Ekim 2008 - Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

30 Ekim 2008

GÜL MAVİYDİ

Ekim 30, 2008 1
GÜL MAVİYDİ
Kaç gecenin imanını solukladı maviyle. Mecnun’un sözündeki Leyla’ydı o. Ona bakan, nurdan bir aydınlığa bakardı sanki. Gözleri kömür karası değildi ama doğu masallarından çıkmış bir peri gibiydi. Gülünce yüzünde güller açar, yürüyünce ardına güller saçardı. Taze bir bahar çiçeği gibi büyülü yüzünde, baharın her rengi en berrak haliyle vardı. Yüzünde açan bahar, yüreğinden esen bahardı. Kızıla çalan saçları toplandığında bir başka güzel, savrulduğunda bir başka güzel eylerdi onu.
Ruhun ve bedenin kemale erdiği zamanın en muhteşem edasıyla o peri yüzlünün, gönül bohçasında mavi bir sır vardı. Ve o mutluluğun verdiği hafiflikle gül bahçelerinde sekerken, her zıplayışta canı yanıyordu sırların. Onun gönül sarayında Leyla vardı, Şirin vardı, bazen de Züleyha’nın imanlı hali vardı.

Bir gün bu peri, gönül sarayından çıkarak mavi bir barakaya sığındı. Kaderi nasıl çizilmişti bilmiyordu ve hayatı dümdüz olduğu haliyle yaşıyordu. Ki o sarayın kızı, barakanın sultanıydı. O barakaya ölmek için mi olmak için mi sığınmıştı bilinmez. Muhabbeti her geçen gün artacak mıydı azalacak mıydı bilinmez. Geleceğe ait hayalleri yoktu. Damla damla gözyaşlarını içine akıtıp inci gibi büyüttüğünü gördüler yüreğinde. İncileri maviydi. Ve bir kez daha sevildi mavi tarafından...

Rüyalarına mavi sızılar yürümüştü perinin. Rüyaları da dâhil, yerden göğe kadar her şey maviydi ona. Ve bu dünya ayrı bir dünya gibiydi ona.

Sığındığı mavi baraka hayali Yusuf’undu. Bir Züleyha teni kadar uzaktı Yusuf’una. Bir Züleyha gibi değil ama saf, masum berrak bir sevdayla sevdalanmıştı Yusuf’una. Züleyha kadar şanssız olmadığını düşündü kimi uykusuz gecelerde. Yanında olduğu ama hayalinde her gün biraz daha süslediği, asalet verdiği, masumiyet verdiği Yusuf’una, yine her gün biraz daha meftun oluyordu.

Her şeyini paylaşmaya başladı Yusuf’la zaman içinde. Tenlerden uzak, nice gecelerin teheccüdünü solukladı maviyle beraber. Dualar uçurdular güzelliğin tüm renklerine dair, yıldızların bağrına. İnancın derin özgürlüğünü yaşadılar teheccüdün dudaklarında. Birbirlerine sevgiyle bakıyorlar, çoğu zaman da sessiz konuşmalar geçiyordu aralarında. Yalnızlıklarını unutuyorlardı gönül barakalarında. Hayallerini, umutlarını, sevinç ve mutluluklarını, ara sıra da hüzünlerini paylaştı Yusuf’la.

Ve bir gün geldi pembe bulutların gizemli dünyasından çıkıp, gökyüzünde süzülen bir şahin gibi süzüldü hayatın bağrına. İçinde kutsal neşideler mırıldanarak süzüldü. Gözyaşlarıyla süzüldü. Yusuf’uyla süzüldü.

Ve hayatın kalbine yürüdü. Hayatın maviliğine doğru yürüdü. İçinde hissettiği, gördüğü mavi bir sızıydı. Onun ten derdinde olmadığını sezdi. Ne kadar yürüdüyse de hayatın kalbine, dişiliği duygusallığının önüne geçemedi. Ve maviye gönlünü, gönlünce sundu.

Mutluydu peri. Bezen bu mutluluğu hak etmediğini düşünüyordu. “Rabbim diyordu peri, benim yerim Yusuf’un yanında nedir ki?’’ Onu görüyor, onu seviyordu ama onun ikliminde yaşaması imkânsızdı. Nilüfer çiçeğine âşık olmuş papatya gibiydi.

Hani gölün ortasındaki nilüfer çiçeğine âşık olan papatya çiçeğinin aşk hikâyesi vardır. Papatya; gölün kıyısından seyrine meftun olduğu nilüfer çiçeğine âşık olmuştu da ona kavuşamamanın hüznünü yaşıyordu. Nilüfer çiçeğinin ortasında açan beyaz çiçeklerin yerinde olup, nilüferle beraber olmak istiyordu. Biri papatyaydı, biri nilüfer. Nilüfer suda yaşıyordu kendisi toprakta. Nilüfer çiçeği papatyasına, “Gözlerini kapat ve yalnızca benim yanımda olmayı iste.’’ dedi. Papatya gözlerini kapattı ve istedi, istedi. Ve gözlerini açtığında nilüfer çiçeğinin ortasındaydı. Ve nilüfer çiçeğinin kendisiydi artık.

İşte böyle, papatya ve nilüfer çiçeği gibi ayrı iklimlerin ve ayrı zamanların insanıydılar periyle Yusuf. Ayrı dünyalarda ayrı iklimlerde yaşayan iki çiçek gibiydiler. Ve perinin içinden sessiz konuşmalar geçiyordu, papatya çiçeğinin serzenişi gibi:

“Dokunsam dokunamam, elimi uzatsam tutamam. Bu kadar yakın olmama rağmen, o kadar uzağım ki ona. Oysa ona yakın olmayı o kadar çok istiyorum ki. Ey benim gül kokulu, gül yüzlü Yusuf’um seni seviyorum ama sana nasıl ulaşacağımı bilemiyorum. Yakınlık içinde uzaklardayım. Evet, sessizce de olsa konuşmak, yüzünü görmek yetiyor bana ama istiyorum ki düşlerimdeki gibi sarılayım sana. Gözyaşlarına dokunayım.’’

Yusuf’u karşılıksız bırakmadı perinin gönül sesini. “Bir şeyi istiyorsan mutlaka olur, dedi. Ve bir şeyi istiyorsan gönülden iste yeter, dedi. Çünkü her isteyiş bir duadır Rabb katında. Sevgi; ne mekânı, ne zamanı, ne de mesafeleri dinler. Sevgi, konuşmaya başladı mı her şey susar onu dinler. Sen ki aşkınla benim güzelliğime güzellik katmadasın. Yalnızlığımı örtbas etmedesin. Benim ve senin var olduğumuzu haykırmadasın evrene. Şimdi gözlerini kapat, yalnızca sevgini ve kavuşmayı düşle. Yanımda olduğunu düşle. Göreceksin mesafeler çaresiz kalacaktır.’’

Peri Yusuf’unun dediğini yaptı. Gözlerini kapadı ve onun yanında olmayı istedi. Yalnızca onun kendi içinde güzelleştirdiği halini istedi içinde. Onun hayalini doldurdu tüm benliğine. Kendini güzeller güzeli Yusuf’unun yanında hayal etti peri. Etti... Etti...

Şimdi gözlerini aç, dedi Yusuf’u perisine. Peri gözlerini açtığında, sevgili Yusuf’unun yüreğindeydi ve Yusuf’un kendisiydi artık. Ve masmaviydi peri.

Mavi onun yüreğinin tadıydı
Mavi onun sevgisinin adıydı

Çok geçmeden mavinin en gizemli rengi oluverdi. Artık mavi ve mavilik adına ne yazılıyor ve söyleniyorsa hissediyor ve duyuyordu. Mavinin nazenin bir gizemi olduğunu gördü. Mavinin, mavi bir kalbi olduğunu gördü. Mavinin kalbinin içinde olduğunu gördü sonra.

Her ne kadar kavuşsa da mavisinin yüreğine, dünyalık kavuşmaların rengi yoktu bu kavuşmada. Esas kavuşma için kalp vasıtasında yerini almaydı bu kavuşma.

Diğer kalplerden sürgün edildiğini anladı ilkin. Mavinin kalbinde büyürken, maviyi de kalbinde bir çocuk gibi büyütüyordu. Ve artık bütün bu mavilik içinde; Leyla’yı düşünüyor ağlıyor, Züleyha’yı düşünüyor ağlıyordu. Ve maviye inciler yağıyordu. Bu kadar mavinin içinde olup da maviye dokunamamak... Dokunduğunda bütün sihrin bir anda toprağa boşalan yıldırım gibi boşalıp yok olacağını bilmek... İçinin mavi çöllerinde Leyla’yla acı çekmek... Nil’e gözyaşlarını döken Züleyha gibi içine gözyaşlarını dökmek... Aşkın kılcal damarlarında olup da aşkın kendisi olamamak... Nice acıydı ki...

Ve bir gün maviyi solarken gördü. Bir gece maviyi siyaha çalarken gördü. Maviyi ölürken gördü...

İnsanlar toplandılar, maviyi kutsadılar. Ve o perinin bütün hayatına rengini veren maviyi, hayatın bütününden toplayıp bir tabuta doldurdular. Sonra bütün maviliğini yıkayıp, ak pak eylediler. Teni mavisinden arınmış, yüreğine doldurulmuş Yusuf’unu omuzlara alıp sürgün eylediler, bir ikindi üzeri dünyadan. Üzerini toprakla doldurup bir de gül diktiler mezarına.

Perinin gün ışığı saçlarının arasından bir yıldız kaydı o gece. Gece ve gün asıl rengine döndü. Dal yeşil, gül kırmızı, kar beyazdı artık. Bir gök kalmıştı maviden yana. Ve göğe bakmaya korkuyordu peri. Bir yandan mavi şehzadesine el sallıyor, bir yandan şehzadesinin bıraktığı maviliğin beşiğini sallıyordu yüreğinde.

“Ölüm asude bir bahar ülkesidir bir rinde
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her gece bir gül açar her seher bülbül öter ”

Peri, her seher Yusuf’unun toprağına gözyaşlarını dökmeye gitti. Yusuf’un toprağına dikilen gül açmıştı. Her şey renginceydi, ama gül maviydi. Perinin gözlerinden damlalar düştü gülün dibine, damlalar maviydi.

Bunu ben gördüm...


Arif AKPINAR
Ay Vakti
Aylık Kültür ve Edebiyat Dergisi

27 Ekim 2008

CUMHURİYET BAYRAMIMIZIN 85.YILI KUTLU OLSUN !

Ekim 27, 2008 2
CUMHURİYET BAYRAMIMIZIN 85.YILI KUTLU OLSUN !
Image Hosted by ImageShack.us

CUMHURİYET

Batı dillerinde cumhuriyetin karşılığı, ulusun kendisini yönetmesi anlamına gelir. Cumhuriyet rejiminde iki unsur çok önemlidir:
a- İdare edilenler
b- İdare edenler

Bu iki unsurun sahip olası gereken özelliklerin başında dürüstlük gelir. Cumhuriyet rejiminde her iki tarafında dürüst ve namuslu olması gerekir. Rejimin demokrasi paltformuna oturtulması şarttır.
Cumhuriyet, ulusun vatan ve hukuka sevgisi ve içten bağlılığı ile yaşatılmalıdır. Bu nedenle cumhuriyete hayat veren damarların başında demokrasi gelir. Gerçek cumhuriyet rejimlerinde sistemin demokrasi ile olan ilişkisi çok önemlidir. Çünkü iç ve dış tehlikelere karşı cumhuriyet kendisini sert ve katı bir şekilde ama demokrasinin gerekleri içinde koruyacaktır. Bunların dışına çıkılmaması gereklidir, aksi taktirde demokrasi ile cumhuriyet arasında kopukluk başlar. Bundan da en büyük zararı cumhuriyet rejimi görür. Onun için cumhuriyet yöneticileri daima uyanık ve gözleyici durumda olacaklardır.

Demokrasiyi benimsemiş siyasi rejimlerdeki cumhuriyetlerde özgürlüklerin kullanılma alanları, demokrasinin kuralları ile sınırlandırılmıştır. Demokratik sistem ile idare edilen cumhuriyetlerde hiç kimsenin sınırsız hak ve hukuku yoktur. Sınırsız hak ve hukukun olduğu rejimlere de demokrasi veya cumhuriyet denemez. Çünkü demokrasilerde ve demokratik cumhuriyetlerde kişilerin ve dolayısıyla toplumların özgürlükleri hukuk yolu ile güvence altına alındığı gibi, buların sınırları da adaletin kalemi ile çizilmiştir. Bu kısa açıklamadan sonra Atatürk'ün cumhuriyet ve devlet anlayışına değinelim.
Atatürk, kurmuş olduğu genç Türk Devletinin yapısını 29 Ekim 1923 tarihinde cumhuriyetin temelleri üzerine oturturken, en kısa zaman da bunun gereği olan demokrasiye geçileceğini öngörüyordu. O da siyasi alanda demokrasinin çok partili sistemle gerçekleşeceğinin bilincindeydi.

Atatürk'ün zamanımızdan yaklaşık üç çeyrek asır evvel cumhuriyet için söyledikleri, bugün hala bazı batı ülkelerin elde etmeye çalıştıkları düşüncelerdir. O söylediklerimi bilimsel bir temel üzerine oturtmamış olsaydı, bu kadar zaman sonra düşünceleri hala güncelliğini koruyabilir miydi? Atatürk sadece bilgili bir asker, uzak görüşlü bir devlet adamı değil aynı zamanda gerçek bir düşünürdü. Ayrıca sadece düşünce üretmekle kalmamış, bu düşünceleri gerçekleştirerek, üçüncü dünya ülkelerine bağımsızlığın ve kurtuluşun yolunu da göstermiştir. Bugün bağımsızlık savaşı veren pek çok ülkede Atatürk adı hala bir bayrak gibi dalgalanıyorsa nedenini burada aramak doğru olur.
29 Ekim 1923 günü ilan edilen cumhuriyetin alt yapısını Atatürk aşama aşama nasıl hazırlamıştı ?

Cumhuriyet laik bir sistem üzerine kurulacaktı. Yani cumhuriyet idaresinde ne halifeye ne de onun kalıntılarına yer vardı. Cumhuriyeti adaletli bir adalet sistemi koruyacaktı. Cumhuriyetin genç kuşakları çağ dışı kara kafalılar tarafından değil, aydın bağımsızlık ve hürriyetin değerini bilen aydın kafalı öğretmenler tarafından yetiştirilecektir. İmparatorluktan kalan mantık dışı ne varsa hepsi kaldırılacak, cumhuriyetin temelini müspet ilim oluşturacaktır. Cumhuriyetin yalnızca kanunlar ile, devlet zoru ile ve yasaklarla korunamayacağının bilincinde olan Atatürk, onun gerçek değerini anlayabileceğini söyleyebilmiştir. Geçen zaman içerisindeki olaylar bu ileri görüşlü devlet adamının ve düşünürünün ne denli haklı olduğunu göstermiştir.
Bilgisiz ve bilinçsiz bir halk topluluğunun ulus olma hakkına sahip olamayacağını vurgulayan Atatürk, ulusun bilinçlendiği oranda hak ve hukukuna sahip çıkacağını biliyordu. Bu nedenle eğitim ve kültüre çok önem vermiştir. Onun, bir bakıma kültürü, cumhuriyetin temellerinden biri olarak görmesindeki neden budur.
Atatürk'e göre sadece cumhuriyete sahip olmak yeterli değildir.
Ona layık olmak da gereklidir. Bunun içinde gereken yol gene eğitimden geçiyordu.

