalar (1931)
Çöl Güneşi (1933)
Yalnız Dönüyorum (1938)
Domaniç Dağlarının Yolcusu (1946)
Çölde Sabah Oluyor (1951)

ÖYKÜ:
Tevekkülün Cezası (1928)

GEZİ NOTLARI:
Finlandiya (1935)


DUYMAYAN KADINA

Topla eteklerini yerlere sürünmesin
Rüzgara cilvelenen tülleri görünmesin
Köşede kar içinde can veren çocuklar var...

Süzülerek çıkarken bir barın kapısından
Haberin yok yurdumun eleminden, yasından
Köşede kar içinde can veren çocuklar var...

Yerlere pırıltılar aksederken dizinden
Karlar göz göz olmuştur bir gözyaşı izinden
Köşede kar içinde can veren çocuklar var...

Tahammülüm yok artık çiçeklere, tüllere
Yükselen gururunla indir başını yere
Köşede kar içinde can veren çocuklar var...

NALINCI BABA HAZRETLERİ

Eylül 05, 2008 0
NALINCI BABA HAZRETLERİ

Adsız şansız bir Allah dostu
Murat Han (III. Murat) o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister, sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.
Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:

- Hayrola efendim canınızı sıkan bir şey mi var?
- Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşaallah.
- Hayır mı, şer mi öğreneceğiz.
- Nasıl yani?
- Hazırlan dışarı çıkıyoruz.

Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri ve kararlı adımlarla Beyazıd'a çıkar, döner Vefa'ya. Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarlarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatli bakınır. İşte tam o sıra, orta yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Sorarlar 'Kimdir bu?' Ahali 'Aman hocam hiç bulaşma' derler, 'ayyaşın meyhur'un biri işte!'
- Nerden biliyorsunuz?
- Müsaade ette bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.

Bir başkası tafsilata girer. 'Biliyor musunuz?' der, 'Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısında çalışır, nalının hasını yapar. Ancak kazandıklarını içkiye, fuhşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem nerede namlı mimli kadın varsa takar peşine' Hele yaşlının biri çok öfkelidir. 'İsterseniz komşulara sorun' der, 'Sorun bakalım, onu bir kere olsun cemaatte gören olmuş mu?' Hasılı mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdil-i kıyafet mollalar kalırlar mı ortada. Tam Vezir de toparlanıyordur ki padişah önünü keser.
- Nereye?
- Bilmem. Bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem. Ama biz gidemeyiz. Öyle veya böyle tebamızdır. Defnini tamamlasak gerek.
- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
- Olmaz. Rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
- Mollalığa devam. Naaşı kaldırmalıyız en azından.
- Aman efendim. Nasıl kaldırırız?
- Basbayağı kaldırırız işte.
- Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini...
- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasılhane bulmalıyız.
- Şurada bir mahalle mescidi var ama...
- Olmaz. Vefat eden sen olaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim Ayasofya'dan, Süleymaniye'den. En azından Fatih Camii'nden.
- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Haydi yüklenelim.

Ve gelirler camiye. Siyavuş Paşa sağa sola koşturur kefen, tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa. Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü şakilere benzemez. Hem mânâlı bir tebessüm okunur dudaklarında.
Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin ona keza. Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha. Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır 'Sultanım' der, 'yanlış yapıyoruz galiba'
- Nasıl yani?
- Heyecana kapıldık, cenazeyi sorup araştırmadan getirdik buraya, Kimbilir hanımı vardı belki, belki de yetimleri?
- Doğru. Öyle ya. Neyse, sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.

'BİZİM EFENDİ BİR ALEMDİ'

Vezir cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur, nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler, sanki bu vefatı bekler gibidir. 'Hakkını helal et evladım' der, 'Belli ki çok yorulmuşsun.' Sonra eşiğe çöker ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar. Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, belki hatıralara dalar. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından. 'Biliyor musun oğlum?' diye dertli dertli söylenir, 'Bizim efendi bir âlemdi vesselâm. Akşamlara kadar nalın yapar, ama birinin elinde şarap şişesi görmesin, elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya.'
- Niye?
- Ümmet-i Muhammed içmesin diye.
- Hayret.

