Mart 2009 - Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

29 Mart 2009

O MÜZİĞİ DUYDUNUZ MU?

Mart 29, 2009 2
O MÜZİĞİ DUYDUNUZ MU?
18 Kasım 1995 günü keman sanatçısı Itzhak Perlman, New York’ta, Lincoln Center’daki Avery Fisher Salonu’nda bir konser vermek üzre sahneye çıktı. Eğer herhangi bir Perlman konserinde bulunmuşsanız bilirsiniz ki onun için “sahneye çıkmak” hiç de küçümsenecek bir başarı değildir.
Çocukluk yıllarında çocuk felcine yakalanmış olan Perlman’ın her iki bacağında da destekleyici ateller vardır ve ancak kol değneği yardımıyla yürüyebilmektedir. Onu sahne üzerinde her defasında sadece bir adım atabilmek suretiyle, acı içinde ve yavaş yavaş yürürken görmek unutulmayacak bir görüntüdür. Ağrılar içinde ama ihtişamla yürümektedir, sandalyesine erişinceye kadar. Sonra oturur; yavaşça koltuk değneklerini yere koyar, bacaklarındaki atellerin klipslerini açar, bir ayağını geriye iter, ötekini öne uzatır. Daha sonra yere eğilerek kemanını alır, çenesinin altına koyar, orkestra şefine başıyla işaret verir ve çalmaya başlar.
Şu zamana değin, izleyicileri bu ritüele alışmışlardır. O, sahnenin bir ucundan sandalyesine doğru ilerlerken sessizce otururlar. Bacaklarındaki klipsleri açarken inanılmaz bir sessizlikle beklerler. Perlman çalmaya hazır olana dek seyirci sabırlı ve suskundur.
Ancak o konserde bir şeyler ters gitti. Daha ilk bir kaç satırı çalmıştı ki kemanın tellerinden bir tanesi koptu. Telin kopma sesini duyabilmek mümkündü, salonun bir ucuna tabancadan fırlayan kurşun gibi gitmişti ses. O sesin ne anlama geldiği konusunda yanılmak imkânsızdı. Ve bunun akabinde ne yapılması gerektiği konusunda da...
O gece orda olan insanlar kendi kendilerine şöyle düşündüler: “Anlamıştık ki, yeniden ayağa kalkması, atelleri yeniden takması, koltuk değneklerini alması, yavaş yavaş sahne arkasına gitmesi ve ya yeni bir keman bulması ya da yeni bir tel takması gerekecekti...”
Ama o öyle yapmadı. Bunun yerine bir dakika kadar bekledi, gözlerini kapadı ve sonra şefe yeniden başlaması için işaret verdi. Orkestra başladı ve o kaldığı yerden devam etti. Ve daha evvel hiç görülmemiş bir tutku, güç ve saflıkla çaldı. Elbette herkes bilmektedir ki senfonik bir eseri sadece 3 telle çalmak imkânsızdır. Bunu ben de bilirim, sen de bilirsin, herkes bilir...
Ama o gece Itzhak Perlman bilmeyi reddetmişti. Onu parçayı kafasında molüde ederken, değiştirirken ve yeniden bestelerken görebilirdiniz. Bir noktada, telleri nerdeyse yeniden tonlamışçasına sesler çıkarmaktaydı kemandan, daha evvel hiç vermedikleri sesleri vermelerini sağlamak için...
Bitirdiğinde salonu olağanüstü bir sessizlik kapladı. Akabinde seyircilerin tamamı ayağa kalktı ve tezahürata başladılar. Oditoryumun her yanından inanılmaz bir alkış patladı. Hepimiz ayaktaydık bağırıyor, ıslık çalıyor, alkışlıyor, yaptığını ne kadar takdir ettiğimizi, beğendiğimizi anlatacak her türlü hareketi yapıyorduk Gülümsedi, yüzünden akan terleri sildi, yayını kaldırarak bizi susturdu ve böbürlenerek değil ama sessiz, güçlü, dingin bir tonla şöyle dedi :
”Bilirsiniz, bazen de sanatçının görevidir, elinde kalanlarla ne kadar daha müzik yapabileceğini bulmak...”
Bu ne güçlü bir cümledir. Duyduğumdan beri aklımdan çıkmıyor. Ve kim bilir? Belki de bu bir yaşam tarzıdır; sadece sanatçılar için değil hepimiz için.
Burada, tüm yaşamını bir kemanın 4 teli ile müzik yapmak üstüne kuran ve birden bire, bir konserin ortasında kendini sadece 3 tel ile bulan bir adam vardır. O da 3 tel ile müzik yapmayı seçer ve o gece yaptığı, sadece 3 telle yaptığı müzik, daha evvel yaptığı, 4 teli varken yaptığı her şeyden daha güzel, daha kutsal, daha unutulmazdı...
O zaman belki de bizim görevimiz, yaşadığımız bu sallantılı, hızla değişen, ürkütücü dünyada kendi müziğimizi yapmaktır; önce elimizde olan her şeyle; ve daha sonra bu artık imkânsız olduğunda, sadece elimizde kalanlarla...





Jack Riemer, Houston Chronicle ©

ÜZÜNTÜSÜZ YAŞAMA SANATI

Mart 29, 2009 0
ÜZÜNTÜSÜZ YAŞAMA SANATI

Epiktetos yirmi asır önce demiştir ki: “Kader önünde sonunda şöyle veya böyle günahlarımızın bedelini önümüze koyar. Görünen ya da görünmeyen zaman içinde herkes günahlarının bedelini öder. Ektiğini biçer.

Bunu bilen adam kimseye kızmaz, gücenmez, kimseyi aşağılamaz, kimseyi itham etmez, kimseden nefret etmez, kimseye kin tutmaz. Bunu bilen adam karşılaştığı aksiliklere şaşmaz. Önüne çıkan maddi-manevi engellerin kendi günahlarından başka bir şey olmadığını bilir.”

Düşmanlarınızı düşünmek için ayıracağınız bir dakika bile düşmanlarınızdan daha değerlidir. Nefret ve intikam hissi size büyük zararlar verir.

Aristo şöyle diyor: “İdeal insan iyilik yapmaktan zevk alır. Kendisine iyilik yapılırsa mahcubiyet duyar. Çünkü iyilik yapmak üstünlük işareti, bir iyiliğe muhtaç duruma düşmek zaaf işaretidir.”

Karşılaşacağımız nankörlükten dolayı üzülmemek için hazırlıklı olalım. Karşılık beklemeden iyilik yapalım.

Mutluluk minnet beklemekte değil, minnet gösterilmesinden rahatsızlık duyulacak olgunluğa erişmektir.


8 Özel Armağan

1) Dinleme... Ama gerçekten dinleyin. Kesmeden, hayal kurmadan, vereceğiniz cevabı düşünmeden... Can kulağıyla dinleyin.

2) Sevgi... Kucaklamalar, öpücükler, sırt sıvazlamalar ve el tutmalar konusunda cömert olun. Bu ufak hareketler, aileniz ve dostlarınıza olan sevginizi daha açık göstermenizi sağlayabilir.

3) Kahkaha... Fıkra anlatın, neşeli hikâyeleri paylaşın. Bu armağanınız “seninle birlikte gülmeyi seviyorum” anlamına gelir.

4) Yazılı bir not... Basit bir “Yardımın için teşekkürler” notu, ya da belki bir şiir... Kısa, elle yazılmış bir not bazen ömür boyu hatırlanır.

5) İltifat... Basit, içtenlikle söylenen bir söz (“Bu renk sana ne çok yakışmış”, “Harika bir is çıkardın”, “Yemek nefis olmuş” gibi) karşınızdakinin içini aydınlatır.

6) İyilik... Her gün, rutininizi kırıp birisine hoş, nazik bir şey yapın.

7) Yalnızlık... Bazen tek istediğimiz yalnız kalmaktır. Bu anlara duyarlı olun ve ihtiyacı olana yalnız kalma armağanını verin.

8) Neşeli bir yapı... Birine tatlı bir söz söylemek gibisi yoktur. Selâm vermek veya teşekkür etmek o kadar zor mu?

Alıntıdır…

BÜYÜK ŞEF SEATTLE

Mart 29, 2009 0
BÜYÜK ŞEF SEATTLE

1854 yılında Amerikalı beyazların Kızılderililere ait bazı toprakları satın almak istemesi üzerine Büyük Şef Seattle, hâlâ geçerliliğini koruyan, son derece ilginç bir konuşma yapmıştı. Aşağıda okuyacağınız bu konuşma metni, belki de tüm zamanların çevre hakkında söylenmiş en anlamlı, içten ve güzel sözlerini içeriyor.

Washington’daki Büyük Şef topraklarımızı satın almak istediğini bildiren sözünü göndermiş!.. Büyük Şef aynı zamanda dostluk ve iyi niyet sözlerini de göndermiş!.. Bu çok nazik bir davranış... Çünkü karşılık olarak bizim dostluğumuza hiç gereksinimi yok. Ama biz onun önerisini düşüneceğiz. Çünkü iyi biliyoruz ki eğer topraklarımızı satmazsak, beyaz adam silahlarla gelip onu gene elimizden alabilir. Ama biz bazı şeyleri anlamıyoruz. Gökyüzünü, toprağı, kayaların ısısını, nasıl olur da alıp satabilirsiniz? Bu düşünce bize garip geliyor! Eğer biz havanın tazeliğine ve suların pırıltılarına zaten sahip değilsek, siz onları nasıl satın alabilirsiniz?

Biz bunları belki de vahşi olduğumuz için anlayamıyoruz!.. Bu dünyanın her parçası benim insanlarım için kutsaldır. Her parlayan çam iğnesi, bütün o kumsallar ve sahiller, karanlık ormanlardaki sis, uçsuz bucaksız alanlar ve havada vızıldıyarak uçuşan her bir böcek, halkımızın anılarında kutsaldır. Ağaçların gövdelerinden sızan sular, Kızılderili’nin anılarını taşır. Beyaz adamın ölüleri, yıldızlar arasında yürümeye gittikleri vakit, doğdukları ülkeyi unuturlar. Halbuki bizim ölülerimiz bu güzel dünyayı asla unutmazlar. Çünkü o Kızılderili’nin anasıdır. Nasıl biz dünyanın bir parçası isek, o da bizim bir parçamızdır. Güzel kokulu çiçekler, bizim kızkardeşlerimizdir. Geyik, at, büyük kartal bunlar da bizim erkek kardeşimizdir. Kayalık tepeler, ıslak çayırlardaki damlalar, atın vücudundan bularlaşan ısı ve insan; hepsi aynı ailedendir. Öyleyse, Washington’daki Büyük Şef, topraklarımızı almak isterken bizden çok şey istemiş oluyor.

Büyük Şef bize rahatça yaşayabileceğimiz bir yer ayırdığını söylemiş. O bizim babamız ve biz de onun çocukları olacakmışız!.. Öyleyse topraklarımızı alma önerisini düşüneceğiz. Ama bu kolay olmayacak. Çünkü bu toprak bizim için önemlidir. Dereler ve nehirlerden akan pırıltılı sular, sadece su değildir. Onlar bizim atalarımızın kanıdır. Eğer toprağı size satarsak, onun kutsal olduğunu hatırlayınız ve bunu çocuklarınıza da öğretiniz. Göllerin berrak sularındaki her bir yansıma, halkımızın yaşamından olaylar ve anılar anlatır. Suyun mırıltısı, babalarımızın babalarının sesidir. Nehirler ise bizim erkek kardeşlerimizdir. Susuzluğumuzu giderirler, kanolarımızı taşırlar ve çocuklarımızı beslerler.

Eğer toprağımızı size satarsak hiçbir zaman unutmayın ve çocuklarınıza da öğretin ki, nehirler bizim olduğu kadar sizin de kardeşinizdir. Bu nedenle herhangi bir kardeşinize göstereceğiniz saygıyı nehirlere de göstermelisiniz.

Kızılderili her zaman, ilerleyen beyaz adamın önünde geri çekilmiştir. Tıpkı dağlardaki sisin sabah güneşi önünden kaçması gibi. Ama babalarımızın külleri kutsaldır. Mezarları kutsal topraklardır. Bu tepeler, ağaçlar dünyanın bu parçaları, bize sunulmuştur. Beyaz adamın bizim yollarımızı anlamadığını biliyoruz. Beyaz adam için, toprağın bir parçası diğeri ile aynıdır. O sadece geceleri bir hırsız gibi gelip, topraktan ihtiyacı olanı alıp giden bir yabancıdır. Aldıklarının kendinden parçalar olduğunun bilincinde değildir. Dünya onun anası değil düşmanıdır. Onu yendikçe ilerlemeye devam eder. Ve yolunda giderken babalarının mezarını geride bırakır. Buna da hiç aldırmaz. Dünyayı çocuklarından uzaklaştırır. Buna da aldırmaz. Babalarının mezarları, çocuklarının bu dünyadaki hakları unutulmuştur.

Beyaz adam, anası dünyaya ve kardeşi gökyüzüne sanki satın alınabilen veya yağma edilebilen bir mal gibi, koyunlara ve parlak boncuklara davrandığı gibi davranır. Onun bu iştahı ve hırsı bir gün dünyayı yiyip bitirecek ve geriye sadece çorak bir çöl bırakacaktır.
Bilmiyorum, bizim yollarımız sizinkilerden farklı. Sizin kentlerinizin gürültüsü bile Kızılderili’nin gözlerine acı verir. Beyaz adamın kentlerinde sakin yer yoktur. Orada bahar gelince yaprakların açılışını veya böceklerin kanat seslerini dinleyecek yer bulunmaz. Ama bu belki de benim vahşi olduğumdan ve anlamadığımdandır. Çünkü, takırtı bizim kulaklarımıza bir hakaret gibi gelir. İnsan eğer bir kuşun yalnız başına ağlayışını veya su birikintisi etrafında tartışan kurbağaların seslerini dinleyemezse, yaşamın ne anlamı kalır? Ben Kızılderiliyim... Bunlardan başkasını anlayamam...