Hürriyet ve bağımsızlığın kıymetini, erdemli ve özverili, çağdaş eğitim almış olan gençler, savaş alanlarında bu uğurda şehit düşen askerlerden çok daha iyi bilebilirlerdi Bağımsızlık; hürriyet, cumhuriyet bundan böyle savaşarak değil, bunları değeri bilinerek korunacaktı. Onun için kılıçla elde edilen zaferler, siyasi, ekonomik, kültürel zaferlerle taçlandırılmalıydı.



CUMHURİYET'İN İLANI

Lozan'n kabulü ve barışın sağlanması ile geride Türk Devleti'nin siyasal yapısını belirleyecek devlet şeklinin ve adının ne olacağı sorunu kaldı. T.B.M.M.'nin varlığı ile egemenliğin kayıtsız - şartsız ulusa ait olan, insan haklarına dayanan bir devlet sistemi kurulmuştu. Fakat gerek halkın, gerekse Meclis içinde bulunanların büyük kısmı Padişah'a dinsel ve geleneksel bağlarla bağlıydılar. Padişah'ın işgal ettiği Saltanat - Hilafet makamı yüzyıllardır kökleşmiş bir teokratik sistemdi. 1300 yılından beri de Osmanoğullarından başka hiçbir aile iktidar olmamıştı. Egemenlik biri dinden, diğeri gelenekten gelen iki kaynaktan çıkıyor ve Padişah'ta toplanıyordu. Gerçi İttihat Terakki bu gücü kırmıştı, fakat sistemin özünü, yani egemenliğin kaynağını ve kullanılış biçimini değiştirememişti. Egemenliğin, tanrı hakları sisteminden, insan hakları sistemine geçişin bir sonucu olarak Padişah'tan ulusa geçişi, bir ilke ve ülkü olarak Amasya Genelgesi'nde ortaya konmuş ve 23 Nisan 1920'de B.M.M.'nde somutlaşmıştı. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu da bu temel üzerine oturmuştu.

Kurtuluş Savaşı ulusal bağımsızlık yanında ulus egemenliğini de açık bir biçimde ortaya koyduğu için Padişah daha başından beri milliyetçilerin amansız düşmanı kesilmişti. M. Kemal Paşa Padişah'ın ihanetini bildiği halde, henüz zamanı olmadığı için Padişah'ı hedef almadı. Genç subaylık yıllarından beri inandığı ve Erzurum'da Mazhar Müfit'e not ettirdiği "Cumhuriyet" inancını "Ulusal bir sır" olarak sakladı. Kurtuluş Savaşı içinde "Cumhuriyetçi" bir düşünceyi ortaya atmak, iç parçalanmaya yol açacağı için bu yola gitmedi. Hatta Sivas Kongresi sırasında "Cumhuriyet" ilan edelim önerilerini red etmişti. Fakat Kurtuluş Savaşı'nın Başkomutanı, Türk Ulusu'nun kurtarıcısı M. Kemal, Türkiye'nin siyasal yapısını değiştirmenin ilk adımını Saltanat'ın kaldırılmasını sağlamakla attı. Saltanat'ın kaldırılışına en yakın arkadaşları bile karşı çıkmışlardı. Meclis'te tutucu kanat direndiyse de, M. Kemal Paşa'nın kararlı ve sert tutumu sonucu Saltanat'ın kaldırılışı sağlandı. Fakat onun bu sert tutumu endişe doğurdu. Bunun bir başlangıç olduğunu görenler çeşitli yöntemlerle M. Kemal Paşa'yı engellemeye çalıştılar.

2 Aralık 1922'de Meclis'e muhalif grup tarafından bir öneri verildi. "İntihab-ı Mebusan Kanunu"nda değişiklik yapılmasını isteyen önergede "Büyük Millet Meclisi'ne üye seçilmek için Türkiye'nin bugünkü sınırları içindeki yerler halkından olmak ve seçim çevresine yeni gelenlerin ise en az beş yıl oturmuş olmaları" gerektiği kanun hükmü haline getirilmek isteniyordu. M. Kemal Paşa'yı milletvekili seçilmekten yoksun bırakmak isteyen bu önerge üzerine söz alan M. Kemal Paşa, doğum yerinin Türkiye'nin sınırları dışında kaldığını ve bir yerde beş yıl oturmadığını belirttikten sonra, düşmanlara karşı savaştığını, vatanı kurtarmak için hiç bir yerde beş yıl oturamadığını hatırlatıp, ulusun sevgisisi kazanmış bir insan olmasına rağmen kendisini yurttaşlık haklarından yoksun bırakmak isteyen bu kimselerin bu yetkiyi kimden aldıklarını sordu. Önerge red edildi.

Mustafa Kemal'in kamuoyu yoklaması yapmak üzere 14 Ocak 1923'de Batı Anadolu'da bir geziye çıkmasını fırsat bilen muhalif grup, O'nun Ankara'dan ayrıldığının ertesi günü "Hilafet-i İslamiye ve Büyük Millet Meclisi" başlıklı bir broşür yayınladılar. Broşürün önceden hazırlanmış olduğu ve M. Kemal'in Ankara'dan ayrılmasını fırsat bilerek dağıtıldığı anlaşılıyordu. Broşürün ana fikri, islam kamuoyunun son gelişmelerden (Saltanatın Kaldırılışı) büyük ızdırap içinde bulunduğu, Hilafet'in hükümet demek olduğu ve Hilafet'in hukuk ve görevlerini yok etmenin hiç kimsenin, hiç bir meclisin elinde olmadığı esaslarına dayanıyor, "Halife Meclisin, Meclis Halife'nindir." sözleriyle bitiriyordu. Yürütme yetkisinin Halife'ye verilmesini ve Meclis'in aldığı kararların ve kanunların Halife'yi bağlamayacağı, dolayısıyla Meclis'in çıkardığı Saltanat ve Hilafet ile ilgili yasaların meşru olmadığı görüşü savunuluyordu. Bu bildiri, M. Kemal'e ve O'nun gerçekleştirmek istediği devrime bir tepki idi.

İzmit'e gelen M. Kemal, din ve hilafet konusunda yaptığı açıklamada "Türkiye Büyük Millet Meclisi Halife'nin değildir ve olamaz, Türkiye Büyük Millet Meclisi yalnız ve yalnız Ulusundur." dedi. T.B.M.M.nin büyük programının tam bağımsızlık, kayıtsız şartsız ulusal egemenlik esaslarına dayandığını, teokratik devlet biçiminin ve buna bağlı bütün toplumsal düzenin ve çıkarların yıkılacağını belirtti. 16 Ocak'ta yaptığı toplantıda, Hilafet'in dinle ilgisi olmadığını, siyasi bir mevki olduğunu, idare-i maslahatçılıkla devrim yapılamayacağını belirttikten sonra "Devrimin kanunu mevcut kanunların üstündedir. Bizi öldürmedikçe, bizim kafamızdaki cereyanı boğmadıkça başladığımız devrim ve ilerleme bir an bile durmayacaktır" diyerek gericilere gerekli yanıtı verdi. Basınla iyi ilişki kurmak istediği için İzmit'te yaptığı basın toplantısında, "Devrim" yapılacağını açıklarken, Meclis'te birliğin sağlanması için "Müdafaa-ı Hukuk Gurubu"nun gerekli olduğunu bunun dışındaki grupların yararlı olmadığını belirtti ve İttihatçılardan ülke yararı için politikaya karışmamalarını istedi. Bu sırada Annesi Zübeyde Hanım'ın ölüm haberi geldi. İzmir'de annesinin mezarı başında devrimci inancını "Ulusal hakimiyet uğrunda canımı vermek benim için bir vicdan ve namus borcu olsun" sözleriyle bir kez daha yineledi. Bu sırada Lozan'ın ilk görüşmeleri kesildiği için İsmet Paşa ile Ankara'ya döndü. Meclis'te gizli oturumlar çok sert geçti. Trabzon mebusu Şükrü Bey'in Topal Osman tarafından öldürülüşü, M. Kemal'e saldırılara yol açtı. M. Kemal'i kendilerine buyük engel gören, tutucu, gerici, ittihatçılar, çıkarcı gruplar, O'na karşı muhalefette birleşiyorlardı. Yakın arkadaşlarından Rauf Bey, Kazım Karabekir, Refet Bele, Ali Fuat Paşa'lar da yavaş, yavaş yanından ayrılıp, Hilâfetçilere kuvvet veriyorlardı. Saltanatı geri getirmek isteyen gericilerin çalışmaları karşısında arkadaşlarının kendisini yalnız bıraktığını gören M. Kemal, 20 Mart 1923'te Konya'da yaptığı bir konuşmada Türkiye'yi Ortaçağ karanlığına çekmek isteyen gericilere karşı tutumunu açıkça şu sözleriyle belirtti: "Eğer onlara karşı benim şahsımda bir şey anlamak isterseniz, derim ki, ben şahsen onların düşmanıyım. Onların olumsuz yönde atacakları bir adım, yalnız benim şahsi imanıma değil, yalnız benim amacıma değil, o adım benim ulusumun hayatıyla ilgili, o adım benim ulusumun hayatına karşı bir kasıt, o adım ulusumun kalbine yöneltilmiş zehirli bir hançerdir. Benim ve benimle aynı fikirde olan arkadaşlarımın yapacağı şey mutlaka o adımları atanları tepelemektir... Sizlere bunun da üstünde bir söz söyleyeyim. Örneğin eğer bunu sağlıyacak kanunlar olmasa, bunu sağlayacak meclis olmasa, öyle olumsuz adım atanlar karşısında herkes çekilse ve ben kendi başıma yalnız kalsam; yine tepeler ve yine öldürürüm."

Cumhuriyet'e doğru gidiş bu kararlı sözlerle açıkça görülüyordu. M. Kemal Paşa, 8 Nisan 1923'de dokuz ilkede görüşlerini toplatarak, programını belirlerken, siyasi biçimlenmeyi de hazırladı.
Savaş zamanının T.B.M.M.'nin görevi son bulmuştu. Bu sebeple Meclis kendini dağıtıp, seçime gitme kararı aldı. M. Kemal, dağılmadan önce Meclisten 15 Nisan'da, Saltanatı geri getirmeye çalışanları vatan haini kabul eden bir kanun değişikliği ile "Hıyanet-i Vataniye Kanunu"na, ileride gerekirse yine İstiklal Mahkemeleri kurma fırsatını veren bir ek getirdi.

Yeni kurulacak Meclis'te kuvvetli bir kadro oluşturmayı ve böylece Cumhuriyet'i ilan etmeyi düşünen M. Kemal'in bu çalışmaları yakın arkadaşlarının kendisinden uzaklaşmasını hızlandırdı. Rauf Bey ve arkadaşları, M. Kemal'in partiler üstü kalmasını, politikaya karışmamasını, önererek, O'nu pasif duruma getirmek istiyorlardı. Rauf Bey'in İsmet Paşa ile aralarının açılması da bu ayrılığın başka bir yönü idi. Lozan'dan dönen İsmet Paşa'yı karşılamak istemeyen Rauf Bey Başbakanlık'tan bile istifa etti.
İkinci Meclis, toplandıktan sonra Lozan'ı onayladı. Artık sorun Türkiye'nin rejiminin belirlenmesiydi. M. Kemal 22 Eylül 1923'de "Neue Treie Presse" adlı bir Viyana gazetesi muhabiriyle yaptığı görüşmede, 23 Nisan 1920'de kurulan sistemin Cumhuriyet olduğunu fakat adının açıklanamadığını belirtip, yapılacak işin yalnızca isim koymak olduğunu söyledi.

Yeni devletin başkentinin neresi olacağı da bir sorundu. Ankara 1920'den beri bu işi yapıyordu. Merkezi ve güvenli durumu ortada idi. Meclis'te uzun tartışmalardan sonra 13 Ekim'de Ankara başkent olarak oy çokluğu ile kabul edildi. Cumhuriyet'in ilanına bir adım daha yaklaşılmıştı.
M. Kemal'e Cumhuriyet'in ilanına fırsat veren bir hükümet buhranı oldu. Başbakan Fethi Okyar Bey'e karşı Meclis'te muhalefet oluşması üzerine M. Kemal, "Erkan-ı Harbiye Umumiye Riyaseti Vekili Fevzi Paşa"nın dışında kabinenin istifasına karar verdi ve 27 Ekim'de uygulandı. Mevcut sisteme göre her bakan Meclis tarafından tek tek seçiliyordu. İstifa eden bakanlar yeniden seçilirlerse, görev kabul etmeyeceklerdi. Bu sırada Rauf Bey, Kazım Karabekir, Ali Fuat, Refet Paşalar İstanbul'da bulunuyorlar ve temasları, Halife'ye yakınlık gösterileri oluyordu. Ankara'da' ise kabine kurulamıyordu. Bu gelişmeler üzerine "Cumhuriyet İlanı" ile işi kökünden çözmeye karar veren M. Kemal 28 Ekim gecesi Çankaya'da İsmet Paşa ve bazı kimseleri toplantıya çağırdı ve "Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz." diyerek kararını açıkladı. Misafirlerin ayrılmasından sonra İsmet Paşa'yı alıkoydu ve birlikte, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nda gerekli değişikliği sağlayacak önergeyi hazırladılar. Ertesi gün saat 10'da Parti grubunda yapılan toplantıda, M. Kemal Paşa Genel Başkan olarak Hükümet buhranının mevcut sistemden kaynaklandığını, bunun çözumünün istikrarlı bir sistemde olduğunu belirtttkten sonra değişiklik önergesini okuttu:
* Türkiye Devleti'nin Hukümet şekli Cumhuriyettir
* Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur
* Türkiye Devleti, Hükümetin inkisam ettiği idare şubelerini İcra Vekilleri (Bakanlar Kurulu)
vasıtasıyla idare eder.