BAK ŞU İŞE!

Sonra malum kadınların ücretini öder eve getirirdi. 'Ben sizin zamanınızı satın aldım mı, aldım' derdi. 'öyleyse şimdi dinleseniz gerek' O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara. Mızraklı İlmihal, Hüccet-ül İslâm okurdum.
- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki.
- Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. 'Öyle bir imamın arkasında durmalı ki' derdi, 'tekbir alırken Kabe'yi görmeli.'
- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi.
- İşte bu yüzden Nişanca'ya, Sofular'a uzanırdı ya. Hatta bir gün 'Bakasın Efendi!' dedim,
'Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada'.
- Doğru öyle ya?
- 'Kimseye zahmetim olmasın!' deyip mezarını kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. 'İş mezarla bitiyor mu?' dedim. 'Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra 'Allah büyüktür hatun' dedi, 'Hem padişahın işi ne?'

MEVZUYU MU DAĞITTIK

Şimdi 'İyi de' diyeceksiniz, 'yazı dizisiyle bunun ilgisi ne?' Öyle ya bugüne kadar hep gölgesine sultanların sığındığı müderrislerden, şeyhülislâmlardan bahsetmeye çalıştık. Ama Allahü teâlânın öyle kulları da vardır ki, halk onları bilemez. Hoş bazen kendileri de makamlarının farkında değildirler. Hulûs-u kalp ile boyun büker ümmet-i Muhammed'e, halifeyi müslimine dua ederler. Samimi niyazları ile zırh olurlar sultana. Bir seher vakti göz yaşıyla yapılan dua, binlerle topun yapamadığını yapar, kralları yıkar, kaleleri paralar.

İşte Nalıncı Baba o adsız sansız Allah dostlarından biridir. Asıl adı, Muhammed Mimi Efendidir. Bergamalıdır. 1592 yılında vefat etti. Cenaze hizmetlerini bizzat padişah gördü ve mübareği evine defnetti. Kabri üzerine bir kubbe, önüne bir çeşme koydurdu. Dahası bir tekke ile yaşattı adını. Türbesi Unkapanı'nda, Cibali tütün fabrikasının arkasında, Haraçzade Camii karşısındadır.

ZEKERİYYA ALEYHİSSELAM NEDEN YEMEĞE DAVET ETMEDİ ?

Eylül 05, 2008 0
ZEKERİYYA ALEYHİSSELAM NEDEN YEMEĞE DAVET ETMEDİ ?

Zekeriyya (a.s.) son derece cömerti ve kendi el emeği ile maişetini temin ederdi. Bir keresinde bir inşaat işinde çalışıyordu. Çalışma arasında, ancak kendisine yetecek kadar ekmek getirdiler.

Zekeriyya (a.s.) kendisine verilen ekmeği yerken, yanına başkaları da geldi. Zekeriyya (a.s.) onları yemeğe dâvet etmedi. Onun cömertliğini bildikleri için, gelenler, bu tutuma şaştılar. Zekeriyya (a.s.) ekmeğini bitirdikten sonra, şu açıklamayı yaptı:

'Ben burada gündelikle çalışıyorum. Bana düşen işi gereği gibi yapabilmem için, bu ekmeği verdiler. Aldığım ekmeği hep beraber yesek, size de bana da yetmeyecek. Ve ben, verimli şekilde çalışamayacağım. İş sahiplerinin hakkı üzerimde kalacak. İşte bunun için sizi yemeğime dâvet etmedim.'

Hakperest bir insan, Allah Teâlâ'nın bahşettiği nûr ile, böyle ince düşünür. Yemeğe dâvet bir fazilet ise, işinde gereği gibi çalışmak da bir farzdır. İşinde zayıflık, farzda noksanlık iken, dâveti terk etmek fazilette noksanlıktır.

Farzın yanında faziletin hükmü kalmaz. Zira, 'Def'-i mazârrat, celb-i nef'a râcihtir.'