Bir Kızılderili, su birikintisi üzerine vuran rüzgarın yumuşak sesini, yağmurun temizliğini, çam kokulu rüzgarı her şeye yeğler. Hayvanlar, ağaçlar, insanlar, hepsi aynı nefesi, aynı havayı paylaşır. Hava Kızılderililer için çok kutsaldır. Aldığı nefes, beyaz adamın dikkatini çekmiyor gibi. Beyaz adam, öleli uzun günler olmuş ve kötü kokuyla uyuşmuş gibidir. Ama eğer size toprağımızı satarsak, havanın bizim için çok değerli olduğunu hatırlamalısınız. Unutmamalısınız ki, hava sağladığı tüm yaşamla aynı ruhu taşır. Büyük babamıza ilk nefesi veren rüzgar, onun son soluğunu da kabul etmiştir ve aynı rüzgar çocuklarımıza yaşam ruhunu verir. Eğer size toprağımızı satarsak, çayırlardaki çiçeklerden tad alan rüzgarı koklamasını öğrenmelisiniz, onu korumalısınız ve kutsal tutmalısınız. Bu kokuya beyaz adamın bile gereksinmesi vardır.

Alıntıdır...

GÖKKUŞAĞI GİBİ GÜLÜMSE

Mart 29, 2009 1
GÖKKUŞAĞI GİBİ GÜLÜMSE

Aşkın bir adı hüzünse, öbür adı mutluluktur.
Yarısı zorluksa, diğer yarısı rahat bir soluktur.

Bir gün yüreğin kanadığında, biri ağlar ise “O” gerçek dostundur.
Dostlarınla öyle yaşa ki düşman olduğunda hakkında söyleyecek sözleri olmasın.
Düşmanlarınla öyle yaşa ki dost olduğunda yüzün kızarmasın.
Kucaklamaya kollarının yetmeyeceği bir ağaç, bir tohumla başlar.
En uzun yolculuklar bir adımla başlar.
Gerçek sevgiler ise küçük bir tebessümle başlar.
Değer verdiğin insan sana değer vermiyorsa, bırak kendi değeriyle kalsın.
Lüzumsuz şeylerin peşinden koşan, lüzumlu şeyleri kaçırır.
Gülü öyle bir sevmelisin ki, soranlara “dikeni yok” diyebilmelisin.
Dal rüzgarı affetmiştir, ama kırılmıştır bir kere.
İnsanları çılgına çeviren şey; bugünün deneyimi değil, dün olan bir şey için pişmanlık duymak ve yarının getireceklerinden korku duymaktır.
Geldiğin zaman boşlukları dolduran değil, gittiğin zaman yeri doldurulamayan ol.
Dostlar ırmak gibidir: Kimi zaman suyu az, kimileyin çok... Kiminde ellerin ıslanır yalnızca, kiminde ruhun yıkanır boydan boya.
Hayatın en güzel anı her şeyden vazgeçtiğiniz zaman sizi hayata bağlayan biri olduğunu düşündüğünüz andır.
Karamsar olmak zor değil. Zor olan çılgın bir fırtınadan sonra gökkuşağı gibi gülümseyebilmektir.

Alıntıdır...

26 Mart 2009

ADIN KADAR UMUT / YÜREĞİN KADAR HAYAT

Mart 26, 2009 0
ADIN KADAR UMUT / YÜREĞİN KADAR HAYAT

“ Senden başka hangi yürek Kadavra hükmündeki bedenimi tazelerdi ki…
Hangi göz,
Bir kez bile dokunmadığı kirpiklerim için
İsmail’in boğazına sürülen bıçağa canını sürerdi ki …
”Ey dilsizliğimin dile gelen sevda cümlesi…
Sonda söyleyeceklerimi en başta söylüyorum.
Bu satırları okurken ne olur ağlama birtanem.
Ağlama diyorum çünkü bu yazıları yazarken
kirpiklerim yağmurlara sırtını dayayıp yeterince kızardı.
Sende biliyorsun ki, sonsuzluğun arifesindeyim.
Her ne kadar içimde
umut ellerini Elif’e uzatıp dua’ ya saf tutmuş olsalar da korkuyorum..
Korkularımı en iyi anlarsın.
Ölmekten değil, seni bensiz bırakmaktandır korkularımın öznesi.
Sen ki bensiz yaşayamazsın..
Sen ki bensizliğin
içinde kanar, dilsizliğin içinde bana / karatoprağıma koşarsın.
Adım gibi eminim, şimdi bu satırları okurken kızacaksın bana.
Kızmakta haklısın da..
Ama ne olur beni de anla..Sonbahar
üşümelerini bilirsin sen.
Üşürüyorum be can, üşüyorum.
Dizlerimin feri, sözlerimin rengi yok adeta.
Ve yine adım gibi
eminim ki bu içimdeki ürpertileri kendine mal edeceksin.
Bu üşümelerin tek müsebbibi olarak kendini tarif edeceksin..
Oysa dilsizliğimin, yoksa renksizliğimin sebebini sen benden daha
iyi biliyorsun.
25 Aralık tarihli biletim var elimde.
Dönüşü var mı
bilmiyorum uzun bir yolculuk velhasıl..
Ellerinin içinde gezinen yüreğimin sana kavuşması var mıdır ki.
ana koşmak elimde rengarenk
balonlarla. Senin ellerinde ise mavi bilyeler.
Off..
ğırlığımca hüzün basıyor teraziler.
Onca derdin arasında bir de bu dönüşü bilinmeyen yolculuk..
Umutsuzluk mu içimdeki sayıklamalar..
Yoksa sonsuzluğa
yaklaşmanın ağır yükü müdür sırtımdaki cümleler ?
Bilemediklerimin
arasından ayıkladığım bildiklerim var; bende adın kadar umut,
yüreğin kadar hayat var..
Sonsuzluğumsun sen benim..
Ey cüzzamlı hayatımın en değerli hediyesi..
Durma ağla..
Ama ben kadar değil..
En çok benim gözlerime yakışır yağmur.
Şimdi ağlamayı bırak sarıl bana.
(D)üşüyorum.
Dağılıyorum tesbihin taneleri gibi.
Topla sende beni.
Bana vaat edilen bıçakları sustur yüreğinle.
Vazgeç “ varlığım yetmiyor İsmail “ cümlelerini.
Bir dilim nefesinden ver bana / yetinmesini bilirim.
Ve bu hayatta bulunduğum yeri biliyorum
Çünkü ben ki bu hayatta senin adın genişliğinde büyüyorum.
Vazgeç sorgulardan.
Kendinle savaşmayı bırak.
Faili meçhul cinayetleri üstlenmen yetmedi mi daha ?
Kaç canın var ki
kendine ölümlerden ölüm beğenmekle meşgulsün ?
Kaç düş``ün kaldı
daha kendi sapanınla vurmadığın ?
Kaç gülüşün kaldı kendi acınla öldürmeye kalkıştığın ?
Bana gözlerindeki huzur yeter sevgili.
Bırak dudaklarında ateş yarım kalsın.

Bana bir dirhem umut sun.
Senden gayrisi teferruat bana..
Şunu unutma ki sevgili; kendini öldürmekle itham ediyorum seni.
Her ne kadar gizlesen de kendini “ kendinle “ öldürmeye yelteniyorsun..
Devam et kendini hayattan soğutmaya.
Devam et kendini acımasızca vurmaya.
Bil ki; sen kendi mezarını kazıyorum bilirken ne yazık ki beni gömüyorsun
ellerinle..
Kendini öldürmüyorsun, beni tüketiyorsun.
Ne çabuk unuttun be can, benim senden ibaret olduğumu.
Madem ölmek istiyorsun, iki kişilik kaz mezarlarını.
Ya hiçliğe beni de kat ya da senle yaşamanın huzurunu kendine ispat et.
Çünkü başlangıcı hüzün olan yüreğimin sonu senin gibi yüreğe nasip olsun.
Hani “ hayırlı ölüm nasip et Allahım “ diye dua’lar edilir ya; beni duana
kat ya da kendinle beraber beni de öldür..
Sonum olsun ellerin…
Biz. İkimiz.
Senle biz.
Hayat denilen toprağın umuda bakan filiziyiz.
Bize / sevdamıza nice insan masal diyecek.
Kimisi de düşlere bizi çizecek.
Lakin anlattıkları hiçbir cümle bizden alıntı yapamayacak.
Çünkü hayatın hiçbir karesinde masaldan alıntı yapılamaz.
Hayat sadece yaşanır.
Yazılmaz…
Bilirim ki, bu sevda için kurban istenirse bıçak dayanacağı yeri bilir.
Bilirsin ki bıçak en çok İsmail’in boğazına yakışır.
Ölmekse bu uğurda bırak arkaya kalmayayım.
Ben ki bir “ gülü “ Elif tazeliğinde “umuda “ büyütmekle vazifeliyim.
Sonuna kadar savaşacağım.
Bana biçilmiş kefenleri harf harf yırtıp sevdana bağdaş kuracağım.
Sonra dua dua Elif diyarında “ Nun “ ‘a divan duracağım.
Susmayı değil, ben sende yaşamayı koşacağım..
Hadi sen şimdiden şehrinin
otogarında beni bekleyeceğin yeri belirle..
Bu gidişin dönüşü sanadır sevgili.
Ezberindeki tüm nakaratları doya doya dinleyeceğim senden.
Bilmediğim / gezmediğim Cenneti gözlerinde tahayyül ettir.
Çünkü sen benim üç kelime sığdırdığım mutluluğumsun…
Hadi durma.
Yüreğinin çekmecesinde saklı duran kelimelerini çıkar yerinden.
Düş dört yol ağzı cümlelere.
Adını devir cümlelerimin bir özne boşluğuna.
Yak tüm gemileri.
Tutuştur tüm hüzünleri.
Varsın yansın tüm replikler.
Hadi gamzelerinde biriktirdiğin sıcak gülüşlerini sun musalla soğuğu ellerime.
Avuç içlerime doldur saçlarının düşen yanlarını.
Sonbahar yanını bana bırakmayı unutma sakın.
Ya biz hayata “ ikimiz “ olarak geçmeliyiz ya da biz seninle
yan yana ölmeliyiz. Susacak mıyız yoksa yaşayacak mıyız bilmiyorum ama
gözlerindeki hayatı seviyorum ben.
Susarsak da dilimizdeki istiflediğimiz
tüm kelimeleri sonsuzluğa bırakır, ölümsüzlüğe koşarız.
“ Hangi cümleye sığdırayım yüreğinin inceliğini,
Hangi söze bulandırayım gözlerinin rengini..
Bırak sen bende kal..
Herkes masalına bir kahraman yapacak birini bulur..
Bırak sen benim gerçeğim olarak kal
Ya da istemiyorsan Kazdığın mezarları iki kişilik kaz.
Dudaklarımız kapanacaksa sonsuzluğa
Beraberce uzansın musalla taşına…”



İsmail SARIGENE
Hikayeler.net

ADEM’İN GÜNLÜĞÜNDEN YAPRAKLAR….

Mart 26, 2009 1
ADEM’İN GÜNLÜĞÜNDEN YAPRAKLAR….
Bu uzun saçlı yeni mahluk da çok olmaya başladı artık. Nereye gidersem gideyim karşıma çıkıyor. Hep peşimde. Bundan hiç hoşlanmıyorum. Keşke öteki hayvanların yanında dolaşsa. Hava bugün bulutlu. Rüzgâr doğudan esiyor.

Sanıyorum bizi yağmurlu bir gün bekliyor. Bizi mi dedim? Bu kelime de nereden çıktı? Ha, tamam hatırladım; o yeni mahlûk kullanıyor bu kelimeyi.
Salı

Büyük çağlayanı seyrediyordum. Civardaki en nefis şey bence bu. Yeni mahluk onun Niagara Çağlayanı'na benzediğini söylüyor. Bu hiç de akıllıca değil; sadece su katılmamış bir densizlik ve aptallık. Kendi başıma hiçbir şeye ad koyamıyorum. Bu yeni mahluk, karşıma çıkan her şeye, itiraz etmeme dahi fırsat bırakmadan bir isim koyuyor. Bahanesi de hep aynı: Filanca şeye benziyor. Örneğin Dodo kuşu. Neymiş efendim, bakınca onun bir dodoya benzediği açıkça görülebiliyormuş. Kuş bundan böyle hep dodo diye bilinecek. Ne yazık. Bütün bunlar canımı çok sıkıyor. Dodo! Ben bile bir dodoya ondan çok benziyorum. Çarşamba

Yağmurdan korunmak için kendime bir barınak yaptım. Ama huzurlu bir şekilde içine girip de oturmak ne mümkün? Yeni mahluk gelip barınağıma girdi. Onu dışarı atmaya çalıştığımda çevresine baktığı deliklerden su çıkardı ve sonra pençelerinin arkasıyla bu suyu sildi. Bir yandan da bazı hayvanların korktukları zaman çıkarttıkları seslere benzer bir ses çıkartıyordu. Keşke hiç konuşmasaydı; ne güzel olurdu. Ama bir an bile susmuyor. Belki zavallı mahluka hakaret ediyormuşum gibi bir izlenim yaratıyorum ama aslında öyle bir niyetim yok. Daha önce hiç insan sesi duymamıştım ve ayrıca kafamı dinlemeyi düşlediğim bu barınağın sakin ve huzurlu ortamına kendini zorla sokan her yeni ve tuhaf ses kulağımı tırmalar. Üstüne üstlük bu yeni ses yanıbaşımda çınlıyor; hemen omzumun üstünde ve tam kulağımın dibinde. Bir sağ kulağımın dibinde bir sol kulağımın. Ben öyle kulağımın dibinden gelen seslere alışık değilim.