Bu önerge Parti toplantısında tartışıldı Büyük Millet Meclisi'nin aynı akşam (29 Ekim 1923) saat 18:45'de yaptığı toplantıdan sonra 20.30'da "YAŞASIN CUMHURİYET" sesleri arasında Cumhuriyet ilan olundu ve yeni Türk Devleti'nin adı kondu. "TÜRKİYE CUMHURİYETİ". Hemen arkasından da Türk Ulusu'nun kurtarıcısı Gazi M.Kemal oy birliği ile Cumhurbaşkanı seçildi. Kürsüye gelen Cumhurbaşkanı M. Kemal, kendisini Cumhurbaşkanı seçen Meclis'e teşekkür ettikten sonra "Son yıllarda Ulusumuzun fiili olarak gösterdiği kabiliyet ve istidat, kendi hakkında kötü düşüncede bulunanlarınn ne kadar tedkikten uzak görünüşe önem veren insanlar olduğunu pek güzel ispat etti. Ulusumuz kendisinde bulunan nitelikleri ve değeri, hükümetin yeni adıyla uygarlık dünyasına çok daha kolay gösterebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti, dünyada işgal ettiği yere layık olduğunu eserleriyle ispat edecektir... Türkiye Cumhuriyeti mutlu, başarılı ve muzaffer olacaktır." sözleriyle konuşmasını tamamladı. M. Kemal Cumhurbaşkanı seçildiğinde henüz 42 yaşındaydı. Cumhuriyetin ilk Başbakanı İsmet Paşa oldu.

19 Mayıs 1919'da Samsun'da başlayan yeni ve bağımsız, bir Türk Devleti kurmak savaşı dış ve iç düşmanlara karşı başarıyla sonuçlanarak Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Kurtuluş Savaşı'nın inanç ve başarısı nasıl Atatürk'ün eseri idiyse, Cumhuriyet de yine O'nun eseri idi. İleriki yıllarda bunu şu sözleriyle belirtti. "Benim en büyük eserim Türkiye Cumhuriyeti'dir."

SONUÇ
Bir zamanların muhteşem Osmanlı İmparatorluğu, gerek iç gerekse dış etkenlerin sonucunda 18. y.y.'dan itibaren hızlı bir çökuntüye girdi. Kapitülasyonlar sebebiyle Avrupa devletlerinin açık pazarı durumuna geldi. Rusya ve Avusturya'nın devamlı saldırıları sonunda savaşları kaybederken, önemli topraklarını elden çıkardı. İmparatorluğun bu çöküntüsünü gören Padişahlar, İmparatorluğu kurtarmak için ıslahat önlemlerine başladılar. Fakat yalnızca askeri olan bu önlemler etkili olamadı. III. Selim'in başlattığı Nizam-ı Cedit ise 1807'de gerici bir ayaklanma ile son buldu.

19. y.y.'da çöküntü büyük hızla sürerken, Fransız Devrimi'nin ortaya koyduğu ulusal bağımsızlık ve egemenlik akımları, Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlar'da yaşayan Hristiyan azınlıklarını etkiledi ve bagımsızlık isteklerini kamçıladı. Sırp, Yunan ve hatta Mısır ayaklanmaları İmparatorluğun iç bünyesini sarstı ve bunlar giderek bağımsızlık veya özerklik kazandılar. Bu yüz yılda Rus tehlikesi karşısında İngiltere ve Fransa Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğünü koruma potikası izlediler. Kırım Savaşı'nda bu politika sonucu Rusya'ya savaş bile açtılar. 1838 ticaret anlaşması ile imparatorluk ekonomik bakımdan batının eline geçerken, 1854'den sonra başlayan dış borçlanma ile, 1881'de mali iflasa ve batının mali denetimine girdi. II. Mahmut Islahatı ve Tanzimat da İmparatorluğun kurtuluşu için çözüm olmadı. Genç Osmanlılar'ın çalışmaları 1876'da Kanun-u Esasi'nin ilanını hazırladı. Birinci Meşrutiyet yaşama fırsatı bulamadan 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı bu dönemin sonunu hazırlarken, Abdülhamid'in "İstibdatı" başladı. Bu tarihten sonra İngiltere de koruyucu politikasını terk etti. Ermeni konusu da ilk kez gündeme geldi. Osmanlı İmparatorluğu bundan sonra Almanya'ya yanaştı. Alman siyasi, askeri ilişkisi, Alman ekonomik ihtiraslarını da getirdi. Bağdat Demiryolu projesi bunu simgeledi.

20. y.y.'a girilirken Abdülhamid'e karşı başlayan Genç Türk hareketi gittikçe kuvvetlendi ve 1908'de II. Meşrutiyeti getirdi. Fakat 31 Mart gerici ayaklanması ile 1909'da iç buhran yaşandı. II. Meşrutiyet de İmparatorluğu kurtaramadı. Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık ve Türkçülük akımlarının çatıştığı bu dönem, içte buhranlar, anarşi yaratırken, dışta da Trablus ve Balkan Savaşları'nda büyük yenilgi ve tüm Makedonya'nın kaybı ile sonuçlandı. 1914 yılında başlayan Birinci Dünya Savaşı'na Almanya yanında giren İmparatorluğun kaderi de çizilmiş oldu. Bu savaştan çok ağır kayıplarla yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu Mondros Ateşkesi ile kayıtsız şartsız teslim oldu.

Yüz yıldan beri süren Doğu Sorununun çözümü, Avrupa'nın Hasta Adamının mirasının paylaşılması ile Türk Ulusu'nun dünya siyasi tarihindeki varlığı ortadan kaldırılmak isteniyordu. Savaş içinde gizli anlaşmalarla, İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya Osmanlı İmparatorluğu'nun paylaşılmasını kararlaştırmışlardı. Fakat Rusya'da devrim çıkınca anlaşmalar önemini yitirdi. Türk Ulusu'nun hakkında karar verecek en büyük kuvvet İngiltere idi. İngiltere Batı Anadolu'yu Yunanistan'a veriyor, Doğuda bir Ermenistan ve Kürdistan kurmak istiyor, Türk yurdunun geri kalan yerlerini de Fransa ve İtalya ile paylaşıyordu. Ülkenin yağmalanmasına boyun eğen Padişah ve Hükümet, kurtuluşu İngiliz himayesinde görüyorlardı. Halk ve aydınlar çaresizlik içinde, çoğunluk kadere boyun eğmiş görünüyordu. Kurtuluş çareleri arayanlar Padişah - Halifesiz bir çare düşünemiyordu. Kurtuluşu Amerikan mandasında görenler veya yörelerinin kurtuluşunu sağlamak için çalışanlar vardı.

Birinci Dünya Savaşı'nın sonundaki perişan ve çaresiz durumda, bir tek insan, M. Kemal topyekün kurtuluş ve tam bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak düşüncesiyle Samsun'a geldi. O'nun yola çıktığı sırada ise Yunanlılar İzmir'i işgal ediyorlardı. Padişah ve Hukümet ise İzmir'i Yunanlılara veren İngilizlerin hala körü körüne her isteğine boyun eğiyorlardı. Düşmanla işbirliği yapan Padişah ve İstanbul Hükümeti'nin bu tutumları karşısında M. Kemal, ulusal bağımsızlık ve ulusal egemenlik savaşının esaslarını Amasya'da ulusu ve orduyu Padişah - Halifeye karşı ayaklandırmak şeklinde belirledi. Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde de bu esaslar içinde yeni bir Türk Devleti'nin kuruluşunun ulusal bilinçlenme, idari, siyasi örgütlenmesini de gerçekleştirdi. Misak-ı Milli ile bu esaslar İstanbul'da bir kez daha ortaya konunca İngilizler, İstanbul'u işgal ettiler. Bundan yılmayan M. Kemal, Ankara'da ulusun meşru iradesinin eseri olan ulusal egemenlik prensibini B.M.M. ile ortaya koydu. Fakat bütün bunların gerçekleşmesi çok büyük güçlükler ve olanaksızlıklar içinde yapılıyordı. Bir yandan İtilaf Devletleri ve Yunan saldırısı ve baskıları bir yandan Padişah ve İstanbul Hükümeti'nin M. Kemal ve B.M.M.'ni gayri meşru ilan etmesi, Türk Ulusu'nu olumsuz yönde etkiledi. Türk Ulusu, yüzlerce yıldan beri dini ve geleneksel iktidar kabul edilen Padişah - Halife ile bu değerleri yıkan ve yerine ulusal, egemenlik değerleriyle ulusu bir araya toplamak isteyen M. Kemal hareketi arasında bir süre bocaladı. Yer yer B.M.M.'nin otoritesine karşı ayaklanmalar çıktı.

Doğu Anadolu'da Ermenilere, Güneyde Fransızlara karşı savaşıldı. Batıda Yunan Taarruzu ve iç ayaklanmalara karşı Kuva-yı Milliye ile çözüm bulan B.M.M. daha sonra düzenli ordu kurar. I. ve II. İnönü Savaşları ile ilk askeri başarılarını sağladı. Diğer yandan dış ilişkilerde Sovyetler Birliği ile Moskova Antlaşması'nı imzaladı. Sakarya Meydan Savaşı'nda Yunan Ordusu'nu yendi. Fransa ile de anlaşan Türkiye İtilaf blokunu da parçaladı. 26 Ağustos 1922'de başlayan ve 9 Eylül'de İzmir'de Yunan Ordusu'nun denize dökülmesi ile son bulan Büyük Taarruz, Türkiye gerçeğini ve Türk Ulusu'nun yenilmez azmini bütün dünyaya kanıtladı. Askeri başarısını Mudanya Ateşkesi ve Lozan Antlaşması ile de onaylattı. Emperyalizme karşı yapılan bağımsızlık savaşını kazanan, "Türk Mucizesi"ni yaratan Türkiye'nin bu başarısı bütün Mazlum Uluslara örnek oldu.

M. Kemal Kurtuluş Savaşı'nın bittiği yerde; Türkiye'nin çağdaşlaşma savaşını başlattı. 1 Kasım 1922'de Saltanat'ın kaldırılışı ve 29 Ekim 1923'de Cumhuriyet'in İlanı ile Türkiye yeni devlet sistemini Fransız Devrimi ile ortaya konan insan haklarına dayanan "Ulusal ve Laik Devlet"i gerçekleştirmiş oldu. Ancak, çağdaş devlet ve ülke olma mücadelesi için Türk Devrimi'nin başarılması için Cumhuriyet döneminde Atatürk 'ün yeni mücadele vermesi gerekiyordu.

Ergün AYBARS, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi 1, Ege Ün. Basımevi, 1986, ss. 359-366






CUMHURİYET YÖNETİMİ

Türkiye Büyük Millet Meclisinin Saygıdeğer Üyeleri!

Büyük Millet Meclisinin hayırlı ve bereketli elinin, Türk milletinin geleceğini yönetmeye başladığının beşinci senesini kutluyoruz. Bu vesileyle yüksek heyetinizi saygıyla selâmlarım.

Geçen sene Büyük Millet Meclisi, Türk milletinin gerçek arzularına uygun olarak devlet şeklini Cumhuriyet olarak kararlaştırdı. Cumhuriyet yönetimi, ülkemizin en uzak köşesine kadar büyük bir heyecanla ulaştı, kabul gördü. Millet; cumhuriyetin,Türk vatanını asırların kötü yönetiminden kurtaracak ve ülkeyi lâyık olduğu gelişme seviyesine ulaştıracak yegâne yönetim şekli olduğunu anladı. Millet, cumhuriyetin şu anda ve gelecekte her türlü tehlikeden korunmasını talep etmektedir. Milletin talebi, cumhuriyetin denenmiş, sınanmış ve olumlu sonuçları alınmış bütün esaslara bir an evvel ve tam anlamıyla geçilmesi şeklinde ifade edilebilir. Yüksek Meclisin büyük bir önem vererek uğraştığı teşkilâtı esasiyede (Anayasa'da), milletin talebini karşılamak hepimizin görevidir. Diger taraftan, hükûmetin görevi, gelişmiş ve medenî yönetimin bütün gereklerini anlaşılır ve çok hızlı bir şekilde ülkemizin tamamında uygulamak, aksaklıkları gidererek geliştirmektir.

Görevimizi, milletin arzularına uygun olarak yapabilmeyi bütün gönlümle temenni ederim.






Mustafa Kemal ATATÜRK
1 Mart 1924

26 Ekim 2008

PLATONİK AŞK ÜZERİNE MEKTUP

Ekim 26, 2008 0
PLATONİK AŞK ÜZERİNE MEKTUP


Sana uzaktan bakıyorum. Sana bakmak inanılmaz mutlu ediyor beni. Sen gidince aklım da senin peşinden sürüklenip gidiyor, yüreğim de.. Yanında biri mi var, ona bir şey mi söylüyorsun, onunla gülüyor musun.. içim yanıyor. Ama senden sonra gördüğüm o insan birden senden biri oluyor. Senin baktığın her yer artık güzel, senin konuştuğun her insan, özel oluyor. Sen evine şu yollardan gidiyorsun. Ardından yürüyorum. Beni fark etmiyorsun. Önünden geçtiğin evlere, gölgesinde yürüdüğün ağaçlara, her gün bindiğin otobüse bakıyorum. Senin gözünle bakıyorum. Sen yokken de o yollardan defalarca geçiyorum. Senin kokun, senin havan, senin auran sinmiş havaya.. Sanki seni soluyorum. Akşamları ne yaparsın acaba? Sofraya oturduğun zaman yanında kimler var? Hangi yemeği severek yersin, neyi sevmezsin? Kitap okur musun? Hangi kitapları seversin? Ne tür filmlerden hoşlanırsın? Televizyon izler misin? Gece sokağa çıkar mısın? Arkadaşlarınla en çok neye gülersin? En çok kim kızdırır seni..Hangi futbol takımını tutarsın? Bilmeliyim. Senin hakkındaki bütün ayrıntıları öğrenmeliyim. Çünkü ben de o filmlere gideceğim, ben de o dizileri izleyeceğim, ben de o yemekleri seveceğim ya da nefret edeceğim. Bilmeliyim. Baştan kuruyorum dünyamı. Seninle yaşamaya başlıyorum. Onca kalabalığın içinde, karmaşık yaşamın ortasında eğer sen varsan daha seni görmeden bir kuş gibi çırpınmaya başlıyor yüreğim. Bir ışık çarpıyor yüzüme, bir sıcaklık yürüyor göğsümde. Anlıyorum ki sen varsın. Sen ordasın. Sen gelmişsin. Bakmadan, başımı çevirip seni görmeden varlığının farkındayım. Ey uzak uzak baktığım.. göz göze gelmeden, saçını okşamadan, değil bir rüyayı bir cümleyi paylaşmadan sevdiğim sevgilim. Bir aşk filiz verdi, fidan verdi, kök saldı içimde. Onu sana göstermek için ömrümü veririm.


Yazarı Bilinmiyor...

