Haziran 2009 - Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

27 Haziran 2009

AŞKIN TARİFİ

Haziran 27, 2009 2
AŞKIN TARİFİ
Aşk, uzun bir yolda yürümektir; bazen tek, bazen de iki kişiliktir.
Aşk, hayatta verebileceğin en büyük mücadele ve sen de onun kahramanısındır.
Aşk, ölmekse, ölüm kurtulmaksa, sakın ümitlenme; çünkü o seni takip eder her gittiğin yerde.
Aşk, bazen dudaklarda, bazen de yüreklerde tatmaktır; en saf ya da en acımasız haliyle.
Aşk, bazen kör kuyulara dalmak gibi bir şeydir; sevdiğin yoksa yanında.
Aşk, seni sensiz yaşamaktır bu dünyada; gelmeyeceğini bile bile…
Aşk, tarifi imkansız bir duyguysa eğer, o zaman bir de sen sor seven kalbine.
Aşk, virgülle başlayıp, noktayla biten bir cümleye benzer; severek başlayan ve çoğu zaman ayrılıkla biten.
Aşk, yürekte kıvılcım, gözlerde yaş, ruhta heyecan yaratır.
Aşk, seni sana anlatamamak gibi bir şeydir; dilin tutulduğu anlarda.
Aşk, aşk bazen de hiç başlamadan biten bir duygudur yalnız kalplerde…



Mehpare ÖĞÜT
2008

SADECE YÜREGİNİ DİNLE...

Haziran 27, 2009 1
SADECE YÜREGİNİ DİNLE...



Bir gün yollarımız ayrılsada ve ben bir yerlerdeysem, seni görme olanağım olursa, boşa geçirilmiş bir yaşam gördüğüm her sefer nasıl üzüldüysem öyle üzüleceğim, aşk yürüyüşünü tamamlayamamış bir yaşam beni hüzünlendirir.

Kendine dikkat et.Hayatta yanlışların yerine doğruları koymak istediğinde şunu anımsa:Yapılacak ilk devrim insanın kendi içinde yapacağıdır, evet ilk ve en önemli devrim budur.İnsan kendi hakkında bir düşünceye sahip değilken, ne istediğini; hayattan ve insanlardan ne beklediğini bilmiyorken bir düşünce uğruna savaşmak yapılabilecek en tehlikeli şeylerden biridir.

Hayatını basitleştirme ve ucuz zevkler uğruna harcama onu.Hayat ilkbaharda dağlardaki karların erimesi kadar çabuk sona erer.Anlamadan bitiverir.

Yaşadığımız her saniye bize bahşedilmiş birer mucize olsa gerek.O kadar ki, geri alınması ve tekrar yaşanması olanaksız.Bunu bil ve her sıkıntılı anında bunu anımsa.Acıları ve üzüntüleri, hayatının büyük bölümüne yayarak kendini yıpratma.Dolu dolu, heyecanla, severek, sevilerek yaşa.

Sevmekten ve çok sevilmekten korkma.Sevmek, en yüce değer; ölesiye uçsuz bucaksız sevmek.Sevilmek de bir o kadar.Sevmenin güzelliği sevilmenin ızdırabında, sevgisizliğin sızısı içimizde saklı.

Birgün arkana baktığında ki o gün mutlaka gelecek tüm benliğini pişmanlık kaplamasın.Yapamadıklarının pişmanlığı ile değil, yapabildiklerinin hazzıyla yaşlan.Her zaman yapılan yanlış nedir bilir misin?
Hayatımızın ve hayatımızda yer eden insanların hiç değişmeyeceğini sanmaktır, trenin ray değiştirmeden sonsuza kadar gideceğini düşünmektir.Oysa kaderin hayal gücü bizimkinden daha renklidir.

Artık çıkış yolunun kalmadığını sandığın bir durumda, umutsuzluğun zirveye vardığında, rüzgâr hızıyla her şey değişir, alt üst olur ve bir andan ötekine geçerken kendini yeni bir yaşantının, yeni insanların içinde bulursun.

Doğru insan ve insanlarla beraber olmak ise kaderin hayâl gücünün renkliliğine değil, tamamen bizim seçimimize bağlıdır.Senin için çırpınan insanlara bak, hakettikleri değeri ver.Birileri için çırpınan, fedakârlık yapan, gerçekten seven insanları yeniden bulmak çok zor.
İnsan elindekilerin kıymetini genellikle bilmez, onları kaybedince değerlerini anlar.Buna fırsat verme, çok geç olabilir.

Birgün yolunu yitirdiğini, şaşırdığını hissettiğin zaman agaçları düşün, onların büyüme biçimini anımsa.Unutma ki yaprağı gür, ama kökü zayıf bir ağaç ilk güçlü rüzgârda devrilir, oysa kökü güçlü ve az yapraklı ağaçta can suyu bin güçlükle dolaşır.Kökler ve yapraklar aynı ölçüde gelişmelidir.