*****a

Bu adlandırma işi aynen devam etmekte. Karşı yöndeki çabalarım hiçbir sonuç vermiyor. Yaşadığım yer için çok hoş, melodik bir ad bulmuştum: Cennet Bahçesi. Ben kendim bu toprakları bu adla anmaya devam edeceğim. Yeni mahluk dört bir tarafın ağaç ve kaya olduğunu, bahçeye benzeyen bir yan bulunmadığını söylüyor. Dediğine göre burası bir parka benziyormuş ve parktan başka bir şeye de benzemiyormuş. Böylelikle, tabii benim görüşüm alınmadan bu topraklara yeni bir isim verildi: Niagara Çağlayanı Parkı. Bu, artık haddini aşmış bir zorbalık. Dayanmak mümkün değil. Bir de orta yere bir tabela dikti: 'ÇİMENLERE BASMAYIN'.

Eskisi kadar mutlu bir hayatım yok artık.

*****artesi

Yeni mahluk çok fazla meyve yiyor. Muhtemelen çok yakında hiç meyvemiz kalmayacak. Yine 'biz' dedim. Onun kullandığı sözcükleri duya duya artık ben de kullanmaya başladım. Bu sabah oldukça yoğun bir sis vardı. Sisli havalarda dışarı çıkmıyorum ama bu yeni mahluk çıkıp geziyor. O her havada geziyor ve içeriye çamurlu ayaklarıyla giriyor. Ve konuşuyor! Bir zamanlar burası çok sakin ve güzel bir yerdi.

Pazar

Berbat bir gün. Bugün gittikçe daha dayanılmaz bir hal alıyor. Geçen Kasım ayında bugün dinlenme günü olarak belirlenmişti. Ondan önce her hafta için altı tane dinlenme günüm oluyordu. Bu sabah uyandığımda yeni mahluku, yasaklanmış ağaçtan elma koparmaya çalışırken gördüm.

Pazartesi

Yeni mahluk adının Havva olduğunu söylüyor. Buna hiçbir itirazım olmaz. Yanıma gelmesini istediğimde kendisini bu adla çağırmalıymışım. Kelime olarak saygı uyandıran, büyük, güzel ve yinelenerek söylenmeyi hak eden bir kelime. Yeni mahluk diyor ki, o bir mahluk değil kadınmış. Burası biraz şüpheli ama aslında benim için hepsi bir. Keşke kendi başının çaresine bakabilse ve konuşmasaydı.

Salı

Havva her yeri çirkin isimler ve kaba işaretlerle kirletti.

BURADA GİRDAP VAR.

ADAYA BU YOLDAN GİDİLİR.

RÜZGÂRLI MAĞARAYA BURADAN GİDİLİR.

Havva bu parkın güzel bir tatil beldesi olabileceğini söylüyor. Tatil beldesi. Yeni icat ettiği sözlerden biri. Durmadan anlamsız sözcükler icat ediyor. Tatil beldesi de ne demek? Ama hiç sormamak gerek. Bir şey sorulunca onu uzun uzun anlatmak gibi bir takıntısı var.

*****a

Çağlayana atlamamam için çok yalvardı. İyi de bunun ne zararı var? Bunun kendisini korkuttuğunu söylüyor. Doğrusu sebebini çok merak ediyorum. Ben bunu hep yapıyorum. Çağlayana balıklama atlamanın verdiği heyecan ve serinlemek hoşuma gidiyor. Bence çağlayan bu iş için yapılmış. Başka bir şeye yarayabileceğini tahmin etmiyorum. O ise çağlayanın manzara olsun diye yapıldığını söylüyor. Tıpkı gergedanlarla filler gibi.

Çağlayana bir fıçı içinde atladım ama bu onu memnun etmedi. Üzerimde incir yaprağından yapılma elbisemle girdabın içinde ve kuvvetli akıntıya karşı yüzdüm. Elbise bir hayli yıprandı. Böyle olunca da üstüme başıma dikkat etmedim diye bir sürü laf işittim. Kendimi burada çok kısıtlanmış hissediyorum. Bir hava değişimine ihtiyacım var.

*****artesi

Geçen Salı günü kaçtım. İki gün boyunca yol aldım ve tenha bir yerde kendime bir başka barınak yaptım. Elimden geldiğince izlerimi silmeye gayret ettim. Ama o, kurt diye çağırdığı ve evcilleştirdiği bir hayvanın yardımıyla yerimi buldu. Yine o acıklı sesin eşliğinde, baktığı deliklerden su çıkartıyor. Onunla geri dönmeye mecbur kaldım. Ama ilk fırsatta yine göçeceğim. Havva lüzumsuz birçok şeyle kendini yoruyor. Örneğin, arslan ve kaplan denilen hayvanların, birbirlerini yesinler diye verildiği aşikar olan dişleri varken neden çimen ve çiçek yiyerek beslendiğini merak ediyor. Ne kadar aptalca çünkü bunu yapabilmeleri için birbirlerini öldürmeleri gerekir. Böyle bir şeyin vuku bulması halinde ise adına ölüm denen şey gerçekleşmiş olacak. Oysa ölüm, bana söylendiğine göre Park'a henüz girmemiş. Bazı açılardan çok talihsiz bir durum bu.

Pazar

Berbat bir gün.

Pazartesi

Galiba haftanın ne işe yaradığını buldum. Pazar gününün verdiği yorgunluğu atmaya yarıyor. Harika bir buluş. Havva yine o ağaca çıkmaya çalışıyor. Engel olmaya çalışıyorum. O ise kimsenin görmeyeceğini söylüyor. Bu yaptığıyla başımıza gelebilecek tehlikeli bir işe uygun bir zemin hazırlıyor. Bunu kendisine de söyledim. 'Uygun zemin' lafına hayran kaldı. Galiba biraz da kıskandı. Doğrusu güzel söz.

Salı

Bana, kaburgalarımdan alınan bir kemikten yaratılmış olduğunu söylüyor. Bence orası biraz şüpheli. Hiç eksik kaburga kemiğim yok benim. Kafasını akbabaya takmış. Otlarla beslenmesinin ona iyi gelmediğini, onu yetiştirmesinin mümkün olamayacağını, kokuşmuş leş ile beslenmesi gerektiğini söylüyor. Akbabayı rahat ettireceğiz diye kurulu düzeni alt üst edemeyiz ki.

*****artesi

Dün, hep yaptığı gibi yine gölün sularında kendini seyrederken yuvarlanıp suya düştü. Az kalsın boğuluyordu. Bunun çok rahatsız edici bir şey olduğunu söylüyor. Bu olay, suda yaşayan ve kendisinin balık adını verdiği hayvanlar için üzülmesine sebep oldu. Bu arada hâlâ bir isme ihtiyaç duymayan ve isimleri söylenince yanına gelmeyen şeylere isim koymaya devam ediyor. Fakat onun için bu bir önem taşımıyor. Öyle şapşal ki. Neyse, kalkmış bu balıklardan bir sürü toplamış ve dün gece, sıcak tutsun diye getirip yatağıma koymuş. Balıkları bütün gün izledim. Hiç de eskisinden daha mutlu görünmüyorlar. Yalnızca daha sakinler. Akşam olsun hepsini dışarı atacağım. Bir daha onlarla uyumaya niyetim yok. İnsanın üzerine bir şey giymemişken bu yaratıklarla uyuması çok soğuk ve nemli ayrıca pek nahoş bir şey.

Pazar

Berbat bir gün.

Salı

Bir yılanla dolaşmaya başladı. Öteki hayvanlar buna çok memnun oldular çünkü sürekli onların üzerinde bir takım deneyler yapıp canlarını sıkıyordu. Doğrusu ben de pek memnun kaldım çünkü yılan konuşabiliyor ve böylece ben de kafamı dinleyebiliyorum.

*****a

Yılan ona, o ağacın meyvesini yemesini salık veriyormuş. Eğer yerse bunun karşılığında çok büyük, güzel ve asil bir bilgeliğe ulaşacağını söylüyormuş. Ona bunun bir başka sonucu daha olacağını anlattım. O meyveyi yemenin dünyaya ölümü getireceğini açıkladım. Keşke açıklamasaydım. Bu ona sadece yeni bir fikir verdi. Hasta akbabayı kurtarabileceğini ve arslanlarla kaplanları taze et ile besleyebileceğini düşünüyor. Ona o ağaçtan uzak durmasını tavsiye ettim. Karşı çıktı. Başımıza bir felaket geleceği açıkça görülüyor. Ben buralardan gidiyorum.

Çarşamba

Dün gece kaçtım. Bir ata atladım ve dört nala yol aldım. Felaket gelmeden önce Park’ın dışına çıkabilmeyi ve başka bir diyarda saklanabileceğim bir yer bulabilmeyi umuyordum. Ama umudum boşa çıktı. Güneş doğduktan bir saat kadar sonra, otlayan, uyuyan ya da birlikte oyunlar oynayan binlerce hayvanla dolu bir ovaya geldim. Ansızın, hepsi birden korkunç sesler çıkartarak bağırmaya başladılar. Bir an içinde bütün ovaya delice bir kargaşa çöktü.

Her hayvan hemen yanı başındaki diğer bir hayvanı parçalamaya çabalıyordu. Bunun ne anlama geldiğini biliyordum: Havva meyveyi yemişti. Ölüm dünyaya inmişti. Kaplanlar, kendilerine uzak durmalarını emrettiğim halde atımı yediler. Orada kalmaya devam etseydim beni de yiyeceklerdi. Ama ben hızla oradan uzaklaştım. Park’ın dışında şu anda kaldığım yeri buldum. Birkaç gün oldukça sakin ve huzurlu geçti. Ne var ki Havva beni burada da buldu. Buldu ve hemen oraya bir isim taktı: Tonawanda. Güya burası Tonawanda’ya benziyormuş. Aslında buraya gelmesine sevinmedim dersem yalan olur.

Burada yenilebilecek doğru dürüst bir şey yoktu. Gelirken yanında, o yediği elmalardan getirmiş. Elmalardan yemeye mecbur kaldım. Her ne kadar prensiplerime aykırı da olsa yedim çünkü prensiplerin ancak insanın karnı tokken gerçek bir güce sahip bulunduğunu anlamıştım... Havva dallar ve yapraklarla örtünmüş bir biçimde gelmişti. Bu saçmalığın ne demek olduğunu sordum ve üzerindekileri çekip yere fırlattım. Hem kıkırdadı hem de kızardı. Daha önce hiç kıkırdayıp kızaran birini görmemiştim. Bana çok çirkin ve aptalca bir hareketmiş gibi geldi. Dediğine göre yakında aynı şeyi ben de yapacakmışım. Haklıydı. Aç olmama rağmen, yarısını yediğim ve o güne dek gördüğüm en güzel elmayı bir yana bıraktım; yerden yaprak ve kırık dal toplayıp üzerime örtmeye başladım.

Daha sonra Havva’ya, biraz da sert bir şekilde, gidip bunlardan biraz daha toplamasını ve öyle soytarı gibi ortalıkta gezinmemesini emrettim. Dediğimi yaptı. Sonra birlikte, vahşi hayvanların birbirini öldürdükleri ovaya kadar sürünerek gittik. Orada birkaç deri parçası topladık. Havva’ya bunları birbirine yamattırdım. Böylece cemiyet içinde giyilebilecek bir çift elbiseye sahip olduk. Pek rahat oldukları söylenemez ama gösterişli olduklarını da itiraf etmek gerek. Zaten bir kıyafette en önemli nokta rahatlıktan çok görünüşüdür. Havva’nın iyi bir arkadaş olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar her şeyimi yitirmiş olsam da sanıyorum onsuz kendimi pek yalnız ve mutsuz hissederdim. Dediğine göre, bundan sonra yaşayabilmek için kendi geçimimizi sağlamamız emredilmiş. Havva benim çok işime yarayacak. O çalışacak, ben nezaret edeceğim..

10 Gün Sonra

Başımıza gelen felaketten benim sorumlu olduğumu söylüyor! Yılan onu, yasaklanmış ağacın elma değil kestane ağacı olduğu konusunda temin etmiş. Ona bu durumda masum olduğumu çünkü hiç kestane yemediğimi söyledim. O ise Yılan’ın kendisine, ‘kestane’nin aslında eski ve bayat espri anlamına gelen mecazi bir ifade olduğunu söylediğini anlattı. Bunun üzerine bende bet beniz attı. Çünkü ben vakit geçsin diye sık sık espri yaparım. Yaptığım esprilerin bir kısmı, her ne kadar ben yaptığımda yeni olduklarına içtenlikle inansam da, bir ihtimal eski ve bayat da olabilir. Havva bana, tam felaket başladığı sırada o esprilerden birini yapıp yapmadığımı sordu.

Kendi kendime, yüksek sesle söylemeden bir espri yaptığımı itiraf etmek zorunda kaldım. O da şuydu: çağlayanı düşünüyordum. Kendi kendime ‘bu kadar muazzam büyüklükte bir su kütlesinin oradan aşağı dökülmesini izlemek ne harika bir şey’ dedim.

Sonra, ansızın aklıma çok parlak bir fikir geldi. Bunu söylemekten kendimi alamadım: ‘Bir de bu muazzam kütlenin yukarı çıkışını izleyebilseydim, ne harika olurdu!’ Bütün doğanın birbirine girdiği, hayvanların birbirinin gırtlağına sarıldığı anda ve canımı kurtarmak için kaçmaya başlamadan hemen önce ben bu espriyi yapmış, kahkahalarla gülmekteydim. Havva muzaffer bir edayla ‘Evet, şimdi her şey anlaşıldı’ dedi. ‘Aynı espriyi yılan söyledi bana. Bunu adı İlk Kestane imiş ve Yaratılış ile aynı zamanda ortaya çıkmış.’ Yazıklar olsun bana. Kabahatli benmişim meğer. Ah, keşke o kadar o kadar espritüel olmasaydım. Keşke o parlak fikir hiç gelmeseydi aklıma..

