Ocak 2009 - Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

31 Ocak 2009

HİLALİN GÖZÜKTÜĞÜ İLK GECE

Ocak 31, 2009 1
HİLALİN GÖZÜKTÜĞÜ İLK GECE

Ege' de bir efsane vardır; " Hilal' in gözüktüğü ilk gece, yıldızların altında denize dileğinizi iletirseniz, deniz size mutlaka geri döner ve dileğinizi yerine getirir... "

Gülay, iskelenin ucuna doğru yürümeye başladı. Güneş, batmaya hazırlanıyordu ve deniz oldukça dalgalıydı. Dalgalar zaman zaman iskeleyi aşıp, ayak bileklerini ıslatıyordu. Yavaş ve donuk gözlerle, iskelenin ucuna kadar yürüdü ve durdu. Yavaş hareketlerle oturarak ayaklarını denize bıraktı. Bacakları ıslanıyor, arada bir gelen dalgalarla da baldırlarına kadar ıslanıyordu. Gözlerini kısarak ufuğa baktı. Turuncu ve kırmızının karışımından oluşan karışım, hafif hafif karanlık maviye karışıyor ve bulutların arasından karşıdaki adalar gözüküyordu. Gökyüzünde bulutlar simetrik bir şekilde duruyorlar ve çok hafif bir şekilde ilerliyorlardı.

Gülay bir İstanbul çocuğuydu. Genç yaşta aşık olmuş, okuduğu üniversiteyi sevdiği adamla evlenmek için bırakmıştı. Çok kısa bir zamanda hazırlıklarını tamamlamışlar ve sade bir düğünle evlenmişlerdi.

Evliliklerinde, kimsenin çözemediği bir mutluluk sırrı vardı. Onlar hiç tartışmaz, kavga etmez ve daima iyi geçinirlerdi. Herkes bunu kötüye yorsa bile, onlar böylesine mutlu ve huzurlu iki sene geçirmişler, ikibin sene daha geçirmeye yetecek kadar da yanlarında sevgi biriktirmişlerdi. Mutluluk sırları eşinin trafik kazasında hayatını kaybetmesiyle son buldu. Gülay, adeta yıkılmış ve erimişti. Kazadan aylar sonra bile halen eşinin eve döneceğini düşünür, her akşam onu karşılamak için en güzel kıyafetlerini giyerdi. Gece olduğu halde halen eşi eve gelmeyince, sinir krizleri geçirir, ağlayarak sabahı bulurdu. Ailesi bir süre sonra Gülay' ı yanına almıştı. Daha sonraları iyice içine kapanan genç kadın, zamanla insanlarla konuşmayı bile bırakmış ve sadece dalgın dalgın düşünür olmuştu. Böyle zor geçen 1 senenin ardından Gülay psikolojik tedavi görmeye başlamış ve ilaçlarla yaşamaya alışmıştı. İlaçlar onu bol bol uyutuyordu. Uyandığı zamanlarda karnını doyuruyor, eşine mektuplar yazıyor ve akşamları erken saatlerde tekrar uykuya dalıyordu. Bir süre sonra uyku ilaçlarının müptelası olan genç kadın, doktor tavsiyesiyle, ailesi ile birlikte Çanakkale' ye taşındı. Evleri Çanakkale yolu üzerinde bir köyün biraz uzağındaydı. Evlerinin hemen arkasında yükselen yüksek dağlar ağaçlarla kaplıydı. Evlerinin hemen önünde ufak bir bahçeleri ve deniz balkonları vardı. Bahçenin önünde taşlıkla kaplı bir sahil ve hemen ilerisinde deniz vardı. Gülay denize girmeyi çok sevmesine rağmen, buraya taşındıklarından beri hiç denize girmemişti. Gündüzleri bahçedeki çiçekler ve ağaçlar ile uğraşıyor, ailesinin sohbetlerini dinliyor ve akşamları deniz balkonlarında eşine mektuplar yazıyordu.

Ayaklarına gelen suyun soğukluğu ile irkildi. Hava iyice kararmaya yüz tutmuş ve az önceki o güzel renk karışımı, yerini sise bırakmıştı. Deniz biraz daha durgunlaşmış ve dalgalar yerini ufak çırpıntılara bırakmıştı. Burada her insan mutluluğu tadabilirdi çünkü doğanın güzelliklerini her saat görebilirdiniz. Sabahları adeta bir havuz gibi sakin olan denizde yürüyerek bile balıkları seyredebilir, akşamları çıkan rüzgarlar ile ruhunuzun en derinliklerinde yolculuklara çıkabilirdiniz. Fakat bunlar genç kadını mutlu etmeye yetmiyordu. O, eşinin ölümüyle birlikte sanki bir yarısınıda kaybetmişti. Gördüğü her güzelliği ve tadına baktığı her mutluluğu onunla paylaşmadığı sürece, ne anlamı vardı bu güzelliklerin ? İçi her zamanki gibi, kara bulutlarla kaplanmıştı. Ufukta görebildiği son noktayı seçmeye çalışıyor ve amansız bir şekilde içinin yandığını hissediyordu. Bu acımasız olay neden onun başına gelmişti ? Devamlı mutluluğunun neden ve kimin tarafından kıskanılıp, yok edildiğini düşünüyor fakat bir türlü düşüncelerini bir yere bağlayamıyordu. Eşini her düşünüşünde, ona bir daha dokunamayacağını, bir daha öpemeyeceğini ve bir daha asla onun kokusunu koklayamayacağını farkediyor ve bu düşünce yüreğini sıkıyordu. Kurtulmak için çırpınsa bile kurtulamıyor, çevresinde ki herşeyin bir çaresizlik çemberiyle sarıldığını hissediyordu. Her gece uyurken, rüyasında eşi ile buluşacağını düşünüyor ve bu düşünce onun karanlıklarında, sıcak ve parlak bir ışık oluşturuyordu. Bu ümitle uykuya dalıyor, fakat bir türlü eşini rüyasında göremiyordu.

Rüyasında onu görebilmek için bir çok yol denemiş fakat hiç birinde başarılı olamamıştı. Bu onu gitgide dahada ruhunun derinliklerine götürüyor, saatlerce boş boş düşünmekten başka birşey yapmıyordu. Ailesi bu duruma çok fazla üzülüyor, biricik kızlarının tekrar eski haline gelmesi için ellerinden geleni yapıyorlardı. Lakin hiç biri genç kadının yüzünü güldürmüyordu, o sanki intihar etmeyi gururuna yediremediğinden dolayı sadece yaşamını sürdüren biri haline gelmişti. Bu durumdan nasıl ve ne zaman çıkacağını hiç kimse bilmiyor fakat bunun böyle sürüp gidemeyeceğini tahmin ediyorlardı. Buraya geldiklerinden beri ilaçlarını da kullanmıyordu. Ailesi, onu ilaç kullandığı zamanlardan daha iyi görüyordu. Çünkü kızları ilaç kullanırken devamlı uyuyor, söylenen hiç birşeyi anlamıyor ve daima hasta gibi oluyordu. Oysa şimdi, sabah erken kalkıyor, bahçeyle uğraşıyor, deniz kenarında oturuyor ve alışagelmiş mektuplarını yazıyordu. Onlar için bu bile, oldukça iyi bir gelişmeydi.

Gülay iskeleden kalktı ve eve doğru yürümeye başladı. Sahilde ki taşlardan dolayı düzgün yürüyemiyor ve yalpalıyordu. Çocukluğundan beri buraya gelip gittiklerinden, denize dair olan tüm hikayeleri bilirdi. Yarın ay hilal şeklini alacaktı ve genç kadın bir dilek dileyecekti. Eve ulaştığında akşam yemeği hazırlanmıştı. Sessiz bir şekilde yemeğini yedi ve odasına çekildi. Yarın için içi umutla dolmuştu. Kimbilir belki gerçekten deniz ona geri döner ve isteğini yerine getirirdi. Bu düşüncelerin verdiği garip bir huzurla uykuya daldı.

Sabah uyandığında henüz güneş yeni doğuyordu. Uzun zamandır yaptığı gevşek hareketlerin tersine, büyük bir çeviklikle yatağından sıçradı. Üzerini değiştirip yatağını ve odasını topladı. Kahvaltısını yaptıktan sonra her zamanki gibi bahçedeki çiçeklerle ilgilenmeye başladı. Çiçeklerin hepsi bugün daha bir canlıydılar. Gülümsemeyi unutan yüzü ile onlara gülümsedi ve her biriyle tek tek ilgilenmeye başladı. Diplerini temizliyor, sularını veriyor ve hepsine birer öpücük konduruyordu. Gülay' ı balkondan izleyen annesi ve babası birbirlerine sarıldılar. Onu böyle görmek onları çok mutlu etmişti. Akşama doğru genç kadın deniz balkonuna gitti ve büyük bir titizlikle kağıdı önüne yerleştirip, kalemini çantasından çıkardı. Yazacağı her kelimeyi özenle seçmeliydi. Düşüncelerini netleştirdi ve yazısına başladı ;

" Sevgili Deniz,

Bilirsin, çocukluğumdan beri devamlı seninleyim. Tatil için geldiğimiz zamanlarda saatlerce seninle dans eder, İstanbul' a döndüğümüzde devamlı seni izlerdim. Sen kimi zaman durgun, kimi zaman neşeli olurdun. Hep bunu çözmeye çalıştım ve artık çözdüğümü sanıyorum. Sanırım sen aya aşıksın deniz. Ne zaman ay çıksa, onun ışıklarını alıp, binlerce yakutmuş gibi yansıtıyorsun. Rüzgar ile konuşuyor, kıyı ile oyunlar oynuyorsun. Akşamları kimseye içini göstermiyor, adeta içine bakmaya çalışan olursa, sendeki aşkı göreceklermiş gibi kendini saklıyorsun. Fakat sabahları ayın yerini güneşe bırakmasıyla birlikte durgunlaşıyor, kendini unutuyorsun. Akşama kadar böyle zaman geçirip, akşam kendini aya hazırlıyorsun. Kimi zamanlar rüzgar şiddetleniyor ve bulutlar ayı kapatıyor. Böyle zamanlarda, sevdiğini göremediğin için oldukça sinirleniyor ve içinde ne bulursan darmadağın ediyorsun. Ben senin öfkeni kıyılara vurduğun tekmelerden bile anlıyorum denizim. İnan bana, belki de seni benden iyi anlayacak kimse yoktur...

Söyle bana denizim, bir gün ayın hiç bir zaman doğmayacağını anlasan ne yapardın ? Bir daha hiç yakamozlar oluşturamayacağını, onunla olan sevginizin içinde olmasına rağmen onu asla göremeyeceğini bilsen ne düşünür, ne hissederdin ? Eminim ki öfkeyle buraları yıkardın ve bir daha hiç yüzün gülmezdi. İşte sevdiğini kaybetmek böyle birşey denizim. Sen ayını asla kaybetmeyeceksin ama ben güneşimi kaybettim. Onu her düşündüğümde içim ağlıyor, yaşam duruyor. Hiç bir şey yapmak istemiyorum. Bedenimi yırtmak ve gökyüzüne yükselmek, her neredeyse onu bulmak istiyorum. Lakin hiç bir şekilde onu tekrar göremiyor ve ona tekrar sarılamıyorum. Anlattıklarımı her gün az çok gözlerimden anladığını farzediyorum. Bu yüzden sana yazmaya ve senden yardım istemeye karar verdim denizim. Hilal' in göründüğü ve senin en sevinçli olduğun bugün senden bir dileğim olacak. Beni sevdiğime kavuştur denizim. Bir defalığına bile olsa onu görmek istiyorum. Beni aydınlatan, neşemi yerine getiren ve zamanla hayatımın anlamı olmuş o gülümseyişini görmek istiyorum. Artık buralarda daha fazla onsuz kalmak istemiyorum. Ne olur denizim, beni onunla buluştur. Onu görmeme ve bir defacık dahi olsa sarılmama aracı ol. Beni anlayacağını umud ediyor ve bana dileğim ile ilgili geri dönmeni bekliyorum.. "

Gülay, mektubunu dikkatle katladı ve göğsüne yerleştirdi. Akşam yemeğini yedikten sonra iskeleye çıkarak bir süre karanlıkta hiç bir ışığın meydana getiremeyeceği o güzel yakamozu izledi. Ardından yaşlı gözlerle dileğini denize bıraktı ve gözlerini kapattı. Sanki deniz dileğini hemen yerine getirecek gibi hissediyordu. Sanki gözlerini açsa, sevdiğini karşısında görecek ve bu doğaüstü olaya deniz neden olacaktı. Yavaşça gözlerini açtı ama sevdiğini göremedi. Gözlerinden bir kaç damla yaş, denize damladı. Genç kadın büyük bir hüzünle yürüyerek evine gitti ve kimsenin yüzüne dahi bakmadan odasına kapandı. Ağladı, ağladı, ağladı.. Hayat, yaşanılabilecek bir olgu olmaktan çıkmış ve adeta bir çileye dönüşmüştü. Buna daha fazla sabredemiyordu. Fakat aksi yöndede yapabilecek hiç birşeyi yoktu. Kalbi daralıyor ve nefes alması zorlaşıyordu. Derin derin nefes alarak kendine gelmeye çalıştı fakat her nefes alışında göğsü sızlıyor adeta nefes alırken bedeni yırtınıyordu. Hırıltılar çıkarmaya başladı. Hızlı hızlı öksürdü ve bir süre sonra kendine geldi. Oldukça halsiz kalmıştı, yatağına uzandı gözlerini kapattı.