Çevrendeki insanlar bunu sağlayabilecek nitelikte olmalıdır; olayların içinde ve üstünde olmalısın, ancak böyle gölge ve sığınak sunabilir, ancak böyle doğru mevsimde çiçeklerle ve meyvelerle donanabilirsin.Ve sonra önünde yol açılıp sen hangisini seçeceğini bilmediğin zaman herhangi birine öylece girme; otur ve bekle.Hayatına girecek insanları belirlerken de buna dikkat et.

Dünyaya geldiğin gün nasıl güvenli ve derin soluk aldıysan öyle soluk al, hiç bir şeyin senin dikkatini dağıtmasına izin verme, bekle ve yine bekle.
Dur sessizce dur ve YÜREĞiNi DiNLE.
Seninle konuştuğu zaman kalk ve
YÜREĞiNiN GÖTÜRDÜĞÜ YERE GiT,
ve YÜREĞiNiN BELiRLEDiĞi KiŞiYi SEÇ...

alıntıdır..

GÖZYAŞLARIMIZ AYNI GÜLMELER Mİ FARKLI?

Haziran 27, 2009 0
GÖZYAŞLARIMIZ AYNI GÜLMELER Mİ FARKLI?

Attığımız taş aynı yere, aynı yöne neden gitmiyor,
Elimizdeki TAŞLAR mı farklı?
Doğru olan bir konuda aynı görüşe neden varamıyoruz, kafamızdaki FİKİRLER mi farklı?
Selam vermemek için neden yön değiştiriyoruz, gittiğimiz YOLLAR mı farklı?
İncir çekirdeğini bile doldurmayacak sebeplerle neden küsüyoruz, DERTLER mi farklı?


Su, geminin altında olmalı diyorlar, ancak sular geminin içinde
YÜZMELER mi farklı?
Para cepte olursa iyi diyorlar, ancak şimdi vicdanlarda,
CÜZDANLAR mı farklı?
Bıçak hekimin elinde olmalı diyorlar, ancak katillerin elinde
MESLEKLER mi farklı?
Toplama, çıkarma, bölmeler aynı,
ÇARPMALAR mı farklı?

Yağmur yağmayınca yağdır Allah'ım,
Deprem olunca durdur Allah'ım, Hasta olunca şifa ver Allah'ım,
Darda, yolda, karda kalınca yetiş Allah'ım diyoruz
Mal-mülk, makam-mevki, nimet ve servet
İşine gelince kullara dayanıyoruz.
DUALAR mı farklı.?

İBRETLİK BİR HİKAYE...

Haziran 27, 2009 0
İBRETLİK BİR HİKAYE...
Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkânı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne bir işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış... Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini...
Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş. Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam,
"Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer" diye söylenmiş.
Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar,
"Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?" diye düşünmeye başlamış.
Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadam, terzinin yanına yaklaşıp,
"Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim" deyince,
"Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş" diye yanıt vermiş terzi.
Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş.
"Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?" diye soran yaşlı adam,
"Ben terziyim" yanıtını alınca
"Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın" diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi.
Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkân önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık "ünlü işadamı" diye anılır olmuş.
Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş. Hemen bir ambulans çağırılarak hastaneye kaldırılmasını sağlamış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış, bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş.
Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş. Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.
Ve başlamış anlatmaya:
"Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş.
Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona
"Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak, sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın" demiş.
Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler. Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış.
Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikerken dostluk ipliğini koparmasaydın..."
Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş...

Dostluk iplerinizi koparmamanız dileğiyle.......

İYİ VE KÖTÜ . . .

Haziran 27, 2009 0
İYİ VE KÖTÜ . . .

Leonardo da Vinci "Son Akşam Yemeği" isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı. İyi'yi İsa'nın bedeninde, Kötü'yü de İsa'nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda'nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı. Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı.

Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi.

Aradan 3 yıl geçti. "Son Akşam Yemeği" neredeyse tamamlanmıştı ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı.

Leonardo'nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı. Günlerce aradıktan sonra Leonardo, vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı. Leonardo, yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı.

Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı. Leonardo, adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu. Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü.

Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi:

- Ben bu resmi daha önce gördüm.

"Ne zaman?" diye sordu Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı.

"Üç yıl önce" dedi adam, "Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı, bir ressam beni İsa'nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti"

İyi ve Kötü'nün yüzü aynıdır. Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır...




Paulo Coelho

Şeytan ve Genç Kadın' dan

ÖLÜM ÜSTÜNE

Haziran 27, 2009 0
ÖLÜM ÜSTÜNE

- Denemeler'de gördüğüm her şeyi Montaigne'de değil kendimde
buluyorum. (Pascal)


Madem ki ölümün önüne geçilemez, ne zaman gelirse gelsin. Sokrates'e;
"Otuz zalimler seni ölüme mahkum ettiler," denildiği zaman: "Tabiat da
onları!" demiş.