MARCUS AURELIUS

Ekim 26, 2008 0
MARCUS AURELIUS

'Başkalarının gözünde nasıl görünüyorum?' düşüncesini bir yana bırak.Yaşamının geri kalan bölümünü doğanın gerektirdiği gibi yaşayabiliyorsanbundan hoşnut ol. Kendi doğanın ne istediğine bak ve başka hiçbir şeyinbuna engel olmasına izin verme; çünkü, şimdiye değin edindiğin deneyim,sayısız araştırma yapmana karşın hiçbir yerde, ama hiçbir yerde aradığınmutluluğu bulamadığını gösteriyor; ne mantıksal düşüncede, ne maddizenginlikte, ne şöhrette, ne de haz peşinde koşmakta.


Peki mutluluğu nerede bulabilirim?Kendi doğamın gerektirdiği biçimde yaşamakta.


Bunu nasıl yapabilirim?Davranışlarımın ve eylemlerimin, ilkelerime dayanmasını sağlayarak.


Hangi ilkeler?
Bunlar iyi ve kötüyü ele alan ilkelerdir, beni adil, ılımlı, cesur veözgür kılmayan hiçbir şey benim için iyi değildir; ve bunların tam zıttıolmayan hiçbir şey de kötü değildir.


Marcus AURELİUS

KAR MÛSIKÎLERİ / Varşova 1927

Ekim 26, 2008 1
KAR MÛSIKÎLERİ / Varşova 1927

Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu;
Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.

Bir kuytu manastırda duâlar gibi gamlı,
Yüzlerce ağızdan koro hâlinde devamlı,

Bir erganun âhengi yayılmakta derinden...
Duydumsa da zevk almadım İslâv kederinden.

Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta,
Tanbûri Cemil Bey çalıyor eski plâkta.

Birdenbire mes'ûdum işitmek hevesiyle,
Gönlüm dolu İstanbul'un en özlü sesiyle.

Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık,
Uykumda bütün bir gece Körfez'deyim artık!

Yahya Kemal BEYATLI

NEŞRİYAT - ARGO GEMİCİLERİN DESTANI

Ekim 26, 2008 0
NEŞRİYAT - ARGO GEMİCİLERİN DESTANI


Argo Gemicilerin Destanı, Troya Savaşı’ndan yıllarca önce Argo adlı gemiyle efsanevi Altın Post’un peşinde Kolkhis’e (bugünkü Abhazya) gitmek üzere denize açılan Akhalı kahramanların heyecan verici hikâyesini anlatıyor.

Bu yolculuk öyküsü nedense İlyada ve Odysseia destanlarının bir adım gerisinde kalmıştır hep. Oysa İÖ 3. yüzyılda yaşamış olan Apollonios aynı antik destan geleneğinin en önemli temsilcilerinden birisidir. Aslen İskenderiyeli olan Apollonios’un bu destanı o kadar ilgi görür ve sevilir ki Rodoslular ozana fahri hemşerilik verir. O zamandan bu yana da, İskenderiyeli Apollonios, “Rodoslu Apollonios” olarak anılır ve tanınır.

Kitabın başkahramanı İason’dur, ama aralarında Herakles, Orpheus, Kastor, Peleus gibi ünlü mitolojik şahsiyetler de vardır. Olympos tanrıları da her zamanki şaşırtıcı davranışlarıyla bu serüvendeki yerlerini alırlar.

Argo Gemicilerinin serüvenleri genelde Anadolu kıyılarında geçmesine karşın ülkemizde pek bilinmez. Rodoslu Apollonios’un Argonautika adıyla kaleme aldığı bu serüveni Bilgin Adalı, gençler için ilk kez bütün olarak, yalınlaştırarak ve şiirsel bir yapı içerisinde Türkçeye kazandırdı. 2300 yıl önce yazılan bu görkemli destan, olanca güzelliğiyle Türk okurları bekliyor.

120 sayfadan oluşan kitabın fiyatı, 14 YTL.


25 Ekim 2008

KINIYORUM

Ekim 25, 2008 0
KINIYORUM
HANGİ ÇAĞDA YAŞIYORUZ BİLMİYORUM ARTIK...ÜZERİNDE UĞRAŞIP DİDİNDİĞİMİZ, EMEK VERDİĞİMİZ, PAYLAŞIMLARDA BULUNDUĞUMUZ BLOGLARIMIZ NEDEN VE NİÇİN SORULARINA BULAMADIĞIMIZ YANITLAR NEDENİYLE KAPATILDI. UMARIM MAHKEME BU KARARINI GÖZDEN GEÇİRİR VE SADECE SUÇLU OLANLARI BLOG DÜNYASINDAN DEĞİL SADECE, İNTERNET DÜNYASINDAN UZAK TUTMANIN BİR YOLUNU BULUR VE HATTA PARA CEZASI, HAPİS CEZASINA ÇARPTIRIR...


SEVGİLİ DOSTLARIM,,,

BLOGLARIMIZ AÇILANA KADAR SİZLERLE PAYLAŞIMLARDA DAHA RAHAT BİR BİÇİMDE BULUNMAYA DEVAM EDEBİLMEK ADINA, YAZINLARIMI WORDPRESS.COM'A TAŞIDIM. UMUYORUM Kİ BENİ ORADA DA YALNIZ BIRAKMAYACAKSINIZ. İSTEYENLER OLURSA BANA MESAJ ATSINLAR YA DA BİR ŞEKİLDE ULAŞABİLİRLERSE EĞER NASIL YAPILACAĞI KONUSUNDA YARDIMCI OLABİLİRİM...HEPİNİZE SEVGİ VE SELAMLAR GÖNDERİYORUM.

http://sairane74.wordpress.com

22 Ekim 2008

KİMİ ZAMAN

Ekim 22, 2008 1
KİMİ ZAMAN

Ben benim içimdeki ben,
Yalan der sen değilsin sen diyen
Hem güler hem ağlarım şu yalan dünyaya,
İsterim ben de bana ait bir dünya…

Saatlere bakıp dururum kimi zaman,
Geçmek bilmiyor diye düşünürüm çoğu zaman
Düşünmem oysa hayat zaten çok kısa,
Ve bir gün terk edeceğim derim bende, yalan dolan ne varsa…

Gitmek isterim bazen uzak diyarlara,
Bir kuş misali ya da kuşun kanadında
Mavi denizlerin arasında kaybolmak ve
Seyretmek isterim dünyayı beyaz pamuklar arasında…

Her sene aratıyorken bir öncekini;
Ve birikiyorsa içimdeki özlemler gün geçerek daha çok.
Adını hasret koyarım o zaman,
Geride kalan tüm yaşanan anları anarak…

Yakınlar uzak, uzaklar yakın olurken kimi zaman.
Beklenenler gelmez olur bir an.
Dolup taşarken inceden inceye yaşlar.
Aramaz olur artık seni seviyorum diyen dostlar…

Mehpare ÖĞÜT
2002

21 Ekim 2008

HER HÜZÜNDEN SONRA YAŞAMAK SENİ…

Ekim 21, 2008 2
HER HÜZÜNDEN SONRA YAŞAMAK SENİ…

Her hüzünlü sevdamın arkasından gelir gülüşlerin. Kalbimi okşayarak bakarsın gözlerime ve çıkacakmış gibi sanki yerinden, daha hızlı atmaya başlar yeniden…
Yüzüme doğru vuran sıcaklık ve kızaran yanaklarım, avuç içlerim terler; bakamaz olur, tutulurum.
Sana ve bir tek sen diye başlamak isterim her söze…

Sana anlatmak istediklerim vardır her gördüğümde…
Sana seni, beni, yüreğimi açmak isterim; dökülsün isterim sözlerim.
Uzaktan kulaklarıma dolan nağmeler eşliğinde başlar sana gülüşlerim.

Okuduğum her şiirde ve ne zaman dinlesem hüzzam dolu bir şarkıda, sen gelirsin aklıma. Belki diye başlayan bütün cümlelerimi bir gün duyarsın umuduyla, sana adarım hayatımı da.

Ve sen ne zaman ki çıkarsın karşıma, ben başlarım yeniden umutlanmaya…
Belki de gelecek günlerin hayalini kurarak devam ederim yoluma.
Bir tek gülüşünü görmek için yürür dururum ve bir tek seni görmek umuduyla devam ederim yaşamaya…
Her hüzünden sonra yaşamak isterim seni, doya doya…


Mehpare ÖĞÜT
EKİM 2008

20 Ekim 2008

DÜNYA ÇAPINDA ARKADAŞLIK ÖDÜLÜ…

Ekim 20, 2008 5
DÜNYA ÇAPINDA ARKADAŞLIK ÖDÜLÜ…
Frindship Around The World Award
Proximidade Award


Bu akşam işten gelir gelmez ilk işim siz dostlarıma ziyaret yapmak oldu. Çünkü dün yapamamıştım ve bunu bir an önce telafi etmek zorundaydım. Ziyaretlerim bitti ve pc başında vakit geçirirken, bir ara tekrardan bloğuma döndüm. Bakalım gelip giden var mı diye. Bir de ne göreyim. En az sizler kadar değerli dostum, sevgili büyüğüm Laguer, mesaj kutusuna, Fotoğraf sergisinde senin için bir hediye var diye yazmasın mı. Oldum olası hediyeleri sevmişimdir. Maddi değerinden çok manevi değeri büyük olan hediyelere her zaman kapım açıktır diyebilirim (yanlış anlamayın, kimseden bir şey istediğimden filan değil)…Sevgili Laguer, Dünya Çapında Arkadaşlık Ödülü’nü bana da layık görmüş. Benim için inanılmaz güzellikte ve hayatımda aldığım en değerli hediye diyebilirim. Çünkü, onca blog sahibi arkadaşın arasından seçilerek beni de o değerli arkadaşların arasına koymak benim için büyük mutluluk. Ama tabiki de blog camiasındaki bütün arkadaşlarımız değerli.
Sevgili Laguer’e sizlerin huzurunda bir kez daha teşekkür ediyorum ve ben de bu güzel ve maneviyatı büyük hediyeyi vermek için kollarımı sıvıyorum.


http://tropical-malibu.blogspot.com Gurbetten Değerli Bir Dost.
http://fulyailkim.blogcu.com Cıvıl Cıvıl, Yüreği Sıcacık, Kendi Gibi Bir Dost.
http://bulmaca01.blogcu.com Özlemleri Yakın Yapan Bir Dost.
http://ilkayinmekani.blogcu.com Hemşerim, Yakışır Ona.
http://sultansempire.com Değerliler Arasından Bir Dost.
http://asaygur.blogcu.com Sanatçı Olunmaz Doğulur, İşte O Sensin Dostum.
http://7x7x7.blogcu.com Her Daim Yakınlığını Hissettiğim Bir Dost.
http://www.ikikelam.blogspot.com Yeni Tanıdığım Ama Kısa Sürede Aynı Duyguları ve Düşünceleri Paylaştığım Bir Dost.
http://www.oldmuzik.com Müzik Tadında Sıcak Bir Dost
http://gulgununmutfagi.blogcu.com Çok Leziz, Fevkaladenin Fevkinde Tadlar
http://kadinonline.com/blog Yalnız Bırakmayan Bir Dost
http://www.hayataevet.blogspot.com Hayata-Evet Dedirttiren Bir Dost.
http://irfan.azeriblog.com Kardeş Ülkeden, Sevgili Azerbaycan’dan Bir Dost.
http://aslibuse.blogcu.com Birbirimizin Dilinden Anladığımız Bir Dost.
http://farklitatlar.blogcu.com Eskimeyen Eski Bir Dost.
http://supermarket0954.blogcu.com Değer Verdiğim Değerli Bir Dost
http://www.gonlumdentadlar.blogspot.com Sevecen Bir Dost

Benim bu ödül için ilk anda aklıma gelen dostlarım yukarda paylaştıklarım.
Ama bu demek değildir ki, burada ismi geçmeyenler değersiz. Asla ve asla böyle bir şeyi
Söylemem mümkün değildir. Benim dünyamdam, benim kalbimde herkesin yeri ayrı ayrıdır.
O yüzden lütfen burada ismini yazamadığım arkadaşlarım kırılıp gücenmesinler. Bu ödül
Sadece 17 kişi ile sınırlı olduğundan ve kuralı bozamayacağım için ancak yukarda ilk anda
Aklıma gelen arkadaşlarımı yazdım. Yoksa tüm ödüller, tüm sevgiler sizlere layıktır…

Hepinize sevgiler, saygılar…


Mehpare

19 Ekim 2008

SEVDAMIN EŞGALİ BELİRSİZ !

Ekim 19, 2008 2
SEVDAMIN EŞGALİ BELİRSİZ !
Titreyen elimle tutmaya çalıştığım kalemimin ucundan dökülen her bir kelime, yüreğimden kopup da gelen hasretimi anlatmak için adeta birbiriyle yarışıyordu. Önümde duran kağıda yazdığım her satır, sanki yılların verdiği ızdırabı anlatmaya kafi gelmiyor; yazdıkça daha çok yazasım geliyor ve böylelikle içimde biriken derin ızdırabı ve belki de öfkeyi hafifletirim düşüncesiyle, yarım yamalak kurduğum cümleleri ard arda sıralıyordum…

Hayat ne garipti.
Sevmek diye bir şey vardı ve severken ayrılmak diye bir şey olduğunu da senin gidişinle anladım. Film şeridi gibi gözlerimin önünden geçen günlerimiz, sanki o günlerin yaşanmamış olduğunu düşündürürcesine yabancıydı bana. Bırakıp giden sen değilmişsin, arkandan ağlayan ben değilmişim gibi iki yabancı insandı artık onlar, yani biz. Geçmişte kalan, adına mazi dediğimiz…
Artık birer mazi olmuştuk. Kitaplarda geçen, filmlere konu olan eski zaman aşklarının birer kahramanıydık ama kim biliyordu bizi. Kimse… Ne yazık ! Bilselerdi eğer birbirimizi ne kadar çok sevdiğimizi ve bilselerdi ki senin için her şeyden vazgeçebileceğimi belki işte o zaman hafızalarda yaşardık sen ve ben.. Ama kimsenin bizden haberi yoktu. Büyük aşkımızdan, yaşadığımız duygulardan. Gizlenmiyordu oysa. Apaçık herkesin gözü önündeydi tüm yaşadıklarımız. O kadar da önemli değildi aslında. Önemli olan birbirimizi sevmiştik ama sonucu hüsranla biten bir aşk hikayesinin kahramanları olarak en nihayetinde ayrılmıştık.

İlk zamanlar kabullenmem oldukça zor oldu ve hatta yıllarımı aldı. Bazen kendimi öylesine yalnız ve öylesine çaresiz hissediyordum ki, hayat sanki benim için bitmişti. Her şey boştu. Yaşamak, nefes almak, yemek/içmek ve hatta sevmek . Yeniden sevmek, senden başkasını sevmek ne kadar ürkütücü bir düşünceydi bu. Seninkinden hariç elleri tutmak, sana ait olmayan gözlere bakmak… Gerçekten ürkütücüydü ve bir o kadar da kabul edilemez bir düşünceydi.