Gece uykusunda bir rüzgar hissetti. Galiba balkon kapısını açık unutmuştu. Ama kalkıp kapatabilecek hali de yoktu. Rüzgar ayaklarından beline doğru ilerledi ve göğsünden başına kadar inanılmaz bir yumuşaklıkla esip gitti. Gülay, rüzgar ile birlikte muhteşem bir huzur duygusuna sarınmıştı. Gözlerini açtı. Gördüklerine inanamayıp, gözlerini tekrar kapatıp açtı. Denizin ortasındaydı. Sahilden bir hayli uzakta olmasına rağmen evlerini zar zor görebiliyordu. Denizde yürüyebiliyor ve koşabiliyordu. Büyük bir sevinçle ordan oraya koşup durdu, kendince rüyasının tadını çıkartıyordu. " Gülay... " Duyduğu sesle irkildi. Ses tam arkasından geliyordu ve yıllardır hasret kaldığı bir sesti. Hızla arkasını döndü. Kocası yüzünde o bilindik gülümsemesiyle kendisine bakıyordu. Hiç birşey diyemeden, hasretle kocasına sarıldı. İşte dileği gerçek olmuştu, onca zamandır başaramadığı şeyi deniz başarmıştı. Kocasının kollarından ayrılmadan tüm gücüyle onu sıktı. Kokusunu öylesine özlemişti ki, yıllarca böyle durabilirdi. " Ah seni öyle özledim, öyle bekledim ki.. " Eşi yanıt vermeden onun yüzüne baktı. Gözlerinde hafif bir keder vardı. Genç kadın, gayet iyi tanıdığı kocasının yüzündeki gülümsemesinin ardına saklanmış, gözlerindeki kederi hemen farketmiş ve onunda yıllardır kendisini özlediğini düşünmüştü. Onu görmenin verdiği sevinçle hiç birşey düşünemiyordu. Kocasına tekrar sarıldı, onu tekrar kokladı. Hiç uyanmak istemiyor, kalan tüm yaşamı boyunca bu rüyanın devam etmesini istiyordu. Yılların verdiği özlem ve hasretle saatlerce konuştular. Birbirlerini ne kadar özlediklerini, birisinin olmadığı yaşamda diğerinin eksikliğinin nasıl hissedildiğini anlatıp durdular. Her ikiside heyecanlı ve sevinçliydi. Bir o kadarda hüzünlüydüler. Genç kadın güneş ufuktan yavaş yavaş doğarken, gözlerini bakmaya doyamadığı kocasından alarak denize çevirdi ve ağlamaya başladı. Kocası " Ağlama.. " dedi. Ağlamaması imkansızdı, birazdan uyanacak ve bu güzel gece sona erecekti. Bir ay boyunca yine kocasına hasret kalacaktı. Ona hızlı hızlı yine mektup yazacağını, hiç durmayacağını, her ay hilali sabırsızlıkla bekleyeceğini söyledi. Kocası elleriyle karısının ağzını kapattı. Gözlerinde garip bir bakış vardı. Gülay' ı öptü. " Gitme desem de, gideceksin, fakat döneceğinde unutma, burada seni bekliyor olacağım.. " dedi. Güneş doğmuştu, gülay artık uyanması gerektiğini ve uyanmazsa ailesinin endişeleneceğinden, onu zorla uyandıracaklarından, bu güzel rüyanın sarsıntılarla bitmesini istemediğinden bahsetti. Ona son defa sarılarak, denizin üzerinden yürümeye başladı. Evine doğru yaklaştıkça yüreği sızlıyordu. Ara ara arkasına bakıyor ve kocasının orada beklediğini görmek içine tarifi imkansız bir huzur veriyordu. Gözyaşları içerisinde sahile çıktı ve evlerinin önündeki kalabalığı farketti. Biraz daha yaklaşınca, kulakları annesinin feryatlarıyla çınladı..


" Gülay, Gülaaay, Gülaaaay.... "


Alıntıdır…

NE DE OLSA SONBAHARDI

Ocak 31, 2009 0
NE DE OLSA SONBAHARDI

'12 EKİM 1989 tarihinde kaybettiğim babam Kemal Türker'in anısına,

Sanki yüz yıl önceydi. Ne çok, ne çok zaman geçmiş aradan.

Pencere kenarlarında sardunyalar. Pas yürümüş Vita tenekeleri. Karşıdaki duvardan fışkırmış yabani otlar..

" Kendine gel !" diyorum, ama söz geçiremiyorum düşüncelerime.

Babamı hatırlıyorum.

Sabah kırağısı inmiş çiçekler buz tutardı Vize soğuğunda.

Havada hep kar kokusu olurdu.

Babam biz okula gittikten sonra, ağır aksak dükkanını açmaya giderdi.

Üstüste kazak giydirirdi annem, önlüğümün altına. O kadar zayıftım ki, ablam elimi tutmasa o sert rüzgarlar beni uçuruverecek sanırdım.

Baba beni anlıyor musun ?

Sözlerini duymuyorum. Sesi hırıltılı. Boğuk. Bir şeyler anlatıyor. Duyamıyorum . Aslında söylediklerini hisseder gibiyim de kulağımdan beynimin kıvrımlarına, aktarmakta zorlanıyorum.

Güzelce boyamıştım bisikleti.Kırık döküktü, yıpranmıştı ama olsun.Bir bisikletim vardı artık. Babam almıştı.

İçimde kanat çırpan kuşların bir kez daha vurulacağını bilemezdim..

" Adressiz bir yabancıyım Cemal. Hayallerim vardı. Gemsiz, azısız hayallerdi bunlar. Kalbimin yelkenlerini açardım dilediğimce...her vaadimin gerçekleşeceğine inanırdım...inanmak isterdim."

Sessizlik büyüyor.

”Sabahı şerifleriniz hayırlı olsun Kemal Usta.."

O sabah yağışsız, kuru bir soğuk vardı. Bakır mangalın odun ateşi yavaş yavaş küllenmeye yüz tutmuştu. Maşa ile ateşin küllerini biraz eşeledi babam. Beş yaşında filan olmalıydım. Beni de alıp dükkana getirmişti. Zaten sessiz, sözdinleyen bir çocuktum. Bir tabureye oturmuş etrafa bakıyordum ki, bakkal Niko amca geldi.

" Kemal Usta," diye mırıldandı, "sana bir şey anlatmak istiyorum ama çekiniyorum.."

Babam şaşkınlıkla Niko amcayı süzdü.

"Ne kötülüğümü gördün ki bugüne kadar" diye sordu.

" Öyle de..bilmem ki.."

" Hayrola, ne oldu ?"

"Nasıl söyleyeceğim bilemiyorum. Belki laf edersin şimdi.."

" E,meraktan çatlatma, ne olduğunu anlat.."

Niko amca yutkundu. Benim varlığımı unutmuş gibiydi. Üstüste öksürdü.

Babamın kaşları çatılmıştı : "Bir şey mi gizliyorsun benden ?"

" Aslında geçen pazar İstanbul'a inmiştim ya...O’nu gördüm..."

" O kim ? Kahretme de söyle..."

Niko amca bir an dona kaldı sanki. Yüzü sarardı. Dudakları titriyordu. Neden sonra anlatmaya başladı : "Hani, mal almaya Eminönü'ne gitmiştim.. orada Gördüm. Cahide'yi."

" Konuştunuz mu,"diye kekeledi babam.

Cahide kimdi ?

" O da seni gördü mü Niko ?"

" Bilmiyorum, belki görmüştür.."

" Görmüştür de görmezden gelmiştir.Tanırım Cahide'yi."

" Günün o saatinde belli ki şişenin dibini bulmuştu çoktan, sallanıyordu.."

Cahide kimdi ? Annem tanırdı mutlaka, anneme sorardım eve dönünce.

Elektrikler kesilmişti.Mum ışığının tavanda yarattığı titrek gölgeler bir azalıp, bir çoğalıyordu.

Babam eve hangi saatte dönerse dönsün, o gelmeden uyumazdı annem.Solgun ve yorgundu yüzü hep.

Geceydi. Kasım ayının keskin ayazı içimize işliyordu. Soba yanıyordu yanmasına da, soğuğu kesmiyordu bir türlü.Yorganıma sıkı sıkı sarıldım. Üşüyordum. Esen karayelle camlara vuran yağmur taneleri ürkütücü sesler çıkarıyordu. Cahide\yi soracaktım anneme. unutmuştum. Hep ablamın yüzünden..

Ekim ayıydı. O sabah içimde tam nedenini anlayamadığım bir kıpırtı, bir heyecan, nasıl anlatsam bir sıkıntı vardı. Sanki geç kalmamalıydım.. hep eksik, yarım kalmış, unutulmuş birşey ya da şeyler olmalıydı..ama ne ? Çıkaramıyordum. Sigarayı yakarken Çiçek Pasajı geliverdi aklıma. Renkli ampuller arasında masa masa dolaşan akordiyoncu Madam Anait. Anason ve tütün karışı havada yağda kızarmış balık kokusu ağırlaşarak üzerimize dökülürdü. Cahide'yi hatırladım. Seneler ve seneler önceydi.

Komidinin çekmecesini açtım. Ne aradığımı bilmiyordum. Nüfus Cüzdanımı aldım yanıma. Ne olur ne olmazdı, cebimde dursun..diye düşündüm. Koridordan mutfağa doğru ilerlerken gözüm saatli Maarif Takvimine takıldı.12 Ekim yazıyordu.

62 yaşındaydım. Hangi ayda doğduğumu biliyordum. Annem çıkaramamıştı sorduğumda. Babam Hamit Bulgaristan’da orman koruma memuruydu.

Bulgaristan... 1934'de Türkiye'ye kaçtığımıza göre yedi yaşında olmalıymışım.Bir anda kaçıvermiştik, tüm topraklarımızı, evimizi geride bırakır. ama özlemi, zaman zaman da pişmanlığı yüreğimizin yakasına iliştirerek.

Babam Vize'yi daha bir yakın bulmuştu memleketine. Soğuk olurdu Vize..Yeşil ağaçlar, kerpiç duvarlı taş evler..günlerce kalkmayan kar...borç harç bir bakkal dükkanı edinmişti Vize'de.

" Hamit Bakkal" diye anılırdı babam.

Ikinci Dünya Savaşı’na yaklaşıyorduk... yokluk, darlık günleri. Karartma sadece gecelerimizle sınırlı değildi artık, gündüzlerimiz de, hayatlarımız da, hatta özlemlerimiz de karartılmıştı.

Atatürk öldüğünde on bir yaşındaydım. Herkes ağlıyordu...

" Büyüdün..senin yaşındayken ben.." dedi babam bir gün karşıma geçip.Üç seçenek sundu bana; Ya terzi, ya berber ya da ayakkabı tamircisi yanında çalışacak eve ekmek getirecektim.."

Ne diyebilirdim ki..."Terzilik" diye mırıldandım. En azından üstüm başım kir, pas içinde kalmayacaktı. Elalemin pisliğini temizlemeyecektim.

Bugün ayın kaçı diye sordu hanım..

12'si dedim.12 Ekim..

Ayı ortalamıştık neredeyse. Tekrar yatak odasına döndüm. Kırıklık vardı üzerimde. Üşütmüş müydüm ne ? Körüklü radyonun yer tuttuğundan yakınırdı hanım. Adam sende bir benim radyom mu gözlerine batacak.. kül tablam yine dolmuş. Çok sigara içiyorsun, diye başlamasa bari yine..bazen
kafam atıyor..yaşlılık, kepazelik derlerdi, doğruymuş meğer. Sürahiye takıldı gözüm..dudaklarım kurumuştu. Uzanıp su boşalttım bardağa.. tam içecekken vazgeçtim.. o sıkıntı yeniden yokladı. Doktora görünmeli bir ara.. grip olmalıyım...

Vize. Ahhh, Vizooommm. Ekim indi mi, kar ayazı düşerdi caddelere.

Karaoğlan da ihanet etti ya, bize giderayak. Olsun yine de Karaoğlan derim ben .Halkçıdır Karaoğlan. Kıratçılara benzemez.. İsmet Paşa'nın rahle-i tedrisinden geçmiş ne de olsa. Kıymetini bilemedik. Anarşiyi o çıkartmadı ki.. gençlerin ellerine silahları o vermedi ki..

Gazete gelmiş olmalı. Mecalim yok...ne var bu gazetede bunca okunacak der bizim hanım.. cevap vermem. Duymazdan gelirim.

Kendimi mi dinler oldum ne? Sanki derin nefes aldığımda göğsümde bir ağırlık hissi... aman, geçer. Acı patlıcanı kırağın vurduğu nerede görülmüş?

Cemal'e uğrasam akşama doğru. Büyük adam olacak derdim, oldu. En sessizleriydi aslında. Çalışır da çalışır..hiç yüksünmez. Sapsarıydı saçları ufakken..daha yirmi altı yaşında.. evlendi, barklandı, oğlu bile var... ne zaman gitsem Cemal bey diye insanlar etrafında pervane... e, hoşuma gidiyor tabii. Nasılda sıskaydı.. marazlı mı olacak, derdim kendi kendime. Bayılırdı kuzu postunun üzerine otursun açsın kitabını defterini çalışsın da çalışsın.. yüzü hep solgundu.

İnatçıdır ama Cemal. Maraza çıkmasın diye susup, tamam dese de yine bildiğini okur.Gözü yukardadır hep.. dedim ya inatçıdır.

O günler de bir günlermiş aslında. Şimdi rakının bile tadı kalmadı sanki. Gün dönmeye yüz tuttu mu dükkan önünde toplanırdık ..sonra gelsin politika. Süleyman'ın koyun güttüğünden, Bozbeyli'ye, İsmet Paşa'nın cevvalliğine.. sözler rakıyla ıslanırdı.. Rumelilik var serde. yensin içilsin severim oldum olası.. öyle zengin, şaşalı sofralar olacak.

Aklıma takıldı yine.12 Ekim..Yahu, neydi bu tarih..Çocukların doğumgünleri filan mı ? 12 Ekim. Gittiğimde sorarım Cemal'e..o hatırlar.

Kolumda bir karıncalanma başladı. Tam omuzumda. Sanki kemiğin içinden sinirler koparılıyor gibi. Sigara içmeyeceğim bir daha sabahın kör vaktinde.. boğazımda bir kuruma yaptı.Nerede o tütünler ? Akşam fazla kaçırdım yine yemeği. Midemde taş gibi bir ağırlık.. sanki kussam rahatlayacağım.. kussam..

Dört çocuk.. dördü de farklı.. aslında bütün çocuklar sevilir denir de, hikaye.. elbette birini daha çok sever insan..yalanım yok.. bende içlerinden birini daha çok severim.. ayrım değil ki bu.

Allah hayırlara çıkartsın tam göğsümün altında bir sıkıntı başladı şimdi. derin nefes alamıyorum.. aman adam sende, geçer şimdi..

Maden suyu mu içsem acaba..

Yaşlılık zor be..kaç saatir oturdum kendimi dinliyorum burada.Fakat sıkıntı ağrıya dönüşüyor..tam kalbimin altında ağrı..bıçak keskinliğinde..kolonya mı çeksem içime..iyi gelir mi acaba ? Üşütmüş olmalıyım..

Oda nasıl havasız..pencereyi açmalı. Hiç hava kalmamış.

Sırtımda.. bıçak keskinliğinde ağrı.. ama, ...birşeyler yapmalıyım... doktor.. geçer sanmıştım.. ağzımda ekşi bir tat... hayır, erken daha..erken..sanki..biraz daha..

Bir çift ayakkabı kapının eşiğine konuldu.

Sahipsiz bir çift siyah mokosen. Yorgun, kimliksiz.

Mutfak rafındaki kemik saplı ekmek bıçağı beyaz çarşafın üstüne konuldu.. pencereler açıktı.

Tüller uçuşuyordu. Kemik saplı bıçak buz gibiydi...

Sürahinin yanında unutulmuş yarım bardak su. Biraz içilmiş bırakılmış. Bardağın kenarında dudak izleri..

Gün batmak üzere... odanın ışığını yanıyor.. Yedi gece boyunca hep yanacak.

Ağrı geçti gitti. Demiştim ama..hep kendimi dinler oldum. Ondan..acı patlıcanı kırağ çalmaz.. uykum var biraz.. e, üşüttüm tabii..havalar sakat.. pencereyi açık bırakmış.. bizim hanımda yaşlandıkça bir tuhaf oldu.. hasta edecek bizi.. kalkıp kapamalı pencereyi.. a, bıçağın işi ne burda..ilahi kadın.. koskoca bıçakla Allah bilir elma soydu burada unuttu..