Bütün dertlerin bittiği yere gideceğiz diye dertlenmek ne budalalık!

Nasıl doğuşumuz bizim için her şeyin doğuşu olduysa, ölümümüz de her
şeyin ölümü olacaktır. Öyle ise, yüz sene daha yaşamayacağız diye
ağlamak, yüz sene evvel yaşamadığımıza ağlamak kadar deliliktir. Ölüm
başka bir hayatın kaynağıdır. Bu hayata gelirken de ağladık, eziyet
çektik, bu hayata da eski şeklimizden soyunarak girdik.

Başımıza bir defa gelen şey, büyük bir dert sayılmaz. Bir anda olup
biten bir şey için bu kadar zaman korku çekmek akıl karı mıdır? Ölüm,
uzun ömürle kısa ömür arasındaki farkı kaldırır, çünkü yaşamıyanlar
için zamanın uzunu kısası yoktur. Aristo, Hypanis ırmağının suları
üstünde bir tek gün yaşıyan küçük hayvanlar bulunduğunu söyler. Bu
hayvanlardan, sabahın saat sekizinde ölen genç, akşamın saat beşinde
ölen ihtiyar sayılır. Bu kadarcık bir ömrün bahtlısını, bahtsızını
hesaplamak hangimizi gülünç etmez? Ama edebiyetin yanında, dağların,
şehirlerin, yıldızların, ağaçların, hatta bazı hayvanların ömrü
yanında bizim hayatımızın uzunu, kısası da o kadar gülünçtür.

Tabiat bunu böyle istiyor. Bize diyor ki: "Bu dünyaya nasıl
geldiyseniz, öylece çıkıp gidin. Ölümden hayata geçerken duymadığımız
kaygıyı ve korkuyu, hayattan ölüme geçerken de duymayın. Ölümünüz
varlık düzeninin, dünya hayatının, şartlarının biridir. (İnsanlar
birbirini yaşatarak yaşarlar ve hayat meşalesini, koşucular gibi,
birbirlerine devrederler - Lucretius).

Yaşadığınız her an, hayattan eksilmiş, harcanmış bir andır. Ömrünüzün
her günkü işi, ölüm binasını kurmaktır. Hayatın içinde iken ölümün de
içindesiniz, çünkü hayattan çıkınca ölümden de çıkmış oluyorsunuz.
Yahut şöyle diyelim isterseniz; hayattan sonra ölümdesiniz, ama
hayatta iken ölmektesiniz. Ölümün, ölmekte olana ettiği ise, ölmüş
olana ettiğinden daha acı, daha derin, daha can yakıcıdır.

Hayattan edeceğiniz kârı ettiyseniz, doya doya yaşadıysanız, güle güle gidin.

"Niçin hayat sofrasından, karnı doymuş bir davetli gibi kalkıp
gidemiyorsun? Niçin günlerine, yine sefalet içinde yaşanacak, yine
boşuna geçip gidecek daha başka günler katmak istiyorsun? Lucretius."

Hayat kendiliğinden ne iyi ne fenadır, ona iyiliği ve fenalığı katan sizsiniz.

Bir gün yaşadıysanız her şeyi görmüş sayılırsınız. Bir gün bütün
günlerin eşidir. Başka bir gündüz, başka bir gece yoktur. Atalarınızın
gördüğü, torunlarınızın göreceği hep bu güneş, bu ay, bu yıldızlar, bu
düzendir.

Montaigne

MUTLULUK ARAYIŞI

Haziran 27, 2009 0
MUTLULUK ARAYIŞI


Sizin için en başta gelen şey nedir?


Çocuklarınızı büyütmek mi?


Bunu yapmak için hayatta kalmak zorundasınız.


İdealinizi gerçekleştirmek mi?


Bunun için de hayatta olmalısınız.


Dünyayı değiştirmek mi?


Gene hayatta olmalısınız.


Çok sâde çok açık bir biçimde baktığınızda bunu açıkça görürsünüz: Herhangi bir şey yapmak için önce bedeninizin var olması ve onu canlı tutmanız gerekir.


Bedeni canlı tutmak için ne yaparsınız?


Yer ve içersiniz, tehlikelere karşı korunmaya çalışırsınız. Bu tehlikeler bir hayvan ya da insanın saldırısı, bir hastalık, sel, deprem, kaza ve benzeri olabilir.


Şimdi bu satırları okuyorsunuz. Bedeni hayatta olan biri olarak şu an ve her an en çok neyi isterdiniz? Son model arabayı mı, bir evi mi, bol parayı mı, güzel ya da yakışıklı bir eşi mi, bir başka ülkede olmayı mı, başkalarının sizi saygıdeğer bulmasını mı, hep sağlıklı olmayı mı? Yoksa dünyanın kurtarıcısı olmayı mı?