Ertesi Yıl

Yaratığın adını Kabil koyduk. Havva onu, ben Erie Gölü’nün kuzey kıyılarında kır gezisi yaparken, kulübemizden bir iki kilometre uzakta yakalamış. Belki de dört beş kilometre. Ne kadar uzakta olduğunu pek kestiremiyor. Yaratık birçok açıdan bize benziyor. Aramızda bir akrabalık olabilirmiş. Havva öyle düşünüyor ama bence yanılıyor. Boyutlarındaki büyük farklılık onu tamamen başka ve yeni bir tür hayvan olduğunu kanıtlıyor.

Muhtemelen bir balık. Fakat bunu anlamak için suya daldırdığımda dosdoğru dibe çöktü. Kesin bir sonuca varmaya fırsat bulamadan Havva koşup yaratığı sudan çıkardı. Ben hâlâ onun bir balık olduğunu düşünüyorum. Havva onun ne olduğunu hiç önemsemiyor. Benim anlamama da müsaade etmiyor. Hiç bir şey anlamıyorum. Yaratığın gelişiyle birlikte Havva’nın bütün tabiatı değişti. Artık deneyler hakkında da mantıksızca hareket etmeye başladı. Bu yaratığı öteki hayvanları düşündüğünden daha fazla düşünüyor fakat kendisi de bunun nedenini açıklayamıyor. Aklı çok karışık.

Her şey buna işaret ediyor. Bazı geceler yaratık şikayet eden sesler çıkarttığında Havva onu saatlerce kucağında taşıyor. Böyle zamanlarda Havva’nın yüzündeki etrafa bakma deliklerinden su geliyor; yaratığın sırtına hafif hafif vurup yumuşak sesler çıkartarak yaratığı rahatlatmaya çalışıyor. Suratına bakınca ne kadar üzgün ve endişeli olduğu açıkça görülebiliyor. Başka bir balık için hiç böyle şeyler yapmamıştı. Doğrusu bu beni çok kaygılandırıyor. Eski topraklarımızı kaybetmeden önce yavru kaplanları da böyle kucağında taşırdı ama o sadece oyun olsun diyeydi. Yedikleri yemek onlara dokunduğunda hiç böyle endişelenmezdi.

MARK TWAIN

GÜZEL İNSANLAR VARMIŞ ÇOK UZAKLARDA

Mart 26, 2009 0
GÜZEL İNSANLAR VARMIŞ ÇOK UZAKLARDA
Uzak diyarlarda, çook uzaklarda
Vefa varmış hala
Doldurdum heybemi umutlarla
...gidiyorum.

Uzak diyarlarda, çook uzaklarda
Kadir-kıymet bilenler varmış
...varmış hala
Bıraktım çabalarımı,
...gidiyorum.

Güzel insanlar varmış, çook uzaklarda
Dağlardan huzur esermiş,
Çiçekler gülüş açarmış,
Güneş doğarmış her sabah
Her sabah , her sabah
İnsanlar, gülümser,
... "Günaydın !` dermiş
Hatır sorarmış hala
Çoook çoook çok uzaklarda
Yıktım son kalelerimi kendi elimle
Topladım şiirlerimi, gidiyorum.
Size kalsın her hüznüm
Her yenilgim,
Sırtımdan söktüğüm hançerler
Size kalsın...
Size kalsın bencillik,
Size kalsın asık suratlar
Güzel atlara binip giden güzel insanlar
İz bırakmış gönüllerde
Bir şafak vakti, biterken tasa
Her adımda, son izlere basa basa
...gidiyorum

Burukluk silinirken yüzümde
Dostluk şarkıları dilimde
Yıllar sonra çıkagelen gülüşle
...gidiyorum.


Veda zamanı sahte dostluklara
Artık düşmek yok tuzaklara
Gül kokulu izlere bata-çıka
Gidiyorum, gidiyorum
Çook çook çok uzaklara

Ahmet Ünal ÇAM
Hikayeler.net

LA HAVLE

Mart 26, 2009 0
LA HAVLE

İsa ile bir ahmak yoldaş oldu. Gözüne yol üstünde ölü kemikleri erişince, “ Yoldaş ölüleri diriltmek için okuduğun o yüce adı, bana da öğret de bir iyilikte bulunayım, o adı okuyup kemiklere can vereyim” dedi.

İsa dedi ki : “sus Bu senin sözünün harcı değil! Nefesin yağmurlardan daha arı, duru olması o nefes sahibinin melkelerden daha idrakli bulunması lazımdır. Adem ömürlerce yandı, yakıldı da arındı; felekler hazinesine emin oldu. Sende sağ eline bir sopa aldın ama senin elin nerede, Musa’nın eli nerede” O ahmak “ Benim sırlara kabiliyetim yoksa o adı bu kemiklere sen oku” dedi.

Bir sofi seyahate çıktı, döne dolaşa bir gece bir tekkeye konuk oldu. Bir hayvanı, vardı ahıra bağladı. Kendisi dostlarla, sofanın baş köşesine geçip oturdu. Arkadaşlarıyla murakabeye daldı. Murakabede sevgilinin huzuru, adamın önünde bir defter haline gelir (Allahnın manevi huzuruna varılır, bütün hakikatler o huzurda okunur) Sofinin defteri, harflerin yazılmasından meydana gelen karalama değildir. Ancak kar gibi bembeyaz ve temiz gönüldür. Alimin azığı ve sermayesi, kalemden meydana gelen eserlerdir. Sofinin azığı ve sermayesi nedir? Ayak izleri!

Sofi; av peşine düşen, ceylanın ayak izlerini görüp onları izleyen avcıya benzer. Bir müddet ceylanın ayak izleri işe yarar. Ondan sonra ise esasen ahudaki misk kokusu, yolu gösterir. Bu izlere, bu izlemeye şükreder de yol alırsa nihayet o adım atma o yol alma yüzünden muradına ulaşır. Misk kokusunu duyup bir konak yol almak iz,izleyerek yüz konaklık yol almadan yüz konaklık yolu dönüp dolaşmadan daha iyidir. Ay ışıkların doğusu olan gönül yok mu? O gönül, ariflere “kapıları açılmıştır” sırrıdır.

Sana duvardır ama onlara kapı. Sana taştır ama azizlere inci! Senin aynada açıkça gördüğünü pir, hem de daha önce bir kerpiç parçasında görür. Pir olanlar o kişilerdir ki bu alem yokken onların canları, kerem denizinde vardı. Bu tene düşmeden önce nice ömürler geçirdiler,ekmeden önce meyveler devşirdiler! Nakıştan, suretten evvel canlandılar,deniz yarılmadan inciler deldiler!

Allah, alemi ve ademi yaratma hususunda meleklerle müşavere ederken onların canları, boğazlarına kadar kudret denizine dalmış bulunuyordu. Melekler,buna mani olmak istedikleri zaman, gizlice meleklere ıslık çalıyorlar,onlarla alay ediyorlardı.

Bu nefsi Küll’ün ayağı bağlanmadan onlar her yaratılacak şeyin suretini biliyorlardı. Feleklerden önce Zuhal yıldızını, tanelerden önce Ekmeği görmüşler; Akılsız, gönülsüz fikirlerde dolmuşlar, askersiz, savaşsız galip gelmişlerdi. O apaçık anlayış,onlara nispetle düşünüştür. Yoksa haddi zatında, bu sırdan uzakta kalanlara göre görüşün ta kendisidir. Düşünüş; geçmişe, geleceğe dairdir. Bu ikisinden de kurtulunca müşkül hal olur

“Ruh üzümden şarabı,yoktan varı görür” Onlar da Keyfiyete düşecek olan her şeyi keyfiyetsiz görmüşler,madenden önce sağlamla kapı fark etmişlerdir. Üzüm yaratılmadan önce şaraplar içmişler, muhabbet sarhoşu olmuşlardır. Onlar, sıcak temmuz ayında kışı, güneşin ziyasında gölgeyi görür.

Üzümün gönlünde şarabı,tamam yoklukta bütün varlığı müşahede ederler. Gök, onların işret meclislerinde ancak onların cömertliğiyle bu sırmalı libası giyer. Onlardan iki dostu bir arada gördün mü bil ki onlar hem birdir, hem altı yüz bin! Onların sayıları dalgalar gibidir. Onlar rüzgar,zahiren çoğaltır. Halkın can güneşi, halkın pencerelere benzeyen bedenlerinde mahcup olan kişi şüphededir.

Çokluk, ruhu Hayvanidedir, Ruhu insani ise birdir. Hak onlara madem ki nurundan saçtı, Hakkın nuru artık ayrılmaz . Yoldaş bir müddet usanmayı bırak da o güzelin tek benini sana anlatayım Onun güzelliği anlatılmaz, iki alem de nedir? Onun yüzündeki benim aksi! Onun güzel benini anlatmaya başladım mı söz, tenimi yarmak, parçalamak istiyor. Ben bu harmanda bir karınca gibi memnun geçinip gidiyorum,hatta kendi cirmimden kendi haddimden fazla yük çekmekteyim

O aydınlığın bile hasedettiği güzel, beni bırakır mı ki söylenmesi lazım ve farz olan sırları söyleyeyim. Deniz köpüklenir, köpükle örtülür, köpüğü ileri sürer. Sonra da köpüğünü çeker, açılır, kendisini gösterir.

Şimdi dinle, hikayenin içyüzünü anlatmama ne mani oldu? Dinleyenin gönlü başka bir yere gitti. Hatırına o konuk olan sofinin hali geldi. Boğazına kadar o sevdaya daldı. Onun için bu sözü bırakıp ona başlamak hali anlatmak için o hikayeyi söylemek icap ediyor. Fakat ey aziz sofiyi,suret sofisi sanma! Ne vakte kadar çocuklar gibi cevize,üzüme düşüp kalacaksın?

Oğul, bizim cismimiz cevizle üzümdür. Ersen bu ikisinden de geç! Eğer sen geçmezsen Allahnın lütfu Allahnın keremi seni dokuz kat gökten geçirir. Şimdi hikayenin zahirini dinle, fakat taneyi samandan ayır ha!

O zevk ve huzur dileyen sofilerin zikir ve mürakabeleri, vecit ve şevkle sona erince. Konuğa yemek getirdiler. Konuk o zaman hayvanı hatırladı, Hizmetçiye”Ahıra git, hayvana saman ve arpa ver ”dedi. Hizmetçi dedi ki :“ la havle... Bu ne fazla söz! Eskiden beri bu işler benim işim.” Sofi “önce arpayı ısla.

Çünkü eşek karttır,dişleri sağlam değil” dedi. Hizmetçi “ Lahavle Ey ulu bunu niye söylüyorsun? Bu hizmet usulünü, hep benden öğrenirler” dedi. Sofi “önce semerini indir,sırtına da ilaç koy” dedi. Hizmetçi “Lahavle ey hakim, benim senin gibi yüz binlerce konuğun geldi; Hepsi de yanımızdan razı olup gittiler.

Konuk bizim canımızdır,bizdendir” dedi. Sofi “suyunu ver ama ılık olsun” deyince hizmetçi “ Lahavle. Artık beni utandırıyorsun” dedi. .Sofi “Arpaya az saman karıştır” dedi. Hizmetçi “ Lahavle. Bu sözü kısa kes artık” dedi. Sofi “Yerini süpür, taş toprak kalmasın. Islaksa biraz kuru toprak serp” dedi.

Hizmetçi “Lahavle a babam, lahavle de Bir işe yolladığın ehil kişiye az söyle! Dedi. süpür, taş toprak kalmasın. Islaksa biraz kuru toprak serp” dedi. Hizmetçi “Lahavle a babam, lahavle de Bir işe yolladığın ehil kişiye az söyle! Dedi. Sofi “Eşeğin sırtını tımar et” dedi.

Hizmetçi “ Lahavle. Baba, artık utan.!” Dedi. Bunu deyip eteğini sıkıca beline doladı. “işte gittim,önce arpa,saman getireyim”dedi. Gitti ama ahır aklına bile gelmedi. Yalnız sofiyi aldattı. Birkaç hazelenin yanına gitti, Sofinin sözlerine gülmeye onunla alay etmeye koyuldu.

Sofi uzun zaman yolculukta bulunduğundan gözlerini yumup daldı,rüya görmeye başladı: Eşeği bir kurda sataşmıştı. Kurt, sırtından, oyluğundan onu paralıyordu Uyanıp “Lahavle. Bu ne biçim saçma rüya, Acaba o şefkatli hizmetçi nerede ki?” dedi.

Yine daldı. Bu sefer eşeğini yolda giderken gah, bir kuyuya, gah bir çukura düşüyor gördü. Türlü , türlü kötü rüyalar görüyordu. Rüyasında bazen Fatiha suresini, bazan Karia suresini okuyordu. “ çare ne ? Dostlar kalkıp gittiler. Bütün kapıları da kapadılar” dedi. Yine “O Hizmetçiceğiz, bizimle tuz ekmek yemedi mi ki ?

Ben ona lütuftan başka ne yaptım, yumuşak sözlerden başka ne söyledim? Aksine o bana neden kinlendi ki? Her düşmanlığa bir sebep olur. Yoksa aynı cinsten oluş insanı vefakar eder” diyordu. Sonra tekrar “ lütuf ve ihsan sahibi adem iblise bir cefada bulundu mu ki?

İnsan yılana, akrebe ne yaptı ki onlar,daima insanı sokmak öldürmek isterler. Kurdun huyu yırtıcılıktır. Bu haset de nihayet yaradılışta vardır demekte”, Sonra yine “ Böyle kötü zanna düşmek hatadır. Neye kardeşim hakkında böyle bir zanda bulunuyorum?” Diye söylenmekteydi, Yine dönüp diyordu ki: “ Bu kötü zanna düşmek de bir tedbire sarılmaktır. Şüpheye düşmeyen muvaffak olur mu?” Sofi vesvese içindeydi. Eşeğe gelince öyle bir haldeydi ki düşmanların cezası da, dilerim böyle olsun!