Elektriği kapatsalar ya..gözümü alıyor ışık.


Cemal TÜRKER

29 Ocak 2009

AĞLADIĞIM AKŞAMLAR

Ocak 29, 2009 1
AĞLADIĞIM AKŞAMLAR
Çık gel artık saklandığın yerden, bak oyun bitti çoktan.
Ben yoruldum yoruldum seni aramaktan.
Ne gözümde yaş kaldı, ne yüreğimde aşk,
Daha fazla yormadan beni dön gel artık…

Farkına varamadım ne çabukta geçmiş seneler.
Saçlarımda artmış bembeyaz düşler.
Seni beklerken kurduğum hayaller,
Şimdi kırık dökük aynadaki izler…

Belki bir gün diyerek geçti günlerim;
Ağzımdan hiç düşürmediğim ismin.
Yüreğimden atamadığım sevgin,
Ve şimdi bu soğuk akşamlarda hayalimde resmin…

Gönderilmemiş mektuplar var sana dair yazılan.
Senden yadigar tek resim koynumda saklanan.
Bakıp bakıp da derdimi hatırlatan,
İşte böyle akşamlardır beni hep ağlatan…


Mehpare ÖĞÜT
29 OCAK 2009

DÜNYANIN İLK AŞK MEKTUBU

Ocak 29, 2009 0
DÜNYANIN İLK AŞK MEKTUBU

Philadelphia Üniversitesi profesörlerinden Hilprecht, 1889 1900 yılları arasında Mezopotamya'nın Niffer Vadisi'nde bir kazı yaptı. Bu arada topraktan çıkarılan önemli bir vesika, içeriğinin ne olduğu bilinmeyen çivi yazısı ile yazılmış diğer binlerce levha ile birlikte, kazı yapılan yerin sahibi olan Osmanlı Hükümeti'ne teslim edildi. 70 bin levhanın içine sıkışmış bulunan bu tarihi vesika; 58 yıl sonra, dünyaca ünlü Sümerolog Muazzez Çığ ve Hatice Kızılay tarafından ele alındı. Bu taş levha üzerindeki yazının ne anlam içerdiği çözülünce, uzmanlar hayretler içinde kaldılar. Çünkü bu taş levha, dünyanın ilk aşk mektubuydu. Hem de Sümer Medeniyeti'nin en büyük kral ve kraliçesinin aşkını anlatan bir mektup...
Milattan önce 2300 2500 yılları arasında Mezopotamya'da yaşayan ve şahane bir güzelliğe sahip olan Enlil adında Sümerli bir rahibe, Kral Su-Sin'e aşıktı. Sümerlilerin yeni sene bayramında, tesadüfen kralın gözüne çarparak onunla evlenmeğe muvaffak oldu. Evlendiği gün de aşk ateşi ile, sevgilisi krala bir şiir yazdı. Gerçek sevginin sembolü olan şiir sarayda o kadar beğenildi ki, daha sonra o devrin en ünlü musiki üstatları tarafından bestelendi ve kısa zamanda halk arasına kadar yayılarak ebedileşti... Aşkını taşlara kazıtan güzel rahibe Enlil mektubunda şöyle yazıyor:
Güveyi, kalbimin sevgilisi,
Senin güzelliğin fazladır, bal gibi tatlı
Beni büyüledin,
Senin önünde titreyerek durayım,
Güveyi, seni okşayayım,
Benim kıymetli okşayışım baldan hoştur,
Bağışla bana okşayışlarını,
Benim beyim Tanrım,
Benim beyim baygınlığım,
Enlil'in kalbini memnun eden Su-Sin'im,
Bağışla bana okşayışlarını.
Güzel bir rahibenin 4500 sene önce bir krala çivi yazısıyla yazdığı dünyanın ilk aşk mektubu, İstanbul Arkeoloji Müzesinde bulunmaktadır.

Alıntı
Nedim OLGUN

27 Ocak 2009

BİR HAYALİN PEŞİNDEN...7.BÖLÜM

Ocak 27, 2009 1
BİR HAYALİN PEŞİNDEN...7.BÖLÜM
Yeşim’in kafası karışmıştı ama aklına gelen her soruyu arkadaşına yöneltmekten de kendini alamıyordu. Sonuçta ikisi de ortak bir noktada buluştular.

Yeşim,
- Demek ki, senin bu mektubu bulmanı istedi. Ben böyle şeylere inanmam ama, bunlar bir tesadüf olamaz değil mi ! Bazen filmlerde filan olur da gerçek hayatta olacağına dair…

Fulya,
- Ben de inanmam böyle şeylere ama, birbirimizi bu kadar sevmenin sonucunda sanırım gittiği yerden bile beni gözlüyor. Aradan geçen onca yıla rağmen içimde hiçbir zaman ona karşı bir öfke duymadım. Ama hep merak ettim ve belki bir gün ondan bir haber alırım ümidiyle yaşadım. Gerçek aşk sanırım ikimiz arasında yaşanan şeyden başka bir şey olamaz

Bunları konuştukları sırada Yeşim arkadaşına dönerek,

- Peki ne zaman ölmüş olabilir. Bir dakika bir arkadaşı vardı onun Erhan isminde. Gazeteciydi. Çok sık görüşürlerdi. Hatta geçenlerde bizim oraya geldi bir işi varmış müdürle. Hemen onu arayalım. Onunla ilgili bir şeyler biliyor olabilir.

Fulya,
- O zaman hemen arayalım, bakalım bize söyleyeceği bir şeyler var mı ?

Yeşim önce müdür beyi arar ve onun telefonunu alır. Daha sonra da Erhan’ı ararlar. Durumu olduğu gibi anlatırlar. Erhan duydukları karşısında oldukça hüzünlenir, sesi titremeye başlar. Ağlamaklı bir sesle,

- Hasta olduğunu ilk söylediğinde beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Tek bir çıkış yolu vardı bu illetten kurtulmanın ki o da ameliyat olmaktı. Her ne kadar istemese de, Fulya için, sevdiği kadın için olması gerektiğini biliyordu. Her geçen gün aleyhine işliyordu ve sonunda ameliyat oldu. Doktorları başarılı bir operasyon geçirdiğini söylese de her şeyin patoloji sonucuna bağlı olduğunu , onu gördükten sonra asıl kararını vereceğini söyledi. Patoloji sonucunu aldığımız gün her ikimiz için de kötü ve hüzünlü bir gündü. Çünkü sonuç kötü çıkmıştı. Doktorları zamanla bu hastalığın vücudunun değişik yerlerinde hasar bırakacağından bahsetti ve kendini önceden hissettirmediği için geç kalındığını, bununda tedavisini imkansızlaştırdığını söyledi. O günden sonra kendini bıraktı, dünyayla olan ilişkisini tamamen kesti. Ne kadar yaşayacağı konusunda hiçbir şey konuşmak istemiyordu. Tek söylediği seni üzmek istemediği ve bu yüzden asla ve asla sana bir şey söylenmemesiydi. Son zamanlarda durumu iyice ağırlaşmıştı. Artık söyledikleri bile anlaşılmıyordu ve nitekim 14 Nisan 1996’de öldü. Ölmeden önce kendini zorlayarak söylediği şey ise sana bir mektup yazdığı oldu. Ancak ben mektubu bir türlü bulamamıştım. Demek ki, hala seni gözetliyordu gittiği yerden ve o mektubu okuman için sana nasıl oldu bilmiyorum ama gözüktü bir şekilde. Böyle şeylere pek inanmam aslında ama, bunun başka bir açıklamasını göremiyorum.


Fulya derin derin iç çekerek ağlıyor, ağlarken ağzından “neden ?, neden o” diye sorular çıkıyordu. Ama Tanrı’nın emrine karşı gelinmeyeceğini de biliyordu. O gitmişti çoktan, artık yoktu. Yıllardır kendisini terk ettiği inancıyla yaşamak mı daha iyiydi yoksa böyle bir acı gerçekle yüzleşmek mi bilemiyordu. En iyisi mi onu anılarda en güzel bir şekilde hatırlamaktı. Tıpkı yıllardır yaptığı gibi bir hayalin peşinden kalkıp öğrendiği gerçek sayesinde, yine en güzel hayal olarak hatırlamak en doğrusuydu. Öyle yapacaktı. Bütün soru işaretlerinin karşılığı böylelikle cevaplarını bulmuştu. Artık ağlasa da , söylense de yersizdi. Önemli olan onun gittiği yerde huzurlu olmasıydı. Ve onu hayatının her anında en güzel şekilde sevgi dolu bakan gözleriyle ve kocaman yüreğiyle hatırlamaktı.



…SON …

MEHPARE ÖĞÜT
@ 2008

26 Ocak 2009

BİR HAYALİN PEŞİNDEN...6.BÖLÜM

Ocak 26, 2009 0
BİR HAYALİN PEŞİNDEN...6.BÖLÜM
Arkadaşımla vedalaştım ve ona sana verilmek üzere bu mektubu teslim ettim. Sonuçta yaşamak kadar ölmek şansımda vardı. Ameliyathaneye giderken, seni bir kez daha görmek arzusu tüm benliğimi yakıyorken, bir daha görememe endişesi de içimi kemirip duruyordu. Ama şundan hep emin oldum. Seni büyük bir aşkla ölümüne sevdiğimden ve bu yeryüzünde senden başka kimseyi bir daha böylesine derinden sevemeyeceğimden.
Bu nedenle sana bu satırları yazdım ve umarım bana hiç ama hiç kızmazsın. Tek isteğim senin üzülmene engel olmaktı. Bütün ihtimalleri göz önünde bulundurarak eğer bir daha seninle yan yana, göz göze olamazsak bil ki, seni kalbimde götürüyorum ve gittiğim yerden her zaman seni koruyup kollayacağım. Şayet verilen ikinci bir şans olursa, bil ki işte o zaman seni hayatımın sonuna kadar yanımdan ayırmayacağım. Kendine iyi bak benim ıslak çimen gözlü sevgilim, kendine iyi bak. Seni seviyorum,

Yürekten sevgilerimle,
Hasan … ’


Mektubu bitirmişti ama, öğrendiği bu haber karşısında aklı karışmış, şaşkın ve üzgündü. Yıllarca onu, kendisini sevmediğini ve bu yüzden onu terk ettiği düşüncesiyle yaşamıştı. Oysa durum sandığının tam aksineydi. Böyle bir olayın onun başına gelebileceğini nerden bilebilirdi ki. Sürekli onu suçlayıp durmuştu. Niye ?, neden ? terk etti sorularını sormaktan asla vazgeçmemişti; ta ki bu zamane dek. Ve işte şimdi hayatın acımasız yüzünü ve kaderin ağlarını insanlar üzerine nasıl örebileceğini gördü. Beni seviyor, seviyormuş dedi içinden. Mektubu büyük bir titizlikle katladı, zarfın içine yerleştirdi ve göğsünün üzerine bastırarak gözlerini kapattı. Onu hayal etmeye çalıştı. İlk tanıştıkları anı, geçirdikleri günü ve onu son gördüğü anı. Sanki hiçbir şey yaşanmamışçasına Oturduğu yerden kalkarak odanın içindeki dolanmaya başladı. Ne kadar da çok kitap okumuştu. Tam karşısında gözüne çarpan kırmızı kaplı kitap ona yapancı değildi. Evet, bu kitap kendisinindi ve ona okuması için vermişti. Kitabın sayfaları arasında birkaç resim buldu. Gittikleri gölde ordan geçen bir çocuk çekmişti. O gün ne kadar da eğlenmişlerdi. Derin bir iç çekti. Odadan salona doğru çıktı. Şimdi ne yapmalıydı. Buradan nasıl çıkacaktı. Bir yolu olmalıydı ama ne. İşyerindekiler ve arkadaşları kim bilir nasıl da meraklanmışlardı. Bir kez daha kapıya doğru gitti. Kolu çevirdi ve açıldı.

-“Nasıl yani ?, Ama biraz önce o kadar uğraşmama rağmen açılmamıştı.”

Çıldırıyor muyum acaba diye düşünse de, bu sefer kapı gerçekten de açılmıştı. Bu olay karşısında ilginç demek sanırım yetersiz kalır. Salonda bıraktığı çantasını alarak koşar adımlarla evden çıktı ve bir taksiye atlayarak evine gitti. Saat zaten çok geç olduğundan işe gitmeyecekti. Yarına kadar makul bir bahane bulabilirim düşüncesiyle, kendini ilk iş olarak banyoya atmak oldu. Bu arada kafasından cevabını bekleyen yüzlerce soruyla boğuşuyordu. Telefonun sesiyle irkildi. Arayan kız arkadaşıydı.

- “Fulya, nerdesin sen ? sormadığım hastane, karakol kalmadı. Başına bir şey geldi sandım, nerdeydin söyler misin bana. İştekilerde merak etti ve hatta müdür bey bile. Seni o kadar çok merak etti ki, evine kadar şoförünü yollayıp kontrol bile ettirdi. Nerdeydin Fulya ? nerdeydin ? Söyle bana !

Fulya arkadaşının ardı arkası kesilmeyen sorularına bir karşılık vermeye çalışıyordu ama nafile. Sorularının sonunun geleceği yok gibiydi. Yorgun ve üzgün haliyle,

- Canım sonra görüşsek olur mu ? şu an kendimi iyi hissetmiyorum. Lütfen daha sonra ara olmaz mı ? O zaman sana her şeyi anlatırım, bütün merakını da gidermiş olurum.

Canciğer arkadaşı ile böyle konuşmak istemezdi ama o an ne konuşacak takati, ne de ruh hali buna müsait değildi. Yatağının içinde bir sağa, bir sola dönüyor, gözlerini kapatıp da uyumak bir türlü mümkün olmuyordu. Gözlerini her kapattığında onu görüyor, sanki yanındaymışçasına bir duygu tüm benliğini kaplıyordu…

Sabah, daha henüz yeni yeni ağarırken arka arkaya çalan kapı zilinden irkilerek kalktı yatağından. Sabahın köründe kimdi bu gelen. Bu saatte kimse gelmezdi. Kapının deliğinden baktığında önce kızıl bir saç ve sonra yeşil gözleri gördü. Ahh bu Yeşim’di. Kapıyı açtı hemen ve ;

- Allasen kuzum, sabah sabah rüyanda mı gördün beni, neden geldin ?
- İstemiyorsan gideyim Fulya, hem dün nerdeydin sen bana onun hesabını ver. Bu arada patrondan senin adına izin aldım. Bu kıyağımı da unutma.
- Patrondan izin mi aldın ! Off Allah’ım olamaz. Ne söyledin de aldın.
- Merak etme. Tamamen mantıklı bir bahane buldum o da hiç düşünmeden evet dedi ve hatta “sende izinlisin, git arkadaşına yardım et” demez mi, dünyalar benim oldu anlayacağın. Bu fırsat bir daha ele geçmez. O yüzden bak simit de aldım önce güzel bir kahvaltı yapıp ardından bana neler olduğunu anlatmaya ne dersin ??
- Sen delisin Yeşim, gerçekten delisin. Tamam, her şeyi anlatacağım sana.
- Söz mü !
- Söz, söz….