En çok neyi isterseniz isteyin temel arzunuz " Her an mutlu olmak" değil mi? Hiçbir korku, sıkıntı, acı ve pişmanlık çekmemek ve hep mutlu olmak. Temel arzumuz budur.


Gerçekte insanoğlu her an mutlu mu?


Dikkatle baktığımızda açıkça görürüz ki değil.


Mutsuz iseniz ne yaparsınız? Hemen bir sigara mı yakarsınız, alkollü bir şeyler mi içersiniz, bir tanıdığınızla mı konuşursunuz, bir şeyler mi yersiniz, ağlar mısınız, bedeninize acı verici bir şeyler mi yaparsınız, uyuşturucu mu kullanırsınız,dua mı okursunuz? Bunlar veya bunların dışında başka bir şey yapınca mutlu oluyor musunuz? Yoksa bunları yaparak sâdece sizi mutsuz eden şeylerden mi kaçıyorsunuz?


Mutlu olduğunuzu söylediğiniz anlarda gerçekten mutlu musunuz? Yoksa yaşadığınız şey, korku, umutsuzluk, tatsızlık, gerginlik, sıkıntı, acı ve pişmanlıklar arasındaki bir boşluk mu?


Sahip olduğunuz bir şeyi başka insanlarda veya başka şeylerde aramak büyük bir yanılgıdır. Bunun gibi mutluluğu aramak ta insanoğlunun en büyük yanılgılarından biridir.


"Siz mutluluğa zâten sahipsiniz" demek bile yanlıştır.


Çünkü siz, mutluluğun kendisisiniz.


SİZ MUTLULUKSUNUZ.


Her türlü mutluluk arayışını hemen bırakın.


Arayışı bıraktığınızda mutlulukla tanışırsınız. Yâni kendinizle tanışırsınız. Göreceksiniz ki mutluluk, hiç kesilmeyen, beden dâhil her şeyden bağımsız ve ölümsüzdür.



Alıntıdır…

PENCERE KENARI

Haziran 27, 2009 0
PENCERE KENARI

İleri derecede olan hasta iki adam aynı hastane odasındaydılar.Adamlardan birirnin her öğleden sonra 1saatliğine oturmasına izin veriliyordu veriliyordu, ciğerlerindeki suyun süzülmesi için.


Bu hastanın yatağı odadaki tek pencerenin tam yanındaydı. Diğer hasta ise hep sırtüstü yatmak zorundaydı.
Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konuşur, eslerini, ailelerini, evlerini, islerini, askerlik anılarını, tatilde gittikleri yerleri anlatırlardı birbirlerine.

Pencerenin yanındaki hasta, her öğleden sonra oturmasına izin verdikleri saati diğer hastaya pencereden görebildiklerini anlatarak geçiriyordu.
Diğer hasta hep bir sonraki günü iple çekmeye başladı, dışarıdaki renkli ve hareketli dünyayı dinlemek için.

Pencere, içinde çok güzel bir göl olan parka bakıyordu. Ördekler ve kuğular gölde yüzerken çocuklar model bot'larını suda yüzdürüyorlardı.

Genç asıklar, gökkuşağının tüm renklerindeki çiçeklerin arasında kol kola dolaşıyorlardı. Ulu ağaçlar etrafı süslüyor, uzaktan şehrin silueti görünebiliyordu.

Pencere kenarındaki adam bunları muhteşem bir detayla anlatırken, odanın diğer ucunda yatan adam gözlerini kapar ve bu muhteşem manzarayı hayalinde canlandırırdı.

Sıcak bir öğleden sonra, pencerenin yanındaki adam geçmekte olan bir şenlik alayını tarif etti. Diğer adam bando seslerini duyamasa bile hayalinde canlandırabiliyordu, pencere kenarındaki adamın tasviriyle.

Günler ve haftalar geçti.
Bir sabah banyo yaptırmak için su getiren gündüzcü hemşire pencere kenarında yatan hastanın cansız bedeninizle karsılaştı: uykusunda, huzur içinde ölmüştü.


Hüzünlendi, hastane görevlilerini cesedi dışarı taşımaları için çağırdı.
Uygun zaman geçtiğine kanaat getirir getirmez, diger hasta pencerenin kenarındaki yatağa taşınmasının mümkün olup olamayacağını sordu. Hemşire Memnuniyetle isteğini yerine getirdi, hastanın rahat olduğundan emin olduktan sonra onu yalnız bıraktı.

Yavaşça, duyduğu acıya aldırmadan, bir dirseğine yaslanarak dışarıdaki dünyaya bakmak üzere yatağından doğruldu adam.