Zavallı eşek; taş toprak içinde,semeri tersine dönmüş, kuskunu kopmuştur. Yol yürümekten ölmüş, bütün gece yemsiz gah can çekişmekte,gah ölüm haline gelmekteydi. Bütün gece “Yarabbi,arpadan vazgeçtim, bir avuçcağızdan da az saman olsa” diye sayıklıyordu. Hal diliyle “Ey şeyhler,bir merhamet edin,bu ham ve edepsiz hizmetçinin elinden yandım” diyordu. O eşeğin çektiği eziyeti duyduğu azabı ancak karada uçan kuş,sele kapılırsa çeker duyar!

Nihayet biçare eşek açlık illetinden o gece seher çağına kadar yan üstü yattı. Gündüz olunca, hizmetçi gelip hemen semerini düzeltti,sırtına vurdu. Eşekçiler gibi birkaç sopa indirdi. O köpek hizmetçiden ne umulursa eşeğe onu yaptı. Eşek dayağın,şiddetinden sıçradı,kalktı. Dili yok ki halini söylesin!

Sofi merkebe binip yola düzülünce merkep,her an yüzüstü düşmeye başladı. Halk,merkep düştükçe onu kaldırmaya koyuldu. Herkes onu hasta sanıyordu. Birisi kulağını burmakta,öbürü yara var mı diye damağını yoklamakta, Diğeri nalında taş aramakta, bir diğeri de gözünü puslu görmekteydi. Sofiye “ Ey Şeyh, bu ne hal? Dün,şükür olsun,bu eşek kuvvetlidir demiyor muydun?” dediler. Sofi (Geceleyin “lahavle” yiyen eşek, ancak böyle gider. Merkebin azığı geceleyin “lahavle” olur,Geceleyin tespih çeker durursa gündüzün de secde eder) dedi.

İnsanların çoğu insan yiyicidir. Onların selam vermelerine pek emin olma! Hepsinin de gönlü Şeytan evidir. İnsan şeytanının lafına pek kulak asma! Şeytanının ağzından çıkan “Lahavle”’ye kanan kişi, savaşta o eşek gibi tepesi üstüne düşer. Dünyada Şeytancın şeytanlığına uyan; dost yüzlü düşmanın hürmetine, hissîne kanarsa. O eşek gibi arıklıktan ve sersemlikten İslam yolunda, Sırat köprüsünün üstünde tepe taklak gelir.

Kötü dostun işvelerine kulak verme; yeryüzünde tuzak gör,emniyetle yürüme. Yüz binlerce “ Lahavle” okuyan Şeytana bak; ey adem, iblisi gör,bak nasıl yılanda gizlenmiş! Dostun postunu yüzmek için kasap gibi sana “Ey can, ey sevgili” diye hitabe der. Bu suretle postunu yüzmek ister. Düşmanların afyonunu tadan kişinin vay haline! Ağlatıp inleterek kanını dökmek için kasap gibi ayağın baş kor,sana hitaplarda bulunur. Aslanlar gibi avını kendin avla. Yabancının yaltaklanmasını da!

Aşağılık kişilerin hürmetini, hatır saymasını, o hizmetçinin hürmeti ve hatır sayması gibi bil. Kimsesizlik, Adam olmayan kişilerin işvesinden iyidir. İnsanların arazisine ev kurma, kendi işini,gör yabancı kişinin işini değil! Yabancı kişi kimdir? Senin toprak bedenin. Senin gama, eleme düşmen de onun yüzündendir.

Tene yağlı, ballı şeyleri verdikçe cevherini,hakikatini semirmiş göremezsin. Teni miskler içine yerleştirsen yine ölüm gününde pis kokusu meydana çıkar. Miski tene sürme, gönüle sür. Misk nedir? Ululuk sahibi Allahnın adı. O münafık miski tene sürer de ruhu külhanın ta dibine sokar. Dilin de Allah adı canındaysa imansız düşüncesi yüzünden pis kokular!

Onun zikretmesi külhanda biten yeşilliğe, aptes bozulan yerde yetişen gül ve süsene benzer. O yeşillik orda ariyettir. O gülün yeri oturulan işret edilen yerdir. Temiz şeyler temizlere aittir; pislere de pis şeylere... kendine gel! Kin yüzünden yol azıtanlara kin tutma. Çünkü onların kabirlerini de kin tutanların yanına kazarlar.

Kinin aslı cehennemdir. Senin kinin o küllün cüzcüdür, dinin de düşmanı. Mademki sen cehennemin cüzcüsün; aklını başına al cüzü küllünün yanında karar eder. Ey adı sanı duyulmuş kişi! Cennetin cüzcüysen zevkin de cennet gibi ebedidir. Acı mutlaka acılara katılır. Batıl söz nasıl olur da Hakka ulaşır?

Kardeş, sen ancak o düşünceden, o ruhtan ibaretsin. Mütebaki varlığın bakımındansa kemik ve deriden başka bir şey değilsin. Düşünceden, manevi varlığın gülse, Gül bahçesisin; dikense külhana layıksın. Gül suyu isen seni başa sürer, koyuna serperler; sidik gibiysen dışarı atarlar.

Koku satanların tabaklarına bak her cinsi kendi cinsinin yanına korlar. Cinsleri, kendi cinsleriyle karıştırır, bu uygunluktan bir güzellik, bir süs meydana getirirler. Fakat mercimek,şeker arasına karışırsa onları birer, birer ayırırlar. Tablalar kırıldı,canlar döküldü de iyiyi, kötüyü birbirine karıştırdılar.

Allah, bu taneleri ayırıp tabağa koysunlar diye kitaplar verdi, peygamberler gönderdi. Peygamberler,gelmeden önce hepsi bir görünmekteydi. Mümin, kafir, Müslüman, çıfıt. zahiren hepsi birdi. Alemde kalp akçala sağlam akça bir yürümekteydi. Çünkü ortalık tamimiyle geceydi, biz de gece yolcularına benziyorduk. Peygamberlerin güneşi doğunca “Ey karışık, uzaklaş! Ey saf, beri gel” dedi.

Rengi göz ayırt edebilir; lali, taşı göz bilebilir. İnciyi, süprüntüyü göz anlar. Onun için çerçöp göze batar. Bu kalpazanlar, gündüze aşıktır. Çünkü gündüz,kuyumcu ve sarraf,altını fark etsin diye altına aynadır. Kırmızı yüzle sarı yüzü gündüz gösterdiğinden Allah kıyamete gün lakabını taktı. Hakikatte gündüz, velilerin sırrıdır. Gündüz onların aylarına nispetle gölgelere benzer. Gündüzü,Allah erinin sırrının aksi bilin; gözü örten akşamı da onun ayıp örtücülüğünün aksi.

Allah onun için “Vedduha” buyurdu. “Vedduha”, Mustafa’nın gönlünün nurudur. Allah kuşluk zamanını sevdi derler ya. Bu söz de, kuşluk çağı, onun aksi olduğundandır. Yoksa fani olan şeye yemin etmek hatadır. Böyle olduğu halde fani şeyin Allahnın sözüne girmesi layık olur mu?

Halil “ Ben fani olanları sevmem” dedi Halil böyle derse Ulu Allah nasıl olur da fani şeyi diler, sever? “Velley!” den maksat yine Mustafa’nın ayıp örtücülüğü, toprağa mensup olan cismidir. Bu kuşluk çağının güneşi o, gökten doğdu da gece gibi olan tene “seni Rabb’in terk etmedi” dedi. Belanın ta kendisiden vuslat meydana geldi; “ Sana darılmadı da” sözü de o tatlılıktan zuhur etti. Esasen her söz bir halete alâmettir. Hal ele benzer, söz de alete.

Kuyumcunun aleti, kunduracının elinde kuma ekilmiş tohuma döner. Çiftçinin yanında kunduracının aleti, köpeğin, önünde saman,eşeğin önünde kemik gibidir. “Enel Hakkı” sözü, Mansur’un ağzında nurdu. “Enallah”Sözü, Firavunun ağzında yalan! Sopa, Musa’nın elinde doğruluğuna şahit oldu, sihirbazın elindeyse bir şeye yaramadı. İsa, bu yüzden yoldaşına Tek Allahnın o yüce adını belletmedi. Çünkü bilmez de alete noksan bulur. Taşı, toprağa vur. Hiç ateş çıkar mı? Elle alet taşla demire benzer. Çift olması gerek ki ateş çıksın. Çifti olmayan, aleti bulunmayan Tek Allahdır. Sayıda şüphe olabilir, Fakat Allahda şüphe yoktur.

İki diyenler,üç diyenler daha fazla diyenler, bir olduğunda mutlaka ittifak ederler. Şaşılık gidince hepsi birleşir; iki üç diyenler de bir derler. Onun meydanında bir topsan, ona bir diyorsan durma, çevgehanının etrafında dön dolaş! Top padişahın elinin darbesiyle oynarsa, kemale ermiş olur.

Ey şaşı; bunları can kulağıyla dinle, gözüne kulak yoluyla ilaç ver! Temiz söz, hakikatten uzak olan gönüllerde karar etmez, nurun aslına dek gider. Çarpık ayakkabı, nasıl çarpık ayağa uyarsa Şeytanın afsun ve efsanesi de doğru olmayan gönüllere uyar. Hikmeti istediğin kadar tekrarla. ona ehil değilsen hikmet, senden ne kadar uzak! İster yaz, beller. İster bahset, söyle! O, Ey inatçı senden yüzünü çeker, gizlenir; bağlarını koparır, kaçar. Fakat sen okumasan da hakikat ilmi senin yanıp yakıldığını görürse elinde,alışmış kuş haline gelir. Tavus kuşu, nasıl köylü evinde olmazsa, hakikat ilmi de her aceminin malı olmaz.!


MESNEVİ
CİLT 2

22 Mart 2009

NAR...

Mart 22, 2009 1
NAR...
Eskiden, bir narın ortasında yaşadığım sırada tanelerden birisinin şöyle dediğini duydum: "Bir gün bir ağaç olacağım ve rüzgar dallarımın arasında şarkı söyleyecek ve güneş yapraklarımın üstünde dans edecek ve bütün mevsimler boyunca güçlü ve güzel olacağım."

Sonra bir başkası konuşup dedi ki: "Ben de senin kadar genç olduğum zamanlar böyle hayaller kurardım, ama artık her şeyi ölçüp tartabiliyorum ve bütün umutlariımın boş olduklarını
anladım."

Ve üçüncü tane konuştu: "Bize böyle güzel gelecek vaad eden hiç bir işaret göremiyorum."

Ve bir dördüncüsü: "Fakat böyle güzel bir gelecek yoksa hayatımız ne kötü olur!"

Bir beşincisi: "Ne olduğumuzu bile bilmezken niçin ne olacağız diye çekişiyorsunuz?"

Ve yedincisi dedi ki: "Her seyin ne olacağını biliyorum ama bunu sözcüklere dökemiyorum."

Sonra sekizinci konuştu ve dokuzuncusu ve sonra daha bir çokları, sonra hepsi birden konuşmaya başladılar ve bir sürü ses arasında hiç bir şey anlayamaz hale geldim.

Ve tam o gün çekirdekleri az ve hemen hemen sessiz olan bir ayvanın içine taşındım.






Halil CİBRAN

VERMEK

Mart 22, 2009 0
VERMEK

Sonra, varlıklı bir adam konuştu:

"Bize vermekten bahset."

Ve o cevap verdi:

"Sahip olduklarınızdan verdiğinizde,
çok az şey vermiş olursunuz;

Gerçek veriş, kendinizden vermektir.

Çünkü sahip olduklarınız, yarın ihtiyacınız olabilir
diye saklayıp koruduğunuz şeylerden ibaret değil mi?

Ve yarın, kutsal şehre giden hacıları takip ederken,
kemiklerini, iz bırakmayan kumlara gömen
fazla uyanık bir köpeğe ne getirebilir?

Ve ihtiyaç korkusu da, ihtiyaçtan başka birşey değil midir?

Kuyunuz tamamen doluyken susuzluktan korkmak,
tatmin olamayan bir susuzluk göstermez mi?

Çok fazla şeye sahip olup, çok az verenler, bunu
gösteriş isteyen gizli arzuları için yaparlar,
ki bu da armağanlarını yararsız kılar.

Ve bazıları vardır ki, çok az şeye sahiptirler
ve hepsini verirler.
Bunlar hayata ve hayatın definesine inananlardır,
ve kasaları hiç boş kalmaz.

Bazıları sevinçle verirler, bu sevinç onların ödülüdür.

Bazıları ise ıstırap içinde verirler
ve bu acı onların vaftizidir.

Ve bazıları vardır ki, ne vermenin acısını hissederler,
ne sevinç ararlar, ne de bir erdemlilik düşüncesi taşırlar;

Onlar, şu vadideki mersin ağacının
kokusunu salışı gibi verirler.

Böyle kişilerin ellerinde Tanrı dile gelir ve
onların gözlerinden Tanrı, dünyaya gülümser.

İstendiği zaman vermek güzel bir davranış olabilir; fakat
istenmeden, ihtiyacı hissederek vermek çok daha anlamlıdır.

Ve cömert olan için, verecek kimseyi aramak,
veriş olayından daha fazla sevinç getirir.

Vermekten alıkoyacağınız herhangi bir şey olabilir mi?

Sahip olduğunuz her şey bir gün verilecektir.

Öyleyse şimdi verin ve vermenin hazzını
mirasçılarınız değil siz yaşayın..

Çoğunlukla şöyle dersiniz:
'Vereceğim, ama hak edeni bulabilirsem.'

Ne koruluktaki meyve ağaçları böyle düşünür,
ne de çayırdaki sürüler.