04 Eylül 2008

SAHUR DAVULU

Eylül 04, 2008 0
SAHUR DAVULU

Birisi, büyük bir zatın evinin kapısında sahur davulu çalmakta idi. Gece yarısı aşk ile şevk ile davul çalıyordu. Ona kabiliyetli birisi dedi ki: Evvela bu davulu, seher vakti çal, gece yarısı bu kepazelik olmaz. Bir de ey hevesli adam, şunu da bil ki bu evde hiç kimse yok.

Burada şeytandan periden başka kimse yokken ne diye vaktini zayi ediyorsun? Tefi, davulu birisi duysun diye çalıyorsan duyacak kulak nerede? Bunu anlamak için akıl lazım, fakat akıl hani?

Davulcu dedi ki: Sen sözünü bitirdin şimdi cevabımı dinle de şaşırıp kalma. Sence şimdi gece yarısı ama bence neşe sabahı yaklaştı. Her sınıklık bence kutlu bir hale geldi. Bütün geceler, gözüme gündüz kesildi.

Nil ırmağı sana kandır ama bence kan değil, sudur ey akıllı kişi. Sence o demirdir, tunçtur ama Davut peygambere mumdur. Dağ, sana karşı ağırıdır, cansızdır, fakat Davut’un önünde usta bir çalgıçı, bir okuyucudur.

Senin önünde o kırık taşlar susarlar. Fakat Ahmed’in önünde fasih bir hale gelir, hamdü senada bulunurlar. Senin önünde mescidin sütunu ölüdür, fakat Ahmed’e karşı gönlünü aldırmış bir aşıktır.

Cihanın bütün cüzüleri halkın önünde ölüdür, Tanrıya karşı bilgi sahibi ve muti. Bu evde bu konakta kimse yok, neden bu davulu çalıyorsun dedin. Bu halk, tanrı için paralar verir, yüzlerce hayrın temelini atar, mescitler yaparlar. Sarhoş aşıklar gibi uzun bir yol olan Hacca giderler, seve seve canları ile, malları ile oynarlar. Hiç o evde kimse yok derler mi? Ev sahibi, ev içinde gizlenen cana benzer.

Tanrı nuru ile ışıklanan, sevgilinin konağını dolu görür. Nice dolu ve kalabalık konaklar vardır ki işin sonunu görenler, onları boş görürler. Kimi dilersen Kabe’de ara da derhal önünde beliriversin.

Ziynetli ve yüce olan bir suret, nasıl olur da Tanrı yurdu olmaz, boş olur? Ona kapı kapanmaz, o geldi mi derhal açılır. Fakat başkaları, aşkla değil, ihtiyaçlardan gelirler. Hacca gidenler neden bu ses duymadan “Lebbeyk” deyip duruyoruz derler mi? Hakikatte onlara şu “Lebbeyk” demeyi nasip ediş, her lahza tek Tanrıdan gelen bir sestir.

Ben de koku aldım, biliyorum bu köşk, bu konak, can meclisinin kurulduğu yerdir toprağı da kimyadır. Hafif ve tiz nağmelerle bakırımı ebediyen onun kimyasına vurup duracağım. Nihayet bu sahur davulum, denizleri coşturacak, inciler saçacak, ihsanlarda bulunacak. Halk, savaş safında tanrı için canları ile oynar. Birisi Eyüp gibi belalara düşer, öbürü Yakup gibi sabreder. Yüz binlerce susuz ve muhtaç kişi, Tanrı için tamaha düşer, çalışır durur.

Ben de suçları yargılayan, örten Tanrı için bu kapıdan sahur davulu çalıyorum, benim de ümidim onda. Parasını almak için müşterimi istiyorsun? Gönül, Tanrıdan daha iyi müşteri nerede var? Malından pis dağarcığı alır, sana kendinden ışıklanan bir gönül nuru verir. Hakikatte yok olan şu buz kesmiş bedeni alır, vehmimize sığmaz bir saltanat ihsan eder.

Birkaç katra göz yaşı alır, şekerlerin, balların kıskandığı kevseri bağışlar. Sevdalarla, dertlerle dolu ah-ı alır, her ah-a karşılık yüzlerce karlı mevkii lütfeder. Gözyaşı bulutunun sürdüğü ah bulutu yüzündendir ki Halil’e fazla ah eden dedi.