Aradan geçen yıllar, bana seni unutturmayı başaramadı elbet. Elbet diyorum çünkü, seni cismen unutmama rağmen, yüreğimde sana karşı beslediğim güzel duygular zamanla değerini yitirdi ve bir gün gelip baktığımda artık sana karşı hiçbir şey hissetmiyordum. Oysa ki ben değil miydim senin için her şeyden vazgeçebilirim diyen. İşte bu seven bir insanın ne kadar da büyük konuştuğunun ve hiç kimsenin yerinin doldurulamayacağı düşüncesinin aksi ispatıydı. Şimdi sen, yolda geçen bir yabancıdan farksızsın. Belki de seni hiç tanımamıştım. Ola ki günün birinde aynı yol üzerinde yürürken denk düşerde karşılaşırsak seninle, inan ki sıradan biriymişim gibi davranabilirim sana ve belki de hafızamı çok zorlayaraktan söyleyeceğim tek şey, bir yerlerden tanıyorum ama nerden çıkartamıyorum olacaktır, bunu sakın unutma !

İşte hayat denen ve sevgi denen olay bu kadar basitmiş anladım sonunda. Sevdamın eşgali belirsiz diyorum soranlara. Ne zaman sevmiştim, nasıl biriydin ve neden ayrıldık hatırlamıyorum bile, unuttum zamanla. Bir tek cismin kaldı aklımda. Onun da hükmü kısadır nasıl olsa. Yani anlayacağın sen yoksun artık, ne kalbimde ne de aklımda…


Mehpare ÖĞÜT
EKİM 2008

İSTANBUL’U SEVMEZSE GÖNÜL AŞKI NE ANLAR ...

Ekim 19, 2008 0
İSTANBUL’U SEVMEZSE GÖNÜL AŞKI NE ANLAR ...
İstanbul... İstanbul'um... Bizans'ım, Konstantinapolis'im, Dersaadet'im, İslambol'um, Asitane'm... Güzel İstanbul'um. Kentini tanıt diyorlar. Seni nasıl anlatayım?

Bir kent, özellikle senin gibi sadece adlarıyla bile binlerce yılın tarihini, kültürünü çağrıştıran, tarihiyle, kültürüyle, doğal güzellikleriyle, konumuyla talihin cömert davrandığı bir kent anlatılamaz. Yaşanır, hissedilir, solunur, koklanır. Dinlenir, özlenir. Şairler kenti İstanbul, belki ancak bağrından çıkan şairlerce, ediplerce dillendirilebilir. Sen, Piyer Loti'de, Haliç'e bakarak içilen bir bardak demli çaysın. Eyüp Sultan'ı yeniden berraklaşmaya başlayan Altın Boynuz'u, karşı kıyıda vızır vızır işleyen arabaları, koşuşturan insanları seyrederken hemen ayaklarının dibinde ölümün daha başka, daha yumuşak bir çehre takındığı kentsin.

“Ahiret o kadar yakın ki seyredilen manzarada o kadar komşu ki dünyayla duvar yok arasında. Geçersin bir adım atsan, birinden diğerine”

Bir adım değilse de bir göz atımı mesafede kademe kademe hayata geçişi sağlayan köprülersin sen. Haliç, Valide Sultan, Unkapanı, Galata, Atatürk, Fatih Sultan Mehmet köprüleri. Hayatın ta kendisi olan köprüler. “Dikilip denizi seyredenlerin”, suya olta atanların, ekmek parası peşinde olanları bir yakadan diğerine taşıyan arabaların 24 saat canlı tutttuğu köprülersin. Trenler, vapurlar, arabalar, tek katlı, çift katlı otobüsler, deniz otobüsleri, hızlı tramvaylar, metrolarsın. Beyoğlu'nda Tünel, Adalar'da faytonsun.

Bu koşuşturmayı, milyonlarca insanını gökyüzünden seyreden kulelersin. Beyazıt Kulesi, Kız Kulesi, Galata Kulesi...

“Birinin resmini yapsam, öbürü kıskanır
Kız Kulesi'nin aklı olsa
Galata Kulesi'ne varır.”

Ve herbiri üzerinde kimbilir hangi uygarlıkları, hangi inaçları, hangi dilekleri simgeleyen binlerce figürü taşıyan taşların kentisin. Dikilitaş, Çemberlitaş, Kıztaşı...

Bir kokusun sen. Lodosla gelen tuz kokusu...Tarabya'da yosun, Karaköy'de balık-ekmek, Çengelköy'de salatalık, Sarıyer'de börek, Mısır Çarşısı'nda baharat, Kapalıçarşı'da “sandık odası”, Taksim'de kebap, Aksaray'da lahmacun, İkitelli'de, Kartal'da fabrika dumanı, her yerde ama her yerde alın teri kokusu. Zamana inat, baharlarda hiç umulmadık bir köşeden fırlayıveren hanımeli, yasemin, ıhlamur kokusu.

“Işıktan sudan örülmüş canım İstanbul”

Su hayattır. Sen suyun ve hayatın ta kendisisin. Bir yanağını Karadeniz'in coşkun suları hırpalarken, öbür yanağını Marmara okşar usul usul. Boğaz olur, Haliç Olur, hayat akıtırlar içine. Çekmecelerde, Terkos'ta birer yuvarlak el aynasıdır. Kıtaları bölen değil, bağlayan Boğaz'ın bir boy aynası. Dünya güzelisin ya, güzelliğini seyredesin diye. Adlarıyla bile bizi büyüleyen, içimizi serinleten Karakulak, Taşdelen, Sırmakeş, Hünkar Suyu, Şifa Suyu, Çırçır, şişemizde Hamidiye, musluğumuzda Terkos'sun. Bir sessin sen. Hâlâ yer yer duyulan “Salepçi!”, “Simitçi!” yasaklansa da “Patates, soğan” sesisin. Elbette su sesi, dalga şıpırtısı, özellikle Yeni Camii'de güvercin kanadı şıkırtısı, Beykoz'da, Belgrat Ormanları'nda rüzgarla konuşan ağaç yapraklarında hışırtısın. Araba sesi, korna sesi, vapur düdüğü, motor sesi, fabrika sesi, insan sesisin. İnönü'den, Fenerbahçe'den, Ali Sami Yen'den yükselen İstiklal Marşı, AKM'de opera, CRR'de konferans, kahvelerde küfür, kiliselerde çan, minarelerde ezan, camilerde dua sesisin.

Camilerin...sen zaten camiler ve minareler şehrisin. “Camileri güneşin adına söylenmiş kasideler” yapanların kentisin. Hangisi daha güzel, daha ulvî bir türlü karar veremediğimiz Süleymaniye, Sultanahmet, Fatih, Yeni Cami, Valide Sultan gibi şaheserlerin karşısında alçakgönüllülükle köşelerini süsleyen küçük, zarif camilersin. Dolmabahçe’sin, Mihrimah Sultan’sın. Minarelerle boy ölçüşen gökdelenlerinle, ikiz kulelerinle, alışveriş merkezlerinle, maddeyle mânâyı dengeleyen kentsin. Topkapı’da Şah İsmail’in tahtı, Arkeoloji’de Büyük İskender’in lahti, içinde yaşayanların bahtısın.

Umutsun sen. Sadece “Taşı, toprağı altın” diyerek sana koşanların iş, aş ümidi olmakla yetinmezsin. Senden doğanların, sana gelip senden olanların dilek çeşmesisin. Bazen Telli Baba’da gelin teli, bazen Zuhurat Baba’ya bağlanan bir çaputsun. Bazen Merkez Efendi olursun, bazen Helvacı Baba. Bir gün adak olur Eyüp Sultan’da kesilirsin, öbür gün göbek olur Göbekçi Baba’da atılırsın. Bazen Balat’daki papazın nefesi, bazen Aya Yorgi’ye dikilen mum olursun. İşsizlere iş, evsizlere ev, eşsizlere eş, çocuksuzlara evlât, hastalara şifâsın. Hiçbiri olamasan bile ümitleri canlı tutarak insanları hayata bağlayan kentsin. Yerelden evrensele kapı kapı açılırsın. Edirnekapı, Belgradkapı, Silivrikapı, Cibali kapısı... Dile kolay, yüz on yedi ülkenin insanından fazla nüfusu barındırıyorsun. Surlar, bir resim çerçevesi gibi yüreğini, belleğini içine almış. Kartal’dan Gebze’ye, Esenler’den Güneşli’ye, Gazi Mahallesinden Armutlu’ya uzanmış gövden, kolların bacakların. Hiç durmadan çalışan, üreten bir dişlisin. Ülkenin milli gelirinin, vergi gelirlerinin neredeyse yarısını sağlayan bir makinesin. Bazı özelliklerin hiç değişmiyor.

“Kâlâ’-yı maarif satılır süklarında
Bâzâr-ı hüner maden-i ilm u ulemâdır”

diyen şairden yüzyıllar sonra da yine, “Sokaklarında eğitim kumaşı satılır. İlim ve ulema ocağısın.” Çağdaş üniversitelerinle yalnız ülkenin değil, bölgenin de cazibe merkezisin. Resmi ve özel üniversitelerinde her renkten, her ırktan öğrenci görmek mümkün. Hastanelerine Avrupa’da sağlık turları düzenleniyor.

“Kentini tanıt” diyorlar. Nasıl tanıtayım... “İstanbul’un orta yeri sinema” demişler. Orta yeri sinema olan bir kent nasıl tanıtılır? Her gün kaç bin film, kaç bin hayat, kaç bin hüzün, kaç bin neşe yaşanıyor içinde. İçiçe geçmiş senaryolarla kaç milyon insanın emeği, aşkı, kırıklığı, isyanı, öfkesi, çabasısın. Bir tiyatro gardrobu gibisin. Her an başka bir çehre, başka bir kimlikle çıkıyorsun insanın karşısına. Her köşede başka bir kostümle. Bazen dilencisin, bazen milyoner. Bir köşede işçisin, öbür köşede patron. Bazen kostümlerini üstüste giyinirsin. Kafamız karışır.

“İstanbul’un evsâfını mümkün mü beyân hiç”

Bizim yapabileceğimiz ancak seni sevmek. Hırpalamadan, örselemeden, bir kabadayı gibi hoyratça, kabaca değil; bir ana, bir evlât, bir dost, bir sevgili gibi koruyarak, kollayarak, gözümüzden sakınarak sevmek. Medeniyetlerin kesişme, kıtaların buluşma noktasındaki bir kentte yaşadığımıza şükrederek, “İstanbullu” olma bilinciyle, ona lâyık olma çabasıyla sevmek. Aşkın bencillikten hoşlanmadığını, fedakârlık istediğini bilerek sevmek. Ne demiş şair:

“İstanbul’u sevmezse gönül aşkı ne anlar.”


Zeynep TÜFEKÇİ
( Liselerarası İstanbul Kompozisyon Yarışması birincisi )

SEVGİ TÜRLERİ ÜZERİNE ...

Ekim 19, 2008 0
SEVGİ TÜRLERİ ÜZERİNE ...
Japon düsünür Masumi Toyotome'nin sevgi üzerine söyledikleri.

"Dünyada sevilmek istemeyen kisi yok gibidir" diye basliyor Toyotome.
"Ama sevgi nedir, nerede bulunur, biliyor muyuz?" diye soruyor.. Sonra anlatmaya basliyor..

"Sevgi üç türlüdür!.."

Birincinin adi "Eger" türü sevgi!..

Belli beklentileri karsilarsak bize verilecek sevgiye bu adi takmis
yazar..
Örnekler veriyor: Eger iyi olursan baban, annen seni sever. Eger
basarili ve önemli kisi olursan, seni severim. Eger es olarak benim
beklentilerimi karsilarsan seni severim. Toyotome "En çok rastlanan
sevgi türü budur" diyor. Bir sarta bagli sevgi.. Karsilik bekleyen
sevgi.. "Sevenin, istediği birseyin saglanmasi karsiligi olarak vaad
edilen bir sevgi türüdür bu" diyor yazar..
"Nedeni ve sekli bakimindan bencildir. Amaci sevgi karsiligi birsey
kazanmaktir."
Yazara göre evliliklerin pek çogu "Eger" türü sevgi üzerine kuruldugu
için çabuk yikiliyor.
Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine degil,hayallerindeki
abartilmis romantik görüntüsüne asik oluyor ve beklentilere giriyorlar.
Beklentiler gerçeklesmediginde, düs kirikliklari basliyor. Sevgi giderek
nefrete dönüsüyor.
En saf olmasi gereken anne baba sevgisinde bile "Eger" türüne
rastlaniyor. Yazar bir örnek veriyor. Bir genç Tokyo Üniversitesi giris
sinavlarini kazanarak babasini mutlu etmek için,çok çalisiyor. Okul
disinda hazirlama kurslarina da gidiyor. Ama basarili olamiyor.
Babasinin yüzüne bakacak hali yok. Üzüntüsünü hafifletmek için bir
haftaligina Hakone kaplicalarina gidiyor. Eve döndügünde babasi öfkeyle
"Sinavlari kazanamadin. Bir de utanmadan Hakone'ye gittin" diye
bagiriyor. Delikanli "Ama baba, vaktiyle sen de bir ara kendini iyi
hissetmediginde Hakone kaplicalarina gittigini anlatmiştin" diyor. Baba
daha çok kizarak, delikanliyi tokatliyor. Çocuk da intihar ediyor.
"Gazeteler intiharin anlik bir sinir krizi sonucu oldugunu söylediler,
yaniliyorlardi" diyor yazar.. "Delikanli babasinin kendisine olan
sevgisinin yüksek düzeydeki beklentilerine bagli oldugunu anlamisti!.."

Insanlar "Eger" türü sevginin üstünde bir sevgi arayisi içindeler
aslinda.. "Bu sevginin varligini ve nerede aranmasi gerektigini bilmek,
bu genç adamin yaptigi gibi, yasami sürdürmekle,
ondan vazgeçmek arasinda bir tercih yapmakla karsi karsiya
kaldigimizda önemli rol oynayabilir" diyor, Masumi Toyotome.. Ilginç degil mi?..

ikinci türe geçiyoruz. "Çünkü" türü sevgi..

Toyotome bu tür sevgiyi söyle tarif ediyor: "Bu tür sevgide kisi, bir
sey oldugu, birseye sahip oldugu ya da birsey yaptigi için sevilir.
Baska birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir nitelige ya da kosula
baglidir."Örnek mi?.. "Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin.
(Yakisiklisin!)" "Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin,
o kadar ünlüsün ki.." "Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven
veriyorsun ki.." "Seni seviyorum.Çünkü beni üstü açik arabanla, o kadar
romantik yerlere götürüyorsun ki.."