Onlar, saklandığında çürüyecek olanı,
yaşayabilsin diye verirler.

Herhalde kendisine günler ve geceler
verilmesini hak eden bir kişi,
sizden gelebilecek şeyleri de hak eder.

Ve hayat okyanusundan içmeye hak kazanmış bir insan,
sizin küçük ırmağınızdan da bir bardak su alabilir.

Faydasından öte, kabul etmenin gerektirdiği cesaretten
ve güvenden daha büyük bir değer var mıdır?

Ve siz kim oluyorsunuz da, onların göğüslerini yırtarak
gururlarını korunmasızca ortaya seriyor, sonra da
onların değerlerini örtüsüz ve gururlarını
utanmasız olarak değerlendiriyorsunuz?

Önce kendinizi vermeye hak kazanmış ve
verme olayında bir aracı olarak görün.

Çünkü gerçekte herşeyi veren hayattır
ve siz kendinizi bir verici olarak belirlediğinizde,
sadece bir tanık olduğunuzu unutuyorsunuz.

Ve siz alıcılar, ki hepiniz bu gruba dahilsiniz,ne kendinize
ne de size verene bir boyunduruk yüklememek için,
hiç bir minnet hissi taşımayın.

Bunun yerine, armağanları kanat yaparak,
verenle beraber yükselin;

Çünkü borcunuzu gereğinden fazla abartmak,
annesi özgür yürekli dünya,
babası evren olan cömertlik olgusundan
şüphe etmek demektir..."




Halil CİBRAN

20 Mart 2009

SEVGİ , NEŞE VE MUTLULUK...

Mart 20, 2009 0
SEVGİ , NEŞE VE MUTLULUK...
Sevgi, Neşe ve Mutluluk çok güzel geçinen üç arkadaştı. Yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi. Bir gün canları sıkıldı. Yürüyüşe çıkdılar. Git git yol bir türlü bitmek bilmiyordu. Karınları aç, üstelik çok susamışlardı. Ne yapalım diye konuşurlarken karşıdan bir adamın geldiğini gördüler. Sevgi hemen atılarak..
-Amca o sırtında ki çuval da ne var?
Adam ters bir adamdı.
-Sana ne.
Sevgi şaşırdı. Yüreği sevgi dolu olduğu için böyle bir tepki beklemiyordu..
-Çok açız amca ne var söylesene? .
-Yiyecek ama ben onları eve aldım. Sizlere veremem.
Çok üzülmüştü Sevgi.
-Peki amca verme dedi.
Adam üç adım atar atmaz yığıldı yere. Yanlarına gittiklerinde adamın ölmüş olduğunu gördüler. Birşey yapamadan yollarına devam ettiler. Adamın ruhu öteki aleme doğru uçmaya başladı. Bir kapıdan içeri girdi. Beyazlar içinde bir melek onu bekliyordu.
Yollarına devam eden üç arkadaş, susuzluklarına bir çare bulamıyorlardı.
Neşe;
-Bak karşıdan bir kadın geliyor. Elinde de kocaman su güğümü var dedi. Üçü de sevinç içersindeydiler. Kadın yanlarına gelince,
-Güğümde su mu var teyze? diye sordu Neşe.
-Evet sana ne diye cevap verdi kadın.
Neşe tekrar,
-Çok susadık teyze, üçümüz de çok susadık dedi.
-Aaa.. ben sabahtan akşama kadar tarlada çalışıyorum. Size bir damla bile veremem dedi.
Üçü de şaşırmışlardı. Birşey diyemediler. Kadın yüzlerine bile bakmadan yürümeye başladı. Birden bir gürültüyle arkalarına döndüler. Bir de ne görsünler. Kadın düşmüş ve elinde ki toprak güğüm kırılmıştı. Güğümde ki sular toprağa yayılmıştı.Kadın da hareketsiz yatıyordu. Koşarak kadının başına gittiler. Fakat kadın ölmüştü. Birşey yapamadan yollarına devam ettiler.
Kadının ruhuda öteki aleme doğru uçmaya başladı. O da bir kapıdan içeri girdi. Karşısında beyazlar içinde bir melek duruyordu.
Üç arkadaş açlık ve susuzluktan bitap düşmüşlerdi. Karşıdan şarkı söyleye,
söyleye bir çocuk geliyordu. Elinin birinde ekmek, birinde de bir şişe su vardı. Mutluluk çocuğa,
-Karnımız çok aç bizlere ekmek, su verirmisin? .
-Tabi ablalarım. Cebimde param var. Ben yine gider alırım dedi. Elinde ki ekmeği ve suyu Mutluluğa uzattı. Üç arkadaş öyle sevinmişlerdi ki..
Hemen ekmeği paylaşıp suyu da içtiler. Hayretle çocuk onlara bakıyordu.
-Ablalarım çok acıkmışınız gerçekten dedi.
Sevgi çocuğa,
Herzaman yüreğin sevgiyle dolsun, sevgiyle taşsın. Karşına hep sevgi yürekler çıksın dedi.
Sıra Neşe`deydi. Herzaman neşen bol olsun. Hep neşeli ol dedi.
Mutluluk ise,
-Mutluluk hep seninle olsun. üzüntüler sana uğramasın dedi.
Çocuk teşekkür ederek tekrar eve ekmek almak için geriye döndü.
Adamla, kadın meleğin karşısındaydı. Melek önce adama dönerek,
-Bu yaşa kadar sevgi adına ne yaptın? . Hiçbirşey yapmadım. Hep çalıştım. Aileme baktım.
-Hiçdurmadan karını, çocuğunu dövdün. İçtin içtin herkese sataştın. Senin yüreğinde sevgi yok. Neşeli olamadığın gibi, mutluluğu da tatmadın. Haydi git şu kapıdan gir içeri dedi.
-Orası neresi? diye sordu adam.
-Sevgiyi yüreklerinde yaşatmayanların yeri, diye cevap verdi melek.
Sıra kadına geldi. Aynı soruları ona da sordu.
Kadında meleğin sorularını cevapladı.
-Ne yapayım. Kocam hergün kahvede, bütün gün tarlada çalıştım.
Ama sen den yardım isteyen komşularına yardım etmedin. Bol bol dedikodu yaptın. Herkesi birbirine düşürdün. Yüreğinde bir lokmacık sevgiyi barındırmadın. Haydi sen de aynı kapıdan geç diye cevap verdi.
Sevgi,Neşe, Mutluluk yollarına devam ediyorlardı. Ama gördükleri, çoğu insanın yüreğinde sevgi den eser yoktu. Sevgi olmayınca Neşe ve Mutlulukta olmuyordu.
Sevgi herzaman yüreklerinizde, Neşe ve Mutluluk sizlerle olsun.


Alıntıdır...

18 Mart 2009

AŞIK VEYSEL'E ANMA TÖRENİ

Mart 18, 2009 2
AŞIK VEYSEL'E ANMA TÖRENİ



Aşık Veysel, ölümünün 36. yılında Sivas'ta anılacak

Ben giderim adım kalır /
Dostlar beni hatırlasın/
Düğün olur bayram gelir/
Dostlar beni hatırlasın”


dizelerinin sahibi dünyaca ünlü halk ozanı Aşık Veysel, ölümünün 36. yılında doğum yeri Sivas'ta anılacak.

Şarkışla ilçesi Sivrialan köyündeki mezarı başında 21 Martta anılacak Aşık Veysel Şatıroğlu, şiirleriyle Türk kültürünün vazgeçilmez yapı taşlarından biri olarak görülüyor.

Eserlerinde Türkçeyi en yalın ve güçlü şekilde kullanan Aşık Veysel, şiirlerinde verdiği mesajlarla Türk milletine her zaman birlik ve beraberliği öğütlüyor.
Pek çok eserinde vatan, tabiat, birlik, çalışma, yardımlaşma konuları yer alan Aşık Veysel'in şiirleri incelendiğinde dikkati çeken en önemli noktanın vatana bağlılık ve idealistlik olduğu görülüyor.

Eserlerinde daima birleştirici, kaynaştırıcı bir tavır içinde davranan, Büyük Önder Atatürk'ün düşünce ve prensiplerine de sıkı sıkıya bağlı olan ünlü ozan, bu bağlılığını şu dizeleriyle dile getiriyor:


“Çalışalım kurtaralım buhrandan/
Nedir senlik benlik usandık candan/
Irkımız neslimiz aynı bir kandan/
Yurdun yaraların saralım kardaş/
Yürüyelim Atatürk'ün izine/
Boş verelim bozguncular sözüne/
Göz atalım şu dünyanın hızına/
Yürüyüp hedefe varalım kardaş.”

VEYSEL'DEN GENÇ KUŞAKLARA SON NASİHATLER

Ölümünden 3 ay önce radyocu Yaşar Özürküt ile yaptığı röportajda, insanlara vermek istediği mesajların sorulması üzerine Aşık Veysel, genç kuşaklara şu nasihatlerde bulunuyor:
“Onlara söyleyişim şu olacak, çalışmak, azim, fikir. Efendime söyleyeyim, bunlar mevcut olacak. Dönmeyecek azminden insanlar. O azminden dönmeyen insan, muhakkak erinde, geçinde arzusuna ulaşır. Fakat azim deyince o da, biri yani yanlış yola azmetmiş, o muhakkak yolda kalır. Fakat doğru yola azmederse o kendini bir selamete çıkarır ve ismini baki kor dünyada, kendi de baki kalmış olur. Yoksa yanlış yola azmetmiş, onun muhakkak bir gün kafasına vururlar. Ondan hayır çıkmaz. Çıksa kalsa bile herkes nefret eder. İnsanlar iki şeyle anılır, biri nefretle, biri rahmetle. Nefretle anıldıktan sonra hiç anılmasın.”

Ölümünden birkaç saat önce bile kendisine söylemek istedikleri sorulduğunda “Ne diyeyim. Birbirinizle, konu komşuyla iyi geçinin, dirliğiniz, düzeniniz bozulmasın” dediği belirtilen Aşık Veysel, “Kürt'ü Türk'ü ne Çerkez'i/Hep Adem'in oğlu, kızı/Beraberce şehit, gazi/Yanlış var mı ve neresi”
dizeleriyle birlik ve beraberliğe vurgu yapıyor.

KÖYÜNDEKİ İLK MEYVE BAHÇESİNİ KURDU

Aşık Veysel'in önemli ancak pek bilinmeyen bir özelliği de köyünde ilk kez meyve bahçesi kuran ve meyve yetiştiren kişi olması.
Köyünde ve çevresinde tek meyve ağacı olmadığı halde Sivrialan'da ilk meyve bahçesini kurduğu ifade edilen Aşık Veysel'in bahçesinde elmadan kayısıya, kirazdan cevize kadar çeşitli meyve ve çiçek bulunuyor.

ANMA ETKİNLİĞİ

Şarkışla Kaymakamlığınca 21 Martta düzenlenen Aşık Veysel'i anma etkinlikleri kapsamında ilk olarak ilçedeki Aşık Veysel Kültür Merkezi'nde program yapılacak. Programda, sinevizyon eşliğinde Aşık Veysel'in hayatı anlatılacak, şiirlerinden ve eserlerinden örnekler verilecek. Aşık Veysel ile ilgili konuşmaların yapılacağı programın ardından Veysel'in doğum yeri olan Sivrialan köyündeki mezarı ziyaret edilecek. Burada ağaç dikme töreninin ardından Sivrialan köyündeki Aşık Veysel Müzesi gezilecek.

AŞIK VEYSEL'İN HAYATI

Şiirlerinde yaşama sevinciyle hüzün, iyimserlikle umutsuzluk iç içe olan, aşık geleneğinin son büyük temsilcilerinden Aşık Veysel, 1894 yılında Sivas'ın Şarkışla ilçesi Sivrialan köyünde doğdu.

Karaca Ahmet ile Gülizar hanımın çocuğu olan Aşık Veysel, çiçek hastalığı yüzünden 7 yaşında bir gözünü kaybetti. Aşık Veysel'in diğer gözü de kısa süre sonra kör oldu.

Babasının oyalanması için aldığı sazı çalmaya başlayan Veysel, saz ustaları Çamşıhlı Ali ve Molla Hüseyin'den ders aldı. Aşık Veysel'in cumhuriyetin 10. yılı için yazdığı destanın yayınlanması ve Sivas Aşıklar Bayramı'ndaki başarısı dikkati çekti. Veysel, bazı köy enstitülerinde saz öğretmenliği yaptı.
İki kez evlenen, 2 erkek ve 4 kız babası olan Aşık Veysel, 21 Mart 1973 tarihinde vefat etti.

NE GÜZEL ŞEY SEVMEK…

Mart 18, 2009 0
NE GÜZEL ŞEY SEVMEK…
Ne güzel şey sevmek…
Doğayı, insanları, en çok da seni sevmek.
Birisine canım demek, canından önce bilmek.
Ne güzel şeymiş seni sevmek…
Paylaşmak,
Elindeki tek lokmayı, en çok da yüreğini,
Ne güzel şeymiş seni sevmek...
Elle ele tutuşup saatlerce yürümek,
Hiçbir şeyi düşünmeden yaşamak, yaşayabilmek.
Var olmak iki canda tek yürek olabilmek.
Ne güzel şeymiş seni sevmek…
İyi ki sevmişim seni…

Mehpare ÖĞÜT
2009

15 Mart 2009

EY AŞK !

Mart 15, 2009 0
EY AŞK !