Sonunda, dışarıyı kendi gözleriyle görme zevkini yasayabilecekti.
Pencereden dışarı bakabilmek için yavaşça dönmeye zorladı kendisini.
Pencere, bos bir duvara bakıyordu.

Adam hemşireye, vefat eden oda arkadaşının pencerenin dışında görünen Harika şeylerden bahsetmesine sebep olan şeyin ne olabileceğini sordu.
Hemşirenin cevabi, ölen adamın kör olduğu ve pencerenin önündeki duvarı görmediğiydi.
'Sanırım seni cesaretlendirmek istedi' dedi.

Epilog: Diğer insanları mutlu etmek çok büyük mutluluk getirir,
Kendi durumunuz ne olursa olsun.
Paylaşılan dertler yarısı kadar üzüntü verir, paylaşılan mutluluklar ise İki kati artar.
Kendinizi zengin hissetmek istiyorsanız,
sahip olduğunuz ve paranın satın alamayacağı her şeyi paylaşın.

Bu gün bize bir hediyedir.
Bu yazının kaynağı bilinmiyor, fakat okuyan herkese mutluluk getireceğine inanıyorum.

14 Haziran 2009

ADI AŞK’TIR ONUN

Haziran 14, 2009 1
ADI AŞK’TIR ONUN




Hangi kalp atışıdır ki saniye saniye, an ve an öldürür insanı.
Öldürür de inan atar en dipsiz kuyuların içine.
Aşk mıdır adı yoksa acımıdır tadı,
Amansız bir hastalığın düşmek midir derdine…

Bazen bir kelebek kanadındadır yaşamak diye düşünürken,
Bazen de toz pembedir hayat severken,
Bazen de en olmaz olaylar yaşanırken,
Yangınlar çıkar yürekte…

Dönülmez yollar vardır ki ömrümüzde,
O yollardan nice sevdiklerimiz gitmiştir de dönmemiştir geriye,
Zaman silmiştir bütün ayak izlerini de,
Tek bir anı bırakmamıştır geriye…

Adı aşk’tır onun,
Her kalpte olmayan, herkes de bulunmayan,
İki kişilik bir dünyadır,
Herkese nasip olmayan…


Mehpare ÖĞÜT
MAYIS 2007

BOŞVER BE YAŞI BAŞI

Haziran 14, 2009 0
BOŞVER BE YAŞI BAŞI

Gönlün ne kadar şık sen ondan haber ver! Şöyle atıp koyu grileri-siyahları sabahtan, sarı bir kaşkol atabiliyor musun boynuna, ondan haber ver! Koyma bir kenara yüreğini, aç kapılarını, gelene geçene yol verme girsin diye içeri ama gömme başını toprağa bir çift güzel göz uğruna. Bilirim yine yeşerecek bir çiçek bulursun bir dalda, ama aklını kaybedecek bir aşk varsa avuçlarında, bırak aksın yollarına. Yağ geç, yık geç, kimse inanmazsa inanmasın. Sen inan yüreğine, hem ona geçmezse kime geçer sözün? Büyü, büyü.. Bak ellerin, ayakların kocaman, aklın da maaşallah yerinde, e ne diye tutarsın yüreğini uçmasın diye. Akıllı ol, yüreğin gelir peşinden, boşver yaşı başı, aşk var mı aşk, sen ondan haber ver! Takılmışsın yüzündeki, gözündeki çizgilere. O çizgilerin yüreğine neler kazıdığını düşün, atmak mı istiyorsun kendini bir dereye soğuk bir kış günü, öl gitsin.. Parayı pulu savurup, bir balıkçı köyünde balık tutmak mıdır isteğin, savrul gitsin.. Boş ver be yaşı başı, kim tutar seni kim, kendi yüreğinden başka kim? Aklını al da öyle git, ister bir duvara, ister bir odaya, ister kıra bayıra vur da git. Dert etme ellerini, onlar da gelir seninle bırakmadıkça birine. O biri de gelir gerçekten istediğin oysa, seveceksen ve öleceksen uğruna.. Yaşa be, yaşa da öyle git, gireceksen toprağa.. Yaş 70'e gelse bile, hayat daha bitmemiş, sen mi biteceksin? Çekeceksen bile bayrağı, yaşadım ulan dibine kadar diyemiycek misin?

Can YÜCEL

KADERİNİ SEVMEK....

Haziran 14, 2009 0
KADERİNİ SEVMEK....