Gel de hemen şu eşi olmayan alışverişi durmayan pazarda eskileri sat, hazır ve elde bir olan beyliği al. Eğer bir şüphe gelir de yolunu vurursa ticarette bulunan peygamberleri kendine senet yap.

O padişahlar padişahı, onların talihlerini öyle yaver etti, onlara öyle bir baht verdi ki dağlar bile onların pılı pırtılarını çekmeye muktedir değildir.


MEVLANA CELALEDDİN-İ RUMİ
MESNEVİ
6.CİLT

DÜŞ'LE GERÇEK ARASINDA

Eylül 04, 2008 1
DÜŞ'LE GERÇEK ARASINDA

Durup durup seninle karsilasiyorum her yerde
Karsima cikiyorsun her kosebasinda sen
Kimi gun parklarda, kimi gun sokaklarda, caddelerde
Gozgoze geliyoruz, saatlerce bir sey soylemeden.

Hic degismemis diyorum icimden, ne guzel
Iste yine o! Yine mahzun, yine dalgin, yine urkek
Hadi gel diyor dudaklari.----Ozledim, hadi gel
Biliyorum oysa; uzatsam ellerimi, gidecek.

Bu bir aldanis mi? Yoksa var olus mu yeniden
Soyle bir son mu? Bir baslangic mi? Bir donus mu?
Ne oldu o guzelim zamanlara ansizin ucup giden?

Hadi uyandir beni, soyle; gordugum zamansiz bir dus mu?
Hadi git, uzaklas, yokluguna inandir beni gercekten
Yoruldum, her buldugum yerde seni kaybetmekten

ÜMİT YAŞAR

SARAYDA İFTAR

Eylül 04, 2008 0
SARAYDA İFTAR

Harun Reşid bir Ramazan günü Behlül'e tembih etti:

- Akşam namazında camiye git, namaza gelen herkesi iftara davet et.

Akşam oldu, namaz kılındı, namazdan sonra Behlül 5-10 kişilik bir grupla çıka geldi. Harun Reşid şaşırdı:

- Behlül bunlar kim? Ben sana namaza gelen herkesi saraya iftara çağır diye tembih etmedim mi? Sen o kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin..

- Efendimiz, siz bana camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır dediniz. Namazdan sonra bendeniz cami kapısında durdum, çıkan herkese hocanın namaz kıldırırken hangi sureyi okuduğunu sordum. Onu da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi. Camiye gelen çoktu ama namaza gelen demek ki yalnız bunlarmış.

01 Eylül 2008

ESKİ RAMAZAN HİKAYELERİ

Eylül 01, 2008 0
ESKİ RAMAZAN HİKAYELERİ

Ramazan günlerinde Sultanahmet, Beyazıt, Fatih, Eyüp gibi hem büyük hem de avluları müsait camilerin üstleri kapalı avlularında çeşitli sergiler kurulurdu. Küçük dükkanlar olan bu sergilerde, Kur'an-ı Kerim ve diğer dini kitaplar, tesbihler, yüzükler, hacıyağı gibi kokular ve buna benzer şeyler satılırdı. Bu sergilerde genel Ramazan adabına uyarak, ancak ikindi namazından sonra alışverişe açılırdı. Bu basit alışveriş, bazı kimselere çok keyif verirdi. İkindiden iftara kadar olan zamanlarını, bu sergiler önünde dakikalarca durarak, arada bir de küçük bir şey alarak geçirirler, böylece iftar vaktinin nasıl geldiğinin farkında olmazlardı. Rivayete göre, Sultan Mahmut'da bu sergileri pek sever, tebdil olarak bazı ikindi üstleri Beyazıt Camii'ne gelir, namazdan sonra tanıdığı birisinin küçük sergisinde oturarak saatlerce, alışveriş edenleri, tesbihleri, dini levhaları seyredenleri, çeşitli kokular sürdüğü halde beğenmeyenleri, zevkle izlerdi. İkindi üstleri bir de kahvehanelerin hazırlıkları olurdu. Büyük camilerin yakınlarında olan bu kahvelerin önleri, ağaç gölgeleri ile daima serin olurdu. Bazı kimseler, ikindi namazından sonra buralara gelmeyi adet edinmişlerdi. Kahvehanelerdeki alçak iskemlelere oturarak, koyu sohbetlere dalar, böylece iftar vaktinin nasıl geldiğinin farkında olmazlardı. Ramazan olduğu için şüphesiz bu kahvelerde hiçbir şey yenilmez, iştahlar iftardan sonraya bırakılırdı. Yine bazı meraklılar, iftardan sonra da kahvelerini evlerinde içmeyip, bu kahvehanelere koşarlar, acele acele bir iki çay, kahve içer, çubuklarını tüttürürler, sonra da yine camilere koşuşurlardı. Teravi bittikten sonra da kahvehane ve çayhanelerin cümbüşlü saatleri başlardı. Bu kahvehanelerin arasında sahura kadar açık olanları bulunur, gelenlertatlı sohbetler yapar, kağıt oyunları yada tavla, dama oynarlardı.