Bir gün bana da geleceksin ve yüreğimin en sakin limanlarına
demir atacaksın ey aşk !
Emeklemeye yeni başlamış bir bebeğin ilk çığlıkları gibi,
aşkın ilk heyecanını duyacaksın yine ben de…
Belki ayağım takılacak, sarsılacağım ama tüm coşkusuyla haykıracağım
sevdiğimi cümle aleme…

Sen gelmeye gör hele aşk asla tanımayacaksın beni.
Geçecek bu suskun halim, şaşıracaksın bu sen misin diye…
Paslanmış kalbimin anahtarını alacağım elinden;
Bütün kilitleri açıp aşkın güneşini dolduracağım tüm karanlık köşelere.
Sen gelmeye gör hele aşk asla tanımayacaksın beni…

Bir umut var içimde ki söyleme şimdiden duymasın kimse.
Sanki kıpır kıpır bahar rüzgarları esmekte gönlümde.
Ağlayan gözlerimden bir daha yaş görmeyeceksin belki de.
Şimdi bekleme zamanı, aşkın, kapımı çalacağı günü dört gözle…

Sen gelmeye gör hele aşk asla tanımayacaksın beni.
Geçecek bu suskun halim, şaşıracaksın bu sen misin diye…
Paslanmış kalbimin anahtarını alacağım elinden;
Bütün kilitleri açıp aşkın güneşini dolduracağım tüm karanlık köşelere.
Sen gelmeye gör hele aşk asla tanımayacaksın beni…


Mehpare ÖĞÜT
15 MART 2009

14 Mart 2009

İLLA Kİ SEN

Mart 14, 2009 1
İLLA Kİ SEN


Düşme,
Aklımdan…
Gitme,
Yüreğimden…
Bitmesin,
Rüyam…
Geç mesin ,
Ömrüm…

İlla ki SEN...


Mehpare ÖĞÜT
MART 2009

KAYBOLMAK BU DÜNYADAN

Mart 14, 2009 1
KAYBOLMAK BU DÜNYADAN

Yoruldum…
Gecenin en hüzünlü saatlerinde aklıma düşmenden.
Nedensiz yere durup durup seni düşünmekten.
Hayali olmayan bir varlığı beklemekten.
Yoruldum ve bıktım,
Kendime eziyet etmekten…

Saçlarıma konan her beyaz telden,
Yüzüme düşen her çizgiden,
Taşıyamadığım şu koca bedenimden,
Yoruldum ve bıktım,
Kendime ettiğim kötülükten…

Oysa ben masmavi bir gökyüzüne uyanmak istiyorum,
Deniz kokusunu doyasıya çekmek içime.
Arada bir kaçamak yapıp kimsenin bilmediği yerlere,
Sığınmak istiyorum sadece kendime…
Sığınmak ve kaybolmak bu dünyadan gizlice…


Mehpare ÖĞÜT
MART 2009

DENİZE SUNULAN ADAK

Mart 14, 2009 0
DENİZE SUNULAN ADAK

Yüreğin, dalgalar kadar kırılgansa, ne olur sus, dedi adam. Hiç bir zaman, böyle tuhaf isteklerde bulunmadığı geldi aklına.

Sustu, ama konuşması gözlerindeki şimşeklerde parlıyordu. İki adım attı, durdu birden. Döndü, çok şey söylemek ister gibi, açtı ağzını, boğazı düğümlendi, kollarını savurdu, hızla döndü. Yürümek istedi, ama adımını atamadı.

Adam susuyordu. Yer gök susuyordu. Suskunluk, intikam olmuştu. İki damla gözyaşı, konuşmanın adı oldu artık. Gitmeyen ayaklar paylaştı acıyı. Denizin kalbi doldu, dalgalar ortak oldu o ana.

Genç kız, denizin kendine çağıran sesiyle irkildi. Adımları değilse de ruhu gitti, geldi. Hiç bir şey o anı anlatmaya güç yetiremezdi. Her şey sustu, her yer sustu. Gözyaşları umut oldu o ana. Yürekleri dağlayan sözler hiç söylenmemiş gibi durdu. Kelimeler anlamını yitirdi birden. Susmak, yüce dağ gibi göründü konuşmanın üzerine.

Bu denizin, dedi genç kız, tüm uzakları yakın ettiğini söylerdi, dedem. Bana denizler üzerine çok hikâyeler anlatırdı. Denize, öğrendiklerimi anlattım rüzgâr eşliğinde. Çoğu zaman karşı kıyıya geçtim. Çok arkadaş edindim, dillerini anlamasam da hep konuştuk yüreğimizle. Şimdi, seni anlayamıyorum. En kırılgan pozlara bürünmek istemiyorum. Ama en büyük olan şahit ki, yüreğini yüreğim belledim. Seni hep görmek ve seni tanımak istedim. Kimin kanı, kimin canı olduğumu bilmek istedim. Ama sen, sen…

Adam, denizin gökyüzüyle birleştiği yere gözlerini dikti. Aranan tüm cevapları bulmuş gibi döndü birden, çok şey söyleyecekmiş gibi açtığı ağzı yine kapanmak zorunda kaldı. Genç kızın, kalbinden süzülen acı vardı ortada. Genç kız yoklukta var olmak istiyordu.

Bana, anlatmadığın şeyler geldi aklıma, diye devam etti genç kız. Annemin ölümü, bana senin söylemen gereken ama bir türlü söylemediğin şeyleri söyledi. Acının, her şeyi öğreten bir bilge olduğunu anladım. Aşkın, hayata kattığı anlamı anlatmadın bana. Gözyaşlarımın yanaklarımı kızartacağını, hıçkırıklarımın durmak bilmeyeceğini, hüzne konuk olacağımı hiç anlatmadın. Sen bana, hiçbir şey anlatmadın, anlatamadın. Çünkü sen yoktun hayatımda, olman gereken yerde değildin. Oysa ne çok isterdim, seninle bir seher vakti denizin şarkısını dinlemeyi. Ama bütün bunları dedemden öğrendim. Her şeyi senden dinlemek isterdim, ama hiç bir zaman yanımda olmadın, olamadın…

Yine suskunluk, en acı haliyle. Her şey yine susmakta. Adam, genç kızın söylediklerini düşündü. Geçmiş birden, intikam alır gibi belirdi. Denizin sakinliği, en deli dalgalara bıraktı yerini. Sarsıldı adam, dalgalar ayaklarının altındaki kumları çekiyordu. Bir boşlukta hissetti kendini. Karısının, yavaş yavaş denizin içinde yok oluşu geldi gözünün önüne. Her şeyin, yok olduğu görüntü geldi aklına. Uzun süren evliliklerinden, geriye kalan, sadece o hatıra vardı.

Oysa ne güzel başlamıştı her şey. İlk tanışmalarında, hayatı beraber yaşamak için dünyaya geldiklerini söylemişlerdi birbirlerine. Bakışlarındaki güzellik, hayata yansıyordu. Mutluluktu her şeyin adı. Mutsuz olmak için, insanın mazereti olamazdı.

Aylar, yılları kovaladı. Bakışlarındaki ışık, yıllar ile birlikte sönmeye başladı. Güzel bir kız çocuklarının, dünyaya gelmesi, o ışığın artmasını sağlayamadı. Hayatın tüm renkleri soldu, her şey donuktu nedense. Her şeye sahiptiler ama bir şey eksikti hayatlarında. Bilinmeyen, bulunmayan bir şeydi o. Gitgide birbirlerinden uzaklaştılar. Kumar masalarında, çılgın partilerde, dolu kadehlerde aradılar birbirlerini, bulamadılar. En son, başkası ile yakalayınca karısı kendisini, ikisine ait olan hatıraların silindiğini anladı. Artık eskiye dönmek zordu. Yeni olan ise kirliydi, mutsuzdu, umutsuzdu. Karısının kumarda kaybettiği paralarda eklenince bu mutsuzluğa, hayatın artık verecek bir şeyi kalmamıştı kendilerine. Güzel yüzlü bir bebek bile, umut verememişti karısına. Sonunda karısı denizin karanlığına sığınmıştı. Daha sonra, kızını da büyükannesine vermek zorunda kalışı, hayata dair her şeyi karartmıştı.

Yıllar, geldi geçti. Kızı büyüdü, kendisi yaşlandı. Omuzları çilelere boyun eğmişti. Şimdi, karşısında kendisini sorgulayan, yıllardır görmediği kızıydı.

Ben, dedi, korkuyordu konuşmaktan, ya da konuşamamaktan. Kendini zorladı, gözlerini ufka dikti. Yutkundu ama gözyaşlarına engel olamadı. Ben, çok günahlar işledim, diyebildi, kısık sesle. Annene karşı, sana karşı, kendime karşı… Silmedi gözyaşlarını, arkası gelecekti nasıl olsa. Uzun zamandır açamadığı duygularıydı bunlar. Konuşmak güzeldi, sorgulanıyor olsa da, konuşmaya ihtiyacı vardı, yoksa her şey eskisi gibi kalacaktı. Döndü, kızına baktı, gözlerini kaçırmıyordu artık. Bir an kızını süzdü, ne kadar yabancı olsalar da, kendi öz kızıydı, karşısında duran. İnsanın, kendi kanından olana bu kadar yabancı olması, tam bir zulümdü. Anlamaya başlıyordu, kaçmak, hiç bir zaman çare olmayacaktı. Görmezlikten gelmek, umursamamak daha da kötüydü. Konuşmalıydı, var olan her şeyi, konuşabilmeliydi. Yaşadıkları kendisine aitti, kaçamazdı.

Çok güzel başlamıştı her şey, hep öyle devam edecek zannetmiştik, dedi. Zaman bazen en sadık dost, bazen en amansız düşman oluyor. İnsan elinde bulunanların kıymetini bilemiyor, sıradanlaşıyor en istisna zannedilen şeyler. Ne zaman kaybetmeyi yaşasa insan, o zaman kazanmaya koşuyor. Ama geçiyor hepsi, elde sadece bir hiç kalıyor.

Biz, annenle her şeye sahiptik ama aslında hiçbir şeye sahip olmadığımızı anlayamadık. O zaman oldu olanlar, hata üstüne hata yaptık. Derken birbirimizden soğuduk, mutluluğu başka şeylerde aradık. İkimize ait olan her şey önemini kaybetti. O, en sonunda denize sığındı. Onun cesedi bile, benim ruhumu diriltmeye yetmedi. Her şeyi bıraktım, seni bile çıkardım hayatımdan…

Sustu, konuşamamaktan değildi suskunluğu. İçindekileri anlatmanın rahatlığını hissetti. Uzun zamandır, böyle duygular yaşamadığı geldi aklına. Yüreğindeki tebessüm, yüzüne yansıyamadı ama eskisinden daha iyi olduğuna kanaat getirdi.

Sen, dedi, sen artık bana ait değilsin. Sen, benden daha iyi ellerdesin. Kekeliyordu, zorla konuşuyordu ama konuşmak istiyordu. Ben, artık bir hiçim, diye devam etti. Bu gün buradayım, yarın nerede kim bilir? Beni unutmanı istemek, belki de hakkım değil ama bensiz bir yarının olsun. Sana, sadece acı veririm ben, çünkü hep öyle yaptım. Ağlıyordu, şimdiye kadar hiç böyle gözyaşı dökmemişti.

Genç kız, gözyaşları içinde dinliyordu. İçini çekti, döndü, babasına baktı. Sarılmak istedi bir an, dalgalar aman vermedi. Sadece, dalgalar değildi aman vermeyen, onulmaz yaralarıyla, peşinde, koskoca bir geçmiş vardı.

Bacaklarının titrediğini hissetti. Kumların üzerine yığıldı, artık hiç bir şeye engel olmak istemiyordu. Koşup sarılmak istiyordu ama yapamıyordu. Babam, diyebilmeyi o kadar arzu etmesi de yetmiyordu. Babasıydı sonuçta, hatalarını da kabul ediyordu. Başını ellerinin arasına aldı, hıçkırıklarına engel olmuyordu artık. Yılların biriktirdiği acılar, şimdi tamamen gözyaşlarındaydı. Ağladı, ağladı! Ne kadar zaman geçtiğini bilemedi, dalgaların kendisiyle konuşan sesini hissetti. Bir şeyler anlatıyorlar gibi geldi kendisine. Başını kaldırdı, yavaşça doğruldu. Gözyaşlarını sildi, durdu, dinledi. Sessizlik vardı. Sanki her şey hayret içindeydi. Döndü, geriye baktı, yoktu. Sağa sola döndü, baktı, babası yoktu. Az önce konuştuğu, sarılmamak için kendini zor tuttuğu babası, yerinde değildi. Bırakıp gitmişti. Bir an, olanların, olmadığını varsaydı. Babasıyla karşılaşmamış ve konuşmamışlardı. Sadece kendisinin kurguladığı bir şey, bir hayaldi olanlar. Olmuyor, yapamıyordu. Gerçekti her şey. Babası yıllar önceki gibi, onu yine terk etmişti. Başı döndü, gözleri karardı, ellerini ileri doğru uzattı. Dizleri taşıyamadı bedenini, yığıldı kaldı.

Kimseler yoktu ortalıkta. Koskoca sahilde, kumlarla dost küçük bir beden yatıyordu sadece. Dalgaların sesini bile duymuyordu artık. Her şeyden uzak, her şeye yakın… Ama habersiz, güçsüz ve umutsuzdu. Uyanacak, yine dalgaları duyacak mıydı? Gözlerini açtığında, babası, başucunda gülümsüyor mu olacaktı? Yoksa gerçek miydi olanlar? İçindeki boşluğu dolduracak, bir aydınlık var mıydı, bilmiyordu.

Ne kadar zaman geçti, bilemedi. Belki bir kaç dakika, belki bir kaç saat ya da bir gün. Önemi yoktu geçen zamanın. Gerçekler, zamana yenik değildi ne de olsa.

Gözlerini hafifçe araladı, başını kaldırdı, denizin, mavi sonsuzluğuna eşlik eden martıların sesleri, hiçte yabancı değildi. Etrafına, bir şeyleri görmek adına, belli belirsiz baktı, babası yoktu. Bu yokluğun, ebedi olacağını anladı, yüzünü denize döndü. Kalbini, aklını da eşlik etti ona. Olanları, hızlı bir şekilde hatırladı. Yüzündeki serinliğin, gözyaşına mı yoksa denizin dostluğuna mı ait olduğunu ayıramadı. Bütün olanlara rağmen, yine de ayakta durabildiğini hissetti.