Deniz kıyısında bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır.
Güneş onu yakıp kavurur.
O da Tanrıya yakarır keşke güneş olsaydım diye.
"Ol" der Tanrı. Güneş oluverir.
Fakat bulutlar gelir örter güneşi, hükmü kalmaz.
Bulut olmak ister. "Ol" der Tanrı. Bulut olur.
Rüzgar alır götürür bulutu, rüzgarın oyuncağı olur.
Rüzgar olmak ister bu kez. Ona da "Ol" der Tanrı.
Rüzgar her yere egemen olur, fırtına olur, kasırga olur.
Herşey karşısında eğilir.
Tam keyfi yerindeyken koca bir kayaya rastlar.
Ordan esen burdan eser, kaya banamısın demez!
Bildiniz, Tanrı kaya olmasına da izin verir.
Dimdik ve güçlü durmaktadır artık dünyaya karşı...

Sırtında bir acı ile uyanır....
Bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır. ..


"Amor Fati - Nietzsche "
(Kaderini sev-belki seninki en iyisidir)

PENCERE KENARI

Haziran 14, 2009 0
PENCERE KENARI

İleri derecede olan hasta iki adam aynı hastane odasındaydılar.Adamlardan birirnin her öğleden sonra 1saatliğine oturmasına izin veriliyordu veriliyordu, ciğerlerindeki suyun süzülmesi için.


Bu hastanın yatağı odadaki tek pencerenin tam yanındaydı. Diğer hasta ise hep sırtüstü yatmak zorundaydı.
Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konuşur, eslerini, ailelerini, evlerini, islerini, askerlik anılarını, tatilde gittikleri yerleri anlatırlardı birbirlerine.

Pencerenin yanındaki hasta, her öğleden sonra oturmasına izin verdikleri saati diğer hastaya pencereden görebildiklerini anlatarak geçiriyordu.
Diğer hasta hep bir sonraki günü iple çekmeye başladı, dışarıdaki renkli ve hareketli dünyayı dinlemek için.

Pencere, içinde çok güzel bir göl olan parka bakıyordu. Ördekler ve kuğular gölde yüzerken çocuklar model bot'larını suda yüzdürüyorlardı.

Genç asıklar, gökkuşağının tüm renklerindeki çiçeklerin arasında kol kola dolaşıyorlardı. Ulu ağaçlar etrafı süslüyor, uzaktan şehrin silueti görünebiliyordu.

Pencere kenarındaki adam bunları muhteşem bir detayla anlatırken, odanın diğer ucunda yatan adam gözlerini kapar ve bu muhteşem manzarayı hayalinde canlandırırdı.

Sıcak bir öğleden sonra, pencerenin yanındaki adam geçmekte olan bir şenlik alayını tarif etti. Diğer adam bando seslerini duyamasa bile hayalinde canlandırabiliyordu, pencere kenarındaki adamın tasviriyle.

Günler ve haftalar geçti.
Bir sabah banyo yaptırmak için su getiren gündüzcü hemşire pencere kenarında yatan hastanın cansız bedeninizle karsılaştı: uykusunda, huzur içinde ölmüştü.


Hüzünlendi, hastane görevlilerini cesedi dışarı taşımaları için çağırdı.
Uygun zaman geçtiğine kanaat getirir getirmez, diger hasta pencerenin kenarındaki yatağa taşınmasının mümkün olup olamayacağını sordu. Hemşire Memnuniyetle isteğini yerine getirdi, hastanın rahat olduğundan emin olduktan sonra onu yalnız bıraktı.

Yavaşça, duyduğu acıya aldırmadan, bir dirseğine yaslanarak dışarıdaki dünyaya bakmak üzere yatağından doğruldu adam.

Sonunda, dışarıyı kendi gözleriyle görme zevkini yasayabilecekti.
Pencereden dışarı bakabilmek için yavaşça dönmeye zorladı kendisini.
Pencere, bos bir duvara bakıyordu.

Adam hemşireye, vefat eden oda arkadaşının pencerenin dışında görünen Harika şeylerden bahsetmesine sebep olan şeyin ne olabileceğini sordu.
Hemşirenin cevabi, ölen adamın kör olduğu ve pencerenin önündeki duvarı görmediğiydi.
'Sanırım seni cesaretlendirmek istedi' dedi.

Epilog: Diğer insanları mutlu etmek çok büyük mutluluk getirir,
Kendi durumunuz ne olursa olsun.
Paylaşılan dertler yarısı kadar üzüntü verir, paylaşılan mutluluklar ise İki kati artar.
Kendinizi zengin hissetmek istiyorsanız,
sahip olduğunuz ve paranın satın alamayacağı her şeyi paylaşın.

Bu gün bize bir hediyedir.
Bu yazının kaynağı bilinmiyor, fakat okuyan herkese mutluluk getireceğine inanıyorum.

''MÜSLÜMANA HARAM''DIR ÇEŞMESİ

Haziran 14, 2009 0
''MÜSLÜMANA HARAM''DIR ÇEŞMESİ
Bursa'da zamanında Müslüman bir zat bir çeşme yaptırmış. Eski adı yahudilik yol ağzı, bugün ki adı Arap Şükrü muhitinde, ve başına bir kitabe eklemiş, "her kula helâl, müslümana haram"... Tabii başkent, Osmanlı karışmış, bu nasıl fitnedir diye...