Fulya yaşadıklarının hepsini noktasından virgülüne kadar eksiksiz anlattı arkadaşına.


Yazan : Mehpare ÖĞÜT
2008

25 Ocak 2009

BİR HAYALİN PEŞİNDEN...5.BÖLÜM

Ocak 25, 2009 0
BİR HAYALİN PEŞİNDEN...5.BÖLÜM
10 Eylül 1995



Ebedi Aşkım,

Sana bu mektubu yazıp yazmamayı çok düşündüm inan, ama sonunda yazmaya karar verdim. Bu satırları benim için yazmak ne kadar zor ise, okumakta senin için bir o kadar zor olacaktır eminim. Çünkü bu mektubu aldığında ben çoktan gitmiş olacağım. Biliyorum bana kızacaksın bu şimdi mi bildirilir diye ama, günlerdir ve hatta aylardır içimi kemiren ve sana nasıl anlatacağımı bir türlü bilemediğim ve içinde bulunduğum bu durum hakkında seçeceğim kelimelerin ne kadar özenli ve bir o kadar da seni incitmeyecek olması için kim bilir bu kaçıncı yazıp yazıp attığım ve sonunda bitirdiğim. Bilirsin ben başından beri öyle edebi kelimeler edemem ve beceremem de. Yani kalas adamın tekiyim ama sen beni bu halimle kabul ettin ve sevdin. Buna rağmen yine de bu satırlarda kullandığım cümleleri kurmak için inan çok uğraştım tatlım. Her neyse, sana bu mektubu yazıyorum çünkü, biraz önce de bahsettiğim gibi senden çok uzaklara gidiyorum daha doğrusu gitmek zorundayım. Bu benim isteğim değil inan !
Bu bana verilmiş hayat rolümde uymak zorunda olduğum bir kural ve bu kuralı bozmam mümkün değil. Belki bu yazdıklarımla anlatmak istediğimi anlayamamış olabilirsin. Bu yüzden sana acı vereceğini bile bile bu satırları yazmak benim içinde kolay değil ancak bunu senden saklamak sana karşı haksızlık olur. Bu yüzdende cesaret edip de yüzüne söyleyemeyeceğim bu gerçeği bu mektup sayesinde sana açıklamak istedim. Umarım bu yüzden bana gücenmez ve beni anlarsın.

Bir süre önce, bir arkadaşımla birlikte yemeğe çıkmıştık. Gerçi sen de tanıyorsun onu. Kemal, bizim iş yerinden. Yemek sonrası birkaç kadeh bir şeyler içip evimize döndük ancak ben eve girer girmez kendimde bir değişiklik fark ettim. Önce bunun geçici bir şey olduğunu ve içtiğim iki kadeh içkinin etkisinden dolayı düşündüm ancak, bir türlü geçmek bilmedi ve gecenin sabahında arkadaşımı arayarak beni bir doktora götürmesi için eşlik etmesini rica ettim. Sağ olsun, onun da liseden bir arkadaşı doktormuş ve beni ona götürdü. Muayene arkasından yaptırmam gereken tetkikleri verdi ve benden Beyin MR’ı istedi. Her ne kadar korkmuyorum desem de o an, hayatımda ilk kez ölmek korkusu kaplamıştı tüm benliğimi. Bütün tahlillerimizi aynı gün içerisinde yaptırarak, birkaç gün sonra çıkacak sonuçlarla birlikte tekrar doktora gitmek için ayrıldık. O gün işten izin almıştım. Eve gelip kendimi kanepenin üzerine boylu boyunca attım. Saatlerce gözümü kırpmadan tavandaki avizeyi seyrettim. Aklımdan geçen onca soruyu bir tarafa atmaya çalışsam da, “Ya kötü bir şey çıkarsa, ne yapacağım” demekten kendimi alamadım ve sonunda beynimi kemiren sorular eşliğinde uykuya dalmışım. Uyandığımda baş dönmem geçmişti ve kendimi her zamankinden çok daha iyi hissediyordum. O gün her zaman ki gibi günlük işlerimi yaptım. Hatta senin için bir de süprizim vardı. Birlikte gittiğimiz piknikte kaybettiğin kolye vardı ya, onu bulmuştum ve sana getirecektim ama kısmet olmadı. Çünkü eve geldiğimde tıpkı bir önce ki gön olduğu gibi baş dönmelerim başlamıştı. Bu seferkiler daha şiddetliydi. Oturduğum yerden kalkamayacak kadar hem de. Arkadaşımı aradım ve bana yardım etmesini istedim. Kısa sürede geldi beni hastaneye götürdü. Tekrar bir kontrol başka tetkikler vesaire. Sonuçta acı gerçek yüzümde şiddetli bir tokat gibi patladı. Doktor bana dönerek,

-Üzülerek söylüyorum ama, beyninizde ur var..

O andan itibaren söylenen hiçbir şeyi duymuyordum. Arkadaşımın, doktorun ve hemşire hanımın sesi kulağımda adeta yankılanıyor, yankılanıyordu. Kendime geldiğimde ertesi gün öğleden sonrası olmuştu çoktan. Bir sakinleştirici yapmışlar ve ancak kendime gelebilmiştim. Doktor bey beni ziyarete geldiğinde durumumla ilgili daha teferruatlı bilgi verdi. Ameliyat olmam gerektiğini ve bunun şart olduğunu söyledi. Yoksa, yoksa öleceğimden bahsetti. Ölmek, o an insanın kendine konduramadığı bir hastalığın pençesinde olduğunu bilmesi kadar korkunç bir şey yok inan. Ameliyat olmam gerekiyordu, olmazsam ölecektim. Nitekim olmasam bile gün gelip ölüm beni yakalayacaktı zaten. Sonunda ameliyat masasından kalkamamakta vardı. En sonunda olmaya karar verdim. Çünkü seninle olmak ve hayatımın geri kalan kısmını seninle yaşamak istiyordum. İkinci bir şansım olabilirdi ve ben bunu değerlendirmeliydim.
Tek bir şartım vardı o da, bu ameliyat olup bitene ve ben tamamen iyileşene dek sana söylenmeyecekti, söylemeyecektim. Çünkü senin üzülmeni, gözünden tek bir damla yaş dökmene dayanamazdım. Bu beynimdeki urun verdiği acıdan çok daha fazla acı verirdi bana.

Beklenen gün gelmiş, ameliyat önlüğünü giydirmişlerdi. Benim yanımda olan tek bir arkadaşım vardı. Onun desteği sayesinde kendimi daha güçlü hissediyordum ve bir de sana duyduğum ölümsüz aşk…


Yazan : Mehpare ÖĞÜT
2008

24 Ocak 2009

BİR HAYALİN PEŞİNDEN...4.BÖLÜM

Ocak 24, 2009 1
BİR HAYALİN PEŞİNDEN...4.BÖLÜM
Neydi bu, bir tür şaka mı yoksa görmekten kurtulamadığı uzun bir rüya mıydı. Hayatının sonuna kadar burada kalmayacaktı herhalde. Mutlaka onu merak eden birileri arkadaşları dostları olacaktı. Hiç olmadı iş yerindekiler meraklanacaktı. Evin içinde bir o tarafa, bir bu tarafa gidip geliyordu ki, çalışma odasında masanın üstünde duran mektup geldi aklına. Hemen odaya gitti, masanın üstünde duran mektubu aldı; evirdi, çevirdi ve sonunda açmaya karar verdi. Mektup açacağıyla zarfın yan tarafından dikkatice açtı ve içinde ne olduğunu ve kimin tarafından kim için yazıldığını bilmediği mektubu büyük bir heyecanla açtı. Açmasıyla birlikte içinden düşen kolyenin kulaklarında bıraktığı ses ile irkildi. Yere eğilip kolyeyi aldığında gözleri adeta fal taşı gibi açılmış; nerdeyse küçük dilini yutacak gibiydi.
Islak çimen yeşili gözleri büyüdü, büyüdü; gözyaşlarıyla doldu ve yanaklarından süzülmeye başladı. Her saniye ağlamasının şiddeti artıyor, ne düşüneceğini bilemiyordu. Sanki üzerinde yıllardır taşıdığı ağır bir yükün altında ezilmişçesine hissederek, çalışma masasının hemen sağındaki kırmızı deri koltuğa oturdu. Gözleri kıpkırmızı bir halde elinde duran kolyeye bakmaya devam etti. Bu kolye yıllar öncesinden sevdiği adam tarafından kendisine doğum gününde hediye edilmiş olan kolyeydi. Onu büyük bir mutlulukla takmış, bir Pazar günü kasabanın 5 km uzağındaki ormanda yaptıkları piknikte kaybetmişti. Demek oluyordu ki, kolyeyi bulmuş ama kendisine vermemişti. Çünkü onu o piknikten sonra 2 kere görmüş ve bir daha da ona ulaşamamıştı. Aramadığı yer kalmamıştı. Şehirdeki tüm hastanelere, otellere sormuş soruşturmuş ve hatta kayıp ilanı bile vermişti Ancak kendisine ait hiçbir bilgiye ulaşamamıştı. O günden sonra da içine kapanmış ve uzunca bir süre kendisine gelememişti. Gelemezdi de !... Bir insan sevdiğini kaybedince, hele hele de bu insan evlenme teklifi eden insan olunca daha bir kötü oluyordu. Yürüdükleri tüm yollarda, attığı tüm adımlarda ve bütün köşe başlarında onun hatırası gözlerinin önüne geliyor, arkadan gördüğü her erkeği o sanıyordu. Bir ara arkadaşları ona psikolojik yardım almasını önermişlerse de O tepkisini “Ben deli değilim, sadece” diyen ve bitiremediği cümleler kuruyor ardından da saatlerce dinmeyen gözyaşlarına teslim oluyordu. Sonuçta onu kaybetmişti ve bu gerçeği er ya da geç kaybedecekti. Ne kadar zor olsa da bundan kaçış yoktu artık…
Elinin tersi ile gözyaşlarını sildi ve elinde duran mektubu araladı. Bu mektubu okuyup okumamaya bir türlü karar veremiyordu ama içinden bir ses “okumalısın” diyordu. Titreyen elleriyle mektubu sıkı sıkı tutuyor ve okumak için kendinde güç arıyordu. “Belki de bana ait değil bu mektup ve bu kolye. Sonuçta bu bir kolye ve başkasında da aynısından olması kadar doğal bir şey olamaz değil mi “ diye düşündü ama tüm düşünceleri bir anda uçup gitti. Çünkü bu kolye ona özel yapılmıştı ve bunun bir benzeri daha yoktu.
Sonunda mektubu okuyacaktı er geç ve uzatmanın bir anlamı da yoktu. Hayatında hiçbir şey için bu kadar heyecanlanmamıştı ve bu kadar merak etmemişti. Yıllar sonra belki de kendisine bırakılmış bir mesajdı ve gönderilememişti ya da yeni gönderilmek üzereydi. Hiçbir şey bilmiyordu ama belki de birazdan bir şeyler öğrenecekti. Yıllar sonra da olsa…


Yazan : Mehpare ÖĞÜT
2008

23 Ocak 2009

BİR HAYALİN PEŞİNDEN...3.BÖLÜM

Ocak 23, 2009 0
BİR HAYALİN PEŞİNDEN...3.BÖLÜM
Gecenin bir yarısı yeniden ama bu sefer bir tıkırtıya uyandı. Yan tarafta ki oda da bir ışık yanıyordu. Evin sahibi geldi diye düşünerekten olduğu yerden kalktı ve odaya doğru yöneldi. Odada kimse yoktu. Ama daha önce kilitli olan odanın

kapısı ardına kadar açıktı. Merak ve endişe dolu gözlerle kapıya doğru yürümeye başladı ve sonra tüm cesaretiyle odaya girdi.
Kimsecikler yoktu. Çalışma masasının üstünde henüz açılmamış bir zarf ve mektup açacağı duruyordu. Küçük bir oda olmasına karşılık duvarlara özenle monte edilmiş boydan raflarda sayısız kitap, dergi ve hatta eski plaklar bulunmaktaydı. Plaklar o kadar eskiydi ki eski yılların en önemli sanatçılarına aitti. Birkaç kitabı karıştırdı, dergilere baktı ama aklı masanın üzerindeki mektupta kalmıştı.
‘Başkasına ait şeylere dokunmamalısın” dediğini duyar gibiydi ama, içindeki o merak duygusu onun “dokunmamalısın” emrini ortadan kaldırıyordu. Aslında doğruydu. Burası başkasının eviydi ve o mektup da bu evin sahibine aitti. Belli ki gönderilecekti ama sanırım ev sahibi unuttuğu için gönderilememişti.
En iyisi evine gitmekti. Evine gidip sıcak bir banyo yapıp iş saatine kadar dinlenmeliydi. Salona dönüp çantasını aldı ve yattığı yeri düzeltti. Son olarak da çalışma odasındaki elektriği kapatmak için geçmişti ki, az önce masanın üzerinde duran mektup yerinde yoktu. Biraz önce ordaydı halbuki. Ne olmuş olabilirdi ! Kaşla göz arasında nasıl kaybolabilirdi. Hem evde kendisinden başka kimse de yoktu. Yoksa aklının oynadığı bir oyun muydu bu. Hemen evden çıkması gerektiğini düşündü. Elektriği kapayarak kapıya doğru hızlı adımlarla yürüdü. Ancak kapı açılmıyordu. Ne kadar zorladıysa da bir türlü açılmıyordu. Neydi bu bir rüya mı, şaka mı, yoksa gerçekten de aklının oynadığı bir tür oyun mu ??
Hemen telefon etmeliydi, arkadaşına ya da en iyisi acil yardımı aramalıydı. Bilmiyordu, ne yapacağını, ne yapması gerektiğini kestiremiyordu. Telefon salonda olmalı diye düşündü. İşte orda küçük konsolun üzerinde duruyordu. Ahizeyi kaldırdı ama ses gelmiyordu. Telefon kapalıydı ya da bozuk herneyse. Anlaşılan ev sahibi gelene dek burada hapis olarak kalacaktı.
Sabah olmuş, güneş çoktan doğmuştu. Oturduğu yerde uyuyakalmış olacaktı ki, boynunda dayanılmaz bir ağrı vardı.
“Offf “diye iç geçirdi. “Nerden geldim ben buraya, keşke hiç gelmeseydim.”diyerek kalktı ayağa. Pencereleri açtı. İçeri dolan temiz hava ve baharın o güzelim çiçek kokusu bir anda odayı doldurdu.
Artık bu evden bir yolunu bulup gitmeliydi hemen.

Ama nasıl ? Kapı kilitli, telefonsa çalışmıyor !.
“Bir yolu olmalı, mutlaka olmalı” diye düşündü içinden...İşine yarayacak herhangi bir alet olup olmadığına baktı ama bulamadı. Mutfaktan aldığı bir bıçak yardımı ile kapıyı ne kadar zorladıysa da başarılı olamadı.