Yazar, Çünkü türü sevginin, Eger türü sevgiye tercih edilecegini
anlatiyor. Eger türü sevgi, bir beklenti kosuluna bagli oldugundan büyük
ve agir bir yük haline gelebilir. Oysa zaten sahip oldugumuz bir nitelik
yüzünden sevilmemiz, hos birseydir, egomuzu oksar. Bu tür, oldugumuz
gibi sevilmektir. Insanlar olduklari gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu
tür sevgi onlara yük getirmedigi için rahatlaticidir. Ama derin
düsünürseniz, bu türün, "Eger" türünden temelde pek farkli olmadigii
görürsünüz. Kaldi ki, bu tür sevgi de, yükler getirir insana.. Insanlar
hep daha çok insan tarafindan sevilmek isterler. Hayranlarina yenilerini
eklemek için çabalarlar. Sevilecek niteliklere onlardan biraz daha fazla sahip biri
ortaya çiktigi zaman, sevenlerinin, artik ötekini sevmeye baslayacagindan korkarlar.
Böylece yasama sonsuz sevgi kazanma gayretkesligi ve rekabet girer.
Ailenin en küçük kizi yeni dogan bebege içerler.
Sinifin en güzel kizi, yeni gelen kiza içerler. Üstü açik BMW'si ile hava atan
delikanli, Ferrari ile gelene içerler. Evli kadin kocasınin genç ve güzel sekreterine içerler.
"O zaman bu tür sevgide güven duygusu bulunabilir mi?" diye soruyor,Toyotome..
"Çünkü türü sevgi de, gerçek ve saglam sevgi olamaz" diyor.
Bu tür sevginin güven duygusu vermeyisinin iki ayri nedeni daha var..
Birincisi.. "Acaba bizi seven kisinin düsündügü kisi miyiz?" korkusu..
Tüm insanların iki yani vardir. Biri disa gösterdikleri..
Öteki yalnizca kendilerinin bildigi..
"Insanlar sandiklari kisi olmadigimizi anlar ve bizi terkederlerse" korkusu buradan dogar.
Ikincisi de.. "Ya günün birinde degisirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa.." endisesidir.
Japonya'da bir temizleyicide çalisan dünya güzeli kizin yüzü patlayan kazanla parçalanmis.
Yüzü fena halde çirkinlesince, nisanlisi nisani bozup onu terketmis. Daha acisi..
Ayni kentte oturan anne ve babasi, hastaneye ziyarete bile gelmemisler, artik çirkin olan kizlarini..
Sahip oldugu sevgi, sahip oldugu güzellik temeli üstüne bina edilmis oldugundan bir günde yok olmuş.
Güzellik kalmayinca sevgi de kalmamis. Kiz birkaç ay sonra kahrindan ölmüs..
Japon yazar "Toplumlardaki sevgilerin çogu 'Çünkü' türündendir ve bu tür sevgi,
kaliciligi konusunda insani hep kuskuya düsürür" diyor..

Peki o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne?.." Ve iste sevgilerin
en gerçegi!..

"Üçüncü tür sevgi benim 'Ragmen' diye adlandirdigim türdür" diyor yazar.

Bir kosula baglı olmadigi için ve karsiliginda birsey beklenmedigi için
"Eger" türü sevgiden farkli bu.. Sevilen kisinin çekici bir niteligine dayanip, böyle bir
seyin varligini esas olarak almadigi için "Çünkü" türü sevgi de degil.
Bu üçüncü tür sevgide, insan "Birsey oldugu için" degil, "Bir sey olmasina ragmen" sevilir.
Güzellige bakar misiniz?..Ragmen sevgi..Esmeralda, Qusimodo'yu dünyanin en çirkin,
en korkunç kamburu olmasina "ragmen" sever.
Asil, yakisikli, zengin delikanli da Esmeralda'ya çingene olmasina "ragmen"
tapar!.. "Kisi dünyanin en çirkin, en zavalli, en sefil insani olabilir. Bunlara
'ragmen' sevilebilir. Tabii bu sevgiyle karsilasmasi sarti ile.."
Burada insanin, iyi, çekici ya da zengin konum edinerek sevgiyi kazanmasi gerekmiyor.
Kusurlarina, cahilligine, kötü huylarina ya da kötü geçmisine "ragmen" oldugu gibi,
o haliyle sevilebiliyor. Bütünüyle çok degersiz biri gibi görünebiliyor ama en degerli gibi sevilebiliyor.

Japon yazar "Yüreklerin en çok susadigi sevgi budur" diyor.
"Farkinda olsaniz da, olmasaniz da, bu tür sevgi sizin için yiyecek,
içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, basars ya da ünden daha önemlidir."
Bunun böyle oldugundan nasil emin?..
Hakli oldugunu kanitlamak için sizi bir teste davet ediyor..
"Su soruma cevap verin" diyor. "Kalbinizin derinliklerinde, dünyada kimsenin
size aldırmadığını ve hiç kimsenin sizi sevmediğini düşünseydiniz, yiyecek,
elbise, ev, aile, zenginlik, başarı ve üne olan ilginizi yitirmez miydiniz?.. Kendi
kendinize 'Yaşamamın ne yararı var' diye sormaz mıydınız?.."

Devam ediyor Toyotome.. "Şu anda en sevdiğiniz kişinin sizi sadece kendi
çıkarı için sevdiğini anladığınızı bir düşünün.. Dünya birden bire başınızın üstüne
çökmezmiydi?. O an yaşam size anlamsız gelmez miydi?." "Diyelim sıradan bir yaşamınız var..
Günlük yaşıyorsunuz. Günün birinde gerçek, derin ve doyurucu bir sevgi bulacağınızdan
umudunuz olmasa, kalan hayatınızı nasıl yaşardınız?.." diye soruyor ve yanıtlıyor: "Böyleleri
ya iyice umutsuzluğa kapılıp intihar ediyorlar ya da iyice dağıtıp yaşayan ölü haline
geliyorlar."
Toyotome, hem de nasıl iddialı savunuyor "Rağmen" sevgiyi.. "
Bugün yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni 'Rağmen' türü sevgiyi şu anda yaşamanız ya da
birgün bu sevgiyi bulacağınıza inancınızdır." Son sözlerinde biraz umutsuz, Toyotome..
"Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak zor. Çünkü herkesin
sevgiye ihtiyacı var.. Kimsede başkasına verecek fazlası yok" diye açıklıyor.. Anlatıyor..
"Yakınımızda olan birinin bu sevgiyi bize vermesini bekleriz. Ama o da aynı şeyi
başkasından beklemektedir." Peki bu dünyada sevgi ne kadar var?..
Yazara göre, açlığımızı biraz bastıracak kadar..
Ve de yemek öncesi tadımlık gelen iştah açıcılar gibi.. Bu minnacık tadım,
bizi daha müthiş bir sevgi açlığına tahrik ve teşvik ediyor. Bu minnacık tadım
sevgiye ne kadar muhtaç olduğumuzu anlatıyor.
Büyük bir hırsla ana yemeğin gelmesini ve bizi doyurmasını bekliyoruz..
Hani nerede?.. Hepsi o.. Ve asıl çarpıcı cümle en sonda..

"Dünyadaki en büyük kıtlık, 'rağmen' türü sevginin yeterince olmayışıdır!.."

Alıntıdır...

AY'IN HİKAYESİ

Ekim 19, 2008 0
AY'IN HİKAYESİ
Cok cok eskiden yesil bir vadinin icinde bir irmak kiyisinda kurulu bir koy varmis dunyada, taa dunyanin obur ucunda.Cok eski dedik ya, o zamanlar gunduzleri pek gunesli gecermis,
yagmur yagmadikca; geceleri hep yildizli olurmus, bulutlar olmadikca.

Koy sakinleri tarimla ugrasirlarmis, hayvanlar avlarlarmis ucsuz bucaksiz arazilerinden, sularini kaynagi cok uzakta olan,
koylerinin icinden gecen,irmaktan alirlarmis. Koyde herkes birbirini sever, sayarmis.
Koyde bir tek kisinin kalbinde oyle buyuk bir sevgi varmis ki butun koyunkune bedelmis; Dolun'un Intera'ya olan askiymis bu.
Kiz Dolun'u bilirmiste tanimazmis yakindan. Dolun dayanamamis bir gun gitmis kizin yanina. Sormus Intera'ya onunla evlenip
evlenmeyecegini.

Intera demis ki Dolun'a :

- "Evlenirim evlenmeye ama benim isteyenim coktur, her gelen kisiden ayni seyi ister benim babam. Ancak babamin bu istegini
yerine getiren benimle evlenir."

Dolun sasmis.

- "Sensin benim kalbimim sahibi" diyerek baslamis sozune "senin dilegin benim icin bir emirdir, soyle istegini hemen yapayim"
demis askina.

Intera demis ki

- "Bir cicek vardir yapraklari gumusten tomurcuklari elmastan, onu ister babam benle evlenecekten".

Dolun

- "Bekle beni" demis Intera'ya, "hemen gidip getireyim o cicegi ama nerededir yeri?"

Intera parmagiyla gostermis akan irmagi
- "Iste bu irmagin kaynagindadir der babam, kirk gun yurumek
gerekirmis oraya varmak icin ama bir giden bir daha gelmedi
simdiye dek cunku oralar buyuluymus derler, giden geri gelmezmis cunku buralardan cok daha guzelmis oralar.

Dolun

- "Senden daha guzel ne olabilir ki bu dunyada" demis Intera'ya "Donecegim, o cicekle, donecegim cunku seviyorum seni, cunku
sensiz anlami olmaz benim icin o guzelligin". Dolun cikmis yola sonra. Kirk gun yurumus irmagin yanindan.
Hep ne kadar sevdigini dusunmus Intera'yi yol boyunca. Tek aklindaki Intera'ymis, tek amaci ise o cicek. Kirkinci gun
kalkmis Dolun sabah erkenden, yuzunu yikamis irmaktan, anlamiski cok yaklasmis kaynagina irmagin suyun serinliginden. Devam etmis
yoluna sonra. Biraz sonra varmis kaynaga, butun yesilliklerle cevrili bir gol varmis kaynakta, golun ortasinda bir adacik,
adacigin ustunde de o cicek duruyormus. Anlamis Intera'nin anlattigi cicek oldugunu guzelliginden. Yuzmeye baslamis adaya
dogru hemen. Adaya cikinca karsisinda bir adam belirmis Dolun'un.

Adam Doluna

- "Her gulun bir dikeni, koruyucusu, oldugu gibi bende bu cicegin koruyucusuyum, eger almaya geldiysen ben, Salut, izin
vermem buna" demis. Dolun saskin ve de kararli bir tonla

- "Ben o cicegi alacagim sonra askima kavusacagim" demis "Hic bir sey beni kararimdan ceviremez".
- "O zaman beni biraz dinleyeceksin" demis Salut "sana neden koparmaman gerektigini anlatacagim, eger hala ikna olmazsan
o zaman izin veririm almana". Dolun ikna olmus ve cokmus yoncalarin ustune, baslamis dinlemeye...

- "Eger bir seyi cok fazla istersen ve engelin yoksa onunde onu alirsin, hayatta boyledir, insan engelleri asarsa yasamina
devam edebilir. Bu cicekte sadece yasam icin bir seyler yapacaksan engelleri kaldirir onunden cunku onunda bir gorevi var, bu cicek
sadece 28 gecede bir acar yapraklarini ve parlayan tohumlarini gole doker, bu sayede buradaki sular yukselir ve irmaktan
tasar gider zamanla. Bu irmak sayesinde yasar bu dogadaki yesillikler, insanlar, hayvanlar." demis Salut.
Dolun baslamis dusunmeye, eger cicegi koparirsa kavusacaktir sevdigine ama kuruyacaktir irmaklari bunun yaninda. Sonunda
cicegin basina coker kalir Dolun. Gumus yapraklarinda kendini gorur Dolun cicegin. Yaninda Intera vardir ama niye mutsuzdur
ikiside. Aslinda kalbindeki tek endiseyi gorur Dolun. Zaman gectikce Dolun'un dusunceleri yogunlasir kafasinda.
Mutsuzlugunu dusunur, ciceksiz Intera'siz bir yasam dusunur. Koparamaz cicegi gunlerce. Dolun artik yasamaktan zevk almaz
sekilde sadece askini dusunerek beklemeye baslar olacaklari. Bir gece cicek tohumlarini birakirken gole, bir tomurcukta
Dolun'un sertlesmis kalbinin ustune dusmus, aniden Dolun kalbindeki askinin buyuklugu kadar kocaman bir tasa donmus, tas o kadar
buyukmus ki dunyaya sigmamis gokyuzune yukselmis ve Dunya'yla donmeye baslamis. Boylece Ay olmus Dolun'un kalbi Dunya'ya. O
gunden sonra sadece 28 gecede bir gostermis Dolun kalbinin tum yuzunu, askinin butun pariltisini digerlerine; sadece o
gecelerde aydinlatmis Dunya'yi, ayni cicek gibi...

Alıntıdır..



DOSTLUK

Ekim 19, 2008 1
DOSTLUK

Sokrates bir ev yaptirmis nasilsa;
Es dost baslamis kusur bulmaya:
Kimi icini begenmemis:
Kizmayin ama demis;
Saniniza layik degil odalari.
Kimi cephesine catmis:
Karsidan gorunus berbatmis.
Hepsine gore de cok darmis bu ev.
Kim sigarmis bu kulubeye?
Koca Filozof:
Ah, demis, keske bu evin alabilecegi kadar
Gercek dostum olsa !
Sokrates'in sozu yerinde;
Bir ev dolusu gercek dost nerede?
Sozde herkes dost, ama gel de inan.
Dosttan bol sey de yok dunyada,
Dosttan az sey de.