Efendime söyleyeyim, gitmişler kadıya şikâyete, yaka paça yakalanmış adam huzura getirilmiş, bu nasıl fitnedir, dini islam ahalisi müslüman olan koca devlette, sen kalk hayrattır, sebildir diye çeşme yap, ama suyunu müslümana yasakla... Olcak iş midir, nedir sebebi, aklını mı yitirdin? diye çıkışmışlar adama...

Adam müsade buyrun sebebi vardır, lakin ispat ister, delil şarttır der... Kadı kızar: "Ne delili, ne ispatı, sen fitne çıkardın müslüman ahalinin huzurunu kaçırdın katlin vaciptir!" der. Ama bir yandan da merak eder, nedir gerekçen diye sorar, adam bir tek Sultan´a derim diye cevap verince, karışır yine ortalık. Söz Sultan´a gider, adam saraya yaka paça götürülür...


Padişah sinirlenir ama diğer yandan da meraklanır : "De bakalım ne diyeceksen, bu nasıl iştir ki, hem çeşmeyi yaparsın, hem de her kula helâl, bir tek müslümana haram yazarsın..."

- Adam başı önünde delilim vardır, lâkin ispat ister

- Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin?

- O zaman hükme kıldan incedir boynum sultanım

- Eeee

- Sultanım her hangi bir havradan (sinagog´dan) bir rastgele haham ı izahsız yaka paça tutuklayın, bir hafta bakın neler olacak..

Dediği yapılmış adamın, tüm azınlıklar bir olmuş, başlarında museviler, "Ne oluyor, bu ne zulüm, bizim din adamımıza biz kefiliz, ne gerekirse söyleyin yapalım, o masumdur, gerekirse kefalet ödeyelim..." efendim çevre ülkelerden bile elçiler gelmiş, elçiler mektup üstüne mektup getirmiş,

Bir hafta dolunca: Sultan´ım artık bırakmak zamanıdır demiş adam, haham bırakılmış, azınlıklar mutlu, bu sefer sultana teşekkürler, hediyeler, az zaman geçmiş ki adam aynı işi herhangi bir kiliseden bir papaz için yaptırınız sultanım demiş.


Aynı işlemle, aynı usulle bir papaz derbest edilmiş, yaka paça alınmmış pazar ayininden, aynı tepkiler artarak devam etmiş. Haftası dolunca da serbest bırakılmış. Mutluk ve sevinç gösterileri daha bir fazlalaşmış, teşekkürler, şükranlar... Levantenler din adamlarına kavuşmanın mutluluğu ile daha bir sarılmışlar birbirlerine.

Sultan: "Bitti mi?" demiş adama.

- "Sultanım son bir iş kaldı, sonra hüküm zamanıdır izninizle" demiş.

- Şimde nedir isteğin?

- Efendim başkentimiz Bursa'nın en sevilen, en sözü dinlenilen, itimad edilen alimini alınız mimberinden,

dedikleri gibi olmuş, Ulucamiinin imamını, cuma hutbesinin ortasında almışlar... Yaka paça götürmüşler...

Ve ne olmuş bilin bakalım ?


Bir Allah'ın kulu, tek bir olumlu kelâm etmemiş, ne oluyor, siz ne yapıyorsunuz hiç olmasa vaazı bitene kadar bekleyeydiniz, dememiş. Peşinden giden olmamış, arayan soran olmamış...

Geçmiş bir hafta, nerde imam diye gelen giden olmamış... Aptal ve cahil bir imam atanmış yerine, ne konuştuğunu kulağının duymadığı yobaz cinsinden, halk halinden memnun, başlamış bir dedikodu, o geçen hafta derbest edilen koca âlim için;

-bizde onu adam, hoca bellemiştik,

- kimbilir ne haltlar etti de tutuklandı...

- vah vah acırım arkasında kıldığım namazlar...

- sorma sorma...

Padişah, kadı ve adam izlemişler olanı biteni, padişah;

- eee ne oalcak şimdi adam

- bırakma zamanıdır, bide özür dileyip helallik almak lazımdır hocadan

- "haklısın" demiş padişah, denilenin yapılması için emir buyurmuş ve adama dönmüş, adam başı önünde;

- ey büyük sultanım, siz irade buyurunuz lütfen, böylesi müslümanlara SU HELÂL edilir mi?

Sultan acı acı tebessüm etmiş;

- "Hava bile haram, hava bile..." demiş...



ÇIKARILACAK DERS : BÖYLE HER ŞEYE SUSKUN KALAN KOYUN GİBİ BİR MİLLETE BÖYLE BİR ÜLKE, HARAM DEĞİLSE BİLE EN AZINDAN FAZLA....