Yazan : Mehpare ÖĞÜT
2008

22 Ocak 2009

BİR HAYALİN PEŞİNDEN...2.BÖLÜM

Ocak 22, 2009 0
BİR HAYALİN PEŞİNDEN...2.BÖLÜM
En son merdivenlere oturmuştu ve sonra üstüne düşen ağırlıkla birlikte uykuya teslim olmuştu. Bu neydi, bir rüyamı yoksa başka bir şey miydi ! Yattığı yer o kadar rahattı ki, bu kadar uzun süre uyumasına şaşmamak gerekirdi. Belli ki, burası evin salonuydu. Çok fazla büyük değildi ama, özenle döşendiği her halinden belliydi. Duvardaki tablolar ve yerdeki kırmızı halı, evin sahibinin zevk sahibi olduğunun en büyük kanıtıydı. Buna rağmen evin içine inceden inceye sızan ışığın dışında bir tek yan odadaki pencereden gelen aydınlık vuruyordu. Biraz daha yürüyerek ışığın geldiği odaya yöneldi. Burası da diğer oda gibi çok sade ama bir o kadar da güzel döşenmiş bir odaydı ve belli ki oturma odası olarak kullanılıyordu. Camın önünde ise maun renkte küçük bir yemek masası ve sandalyeleri yer alıyordu. Odanın hemen solunda ise bir kapı daha vardı. Keşfe çıkmış kaşifler gibi hissediyordu kendini ve her gördüğü yeni şey onda merak uyandırıyordu. Kapının koluna dokundu fakat kapı açılmıyordu. İkinci bir defa ve bu sefer daha güçlü bir şekilde bastırarak kapıyı açmaya çalıştı ama boşunaydı. Kapı kilitliydi. Peki ama neden bir tek bu kapı kilitliydi. Belki de eski eşyaların koyulduğu ve depo olarak kullanılan küçük bir odaydı sadece. Üstünde durulacak bir konu değildi ve evin diğer bölümlerini görmek istiyordu. Odadan çıktı ve tam karşıda ki kapıya yöneldi. Burası evin mutfağıydı. Çok büyük olmasa da oldukça şirin bir yere benziyordu. Genelde pembe rengin hakim olduğu mutfakta eksik bir şey yok gibiydi. Tertemizdi. Bu arada karnının acıktığını hissetmiş olmalı ki, etrafta yiyecek bir şeyler aradı. Buzdolabını açtı, çok fazla bir şey olmasa da kaşar peyniri ona göz kırpıyordu.

“Sanırım bekar birisi olmalı evin sahibi, yoksa dolap ağzına kadar dolu olurdu” diye düşündü.

Kaşar peynirinden büyükçe bir parça kesti ve yemeğe başladı. Eski olduğu tadından belliydi. Mutfaktan çıktı tekrar salona döndü. Koltuğa oturdu. Ne yapması gerekiyordu, gitmeli miydi yoksa kalmalıydı. Bir teşekkür etmesi gerekirdi sanırım ev sahibine. En azından onu merdivende uyumaktan kurtarmış ve rahat etmesi için de dışarı çıkmıştı. İnsanlara güveniyordu ki, onu evinde bırakmayı göze almıştı.
Aslında eve dönmesi gerekiyordu Vakit çok geç olmuştu. Ve o bu saatte asla dışarıda olmaktan hoşlanmayan biriydi. Biraz daha beklemekten bir şey çıkmazdı ve taksiye atlayıp evine gidebilirdi.
Başını koltuğa dayadı ve onu düşünerek yeniden uykuya daldı.
Yazan : Mehpare ÖĞÜT
2008

21 Ocak 2009

BİR HAYALİN PEŞİNDEN...1.BÖLÜM

Ocak 21, 2009 0
BİR HAYALİN PEŞİNDEN...1.BÖLÜM
Image Hosted by ImageShack.us


Çıktığı merdiven basamaklarının her birinde nefes alıyor, aldıkça kalp atışlarının hızı artıyor, arttıkça heyecanlanıyordu. Aslında yorulan bacakları değil ruhuydu. Sanki kırk yıl birden yaşlanmışçasına yorgundu yüreği. Yıllardır görmüyordu. Şimdiye kadar nerde olduğunu bile bilmiyordu. Ta ki, en yakın arkadaşı söyleyene kadar. Ona kardeşinden bile yakın olan arkadaşı sayesinde onun izine ulaşmıştı ve işte yıllar sonra onu görecekti. Nasıldı acaba ? Hala eskisi gibimiydi. Yoksa kendisi gibi O’da yılların yorgunluğu ile mücadele etmekte miydi. Hiçbir şey bilmiyor ve hatta düşünmek bile istemiyordu. Tek isteği vardı o da, bir an önce onu görebilmek…

Son iki kat kalmıştı. Eskiden kalma yedi katlı binanın en üst katındaydı. Asansör vardı var olmasına ama, gözü hep korkmuştu binmekten. Ya asansörde kalırsam diye ve bu yüzden merdivenleri tercih ederdi hep. Neyse sonuncu kata gelmişti işte. Biraz sonra kapıyı çalacak ve karşısına geçip “Ben geldim” diyecekti. Diyebilecek miydi acaba ! Belki de onu gördüğüne sevinmeyecekti ve hatta niye geldin bile diyebilirdi. Olsun varsın, ne derse desin önemli olan tek gerçek vardı o da, yıllar sonra onu görecek olmasıydı. İçindeki heyecan gitgide artıyor, sanki kalbi dışarı fırlayacakmış gibi oluyordu.

İşte kapı tam karşısındaydı. O an kararsız bir şekilde zile doğru uzattı elini. Çalıp çalmama arasında gidip geliyordu. Geçmişe gidip geliyor, iç hesaplaşması yapıyor ama onu görme isteği ile bir türlü gerçekten ne istediğini bilmiyordu. En sonunda tüm cesaretini toplayarak zile bastı. O an düştü düşecek gibi sarsıldığını hissetti. Destek almak için sağ omzunu duvara yasladı. Açan yoktu kapıyı. Sonra tekrar bastı ve ardından bir kez daha. İçerden hiçbir ses gelmiyordu. Belki de dışarı bir iş için çıkmıştı ya da alışveriş yapmaya gitmişti. Hatta tatile bile gitmiş olabilirdi. Olabilirdi çünkü arkadaşı onu gördüm dediğinden bu yana nerdeyse dört gün geçmişti. Bu süre içerisinde de belki iş amaçlı belki de tatile gitmiş olabilirdi. Bütün ihtimaller bir yana bekleyecekti. Bunca yıldan sonra bulmuşken onu, bir kere olsun görmeden gitmek olmazdı. Çantasını altına alarak merdiven basamağına oturdu. “Ne kadar beklemem gerekiyorsa o kadar bekleyeceğim” diye yarı sesli, yarı sessiz mırıldandı içinden.
Merdivenin karşısındaki kırık camdan yüzüne doğru vuran akşam güneşi gözkapaklarını ağırlaştırmış, üzerine bir uyku hali çökmüştü. Ne kadar direndiyse de sonunda yenik düşmüştü. Saatler sonra gözlerini yavaş yavaş açtı, etrafına merak ve endişe dolu gözlerle baktı. Nerdeydi ? Burası onun evi değildi. Buraya nasıl gelmişti, hiçbir şey bilmiyor ve hatırlamıyordu.



Yazan : Mehpare ÖĞÜT
2008

19 Ocak 2009

SEVMEK

Ocak 19, 2009 1
SEVMEK
Sevmek,
Seni seveni sevmek;
Ümit etmek,
Bir gün sevgilim diyebilmek…
Gözlerdeki ışıltıyı,
Kalplerdeki heyecanı yakalayabilmek…
İlk dokunuşlar, ilk öpüşmeler, ilk heyecanlar,
Her şeyin ilki gibi ilk sancılar, ilk yaralar, ilk sızlanışlar,
İlk terk edişler, barışmalar, hüzünler, ayrılıklar,
Ardından yeniden barışmalar, yeniden sarmaş / dolaş olmalar;
Hiçbir şey olmamışçasına kenetlenen eller,
Bakışan gözler, tutuşan yürekler ve söylenen sözler edilen yeminler.
İşte böylesine güzeldir sevmek.
Seni seveni sevmek;
Ümit etmek,
Bir gün sevgilim diyebilmek…


Mehpare ÖĞÜT
OCAK 2009

AYAZDA İKİ YÜREK...

Ocak 19, 2009 0
AYAZDA İKİ YÜREK...
Bu sabah beni uyandırmadan işe gitti. Giyindiğini duydum, ama kalkmadım. Kalkmak istemedim. Bir ara yatağa eğilip bir süre yüzümü seyretti. Soluğunu hissettim. Uyumadığımı fark etti sanıyorum. Ama bir şey demedi. Gözlerim kapalıydı, ama yüzüme umutsuz bir hüzünle baktığını hissettim.

Günlerdir doğru dürüst birşey konuşamıyoruz. Birbirimizden saklanarak yaşıyoruz sanki. Oysa bir yıl önce ne büyük bir hevesle başlamıştık birbirimizi sevmeye... 5 aydır bende kalıyor. Günlük hayatın o basit, o bayağı ayrıntıları sevgimizi acımasızca kemiriyor. Ama o bu konuyu açmaktan ısrarla kaçıyor. Ne zaman ilişkimizin nereye gittiğini konuşmak istesem, ya konuyu değiştiriyor, ya kaçamak cevaplar veriyor...

Kalktığımda mutfakta notunu gördüm: Sevgilim, öyle güzel uyuyordun ki, uyandırmaya kıyamadım. Bu gece işyerinde nöbetçiyim. Beni merak etme. Sevgiyle, yazıyordu...

Notunu okuyunca gözlerim doldu. Bir bıçağın ucu kalbimde hafifçe gezindi sanki... Ona karşı hoyrat davrandığımı hissettim bir an. İlişkimizin sürmesi için asıl çırpınan oydu sanki. Bir de bana bu aralar çok ihtiyacı vardı. Başka bir eve taşınacak gücü yoktu. Aslında ben de onu hayatımdan kolay kolay çıkaramazdım. Bir tek onunla huzur içinde uyuyabiliyordum. Bu sevginin en gerekli koşullarından biridir, bilirsiniz. Ama başka bir sevgiliyi, başka bir aşkı özlüyordum. Ve bu kentten uzaklara, çok uzaklara gitmek istiyordum. Hem onsuz uyuyamıyordum, hem de çok yalnızdım. Ben ondan uzaklaştıkça, o da benden uzaklaşıyordu. Uzaklaştıkça ruhumuz üşüyor, üşüdükçe de örtünüyor, birbirimizden gizleniyorduk. Gizlendikçe daha bir yalnızlaşıyorduk...

Bütün gün onu düşünüp içtim. Başka hiçbir şey yapmadım. Akşam oldu. Şehrin ışıkları yandı. Kalktım internetimin başına geçtim. Aslında yaptığım büyük bir hataydı. Bu ilişkiyi tamamen bitirebilirdim. Ama nedense kendime karşı koyamadım. Ve internette onun sayfasına girdim... Sayfasının ismi Ayazdaki Bir Yürek?ti. Fransız yönetmen Claude Saute'nin bu filmini birlikte gözyaşları içinde seyretmiştik... Filmin ismini günlerce sayıklayıp durmuştu. Benim de yüreğim hep ayazdadır, diyordu. Sinema tutkunuydu. Para bulduğunda çekmeyi düşündüğü bir sürü senaryosu vardı... Ama parası hiç olmuyordu. Zamanının daraldığını düşünüyor, yaptığı işlerin onu asıl yapmak istediklerinden uzaklaştırdığını fark ettikçe hırçınlaşıyor, bu yüzden çalıştığı yerlerde fazla barınamıyordu...

Kendimi tiyatrocu Ümit olarak tanıttım ona... Dedim ya, yaptığım büyük bir hataydı diye...

- Sizi tanımak istiyorum.. Ben tiyatroyla uğraşıyorum. Adım Ümit. Arada sırada dublaj yaparım. Adını söyledikten sonra, onu aramama iten nedenin ne olduğunu sordu.



- Sitenizin ismi Ayazda Bir Yürek. Yanılmıyorsam bu bir filmin adı.

- Evet, Claude Saute?nin filmi. Çok etkilenmiştim. Siz seyrettiniz mi?..

- Seyrettim. Ben de çok etkilenmiştim. Sinemayla ilgilisiniz galiba.

- İlgili ne demek. Sinema benim tek tutkumdur. Senaryo yazıyorum. En büyük idealim yazdığım senaryoları çekebilmek... Ama para meselesi işte...

- Şu an ne iş yapıyorsunuz?

- Reklamcılıkla ilgili bir dergide editörlük yapıyorum. Çok sıkılıyorum ve atılmam an meselesi... Sizin işler nasıl?

- Pek iyi sayılmaz, hatta berbat diyebilirim. Tiyatro çevresini bilir misiniz, bilmem. Hep ahbap çavuş ilişkileri geçerlidir. Yoz, çürümüş bir dünya. İdealist, dürüst insanlara yer yoktur bu dünyada...

- Desenize sinema dünyasından pek bir farkı yok. Peki söyler misiniz, bizim gibi insanlara ne zaman şans tanınacak?

- İşimiz çok zor. Ya kurallara uyacağız, ya da köşemizde bekleyip hüzün biriktireceğiz...

- Hayır, ben köşemde oturup beklemek istemiyorum. Mutlaka bireyler yapmalıyım.

- Şu an neredesiniz?

- Lanet olası işyerimdeyim. Bitirilmesi gereken sayfalar var. Yarın dergi baskıya girecek. Ya siz, siz neredesiniz?

- Ben evimdeyim. Ve canım hiçbir şey yapmak istemiyor.

- Yalnız mısınız?

- Evet, yalnızım.

- Birlikte olduğunuz kimse yok mu?

- Neden sordunuz?

- Hiç işte, öylesine sordum.

- Hayatımda biri var. Ama şu an evde değil.

- Peki siz, sizin hayatınızda biri var mı

- Evet, var...

- Ne iş yapıyor?
- Yazar. Oldukça da tanınmış bir yazar. Bir yılı aşkındır beraberiz.

- Nerede yazıyor?

- Nerede yazdığını söylemesem. Onu bilmenizi istemiyorum. Kitapları da var. Peki, siz ne zamandır birliktesiniz?

- Ne tesadüf bizim de ilişkimiz bir yılı aştı. Ama yolunda gitmeyen şeyler var. Tıkandık. Galiba. Birbirimizden gizlenerek yaşıyoruz ne zamandır. Aynı evdeyiz, ama birbirimizden çok uzaktayız...

- Bizim ilişkimiz de pek farklı sayılmaz. Biz de tıkandık. Ne zamandır yoğunlaşamıyor bana. Varsa yoksa yazıları ve okurları. Bazen beni görmediğini bile düşünüyorum. İlişkimiz tıkandıkça kendini yaptığı işe daha çok veriyor ve benden daha çok uzaklaşıyor.

- Hayatında başka biri olabilir mi?