La FONTAİNE

BİR MUCİZENİN MALİYETİ

Ekim 19, 2008 0
BİR MUCİZENİN MALİYETİ
Sally, küçük kardeşi George hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca 8 yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve anne-babası onu kurtarabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı. George"un kurtulması için tek şans pahalı bir ameliyattı; gelgelelim, fakir anne babanın buna yetecek parası yoktu. Bir sabah, babasının umutsuz bir sesle annesine şöyle fısıldadığını duydu Sally: "Onu ancak bir mucize kurtarabilir." Küçük kız bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü. Kumbarasını gizlediği yerden çıkarttı, içindeki paraları yavaşça yere dökerek saymaya başladı. Yanlışlık olmasın diye üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp, köşedeki eczaneye gitti. Eczacının kendisiyle ilgilenmesini sabırla bekledi. Eczacı çok yoğundu ve bir adama ilaçları nasıl kullanacağını anlatıyordu. Bu yoğun çalışmanın arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu, ama onun inatla beklediğini görünce: "Evet küçük hanım, ne istiyorsun söyle bakalım" dedi. "Biraz acele et, gördüğün gibi beyefendiyle ilgileniyorum" diyerek yanındaki şık giyimli adamı gösterdi.Sally: "Kardeşim" dedi eczacı şaşkın bir şekilde. "Şeyy, babam "Onu ancak bir mucize kurtarabilir" dedi. Bir mucize kaç paradır, bayım? Eczacının Sally"e bakışında sevgi ve şefkat vardı bu defa: Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize değil ilaç satıyoruz. Korkarım sana yardımcı olamayacağım." Sally hemen pes etmedi. Eczacının gözlerinin içine baktı, elindeki bozuk paraları göstererek: "Bakın param var, fiyatı neyse ödeyeceğim." Bütün bu konuşmaları kenardan dinleyen iyi giyimli müşteri Sally"e dönerek: "Ne tür bir mucize gerekiyor kardeşin için hanım? diye sordu. "Bilmiyorum" dedi sally. Sonra gözlerinden aşağı süzülen yaşlara ladırmaksızın devam etti: "Tek bildiğim, o çok hasta ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacağını söyledi; ailemin de ameliyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama babam "Onu ancak bir mucize kurtarabilir" deyince ben de paramı alıp buraya geldim." "Peki ne kadar paran var?" diye sordu adam. "Bir dolar,on bir sent" dedi. Sally. "Bütün param bu!" "Çok iyi" diye karşılık verdi adam. "Kardeşinin kurtulması için gerekli olan mucize için tam da bu kadar para gerekli zaten." Adam bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally"nin elini tutarak "Beni evine götürür müsün lütfen?" diye sordu. "Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum." İyi giyimli bu adam, meşhur cerrah Dr. Carlton Armstrong"du. Sally"nin kardeşini hiçbir ücret almadan ameliyat etti. Ameliyat başarıyla sonuçlandı. Anne babası hala neler olup bittiğini anlamış değildi. Bir rüya , bir mucize gibiydi yaşadıkları. Tanımadıkları bir adam kızlarıyla birlikte gelmiş, oğullarını ameliyat edeceğini söylemiş ve öyle de yapmıştı. Ama Sally bir mucizenin kaça mal olduğunu artık çok iyi biliyordu: Tam tamına bir dolar, on bir sent!


Alıntıdır...

15 Ekim 2008

BİR HÜZÜNLÜ VEDA : FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA'YI KAYBETTİK !!!

Ekim 15, 2008 0
BİR HÜZÜNLÜ VEDA : FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA'YI KAYBETTİK !!!
"Yediyordu Elif kağnısını
Kara geceden geceden
Sanki elif elif uzuyordu inceliyordu
Uzak cephelerin acısıydı gıcırtılar
İnliyordu dağın ardı yasla
Herbir heceden heceden…"

Bu dizeleri eminim bir çoğunuz henüz siyah önlüklü, beyaz yakalı dönemlerden hatırlıyorsunuzdur. Cepheye mermi taşıyan Türk kadını, Türk anası, Mustafa Kemal’in Kağnısını, Mustafa Kemal’in Elifi’ni anlatan bu şiiri. Bu şiiri okul sıralarında olduğum dönemlerde okumaktan öylesine zevk alırdım ki, bu şiir bizi bugünlere ulaştıran Türk Tarihine altın harflerle yazılmış bir destanın şiiriydi. Evet, bu şiir Fazıl Hüsnü DAĞLARCA tarafından yazılmış bir şiir. Bu koca yürekli şair ne yazık ki aramızda değil. Şiirleriyle bize hasreti, sevgiyi, aşkı, ayrılığı ve vatan aşkını anlatan DAĞLARCA ne yazık ki aramızda değil artık. Bakın diyor ki bir şiirinde;

“Sevgimi unutmak için seyrederim bir tabloyu, bir mermeri,
Ki ne kadar dalsa ruhum yeniden döner geriye:
Okurum düşüne düşüne okuduğun şiirleri,
Senin düşüncen geçerken üzerlerinde bir sıcaklık kalmıştır diye”
Unutmak isterken dahi sevdiğini, sevgilinin düşüncelerine sarılıyor ruhunun derinliklerinde…

Ve “SENİ SEVMEK” adlı şiirinde diyor ki yine,

“Kişi seni severse
Soyunur aya karşı
Sever
Ölüşüne dek”

Burada seven kişinin gerçekten soyunmasını değil, ruhunun tüm güzelliğiyle, en derinlerde sevmesini ve bu sevginin ölüme kadar gideceğinden bahsediyor…


ZAMAN PARILTISI

Karanlıklarda, gündüzlerin arkasındayım,
Bitmiş ikinci dünya savaşı, uğursuz ve kahraman,
Uzakta esir uluslar türkü söyler,
Türklügümün farkındayim.

Bir soluk gelmekte karşı gezegenlerden,
Vakt içinden inmektedir gölgeler.
Toprak üzerinde, atmosferler üzerinde
Soğuyan gecemin farkındayim.

Biçimler, evlere, eşyalara rahatça sığmış,
Var olmuş var olmayan.
Biçimler sonsuzluğa yaklaşmış,
Aklımın farkındayim.

Ne ağaçlar uzanmış mevsimlerimce
Ne yıldızlar gerçek, aydınlığım kadar.
Aşkla kımıldayan küçücük ışıklar uçusur içimde yön yön,
Yaşadığımın farkındayım.

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA


TÜRKİYE’NİN VE TÜRK EDEBİYATININ BAŞI SAĞOLSUN…
SENİ HEP ŞİİRLERİNLE ANACAĞIZ…

VE SENİN DEDİĞİN GİBİ ŞU SÖZLERLE SANA VEDA EDİYORUZ !!!


“ SANAT ESERİ HEM BİR SAAT GİBİ İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ ZAMANI, HEM DE BİR PUSULA GİBİ GİDİLMESİ GEREKEN YÖNÜ İŞARET ETMELİDİR. ”


************
FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA KİMDİR ?

Fazıl Hüsnü Dağlarca (d. 1914, İstanbul - ö. 15 Ekim 2008), ünlü Türk şairidir.

26 Ağustos 1914 İstanbul doğumlu. Süvari yarbayı Hasan Hüsnü Bey'in oğludur, ilk öğrenimini Konya, Kayseri, Adana ve Kozan'da, orta öğrenimini Tarsus ve Adana ortaokulundan sonra girdiği Kuleli Askeri Lisesi'nde tamamladı (1933). 1935'te piyade subayı göreviyle Doğu ve Orta Anadolu'nun, Trakya'nın pek çok yerini dolaştı. Ordudaki hizmeti on beş yılı doldurunca, ön yüzbaşı rütbesiyle askerlikten 1950'de ayrıldı. 1952-1960 yılları arasında Çalışma Bakanlığı'nda iş müfettişi olarak İstanbul'da çalıştı. Buradan ayrıldıktan sonra İstanbul Aksaray'da "Kitap" kitapevini açtı ve yayıncılığa başladı. Dört yıl Türkçe isimli aylık dergiyi çıkardı. (Ocak 1960-Temmuz 1964). İlk yazısı 1927'de Yeni Adana gazetesinde yayınlanan bir hikayedir, İstanbul dergisinde 1933'te çıkan "Yavaşlayan Ömür" adlı şiiriyle adını duyurmaya başladı. Varlık, Kültür Haftası, Yücel, Aile, İnkılapçı Gençlik, Yeditepe ve Türk Dili dergilerinde şiirleri çıktı. Bugüne kadar kendisine bir çok ödül verilen şair 1967'de ABD'deki Milletlerarası Şiir Forumu tarafından "En iyi Türk Şairi" seçilmişti.

Toplumculuğunun temelinde insana ve insan hayatına saygı yatan Dağlarca, bu yüzden hiç bir edebî akım ve kişiden etkilenmeden kendi kozasını örer. Çok yazan ve üreten bir şair kimliğiyle, bağımsız kalarak hiçbir şairden etkilenmemiş, hiçbir akımın etkisinde kalmayarak şiirlerini yazmıştır. Onun sanat anlayışını şu cümlesi özetler:

“ Sanat eseri hem bir saat gibi içinde bulunduğumuz zamanı, hem de bir pusula gibi gidilmesi gereken yönü işaret etmelidir. ”


"Türk şiirinin büyük şairi" olarak tanımlanan Dağlarca, 94 yaşında zatürre tedavisi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi.


ESERLERİ
Bir ara Sözcü dergisinde 1960 ve Vatan dergisine 1961-1962 yazdığı, özdeyiş niteliğinde kısa düzyazıları bir yana bırakılırsa, yalnız şiirle uğraşan ve şiirlerini Türkiye’nin hemen bütün edebiyat dergilerine yaymış olan Dağlarca’nın kitapları.

Havaya Çizilen Dünya (1935)
Çocuk ve Allah (1940)
Daha (1943)
Çakırın Destanı (1945)
Taşdevri (1945)
Üç Şehitler Destanı (1949)
Toprak Ana (1950)
Aç Yazı (1951)
İstiklâl Savaşı-Samsun'dan Ankara'ya (1951)
İstiklâl Savaşı-İnönüler (1951)
Sivaslı Karınca (1951)
İstanbul- Fetih Destanı (1953)
Anıtkabir (1953)
Asû (1955)
Delice Böcek (1957)
Batı Acısı (1958)
Hoo'lar (1960)
Özgürlük Alanı (1960)
Cezayir Türküsü (1961)
Aylam (1962)
Türk Olmak (1963)
Yedi Memetler (1964)
Çanakkale Destanı (1965)
Dışardan Gazel (1965)
Kazmalama (1965)
Yeryağ (1965)
Vietnam Savaşımız (1966)
Açıl Susam Açıl (1967)
Kubilay Destanı (1968)
Haydi (1968)
19 Mayıs Destanı (1969)
Hiroşima (1970)
Malazgirt Ululaması (1971)
Kuş Ayak (1971)
Haliç (1972)
Kınalı Kuzu Ağıdı (1972)
Bağımsızlık Savaşı-Sakarya Kıyıları (1973)
Bağımsızlık Savaşı-30 Ağustos (1973)
Bağımsızlık Savaşı-İzmir Yollarında (1973)
Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1973)
Arka Üstü (1974)
Yeryüzü Çocukları (1974)
Yanık Çocuklar Koçaklaması (1976)
Horoz (1977)
Hollandalı Dörtlükler (1977)
Balinayla Mandalina (1977)
Yazıları Seven ayı (1978)
Göz Masalı (1979)
Yaramaz Sözcükler (1979)
Çukurova Koçaklaması (1979)
Şeker Yiyen Resimler (1980)
Cinoğlan (1981)
Hin ile Hincik (1981)
Güneş Doğduran (1981)
Çıplak (1981)
Yunus Emre'de Olmak (1981)
Nötron Bombası (1981)
Koşan Ayılar Ülkesi (1982)
Dişiboy (1985)
İlk Yapıtla 50 Yıl Sonrakiler (1985)
Takma Yaşamalar Çağı (1986)
Uzaklarla Giyinmek (1990)
Dildeki Bilgisayar (1992)
Ahmet Necdet, Modern Türk Siiri Yönelimler, Tanıklıklar, Örnekler, Broy Yayınevi, Ekim 1993.

ÖDÜLLERİ
1946 Cumhuriyet Halk Partisi Şiir Yarışması Üçüncülük
1956 Yeditepe Şiir Armağanı
1958 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü
1966 Türkiye Milli Talebe Federasyonu Turhan Emeksiz Armağanı
1967 International Poetry Forum Yaşayan En İyi Türk Şairi (A.B.D.)
1973 Arkın Çocuk Edebiyatı Üstün Onur Ödülü
1974 Struga XIII. Şiir Festivali Altın Çelenk Ödülü (Yugoslavya)
1974 Milliyet Sanat Dergisi Yılın Sanatçısı
1977 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü


13 Ekim 2008

SEN BİLİR MİSİN

Ekim 13, 2008 0
SEN BİLİR MİSİN


Sen bilir misin kar altında kalıp da ateşler üstünde yürümenin verdiği acıyı.
Yağmur yağarken cama vuran her damlanın aslında seni çağıran sesim olduğunu.
Ve doğan her güne karşılık içimi sonsuz bir ümitsizliğin kapladığını,
Seni görüp görüp de göremeyişimin verdiği ızdırabı.
Ve sen bilir misin mutluluğumun senin ellerinde olduğunu…

Düşürdüysen sevda ateşini bir kere yüreğime;
İflah olmam bundan sonra hiçbir şekilde.
Yanıyorsam, ağlıyorsam, acıtıyorsa bu sevda canımı,
Kurtuluşum yok bundan böyle…

Şimdi ellerindeyim işte bir oyuncaktan farkım yok belki de.
Yine kaptırmış gidiyorum kendimi bir rüzgarın yeline tüm benliğimle.
Tek çarem sensin biliyorum ve işte söylüyorum
Seni çok seviyorum ve biliyor musun;
Seni hep yanımda görmek istiyorum…