Prof.Dr.Zekeriya BEYAZ

ESKİ RAMAZAN HİKAYELERİ

Eylül 01, 2008 0
ESKİ RAMAZAN HİKAYELERİ
KADIN EĞLENCELERİ

Eski Ramazanlar'da, erkekler kadar kadınlar da eğlenirlerdi. Belki erkeklerden daha da fazla. Çünkü, Ramazanlar'da erkekler hoşgörülü olurlar, eşlerinin gece misafirliklere gitmelerini, eve misafir davet etmelerini, bir Ramazan hakkı olarak kabul ederlerdi. Varlıklı evlerde yemekleri zaten Arap bacılar, aşçılar pişirirdi. Orta halli evlerde ise, kadınlar yemeklerini kendi elleri ile pişirirlerdi. Bunu da kocalarının teravih namazında bulundukları zaman içinde tamamlarlardı. Çünkü, bir an evvel işlerini bitirip, kendi aralarında eğleneceklerdi. Sonra, sahur yemeği öyle pek çeşitli olmazdı. Börek, pilav, yanında erik, kayısı kurusu ya da pestili ile yapılmış hoşaf ve bir sebze, bir de et yemeği. Bunların bazıları da iftar yemeklerinden artmış olurdu. Ramazanlar'da kadınlara tanınan eğlence hakları; tiyatrolara, orta oyunlarına gitmekti. Bazı erkekler, eşlerinin Şehzadebaşı, Direklerarası piyasa gezintilerine çıkmalarına da izin verirlerdi. Ramazan gecelerinde kadınların en tatlı eğlenceleri, kendi aralarında toplanmaları idi. Bir gece Ayşe Hanım'da, ertesi gece Salih Efendi'nin eşi Zehra Hanım'ın evinde toplanırlardı. Erkekler teravihten çıkar çıkmaz; kadınlar fenerlerini yakarak, yanlarına çocuklarını, kaynanalarını, varsa elti ve görümcelerini, hala ve teyzelerini alarak, kalabalık bir kafile halinde Aşye Hanım'ın, ya da Zehra Hanım'ın evinin yolunu tutarlardı. Kadınlar bu toplantılarda, kendi aralarında fıkralar anlatarak gülüşürler, fincan gibi oyunlar oynarlar, keten helvası, kestane pişirirler, kapıdan boza alıp içerlerdi. Kadınların bu gece eğlenceleri de çok zaman sahura kadar devam ederdi. Bu kadar uzun sürdüğü için de bazen sonu hoş bitmezdi. "Yemeğimi sahura kadar yaparım" diye ihmalkar davranan kadınlar, yemeği yetiştiremez, ya da pişirdiklerini mangal üstünde unutan kadınların yemekleri yanar, kocaları da çileden çıkardı. Böylece, o geceki eğlence zehir olurdu. Böyle bir duruma düşen kadınlardan, Ramazan eğlence hakkının alındığı da görülürdü. Eşleri, ancak bayram sabahı ellerini öpmelerine izin verirdi.

Prof.Dr.Zekeriya BEYAZ