- Biri değil, birileri var. Flört etmeyi çok sever. Ama ilişkiler biraz derinleşmeye, ciddileşmeye başlamaya görsün, hemen bitirir. Bağlanmaktan çok korkar.

- Peki, nasıl katlanıyorsunuz bu duruma, çok zor olsa gerek. Ben olsam dayanamazdım. Ayrılmayı düşünmüyor musunuz?

- Çok düşündüm. Ama bu konuda biraz korkağım galiba. Bir de ona çok alıştım. Yalnızca onunla uyuyabiliyorum.

- Sizin de hayatınıza başkaları giriyor mu?

- Evet, giriyor. Ama hiçbiri onun yerini tutmuyor. Hay Allah, neler konuşuyorum sizinle ben böyle... Ben en yakın arkadaşlarımla bile bunları rahat konuşamıyorum...

- Ama bana rahatça anlatıyorsunuz...

- Bilmiyorum, belki sizi hiç tanımadığım için, bana bir yabancı olduğunuz için bu kadar rahatım sizinle... Hiç tanımadığı insanlara daha kolay anlatıyor insan kendisini... Peki, siz birlikte olduğunuz insanla her şeyinizi konuşabiliyor musunuz?..

- Evet, desem yalan olur. Ben de sizin gibi hiç tanımadıklarıma daha rahat anlatıyorum kendimi...

- Sevgilinizin yerinde olmak istemezdim...

- Ben de sizin sevgilinizin yerinde olmak istemezdim.

- Hayatımız ne kadar yorucu değil mi? Belirsizlikler beni çok yıpratıyor. Her şey net olsun isterdim. Hiç tanımadığım birine en gizli şeylerimi anlatmak bana acı veriyor. Kendimden utanıyorum. Ama yine de yapıyorum. Ne kadar yalnızım demek ki, ne kadar susamışım birine kendimi anlatmaya... Sabah işe gelirken onu uyurken seyrettim. Öyle masum görünüyordu ki... Neden hiç başladığı gibi sürmez ilişkiler...

- Aşk çok güzel bir şeydir, ama kısa ömürlüdür.

- Kısa ömürlü olduğuna inanmıyorum. Aşkta Sahip olduklarımızın değerini bilmiyoruz, hemen tüketiyoruz. İlk günlerimizi öylesine çok özlüyorum ki. Soluk alamazdım bazen. Kış günü bütün pencereleri açardım. Yanımdayken bile özlerdim. Soluksuz kalıp öleceğim sanırdım hep. Nereye dokunsam ona dokunmuş gibi olurdum. Nereye gitsem beni gördüğünü hissederdim. Tanrım gibiydi o. Bedenime dokunurdum ve dokunduğum yer hazla titrerdi. Çünkü kendime dokunduğumda ona dokunmuş gibi olurdum. Kanardı dokunduğum heryerim, tıpkı onunla sevişirken kanadığı gibi... Ama son zamanlarda onu öptüğümde bir boşluğu öper gibiyim... Artık birbirimize tahammül etmek zorundayız. Para biriktiriyorum, ayrı bir eve çıkmak için. Bir süre daha onun evinde kalmaya ihtiyacım var.

- O bunları biliyor mu?


- Biliyor, ama bunları hiç konuşmuyoruz onunla. Gitmemi bekliyor sanırım. Yalnızlığı ve yazılarıyla baş başa kalmak istiyor ve uzaktaki bir sürü sevgilisiyle... Ayazda iki yüreğiz biz şimdi...

- Soluksuz kalırdım, dediniz ya, aklıma bir şey geldi. Gazetelerden birinde yazmıştı. Küçük bir çocuk karpuz yerken, kaçırmış. Aradan günler geçmiş. Çocuk gittikçe soluk almakta zorlanıyormuş. Tıkanmaları artınca doktora götürmüşler. Röntgen çekilmiş ve soluk borusunda karpuz çekirdeğinin kök yaptığı görülmüş... Soluğunu tıkayan buymuş. Hemen ameliyata sokmuşlar ve bu kökü söküp almışlar. Çocuk rahat soluk almaya başlamış. Ama birkaç gün sonra ölmüş!.. Aşktan söz edilince hep bu olay gelir aklıma. Aşıkken soluk almakta zorlanırız,ama aşk olmayınca, onu bizden aldıklarında ölürüz. Ve kimse niye öldüğümüzü anlamaz...

- Çok kötü oldum. Bütün bedenim ürperdi.Bana ne yaptınız böyle. Her şeyi unutmaya çalışıyordum oysa. Bütün duygularım ayaklandı birden... Sizde anlayamadığım bir şey var...

- Nasıl bir şey?

- Sanki sizi çok eskiden beri tanıyormuşum gibiyim... Biliyor musunuz, insanda uzun yola çıkmak duygusu uyandırıyorsunuz.

- Aşık olduğumu hissettiğim anlarda uzun bir yola çıkmayı çok isterim..

- En çok nereye mesela?..

- Trabzon?daki Uzungöl?e... Orada hem kendinizi sonsuzluk içinde hissedersiniz, hem de acı veren, ama şefkatli bir korunaklılık içindesinizdir.... Tıpkı aşk gibi...

- İnanmayacaksanız belki ama, ben de orasını düşünmüştüm.Ne tuhaf, internette kurulan dostluklara, yakınlıklara pek inanmaz, gülüp geçerdim. Ama şu an sizi görmeyi ve yüz yüze tanışmayı öyle çok istiyorum ki...

- Farkında mısınız, sabah oluyor?..

- Evet, vaktin nasıl geçtiğini fark etmemişim bile. Peki siz, siz benimle yüz yüze görüşmek istiyor musunuz?

- İstemiyorum, desem yalan olur... Hatta ben sizinle hemen bugün Uzungöl'e yola çıkmak istiyorum..

- Siz ciddi misiniz, yoksa benimle dalga mı geçiyorsunuz?

- Hayır, hiç olmadığı kadar ciddiyim. Ama siz bu yolculuğa hazır mısınız, sorun o...

- Hazırım... Ben biraz deliyimdir. Siz benim deli yanımı bilmiyorsunuz daha...

- Peki işiniz, asıl önemlisi sevgiliniz...

- İşimin canı cehenneme. Zaten bugün yarın çıkartacaklardı. Onlar atmadan ben ayrılırım şerefimle...

- Peki sevgiliniz?..

- Nasıldı o dizeler: Can çekişen aşkları vurmalı, Vurmalı ve sıradan bir intihar süsü verilmeli... Akif Kurtuluş'un dizeleri yanılmıyorsam..

- Sevgilinizin yerinde olmak istemezdim...

- Nerede ve kaçta buluşuyoruz?

- Atatürk Kültür Merkezi'nin önünde, saat 12.00?de... Peki sevgilinize ne diyeceksiniz?

- Onu arar, her şeyi söylerim, o işi bana bırakın. Hadi, şimdilik hoşça kalın...

Ve birkaç dakika sonra telefonum artarda kez çaldı. Açmadım tabii ki, telesekreter devreye girdi. Telesekreterin sesini iyice açtım. Konuşması tedirgindi. Beni incitmekten korktuğu belliydi:

Canım, birbirimizi çok sevdik, ama ne zamandır sevgimiz bizi korumuyordu.Son günlerde ikimizde çok yalnızdık. Bitmesi ikimiz için de iyi olacak. Seni hep güzel anmak istiyorum. Uzun bir yola çıkıyorum. Beni merak etme ve bekleme. Belki bir gün seni ararım. Hiç beklemediğin bir anda... Seni incittiysem bağışla.

Evet, ben de en az onun kadar deliydim. Hemen bavulumu hazırlamaya koyuldum. Beni görünce ya mahvolacak ya da uzun yola çıkacaktık. Birlikte ne zamandır çıkmayı düşlediğimiz, ama bir türlü çıkamadığımız o uzun yola...



Cezmi ERSÖZ

15 Ocak 2009

TEŞRİN FIRTINASI...

Ocak 15, 2009 0
TEŞRİN FIRTINASI...
İlkdeyiş: Bıçak Darbesi Gibi…..

Yıllar önce gazetede okuduğum bir makalenin başlığı içimi ürpertmişti: "Çocuğun mu var, yüreğinde de bir bıçak…”

Yazıyı kesip, günlüğüme yapıştırmıştım. Altı aylık olmalıydın… belki daha da küçük.

Hatırlıyorum, eve getirmiştik seni hastahaneden. O kadar ufaktın ki, bir damlacık. Avaz avaz bağırıyor, bir türlü susmak bilmiyordun. Gri maviydi gözlerin, belli belirsiz saçlarınsa simsiyah.

Korkuyordum sana dokunmaya. Kırılıverecek gibi geliyordun hep. Kucağıma almıştım. Ağlıyordun. Kollarımın arasındaydın, sımsıcak. Farkında olmadan çok mu sıktım ne, annen:

-“Çıldırdın mı, çocuğu boğacaksın!” dediydi telaşla.

Bir baba yüreğini açmak istiyorum sadece. Yalansız, abartısız, riyasız. Baba, oğul arasındaki öncesiz sonrasız rekabetten, çekişmelerden arınmış, çırılçıplak.

Sen oğlumsun. Derimsin. Gün olup sakın yüzdürtme kendini. Varlık nedenimizsin çünkü. Tek oğlumsun.

Bıçağın keskin ucunu etimde ilk ne zaman hissettim?

İlk gördüğümde, ilk kez kokunu içime çektiğimde, ateşin çıktığında...

“Anneni mi, babanı mı daha çok seviyorsun?” diye soranlara, “eve hangisi erken gelirse…” dediğinde mi?

Yoksa, “hani annen nerede bakayım?” diyenlere telefonu gösterdiğinde mi? Huysuzlandığında, uyumak istemediğinde, kazaklarımıza sinmiş kokuyu özlemle soluyup, o kazaklara yanacığını yapıştırıp uyuduğunu, anlattıklarında mı?

Gözlerinin içinde eriyip yok olan gözlerimi, elimi tuttuğunda içimde kopan fırtınaları tanımlamakta zorlandığımda mı?

İlk dişin çıktığında… anneanneni sanki biraz daha fazla sevdiğini düşündüğümde mi?

Dudaklarımızdan çok gözlerimiz konuşurdu.. gözbebeklerimizde biriktirdik seni, her pazartesi sabahı ayrılırken ki, uzak kaldığımız günlerde bize güç verebilsinler.

Dile kolay dört yıl sadece haftasonları, tatillerde beraberdik seninle. İstanbul’da anneannenle kalmıştın. Mecburduk. İş düzenimiz gereği istemeden mecburduk bu özlemi çekelemeye.

Şaşırmışlardı kararımıza. “Bu yaşta bir çocuk, tek başına gönderilir mi hiç dünyanın bir ucuna?” demişlerdi.

“Yaz tatilinde taa Brezilya , öyle mi? Hem idare edebilir mi kendini yaban ellerde? “ diye üstelemişlerdi.

Dudaklarının izini yanaklarımda bırakarak çözülüvermiştin kollarımdan. Dış hatlar kontuarının sonunda, gözden kayboluncaya kadar el salladım sana.

Güle güle… çok ama, çok özleyeceğiz seni. Bıçağın keskin ucu etimdeydi.Kanıyordum.


Anıların kronolojiye isyan etmesi gerektiğine inanırım.

Bugünden söz ederken, yirmisekiz yıl öncesine dönmem sizi şaşırtmasın.

Bölük pörçük, aklıma geldiğince seçiyorum belleğimdeki fotoğrafları.Fırtına çağrışımlı bir duygu yağışı altındayım nicedir.

Feneryolu’ndan İzmit’e kadar daha onbeş yaşındayken arabayı sana emanet etmişti annen. Yanında oturuyordu... ve her durumda büyük göstermen için başında bir de kasket vardı.. bazen okula kadar sen kullanırdın arabayı... tabii, olası bir polis çevirmesi için planımız hazırdı:

-“Memur bey, birden babam fenalaştı da, çaresiz direksiyona ben geçtim...”

Uzun bir gecenin sabahındaydım. Öteden martı çığlıkları geliyordu. Kınından sıyrılmış bir bıçak gibiydi ayaz.

Gökyüzünü eflatun kesmiş. Son lodoslardaydık. Susup yüzüne baktım , sessiz bir ürperişle.

Gözbebeklerinin lekesiz bakışlarına annen ve ben kaç ömrü adadık. Sana..sadece..sana !

Böylece bir babanın yüreğini oğlunun ellerine uzatmasını yazmaya başladım, haddimi aşmayarak.

Ülkemizde neredeyse en bol şeylerden biri de yazarlık ya! Eline kağıdı alan roman yazdığını sanır benim gibi. Sözüm gerçek yazarlardan dışarı elbette. Bir edebi, kaygım yok. Dilime gelenleri sözcüklere döküyorum. Bütün hepsi bu.

Hayatla ödeştim sonunda.

--------------------------------------------

Sondeyiş

Yaşamın büyük bir kısmı şöyle diyerek harcanır “çok erken” ve sonra da “artık çok geç”.

Flaubert yazmış bu satırları mektubunda. Okurken kendimi düşündüm. Hayatımın çekmecelerinde dolaşırken bulduğum fotoğraflar, buruşuk bir mendil... Erken ve geç kalışlarıma yazıklanmıyorum artık. Lavinia\'nın büyüsüne tutuluyorum. (\" Sana gitme demeyeceğim / Üşüyorsan ceketimi al / Günün en güzel saatleri bunlar / Yanımda kal / Sana gitme demeyeceğim / Gene de sen bilirsin / Yalan istiyorsan, yalanlar söyleyeyim /İncinirsin..\") Özdemir Asaf\'ın Lavinia\'sı hiç nedensiz kuşatıveriyor beni. (\"Sana gitme demeyeceğim /Ama, gitme Lavinia/ Adını gizleyeceğim/ Sen de bilme, Lavinia\" )

Hayatın günlüğüne geçirdiğim anılar, yapıştırdığım fotoğraflar arasındayım yine. Bir göçtemizliği, kimbilir ?

Bugün değilse yarın ya da öbür gün... Mutlaka gitmeyecek miyim ?

Birazdan akşam zaten.

Birazdan gece.

Yıldızlar söndü sönecek. Ay bulutlar arasından sıyrılmakta.

Teşrin rüzgarının koparttığı yapraklar.

Yorgunum, günlerdir yorgun. İrin toplayan bir sıyrık gibiyim.

Bulanık aynada iç bükey, dış bükey yansımalar hiç durmadan şekil değiştirmekte. Yaprak dökümleri... Savruluş.

Hiçbiri, hiçbir şey anlatmak istediğim teşrin fırtınasını simgeleyemiyor, ayırımındayım. Boyun eğilen teşrin fırtınası. Çaresizlik..!!!

Kaç baharım kaldı ki zaten ?

Bir kibrit çakımında sorup, yanıtından kaçıyorum... Sırçadan çam süsleri ufalanıyor tek tek parmaklarımın arasında. Avuçlarım kan içinde.

Billur vazoda kurumuş karanfiller.