Mehpare ÖĞÜT
2002

IHLAMUR BUĞUSU

Ekim 13, 2008 0
IHLAMUR  BUĞUSU

Sekizinci katta, güneye bakan odamın kaloriferine dayanıp, şehrin sabahını seyrediyorum. Haftasonu... sakin... tek tük gelip geçenler mutsuz çehreleriyle bakıyorlar önlerine. Arkadaşım uyuyor yan odada. Ben burada düşünüyorum.
Çatalçeşme sokaktaydık. Oradan aşağı yürüyerek, konuşarak, bakınarak Gülhane parkına indik. Uzun, ince, sık çınarların, ardıçların, kavakların altında oturduk. Devleti kurtardık. Yıkıp yeniden kurduk.
Eminönü iskelesine indik. Balıkçılar, seyyar satıcılar, sokak çocukları, âşıklar, körler müzik korosu... ne yoktu ki!
Tarihi Eminönü Balıkçısının iskemlelerine oturduk. Ekmek arası balık aldık. Yemeye başladık. Cemil ayran içti, ben turşu aldım. Hemen ötemizde bir aile oturuyordu. Otuz yaşlarında bir karı koca. Bir de on yaşlarında kızları vardı. Kız, balığı bitiremedi. Babası kızdı. Nimettir yavrum, atma, dedi.
Boğaz dalgalıydı. Sahile çarpıyor, bir daha çarpıyordu. Çarptıkça deniz ayaklarımıza kadar geliyor, yerine gidiyor, tekrar geliyordu. Med oluyor, cezir oluyordu. Martılar serin suların dalgalarının üstünde uçuşuyor, özgür çığlıklar atıyor, bizi kıskandırıyordu. Ezan sesleri boğazın dalgalarına karışıyor, akşamın kızıllığı şehrin içine içine dağılıyordu.
Vapurlar... gelen, giden, düdük öttüren, boğazı yararak, gürültüyle yaklaşan, uzaklaşan yolcu vapurları... güvertesinden, küpeştesinden sahile akın eden yahut sahilden güverteye, küpeşteye akan insanlar...
İnsan olmak taşınmak mıydı? Karadan, denizden, havadan yığınlar halinde evet, yığınlar halinde taşınmak mıydı? Evlere, iş yerlerine, eğlence merkezlerine, tarlalara, fabrikalara taşınmak mıydı? Akan, taşınan yığınların iradesi olur muydu? Büyük kalabalıkların iradesi? Öndekiler nereye götürürse oraya mı giderdi kalabalıklar? Bu muydu kalabalığın iradesi?
Dışarıda sonsuz bir uğultu vardı. Ne deniz, ne gökyüzü, ne de kuşlar. Hiçbiri, hiçbiri görünmüyordu. Kar tozunu önüne katarak, savurarak evlerin duvarlarına çarparak, uğuldayarak, korkunç sesler çıkararak esen rüzgar ürperti veriyordu. kıyametti bu. Kıyametin provası. Allah’ım bu ne müthiş kar, tipi, fırtına!
Eminönü durağından otobüse bindik. Biletsiz, çocuklu bir kadına bilet verdik. Yaşlı, temiz yüzlü bir adam yaklaştı. Ayakta kalmıştı. Koridor tarafında Cemil oturuyordu. Ayağa kalktı, ihtiyarı buyur etti. Adam, teşekkür ederek oturdu. Bana da, “merhaba evladım!” dedi. Başka da bir söz söylemedi. Alnının kırışıkları, sakalının kırçılları, ellerinin titremesi anlatacağını anlatıyordu, sözcüklere gerek kalmıyordu.
Taksim durağında indik. Meydandaki demir parmaklıkların üzerine oturup insan selini izledik. Akan, aktıkça çoğalan, kederli, sevinçli, ne kederli ne sevinçli yüzlerce çehre kayıp gidiyordu. Eminönü, Laleli, Beyazıt, Üsküdar... hepsi böyle değil miydi? Bitmeden tükenmeden akan insan...Cemil köyünü anlatmaya başladı:
Kör Veli bir Kürt kızı kaçırmıştı. Öldürürler korkusuyla iki sene şehre inemedi. Köylerde çalışarak geçimini sağladı. İhtiyaçlarını siparişle karşıladı. Sonra, şehirde ileri gelen ve kızın ailesinin saygı gösterdiği bir adamın aracılığıyla barıştılar.
Bu arada Kör Veli’ye neler demediler ki! Korkak, ödlek, kaypak... Kör Veli bu lafların hiçbirine aldırmadı, işine baktı. Yazın, pamuk sulamaya yazı köylerine gitti. Kışın davarını beslemek için dağlara dal getirmeye...
Kör Veli’yi anlatırken samsun sigarasını hiç söndürmedi. Meydandaki abidevi çeşmeye gözlerimi dikip Cemil’i dinledim. Anlattıkça anlattı. Dilki Ahmet’i, Kız Mehmet’i, Şaş Bekir’i, Tintirik Kâye’yi, Gara Omar’ı... sonunda sustu. Köyü baştan sona anlatmıştı.
Meydandaki çeşmeyi gösterdim. Biliyor musun buraya niçin Taksim deniyor? Bilmiyorum, dedi gülerek. İstihzalı, ilgili-ilgisiz bir tavrı vardı. İşte, dedim, şu çeşmeden dolayı... İstanbul’a bu çeşmeden su taksim edilirmiş.
Demirlerden kalktık. Tramvay yolunda yürüdük. Mepisto’ya vardık. Cemil, dergilere baktı. En çok da şiir dergilerine. Adının geçmediği dergilerin editörlerine küfretti. Ben üç tane türkü kaseti aldım. Bu gece sabaha kadar bunları dinleyelim, dedim Cemil’e. Dinleyelim, dedim. Sabaha kadar dedim. Oradan çıkıp Halep pasajına girdik. Sinema afişlerini, gazete reklamlarını, popstarcıların boy boy fotoğraflarını ve manyetik kapıyı geçip zemin kata, Pentimento’ya indik. Buraya bütün dergiler geliyordu. Edebiyat, kültür, sanat, siyaset, bilim...

Uğultu, tipi, rüzgar... ne müthiş kıyamet. Odanın ortasına piknik tüpünü getirdim. Çaydanlığa su doldurup, tüpü yaktım. Pencerenin camı buz tuttu. Arkadaşım biraz önce uyandı. Lavaboda yüzünü yıkıyor. Aynaya bakıyor. Her sabah uzun uzun yüzünü yıkar, aynaya bakar. Kel olmasına rağmen saçlarını tarar. İtina ile giyinir.
Birkaç dergi aldıktan sonra oradan çıktık. Pasajın önüne, giriş kapısının kenarına oturduk. Cemil, bir sigara yaktı. Ben kalabalık kız gruplarına baktım. Yalan yok, şehvetlendim.
Cemil memleketten anlatmaya başladı:
Hasan abim, Gazi Ortaokuluna kaydolmuş. İzbe bir evde kalıyormuş. Para pul yokmuş. Köyden gelen bir satır yoğurtla açlığını gideriyormuş.
Bir gün kantinde, çocuklardan biri ekmek arası kavurma almış, ekmeğin yarısını yedikten sonra geri kalanını pencerenin kenarına koymuş. Hasan abimin karnı açlıktan zil çalıyormuş. O ekmeği almak için pencerenin önünden birkaç kez geçmiş fakat, alamamış. Bir seferinde sınıfından bir arkadaşı gelmiş. O gittikten sonra ekmeği almak için elini uzatacakmış ki, bir öğretmenini görmüş. Biraz sonra da temizlikçi gelip ekmeği çöpe atmış.
Okulun önünden her geçişimde, o ekmeğin kokusunu alırım, diyormuş.
Gözü, kalbi, aklı o ekmekte kalmış. O günkü doyma duyguları o ekmekle çöpe gitmiş. Evinde yoğurt da kalmamış.
Hasan abim meyus mükedder ayaklarını sürüyerek sınıfının bulunduğu kata doğru yürümeye başlamış. Açlıktan midesi guruldarken merdivenleri zor çıkmış. Zil çalmış, sınıfa girmiş. Türkçe öğretmeni gelmiş derse. Dersin konusu aç bir ailenin dramını anlatan bir şiirmiş.
Cemil sustu. Meydanın cihetsiz, hedefsiz, düşüncesiz, hazcı kalabalığına seslendi: “Nereye varacak böyle Allah’ım içimizin kirleri!”
Tramvay yolunda yürümeye başladık. İsmailağa camisinin avlusuna girdik. Caminin penceresinden, akşam namazı kılan müminleri gördüm. Onların huşu, huzur içinde namaz kılıp dua okuyuşlarını izledim. Ben dışarıdaydım. Allah’tan ne kadar uzakta, ona ne yabancıydım! Bir kafir gibi hissettim kendimi. Duygularım, düşüncelerim, hayallerim birbirine girmişti. İnsan mıydım, Müslüman mıydım, yerli miydim, yabancı mıydım? Neydim? Kolumdan çekiştirerek pencereden ayırdı beni Cemil.
Akşamın kalabalığına karışıp yürümeye devam ettik. Sent Antuan Katolik Kilisesi’ne girdik. Nasrani kardeşlerimizin ibadethanesini görelim dedim de girdik kiliseye. Avluda bakındık bir süre. Gelip geçenlere baktık. Bizim gibi sadece görmek, gezmek maksadıyla gelen çoktu. Görünürde bir görevlisi, bir bekçisi de yoktu. İçeriye kalbimdeki duyguların karmaşıklığını hissederek girdim.
Üç kız bir erkek gülüşüyorlardı. Kızlardan biri besmele çekip dilek tuttu. Sonra da ya tutmazsa, dedi. Yanındaki kız besmele bile çektin, tutmaz mı, dedi. Erkek arkadaşları, kilisede çektiğin besmelenin hayrı olmaz, dedi. Güldüler. Biz de güldük. Bizi görmediler.
İkonlara yaklaştık. Ortada çarmıha gerilmiş İsa’yı bütün din düşüncelerini bir kenara atarak düşündük. Koca bir yalandı. Milyonları kandıran bir yalan. Meryem ana ikonunun önünde dua ederken kendinden geçmiş bir zenci gördük. Ne içten, ne samimi, ne huşulu dua ediyordu! Bense ancak pencereden bakabilmiştim.
Bir anneyle kızı yaklaştı yanımıza. Sordular, sual eylediler. Cevapladım. Yazdığımızı öğrenince hayranlıkla baktı bize anne. Kızına doğru eğilip yazarmış bu adamlar, dedi. Sent Antuan’dan çıktık. Aynı yolda, caddenin ortasından, yolumuza devam ettik. Hava soğuktu. Berelerimizi çıkarıp kafamıza taktık. Galata kulesinin sağ tarafından aşağı doğru yürüyerek köprüye vardık. Demir korkuluklara tutunarak dinlendik. Denizi, martıları, balıkçıları, vapurları, akşamı seyrettik.
Demliğe bir tutam ıhlamur koydum. Kaynayan suyla ıhlamur çayı yaptım. Yanlış yapmışım. Arkadaşım geldi. Demliği mutfağa götürüp içindekileri büyük bir çaydanlığa doldurup getirdi. Ihlamur kaynamaya başladı. Kokusu, odanın duvarlarına, tavanına, penceresine sindi.
Tramvay durağının yanındaki yeraltı çarşısına girdik. Birer pantolon, kazak aldık. Bayram yaklaşmıştı. Güzel giyinmeliydik. Hiç olmazsa bayramda bakımlı olmalıydık. Cemil, beş kez denedi pantolonu. Yakışıyor muydu, uyuyor muydu, şaire böyle pantolon gider miydi? Beşinci giydiğini aldık. Mavi, taşlanmış kot pantolondu. Poşetlerimizi alıp tramvaya yürüdük. Oturur oturmaz hareket etti. Herkes susuyordu. Cemil’le ben yüksek sesle konuşuyorduk. Yorgun, kaygılı, uykulu insanların konuşacak hali yoktu. Sultanahmet durağında indik. Divanyolu caddesinde yürümeye başladık. Yağmur atıştırıyordu. Bir damla da gözlüğümün camına düşmüştü. Kızlarağası medresesine girdik. Soldan üçüncü masa boştu. Yaşlı, sakallı, bereli çaycı bize orayı işaret etti. Çaycıya itaat edip gösterdiği masaya geçtik. Bu soğuk havada, çay ne büyük, ne sıcak, ne lazımdı!.. Tek şeker atıp karıştırdığım bardağın sıcaklığını orada sevdiğim kadar, başka sevdiğimi hatırlamıyorum. Cemil, üç şekeri de attı, üstelik benden artan iki şekeri de attı. Hınçla, hırsla karıştırıp somurur gibi çayını içmeye başladı. Sağımızdaki masada iki yaşlı, kasketli adam konuşuyordu. Biri çenebaz, öteki ise daha çok susan bir adamdı. Çenebaz olanı anlatıyordu: Ben altı yaşındaydım. Kıbrıs meselesi o zaman da vardı. Her gün bilmem şu kadar Türk şehit edilirdi.
Tatlı bir keman sesi duyuyorduk. Dinledik, hoşlandık. Neden sonra karşı odanın kapısının eşiğinde oturan kemancıyı gördük. O iki adamın yanındaki masada oturan fingirdek kızlar kahkahayla, neşeyle gülüyorlar, yaşadıkları ânın tadını çıkarıyorlardı.
Çay parasını Cemil ödedi. Divanyoluna çıktık. Yapraksız, kuru, sıyrılmış dallarıyla ağaçlar söyleşiyordu. Islanarak, üşüyerek, titreyerek yürüyorduk. Kaldırım taşları ayağımızın altında muti köle gibi duruyordu. Göletlere basıp çorabını ıslatan Cemil daha da üşümeye başladı. Konuşsak mı, sussak mı, titresek mi, ne yapsaydık da başka bir hâle geçseydik?.. Olmadı, hiçbir hâle geçemedik. O an, o hâli yaşamak yazgımızdı, bunu biliyorduk. Havanın kurşunî rengi, bizim havamıza tesir ediyordu. Saçaklardan akan damlacıklar Cemil’in kafasının keline düştükçe şıpırtılar çıkarıyordu ve ben bundan büyük neşe duymaya başlamıştım ki o, beresinin cebinde olduğunu fark etti. Çıkarıp kafasına geçirdi. Bizimle aynı hizada, aynı hızda, yavaş adımlarla yürüyen, kırmızı, güllü başörtülü kız süzgün süzgün bakıyordu. Ağladı ağlayacaktı. Cemil de kızı süzdü. Göz göze geldiler.
Kızlarağasındaki kasketli, kaytan, kır bıyıklı ihtiyarın sözleri şöyleydi:
“İzmit’e gidiyordum. Şoför, genç, deli bir adamdı. Kafasında köylü kasketi vardı. Kasketin ucu iyice havadaydı. Kendinde de, şapkasında da meymenet yoktu.”
İşaret parmağını göğe doğru kaldırarak, köylü kasketini şöyle dikerek: “Kazık gibi oturuyordu. Can güvenliğimiz yoktu. İzmit’e vardık ama, hep canımız ağzımızdaydı.”
Düşmek üzere olan çantamı omzuma iyice astım. Ne var bu çantada, böyle dolandırıp duruyorsun diyen Cemil’e; çantasız olmaz, dedim. Çanta güven verir insana. Cemil, tanrım bana da bir çanta! diyerek gözlerini göğe kaldırdı. Yıldızlar, kurumuş dallar, uçuşan martılardan başka ne gördüğünü söylemedi.
Kız, Cemil’le yan yana yürüyordu. Alnı kırış kırıştı. Titreyerek, korkarak yürüyordu. Düştü düşecek bir haldeydi. Tramvay durağına yöneldi. Cemil’e son bir kez baktı. Cemil de ona baktı. O akşam Cemil, o kızdan bahsedip durdu.
Yağmur yağıyordu. Pıt pıt yağıyor, tatlı tatlı yağıyordu. Kaldırımlara, camlara, üstümüze vuruyordu. Pıt vuruyor, pıt düşüyordu.
Cemil, dört yüz milyon maaşla çalışan bir memurdu. Bu parayla geçinemediğini, ev tutamadığını söyleyip dertleniyordu. İki yüz milyona çalışan milyonları görmüyordu. Görmesi gerekmiyordu. Çünkü Cemil şairdi. Yani toplumun önünde gidiyordu. Cemil’in her gün, her an konuştuğu mevzusu şiir, para ve kızdı. Karşısına bir kız çıksa evlenebilir miydi, bunu kendisi de bilmiyordu.Sistemden, devletten, cemaatten, bireyden, Necip’ten, Şemsettin’den... herkesten dertliydi Cemil. Hırçın, hırslı, doyumsuz bir adamdı. Konuşuyor... hırsla, şevkle, vahşice konuşuyordu. Bir dirençti. Gitti gidecek olandı. Yaralı bir peygamber yalnızlığını yaşıyordu.
Odanın orta yerinde, tüpün üzerinde duran çaydanlığın içinde ıhlamur kaynıyordu. Buharı tavana, duvarlara, pencereye, üzerime siniyordu.
Dışarıda fırtına devam ediyordu.


Recep Şükrü GÜNGÖR