Bir an, genç kızın içini, denizin büyüsü sardı. Sanki uzaktan gelen bir davet vardı. Şimdiye kadar, böyle bir büyüye kapılmamıştı. Bir ses duydu, ya da duyduğunu sandı. İsmini fısıldıyordu kendisine. Bütün dikkatini topladı, bekledi, yine duydu. Derinlerden gelen bir sesti bu. Önce ürperdi, sonra dikkat kesildi. Bu açık bir çağrı idi. Kimdi bu, kendisini neden çağırıyordu? Kafasında, cevabını bilemediği sorular dolaşıyordu. Yoksa yıllar önce, annesini çağıran ses miydi duyduğu. Annesi de mi, böyle bir sese kulak vermiş ve hayatını sonlandırmıştı? Aynı ses, şimdi kendisini davet ediyordu. Kuşatılmışlık içindeydi, iki adım attı, ayaklarının ıslandığını hissetti. Durdu, ses devam ediyordu. Bir adım daha atacak oldu, yapamadı. Yüreği gitmek istese de ayakları gitmiyordu. Başını geriye çevirdi, baktı. Karmaşık duygular içindeydi. Dalgalar, ayaklarına, daveti hatırlatırcasına dokunuyor, gözyaşlarının arkası, kesilmiyordu. Her şeye son vermek elinde idi, bir kez daha adım atmayı denedi. Ayakları kuma saplanmıştı. İleriye gitmek istiyordu, yapamadı, suya, baktı, baktı… Bir süre sonra sesin kesildiğini, denizin eski halini aldığını gördü. Oysa ne çok arzu etmişti. Tıpkı, annesi gibi, acılardan denize sığınmak, her şeyi unutmak istemişti. Ama olmadı, yapamadı.

Büyükannesi ve dedesi geldi aklına. Yüzlerinden eksik etmedikleri gülümsemelerini hatırladı. Şu anki halini görseler, neler düşünürlerdi acaba? Kendisine söylenen ninnileri, saçlarında gezinen ellerini hatırladı. Düştüğünde koşturmalarını, bağırlarına basmalarını, acısına ortak olmalarını… Onlarla yaşadıkları, gözünün önünden bir film şeridi gibi geçti. Utandı, kızardı yüzü. Kumlara doğru birkaç adım attı. Yaşadıkları kendisini yormuştu, olduğu yere çöküverdi. Hayat bazen, insana sürpriz yapıyordu. Tek düze değildi hiçbir şey, inişler çıkışlar çoktu. İnsan, bu sürprizler içinde boğulabilir, ya da kıyıdan boğulmaları seyredebilirdi. Yaşadıkları, kendisini altüst etmişti. Ama her şeye rağmen, kendisine kol kanat geren insanlar vardı. Bu da bir imtihandı onun için. Yaşanacak varsa yaşanmalı, çekilecek çekilmeliydi.

Bu duygular içinde, uzun zaman bocaladı, gelgitler yaşadı. Güneşin battığını, ufku muhteşem bir kızıllığın kapladığını fark etti. Uzun uzun baktı kızıllığa, kızıllıktan da güzelliğin doğabileceğine şahit oldu gözleri. Manzarayı, kendi hayatına yordu, kendince bir anlam verdi olanlara. Her insanın hayatında, kendisinin yaşadıklarına benzer şeylerin olabileceği, geldi aklına. Her şey, duygusal çalkantıların, insanı kuşattığı anlarda idi. Var olmak ve yok olmak, işte o zaman ortaya çıkıyordu. Rahatladığını hissetti, kalktı. Ağır adımlarla, kumlarda yürümeye başladı. Denize bakmak istemiyordu artık, patikaya yöneldi. Bir aileden bir kurban yeter, diye geçirdi içinden. Adımlarını hızlandırdı, kendisini bekleyen sıcak yüzlerin varlığı, içini ısıttı.

Karanlık iyice çökmüş, sokak lambaları, karanlıkta var olmaya çalışan bir genç kıza, arkadaşlık ediyordu.




Cemil KÖKSAL
Ay Vakti
Aylık Kültür ve Edebiyat Dergisi

12 Mart 2009

SANA GELECEĞİM BU GECE

Mart 12, 2009 1
SANA GELECEĞİM BU GECE
Sana geleceğim bu gece,
Bir fincan kahveni içip, iki kelimenin belini kırarız.
Geçmişten, yaşadıklarımızdan, senden benden konuşup,
Gelip geçen yıllara hayıflanırız belki de.
Kim bilir konuşurken iki damla da gözyaşı dökeriz,
Adet yerini bulsun diye…

Sana geleceğim bu gece,
Kapını aralık bırak uyursan girerim içeri sessizce.
Işıkları da yakmam, eskisi gibi loş olsun yine.
Seni öyle uzaktan seyrederim yanına yaklaşmadan sessizce.
Derin derin düşüncelerle bakarken sana gölgem düşerse üstüne,
Sakın telaşa kapılma, bir nefeslik kısa bir an için bile olsa,
Sana geleceğim bekle beni bu gece...

Mehpare ÖĞÜT
MART 2009

AĞACA TÜNEYEN BARON

Mart 12, 2009 1
AĞACA TÜNEYEN BARON

Italo Calvino’nun en sevilen kitaplarından biri olan Ağaca Tüneyen Baron, yazarın daha sonra Atalarımız üçlemesinde bir araya getirdiği kitaplardan ikincisidir. Birincisi İkiye Bölünen Vikont, üçüncüsü ise Varolmayan Şövalye’dir.

Ağaca Tüneyen Baron, soylu bir aileden gelen, on iki yaşındayken babasına isyan edip ağaca çıkan Cosimo üstüne yazılmış bir ütopyadır… Bir daha yeryüzüne ayak basmayacağını söyleyip bütün ömrünü ağaçların üstünde geçiren, bütün ihtiyaçlarını orada gideren; ağaçların üstünde yemek yiyen, temizlenen, okuyan, öğrenen, hatta âşık olan Cosimo, toplumdışı yaşayışına rağmen insanlarla birlikte hareket etmekte, onların yapıp ettiklerine dahil olmakta, yön vermektedir. O, dünyayı değiştiremese de tanımaya ve anlamaya çalışmaktadır. Cosimo’nun biraz komik, biraz hüzünlü ve pek tuhaf bir şekilde son bulan hikâyesi, aslında insanlık tarihinin kazanma ve kaybetmesi üstüne bir hikâyedir.

Üçlemedeki diğer kitaplarda olduğu gibi, baronun hikâyesi de ikincil bir karakter tarafından, kardeşinin ağzından anlatılır: “Sözün özü, bütün hikâye anlatanlar gibi taşkınlığa kapılmıştı, gerçekten başından geçenlerin mi, yoksa eskiler yâd edildiği zaman onların anısıyla geri gelen, içinde duygu kırıntılarının, sıkıntıların, mutlulukların, kararsızlıkların, böbürlenmelerin, kendinden tiksinmelerin yer aldığı geçmiş saatler denizinin mi ya da hani yüksekten attıkça her şeyin pek kolay göründüğü, ama değiştire değiştire anlattıkça sonunda ille de gerçekte yaşanan veya yaşarken ne olduğu görülen şeylere geri dönüldüğünün anlaşıldığı tamamıyla uydurmanın mı daha güzel olduğunu kestiremiyordu. Cosimo henüz, yaşama isteğinin anlatma isteğine ağır bas-tığı, yeterince şey anlatacak kadar yaşanmadığına inanıldığı yaşlardaydı, dolayısıyla ava çıkıyor, haftalarca ortalıkta görünmüyor, sonra kuyruğundan tuttuğu ağaçsansarları, porsuklar ve tilkilerle meydandaki ağaçların üstünde beliriyor, Ombrosalı aylaklara yeni hikâyeler anlatıyor, bunlar gerçekken anlattıkça uyduruklaşıyor, uydurdukça gerçek oluyordu.”

Ağaca Tüneyen Baron, ilk kez her yaştan okura hitap eden bu resimli baskısıyla Türkçede. 220 sayfadan oluşan kitabın fiyatı, 26 TL…

COELHO'NUN ROMANI BEYAZPERDEYE UYARLANIYOR

Mart 12, 2009 0
COELHO'NUN ROMANI BEYAZPERDEYE UYARLANIYOR
Brezilyalı yazar Paulo Coelho'nun 40 dile çevrilen ve yayımlandığı ülkelerde büyük ilgi gören ''On bir Dakika'' romanı beyaz perdeye uyarlanacak.

Can Yayınlarından yapılan yazılı açıklamaya göre, romanın sinema uyarlamasında rol alacak oyuncular da belirlendi.

Yönetmenliğini Hany Abu-Assad'ın yapacağı filmde başrolleri, Alice Braga ile bu yıl ''Güreşçi'' filmiyle ''En İyi Erkek Oyuncu'' dalında Oscar'a aday olan Mickey Rourke ve David Cronenberg'in yönettiği ''Şark Vaatleri'' filminden tanınan Vincent Cassel paylaşacak.

Çekimlerine 1 Haziranda Brezilya ve Cenevre'de başlanacak filmin çıkış noktası olan ''On Bir Dakika'' romanı, dünyanın en eski mesleği üzerine kurulu bir aşk masalı.


Burada yer alan bilgiler “intersinema.com” un izni doğrultusunda yer almaktadır…

09 Mart 2009

ÖZLEDİĞİM KADAR SENSİN / SEVDİĞİM KADAR BENSİN

Mart 09, 2009 1
ÖZLEDİĞİM KADAR SENSİN / SEVDİĞİM KADAR BENSİN
Kadavradan ibaret bir gövde,
İmlası bozuk bir cümle..
Bir de aramızdaki büyüyen özlem..

Biliyorum gelmeyeceksin...
Ne sen olabileceğim gözlerinin dibinde..
Ne ben olabileceksin yüreğimin terinde..
Ama...
Bir cümle olduk biz..
Anlatım bozukluğuna meyal verdik ise de,
Sevgiye dair alıntılanmış,
En anlamlı söz olduk biz..
Bizden doğma mutluluğu var ettik
Sevda sağnağında...
Bizden olma bir fincan umudu tazeledik
Hayat çaydanlığında...

Ey kirpiklerinden sağdığım gökkuşağı yedi rengi,

Hüzünbaz hüzünleri unut..Ayak diblerine kök salmış siyah’ı da ..Koş yeni demlenmiş yürek demime..Sokul ve mevzilen gözlerinde kuruttuğum kirpiklerime..Şarkılar sustu biliyorum..Söz sırası bizde..Mutluluğumuzdan alıntı birkaç çift umudumuz var dudaklarımıza ördüğümüz..Erişmese de ellerimiz ellerimize, bir yolumuz var özleminde yürüdüğümüz..Sana kaç gel demiyorum..Biliyorum hakkım değil bu..Bırak kanlı bir savaşın içinde geçsin ömrümüz..Çilekeş bir sonbahar yaprağına özensin gözlerimiz..Aynı tende, aynı gölgede yürümese de mavi düşlerimiz, aynı sevdanın ıslak cümlelerinde büyüsün adımız..İlintilensin kokun Cennnetle, bize aidatlansın ayrılık...Ne fark eder ki..Ben sendeyim...Sen bende...Bükülse de cümlelerimiz , sökülse de alfabemiz biz bir cümleyiz..Sen ve ben...İki harf bir cümleden ibaret mutluluk...

Mutluluğuma umudumu bağışlayan,

Biliyorum özlem kör topal zamanlarında ilerliyoruz..Sen benden uzakta, ben senden ırakta yürümekteyiz..Dışı düşsüzlüğe gebe kalmış bir sabahın koynunda boyun bükmekteyiz..Bazen gözlerimiz nemlenmekte, bazen de özlem aramıza perdelenmekte..Ama bırakmak yok sevgili..Mutluluk umuda gark olmuşsa, artık dönüş yok bu yoldan..Ölüm ölümümüzü öldürmeden gitmek yok sevgili..Bırak ellerinden içmeyeyim bir bardak suyu..Bırak gözlerinde sabahlamasın yüreğim..Uzaklarda bana ait bir cümle ol yeter..Koynumda sonbaharları kurban edemesen de bırak yanımda hep umut ol yarınlara...

Sığlığıma / içimdeki yalnızlığa bir dirhem hayatı aşılayan,

Sus.Dikenli telleri dudaklarına getirip kanatma yaralarını..Kavuşmamanın ızdırabına kanıp içme hüznün şerbetini..Bak kör bir yüreğe sevgiyi öğretiyorsun..Büyüyor içimde ölen bir çocuk..Yarım değil cümlelerim..Mutluluk fiilinden umut deryası cümleler kuruyorum mavilere..Rüzgarı omuzlarıma alıp bulutlara yeni göç yolları buluyorum..Biliyorum her yol sana...Biliyorum her söz sana..Evet zor yaşadıklarımız..Zifiri bir karanlık ilerlediğimiz, bir ölüm kalım savaşı göğsümüzden sildiğimiz..


Bırak aramızdaki özleme bakıp durma..
Kefenle gözlerindeki ıslaklığı..
Gün vuslat zamanı..
Gün bizi bizde yaşatma anı..

Doldur gözlerine kız cocuğu hayallerini..
Yürü bana doğru harf harf..
Yürü bana doğru dua dua..
Bir de gelirken bana,
Bİr avuç maviyi çok görme sakın..

Unutma;
Özlediğim kadar Sen’sin..
Sevdiğim kadar Ben’sin..

“ Seni özlemin en güzel yanı;
Seninle her gün yeniden doğmak mavilere..
Hep nefes al emi..
Seninle hayatlansın bu hayatım....“


İsmail SARIGENE