3 Kasım bugün. Kırklı yaşlarımın tam ortasındayım.

Bir gölge değilim. Çok genç de değilim. Ama hedeflerime vardım. Dibine kadar sevdim. Bir o kadar da sevildim.


Kırkbeş yıl bir bakıma dün gibi ama bir de yılları, anıları tek tek göz önünden geçirirsen koskoca bir ömür.

İyisi, kötüsü, umudu, kaygısı, barışı, sevinci, mutluluğuyla...ama gene de anlam dolu bir zaman.

Kırkbeş yıl geriye dönmek ve her şeye yeniden başlamak elimde olsa kuşkum yok, yine bu yolu seçerdim.

Bugüne tırnaklarımla geldim.Tutuna tutuna yükseldim.Eğilip, bükülmeden.



Teşrin fırtınası belki sadece bir sanrıydı..

Gizlisiz saklısız, sereserpe yazmak...

Dudaklarımda Lale Belkıs’tan salkım saçak dizeler :

“ Ne mektup bulur beni
Ne sel getirir seni
Aramızdaki yokluk, bensizliğim, mirasım sana..”

İçeriye girdim.

Çekmeceleri kapattım.

Fotoğraflar, eskimiş mektuplar oraya buraya tıkıştırılmış anılar.

Yeniden hatırlamak, yeniden o şeyleri yaşamaktı aslında. Dahası hepsini ben mi yaşadım bunların, yoksa yaşadığım ya da yaşandığını gördüğüm olaylar, kişilerden bir kolaj mı yaptım, çıkaramıyorum şimdi. Belki de bütün bu yazdıklarım bir hayal ürünü... Olamaz mı ?

Durup son kez sessizliği dinledim.



Cemal Türker
İstanbul, 3 Kasım 2005

MADEM Kİ YOKLUĞUMLA DAHA MUTLUSUN !

Ocak 15, 2009 0
MADEM Kİ YOKLUĞUMLA DAHA MUTLUSUN !
Hayat soğuk, yağmurlu ve vurdumduymaz bir İstanbul gecesiydi... Ve gece yağan yağmur hep ürkütürdü beni. Yağmur değil yalnızlığımdı pencereleri damla damla yalayan, yıllarımı dolduran sensizlikti... Hep bir yanı yarımlık, hep senden uzaktalık, hayattaki tek 'kimse'mden yoksunluk, yani kimsesizlikti. Bir kavuşma mucizesine inanma yolunda harcanmış bir hayatın ansızın sonuna gelme, ve o mucizeyi yaşayamadan bir başına ölme korkusuydu yağmur…

Yine yağmur yağıyor, yine gece... Yine İstanbul... Ve sen kollarımın arasından sıyrılıp kalkıyorsun yataktan. Nereye gidiyorsun sevgilim?

Sadece sana sarılarak uyuduğumda nefes alabiliyordum. Beni kollarına aldığında, yüzümü masumiyetinin yurduna, o kimsesiz boynuna dayadığımda, kokunu kalbimle soluduğumda... Uykun benim cennetimdi. Çünkü cennet sadece ikimizin olabildiği yerdi benim için. Ne sana aşık kadınlar, ne sevdiklerin, ne geçmişin, ne yarının...Uykunda sadece ikimiz vardık. Aşkıma dar gelen sevgi sözcüklerine ihtiyacım yoktu orada. Sana sevgimi anlatmaya, ispat etmeye ihtiyacım yoktu artık. Aşkımızın kokusuydu sana beni anlatan, sana seni anlatan.... Beni gerçekliğin o soğuk, o köpüklü dalgalarıyla yutan ve alıp alıp senden ötelere savuran hayatın dışındaki tek kaçış tünelimdi uykun.

Önce kolunu çekerdin başımın altından, sonra sırtını dönerdin. Usulca sarılırdım sana arkandan, seninle ya da sensiz geçen yılların hasretiyle... Ardından yavaş yavaş kollarımın arasından sıyrılırdın...Yıllardır taşımaktan yorulmadığım hasretin, tenimden tenime akan o ateş, ağır gelirdi bedenine... Uyuyamıyorum, nefes alamıyorum, lütfen sarılma, derdin... Yatağın bir ucuna sığınmış bedeninden kovulmak, hayatından kovulmak gibiydi benim için. Sığındığım, soluk aldığım tek cennetten kovulmak gibiydi. Beni uykunda terk etmen, gerçek hayatta terk edişinden bile ağır gelirdi. Yanıbaşındaki sensizlik, o rutubetli evimdeki, o baştan ayağa sen olan evimdeki unutulmuşluğumdan çok daha ağır gelirdi.

Seni kaybetme korkusu öyle işlemişti ki hücrelerime...Yataktan doğrulduğun anda bu korkuyla açılırdı gözlerim. Bilinçaltım konuşurdu benim yerime... Su içmek ya da tuvalete gitmek için kalktığın asla aklıma gelmezdi. Gittiğini düşünürdüm yalnızca... O saatte kendi evini terk edip, nereye gidebileceğini sorgulamadan, sadece beni o sonsuz hiçlikte, o en masum rüyada, cennetimizde, uykumuzda bir başına bırakıp, kaybolacağından korkardım. Bana hep aynı soruyu sorduran bu yüzyıllık korkuydu işte: Nereye gidiyorsun sevgilim?

Beni yeniden hayatın içinde, gerçeklerin ortasında bir başına mı bırakıyorsun? Beni yeniden unutuluş sürgünlerine mi gönderiyorsun? Nereye gidiyorsun sevgilim?

Oysa seni uyutmayan içindeki o yangınlı hesaplaşmaydı. Gece iner, aşıklar, yüzler, bedenler, anılar kaybolurdu; sadece ikimiz kalırdık. Ve sen uykunda sevgimle hesaplaşmaya dalardın. Cennette cehennemi hatırlardın.

Dönüp geriye bakıyorum da, sanki yıllar değil yüzyıllar geçmiş aramızdan... Aramızdan ayrılıklar, ihanetler, kayboluşlar, vazgeçişler, yeniden bulmalar, korkular, yalnızlıklar, savrulmalar geçmiş. Ve bu ilişki ne çok biçim değiştirmiş...

Seni yollarca, şehirlerce uzağından sevdim. Seni kelimelerce, şiirlerce yakınından sevdim. Seni dünya üzerinde sanki ilk kez benim için kalemi eline alıp da yazdığın mektuplarca sevdim. Seni umutsuzca, beklentisizce, hayallerce sevdim uzağından. Hayatımı öyle olduğu gibi bıraktım. Şehrine geldim, ama kalbine giremeden sevdim. Neydik biz o yıllarda hiç düşündün mü? Neydik birbirimiz için sevgili?


Geldim. Bana destek olacak, sırtımı vereceğim bir aşkın yoktu arkamda. Kendime yeni bir hayat kuracağım yalanını, kendim dahil, sen dahil herkese söyledim. Oysa tek istediğim seninle birlikte bir hayattı. Öyle cesaretsizdim ki karşında ve öyle açık sözlüydün ki bana karşı, ancak iddiasız bir sığınmacı olabildim hayatında. Hayatına iltica etmek isteyen bir yürek sürgünü... Bir aşk meczubu sadece...

Dürüstlük kimi zaman yalanlardan çok daha acımasızmış, sevgili... Gerçeğin buzdan ülkesinde yapayalnız kalan yürek, hayatta kalabilmek için yalanları bile özleyebilirmiş kimi zaman... Bana aksini ispat etmek için elinden geleni yaptığın o yıllarda, buzlar ülkesinde biraz olsun ısınabilmek için, aslında beni sevdiğin yalanına inandırmıştım ben de kendimi...

Aşkıma kapalı bir kapının önüne bırakılmış yaralı bir kuş gibiydim. İnanacak, bir ibadet gibi yaşayacak tek şeyimdi senin aşkın. Karşılıksız, güvensiz, sessizce yaşanan bir aşk... Nasıl da hoyrattın bana karşı... Kalbinde değil miydim gerçekten? Neydik biz söylesene? O yıllarda senin neyindim ben sevgili? Can yoldaşın mı? Yol arkadaşın mı? Dostun mu? Sevgilin mi? ..

Sonra bir gün geldi ve unutuldum. Ve bu sorular birer birer bıçak gibi saplandı yüreğime ve yüreğimde yanıtlarını buldu. Unutuluş hepsinin acımasız cevabı oldu. Sonrası dipsiz bir karanlık... Sonrası çaresiz bir çıldırış...

Hayata karışmamak için tek kalkanım, tek sığınağımdı aşkın. Tek silahımı yitirdim ve hayata teslim oldum. Aldı beni savurdu başka bedenlere, parçası olamadığım o kırık dökük öykülere...

Kırgınlık kimlik değiştirdi ve vazgeçiş oldu benim için. Unutmanın en ağırı unutamadan unutmaktır. Seni sonsuza kadar kaybetmek kimlik değiştirdi ve unutmak oldu benim için. Seni unuttuğum yalanıyla hayatı kandırmaya çalışınca hayat hiç olmadığı kadar acımasız tokatlar indirdi yüzüme... Sonrası dipsiz karanlık... Sonrası hatırlamaya bile dayanamadığım düş yıkımları... Sonrası kesif, karanlık ve rutubetli bir kuyu... Koskoca bir boşluk... Sonrası 'yalnızlık' kelimesine sığmayacak kadar derin bir yalnızlık...

Kaç zaman sonra bilmiyorum, bir gün geldi ve beni yeniden hatırladın. Yokluğumda kendine kurduğun hayat, beni yasak bir ilişki haline getirdi bu kez de... Ve bu ilişki bir kez daha kimlik değiştirdi. Seni, bir başkasıyla birleştirdiğin hayatına uzaktan bakarak, kalbimi kıskançlığın lanetli hırsına teslim ederek, kısıtlı zamanlarda, gizli saklı buluşmalarda, o doyumsuz kaçamaklarda sevmeyi de öğrendim... Hasretinin o tarifsiz kokusu burnumu sızlatırken yapayalnız uyumayı da öğrendim. Yağmurlu İstanbul gecelerinde o baştan ayağa sen olan evimde kaderimle kıyasıya yaşamayı da öğrendim, sevgili...

O zamansız unutuluşun ardından yeniden hatırlanmanın sevinci, seni paylaşmaya boyun eğmenin ve hep gizliliğin gölgesinde kalacak olmanın acısına büründü. Uykunda soluğunun bir başka soluğa karıştığını bilerek geçirdiğim sayısız gecelerde, gururumu parça parça bölüp aşkıma kurban verdim. O tarifsiz ağrıyı uyuşturmak için ruhumdan, kimliğimden, kadınlık onurumdan vazgeçtim. Her şeye rağmen direnebilmek için kendimden vazgeçtim. Geriye dönüş kapılarını sonsuza kadar kapatmış oldum böylece. Ruhumdan kendimi kovup, tüm hücrelerime sadece aşkını yerleştirdim. İşte o andan itibaren, sensizlik artık bensizlik oldu sevgili...

Nasıl da telaşlı, nasıl da soluk soluğa yaşardık o kaçamak anları... Aşkımızın en karanlık, en gerçek, ama en yoğun anlarıymış onlar... Sensiz geçen gecelerde yüreğimde biriken kıskançlığın, öfkenin, kırgınlığın ve hasretin hummalı karanlığı, sana kavuştuğum anlarda sevinçten çıldırmanın eşiğinde tarifsiz bir hazza dönüşürdü... Nasıl da ateşliydi sevişmelerimiz... Sana yeniden dokunmak, sanki bulutlara öpücükler kondurmak gibiydi... Huzurla huzursuzluk, hasret ve kavuşma, aşk ve öfke, merhamet ve acımasızlık, kırgınlık ve bağışlama her şey ama her şey sevgimizin taşkın sularında birbirine karışırdı. İki kalbin bir ömre sığdırabileceği tüm duyguları biz o kısacık anlarda soluk soluğa yaşardık...

Sonra hayatını değiştirdin. Yeniden özgürlüğüne kavuştun. Ve bu ilişki bir kez daha biçim değiştirdi. Yıllardır bir savruluş halinde aramızdan akıp giden aşkımız, nihayet dingin, doygun ve emin bir sığınak bulmuştu kendine. O savruk yıllar bile koparamamıştı ya bizi birbirimizden, artık hiçbir şey bu aşkı yıkamazdı. İhanetlerin, unutuluşun, hayatın sınavından geçmişti aşkımız. Tam da birbirimizi hayattan çok uzakta, dokunulmaz bir boyutta sevdiğimize inanmaya başlamışken, dudaklarından dökülen o lanetli cümle korkularımı yeniden uyandırdı, geçmişi zamandan koparıp aramıza soktu yeniden: 'Varlığın artık bana acı vermiyor...'

Ah sevgilim, ayrılık trenini çoktan kaçırmadık mı biz? Bulup bulup kaybetme oyunlarını çoktan tüketmedik mi? O dünyevi aşk oyunlarından, kıskandırmalardan, kaçamaklardan çoktan vazgeçmedik mi? Birbirimizi en ağır ihanetlerde sınamadık mı? Anlamadın mı artık, varlığım sana acı vermek için değil... Sadece seni sevmek için yaşadım ben!

Senin için bir ilişkide girilebilecek bütün kimliklere bürünmedim mi? Önce aşkla değil kalbinin boşluğuyla tutunduğun bir can yoldaşıydım... Yüreğin bir başkasına kapılarını açtığında hayatından dışlanıp unuttuğun oldum sonra... Başka hayatlarda, başka ilişkilerde seni unutmaya çalışırken, belki de aslında sadece seni ararken kıskançlıktan deliye döndüğün oldum... Kalbime geri dönmek istediğinde gururumun gemilerini yakıp, metresin oldum... Vicdanın oldum senin... Merhametin oldum... Pişmanlığın oldum... Hazzın en sıradışı boyutlarını seninle paylaşan fahişen oldum... Arkadaşın oldum... Kardeşin oldum... Sevgilin oldum... Söylesene kaç kez biçim değiştirdi bu ilişki? Kaç kez kimlik değiştirdim seni sevebilmek için...

Anlamadın mı artık, varlığım sana acı vermek için değil. Sadece seni sevebilmek için yaşadım ben... Hala seninle geçireceğim anların telaşıyla tüketir gibi yaşıyorum sensiz geçen günlerimi. Yıllar geçti, hala seni görecek olmanın kalp çarpıntılarıyla, yalnız senin için giyiniyorum en güzel giysilerimi. Sen güzel bulasın diye geçiyorum aynaların karşısına.

Seninle geçen zaman bir daha tekrarı olmayan, doğaçlama bir melodi gibi benim için... Sanki birlikte yazılmış kaderimizin sayılı dakikalarından an çalıyorum. Öylece karşında oturup seni seyretmeyi, sana yemek hazırlamayı, seninle sohbet etmeyi, dostlarını ağırlamayı, seninle birlikte uyumayı, yani paylaştığımız ne varsa hepsini bir daha asla okuyamayacağım bir şiiri kelime kelime içime sindirir gibi, soluk soluğa hissederek yaşıyorum... Öyle birikmişsin ki içimde... Seni yaşamakla tüketmem, seni sıradanlaştırmam mümkün değil. İçime çektikçe çoğalıyorsun...

Şimdi varlığım her geçen dakika daha da daralan gizli bir çember örüyor etrafına. Her geçen gün biraz daha uzaklaşıyor, biraz daha kanıksıyorsun beni... O peşini bırakmayan yaralı geçmişin aramıza korku duvarları örüyor. Hayatını tüm kalbimle kucakladığımı hissettiğim anda ansızın yüzünde beliren o eski kaygıların alıp seni benden çok uzaklara, derinlere, yalnızlık kuyularına sürüklüyor. Yeni isimler, yeni aşk öyküleri, başka yüzler, başka bedenlerle kaçış planları yapıyorsun kendine... Gece ansızın seni uyandıran, kolunu başımın altından çeken, seni yatağın ucuna kadar götüren, uykunu bölüp ayağa kaldıran ve bana hep o aynı soruyu sorduran bu korkular değil mi...: 'Sevgilim nereye gidiyorsun?'

Sevgilim nereye gidiyorsun? Orada ne var? Benliğini kıstırdığın duvarların arkasında soğuk, uçsuz bucaksız bir yalnızlıktan başka ne var? Neden kaçıyorsun? Neden bu aşkı sonsuzluğa, özgürlüğe, daha önce hiç yaşamadığın sınırsızlığa bir kapı olarak görmüyorsun? Ben senden gitme ihtimalini hiçbir zaman çalmaya yeltenmedim ki... Sevgim seni tüketmek değil, çoğaltmak içindi... Sevgim dünyanın yaşanılası bir yer olduğuna inanman, inanmamız içindi... Yüreğimizin çok derinlerinde yaşayan o iki masum çocuğun soluk alabilmesi için bir gökyüzüydü sevgim... Ben senin kanatlarını hiçbir zaman çalmadım ki...

Öyle çok reddedildim ki, öyle çok unutuldum ki senin tarafından, sensiz kalmak yüreğimi ezen tek korku artık. Öyle ki hayatım yalnız bir korku halinde ayakta duruyor şimdi... Korkumu gerçeğe büründürdüğün anda yıkılıp gideceğim. Her şeyi tükettim. Hayata tutunmak adına ne varsa her şeyi yaktım seni sevebilmek için... Tüm sabrımı, kendime ve insanlara güvenimi, sevginin hayatın tek harcı olduğuna olan inancımı... Artık senden başkasına verecek enerjim, sevgim ve hayatla hesaplaşacak bir benliğim kalmadı. Geriye dönüp sığınacak bir kendim kalmadı...

Şimdi bana varlığımın sana acı vermediğini söylüyorsun. Gitmemi istiyorsun, sonra yeniden gelmemi... Ve sonra yeniden gitmemi... Beni sensizliğin o dipsiz çukuruna önce sarkıtıp, sonra yeniden gün ışığına çıkarıyorsun. Sevgimi, yokluğumu hissettiğin yerde bulmak istiyorsun. Aşkımın benliğini ve hayatını ele geçirmesinden duyduğun o sebepsiz korkuyu yenmek için, bana seninleyken tekrarı olmayan bir şiiri hatırlatan zamanın, sana benimleyken gösterdiği monoton ve tüketici yüzünü yok etmek için oynadığın bir oyun bu belki de... Beni deliliğin sürgünlerine yollayıp, sonra yeniden kalbine çağırıyorsun.

Korkuyu beklemenin telaşı korkunun kendisinden çok daha ürkütücü biliyor musun? İşte bu yüzden sensizliğin karanlık kuyusuna kendi ellerimle bırakıyorum kaderimi. Korkuyu beklemekten vazgeçiyorum, ama asla seni sevmekten değil, sevgili... Sana veda etmeden kayboluşa karışmam da aslında sadece bunun için...

Madem varlığım acı vermiyor sana, madem ki ancak yokluğumda sevgimi hissedebiliyorsun, öyleyse yokluğumla kal sevgili... Madem ki yokluğumla daha mutlusun, o halde yokluk benim bu aşk için büründüğüm son kimlik olsun...


Cezmi ERSÖZ

12 Ocak 2009

VE KAYBETMEK SENİ

Ocak 12, 2009 1
VE KAYBETMEK SENİ

O seni düşünmek yok mu
Geceler dolusu seni düşünmek
Sarılmak karanlıklara sen diye
Sen diye kucaklamak yorganı okşamak, öpmek

O seni beklemek yok mu
Her gün sabahlara dek uykusuz beklemek
Ahh, ayak sesleri, kapı gıcırtıları bilemezsin
Bir defa yaşamaktır o, bin defa ölmek

O seni özlemek yok mu
Saçlarını, ellerini, dudaklarını özlemek
Uzun uzun gözgöze gelmek seninle
Seninle bir olmak, beraber olmak, sevişmek

O seni gizlemek yok mu
Kuşlardan, çiçeklerden bile kıskanıp gizlemek
Seni saklamak içimde delice, divanece
Öylece yaşamak seni, öylece sevmek

Ve seni kaybetmek yok mu
Bulduktan sonra seni kaybetmek
İşte o beni yakan, yıkan, solduran
Ses versem de duyamazsın artık
Yüreğimde kan, gözlerimde kan, dudaklarımda kan


Ahmet Selçuk İLKAN

YOLCULUĞA ÇAĞRI

Ocak 12, 2009 0
YOLCULUĞA ÇAĞRI

Yavrum, sevgilim, sen
Tadını bir bilsen
Orada yaşamanın birlikte!
Keyfince sevmenin
Ölünceye değin
O sana benzeyen ülkede!
Puslu gökte yer yer
O ıslak güneşler
Senin yaş içinde parlayan
Hayın gözlerince
Bir gizemli ince
Tad verir gönlüme her zaman

Orda her şey süs ve güzellik,
Erinç,haz ve dirlik düzenlik.

Evimizse her yıl
Daha pırıl pırıl
Olan döşentiye bezenir;
Nadir çiçeklerin
Kokusu amberin
Uzak kokusuyla beslenir;
Tavanlar ne zengin,
Aynalar ne derin,
Ne doğulu görkemlilik bu;
Orada her şey, ince,
Kendi öz dilince
Gizleriyle doldurur ruhu.

Orda her şey süs ve güzellik,
Erinç, haz ve dirlik düzenlik.

Bak gemiler suda
Bir derin uykuda,
O gezmeye düşkün gemiler;
Hepsi de en ufak
Arzun için uzak
Ülkelerden çıkıp gelirler.
-Ve gün batımları
Giydirir kırları,
Kanalları,kenti gitgide
Altınla, yakutla;
Uyur şimdi dünya
Sıcak bir aydınlık içinde.

Orada her şey süs ve güzellik
Erinç, haz ve dirlik düzenlik.

Charles BAUDELAIRE

11 Ocak 2009

SEVGİ PAZARI

Ocak 11, 2009 0
SEVGİ PAZARI
Bir gün ermişlerden birine: "Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?" diye sormuşlar...

Bakın göstereyim demiş, ermiş. Önce "Sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak" onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar. Ermiş "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir de şart koymuş. "Peki" demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.

Bunun üzerine "Şimdi" demiş ermiş, "Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe." Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. "Buyurun" deyince, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karsısındakine uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan...

"İşte" demiş ermiş, "Kim ki gerçek sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim karşısındakini düşünür de doyurursa o da doyurulacaktır şüphesiz. Ve şunu da unutmayın, gerçek sevgi pazarında alan değil, veren kazançtadır daima."

10 Ocak 2009

60 YIL SÜREN BİR AŞK HİKAYESİ

Ocak 10, 2009 2
60 YIL SÜREN BİR AŞK HİKAYESİ

Buz gibi bir günde hızlı hızlı yürürken, birden ayağımın ucunda bir cüzdan gördüm...

Hemen aldım. Sahibini gösteren bir kimlik vardır diye acele acele açtım.. Üç dolar çıktı.. Bir de buruşmuş, sararmış, eskimiş mektup...

Belli ki yıllardır, o cüzdanın içinde duruyordu. Zarf öylesine harap olmuştu ki. Sadece tepedeki "İade" adresi okunabiliyordu. Mektuba bir göz attım. Bir ipucu bulma ümidi ile.. Birden tarihi gördüm.. 1924... Mektup nerdeyse 60 yıl önce yazılmış. El yazısı belli, bir kadına ait.. Sol köşeye bir çiçek resmi çizilmiş.

"Sevgili Michael" diye başlıyor mektup... ve "Annesi yasakladığı için onu bir daha göremeyeceğini" anlatarak devam ediyor..

- "Ama sakın unutma, seni daima seveceğim" diye bitiyor.. İmza.. Hannah!..

İçimden bir ses "Bul" dedi bana.. "Mektubun sahibini bul.." Milyonla Michael var. Hangi birini bulacaksın ki.. Ama tepedeki "İade" adresi ipucu olabilir. Telefon İstihbarati aradım. Anlattım...

- "Bu adrese bağlı bir telefon varsa, bana verebilir misiniz" diye.. Sustu.. Gidip müdürüne sordu...

- "Var ama, size vermem yasak.. Ama sizin adınıza bu numarayı arar, sorarım. İsterlerse size bağlarım.. Lütfen bekleyin.."

Bekledim.. İki üç dakika sonra kızın sesi geldi.. "Bağlıyorum efendim.."

Karşıdaki hanıma "Hannah diye birini tanıyor musunuz ? " diye sordum.

- "Bu evi, 30 yıl evvel, Hannah diye kızları olan bir aileden aldık." dedi.

- "Peki yeni adreslerini biliyor musunuz?.."

- "Hannah annesini bir huzurevine yatıracakti. Oradan takip ederseniz,belki adresi bulursunuz.."

Ve huzurevinin adını verdiler.. Hemen aradım.. Yaşlı anne yıllar önce ölmüş... Ama kızına ait eski bir telefon numarası var. Belki oradan bilirlermiş...

- "Bunların hepsi aptalca aslında" dedim kendi kendime.. İçinde sadece 3 dolar ve 60 yıl önce yazılmış bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak için bunca zahmete ne gerek var ki.. Aradım numarayı..

Bir kadın "Şimdi Hannah'ın kendisi bir huzurevinde" dedi ve numarayı verdi. Hemen orayı çevirdim... Bingo..

Ses "Evet, Hannah burda yaşıyor" dedi..

Gecenin saat onu, ama hemen yola çıktım, Hannah'ı görmek için..

Devasa bir binanın üçüncü katında şirin bir oda.. Gümüş saçlı, sıcak tebessümlü bir yaşlı kadın.. Gözlerinin içi ışıl ışıl ama..

Anlattım olanları.. Cüzdanı ve mektubu gösterip.. Derin bir iç çekti mektuba bakarken ve :

"Genç adam" dedi, "Bu mektup, Michael ile son kontağımdı.. Onu öyle seviyorum ki.. Sean Connery gibi yakışıklıydı.. Hani şu meşhur aktör.. Ama ben 16 yaşındaydım.. Çok küçüğüm diye annem kesinlikle izin vermedi.."

Derin bir nefes daha..

- "Michael Goldstein harika bir insandı. Eger bulabilirseniz ona söyleyin lütfen.. Onu hep düşündüm.. Hep.."

Bir ufak sessizlik.. Bir derin nefes daha.. "Ve onu hep sevdim.."

İki damla yaş damladı elindeki mektuba, ıslanan gözlerden.. "..Ve hiç evlenmedim... Michael gibi birisini bulamadım ki.."

Hannah'a teşekkür edip odadan çıktım. Binadan çıkarken danışmada beni karşılayan kız :

- "Hannah Hanım yardımcı olabildi mi size?" dedi..

- "Hiç değilse bunun sahibinin soyadını öğrendim" dedim..Cüzdanı elimde sallayarak..

O sırada yanımda dikilip duran hademe bağırdı..

- "Hey baksana.. Bu Bay Michael'in cüzdanı.. Üzerindeki bu kırmızı şeritten onu nerde görsem tanırım.. Cüzdanını hep kaybederdi zaten.. Üç kere ben buldum, koridorlarda.."

Michael sekizinci katta yaşıyordu.. Ok gibi fırladım tekrar asansöre.. Michael yatmamıştı.. Okuma odasında kitap okuyordu.. Hemşire beni ve elimdeki cüzdanı gösterdi.. Michael elini arka cebine attı, hızla.. Sonra sevinçle :

- "Evet bu benim cüzdanım" dedi...

- "Öğleden sonraki yürüyüş sırasında kaybetmiş olmalıyım.. Size teşekkür borçluyum.."

- "Hiçbirsey borçlu değilsiniz" dedim..

- "Ama özür dilerim.. İpucu bulmak için açtım ve içindeki mektubu okudum..."

- "Mektubu mu okudun?.."

- "Sadece okumakla kalmadım.. Hannah'ı da buldum.."

- "Buldun mu?.. Nerde?.. İyi mi?.. Hala eskisi gibi güzel mi.. Söyle, lütfen söyle.."

- "Çok iyi.. Hem de harika" dedim, yavaşça..

- "Bana onun telefon numarasını ver. Yarın onu hemen arayacağım.." Elime sımsıkı sarıldı..

- "O benim tek aşkımdı.. Onu öyle sevdim ki, asla evlenmedim.. Çünkü bu mektup geldiğinde hayatım, anlamsal olarak bitmişti."

- "Bay Goldstein" dedim.. "Gelin benimle.."

Asansörle üçüncü kata indik... Odanın kapısı açıktı. Hannah sırtı kapıya dönük televizyon izliyordu... Hemşire ona yaklaştı, omzuna dokundu...

- "Hannah" dedi.. "Bu bayı tanıyor musun?.."

Gözlüklerini ayarladı bir an baktı, tek kelime etmeden..

- "Michael" dedi, Michael, kapıda, kısık sesle..

- "Hannah.. Ben Michael.. Beni tanıdın mı?.."

- "Michael" diye yutkundu : Hannah.. "İnanmıyorum.. Bu sensin.. Benim Michael'im.."

Michael Hannah'a doğru yürüdü yavaşça.. Sarıldılar. Hemşire hıçkırıklar içinde koridora attı kendini...

- "İşte Tanrının sevgisi de bu" dedim.. "Olacaksa.. Olur.."

Üç hafta sonra beni huzurevinden aradılar. Pazar günü bir nikah vardı.. Gelebilir miydim?..

Harika bir nikah töreni idi. Hannah ve Michael beni nikah şahidi yaptılar üstelik. Hannah açık bej elbisesi içinde çok güzeldi.. Michael de lacivert takımı içinde hala çok yakışıklı... Huzurevi onlara, bir minik daire tahsis etti...

Eğer 76 yaşında bir gelinle 79 yaşındaki bir damadı, 16 yaşında bir kız, 19 yaşında bir delikanlı havasında görmek isterseniz, orayı ziyaret etmeniz gerek..

Nerdeyse 60 yıl süren bir aşk hikayesi için, ne güzel bir son değil mi?...