11 Haziran 2009

YÜREK

Haziran 11, 2009 0
YÜREK


Bir yürek ki yanmaz yürek denir mi ona
Sevmek haram yüreğinde ateş olmayana
Bir günü sevgisiz geçirdinse yazık
En boş geçen günün o gündür inan bana

Ömer HAYYAM

AŞK RUBAİLERİ / MEVLANA

Haziran 11, 2009 0
AŞK RUBAİLERİ / MEVLANA

Aklın gücü, cennetteki sırlarla ulu:
Aşktan deliren, akıllıdır, sağduyulu.
Sevdaya kapılmış yüreğin zorlu yolu,
Görkemli yabancılıkla, özlemle dolu.

*******

Gitsin, güzelim, hepsi de, tek sen gitme.
Ey dost, ey gam ortağı-bizden gitme.
Ey gülbeşeker, şarap koy, iç, doldur, gül.
Dünya süsü saki, allasen gitme.

*******

Bir gün şu çiçekli dal, dolar meyvayla;
Bir gün döner istek adlı şahin, avla...
Aşk imgesi, şimdi, bir gelip gitse bile,
Bir gün gelir... artık hiç gitmez-asla!

*******

Bir tane canım var ama, yüz bin bedenim.
Can neymiş? Neymiş ki beden? İşte ben’im.
Bir başkası var ya: işte ben, ben! O, beni
Sevsin diye bir başkası oldum kendim.

*******

Cennet gelecek, derler, içersin bade,
Çevrende gülüp oynar huriler de...
Madem sonumuz bu, şimdiden hem içeriz,
Hem ellerimiz sevgilinin üzerinde.

*******

Biz aşkta reziliz: Bize hep yanlışlar,
Sarhoşluk, cinnet ve günah yazmışlar.
Sensin yaşamak, amaç, zaman sen-bu budur;
Ey dost, madem sen varsın, her şey var.

*******

Ben aşıkım aşka; aşk da sevdalı bana.
Aşık tene can-ten ise sevdalı cana.
Bazen dolarım boynuna ben kollarımı,
Bazen de sürükler beni canan yanına.

*******

Ben, işte dağım: sesim sözüm sevglimin.
Ben, işte resim: ressamı sensin resmin.
Benden geliyor sanma bu sözler-asla:
Ses, işte, anahtarla açılmış kilidin.

*******

Aşk, özge ateştir: ısınır onda ayaz;
Yandıkça o, taşlar yumuşar, sert kalamaz.
Varsın aşık günaha girsin, hoş gör:
Sevda şarabından içmiş-arlanmaz.

*******

Dön aşkın çevresinde: gün işte bu gün.
Dön. Dön. Çılgın kalbini yermez dönüşün.
Yangınla sınav-ölüm kalım-özge savaş:
Vuslat bu, kucaklaşma, zifaf, mutlu düğün.

*******

"Aşk bir kuru ses," derler.-Sunturlu yalan.
"Aşk umdun,"derler, "buldun, var oyalan."
Bizlerde saadet hep can içre olur...
"Cennet yedi kat arşta" mı derler? Bu yalan.

*******

Aşkın gönlümle cenkleşirken-tam o an-
Çırçıplak, yalnayak kaçıp gitti bu can.
Kim bende akıl var sanmaktaysa deli...
Benden sakınan: işte odur aklı olan.


--------------------------------------------------------------------------------
Aşk Rubaileri, Mevlana (Şiir - Kısmi)
Kaynak: "Candan cana" , Mevlana İş Bankası yay, 1999

NE GELİR ELİMİZDEN İNSAN OLMAKTAN BAŞKA

Haziran 11, 2009 0
NE GELİR ELİMİZDEN İNSAN OLMAKTAN BAŞKA

Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

Hiçbir şey ! Kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında
Yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla
Dönüşür içimizde az menekşe, bir sarmaşık
Menekşe, hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara
Mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur
Her yandan güneşler kurur, sanki yaz günüyledir
Bir adam kayboluyordur bir taşra sıkıntısıyla
Deriz ki, "şuram ağrıyor" bir de, "başım dönüyor", "yanıyor
avuçlarım"
Belki de bir çığlık mı bu, bu seziş, bu yakınma
Bir çığlık, hem de nasıl, katılmış, donmuş,yaşıyorcasına
Uzansak ellerimizde uzansak avuçlarımızda, bir çığlık
Nedir mi ellerimiz-korkunçtur bir elin bir köşesinde insan
olmalarıyla-
Korkunçtur insan olmalarıyla kıyısında bir yüreğin
Kıyısında gibi yangından, çok karanlıktan geçilmez caddelerin
Ve korkunç anlamsız gözlerinde ha dünya ha bir park
bekçisinin
Korkunçtur insan olmaları, bir ceset, suda bir şapka gibi
sallanaraktan

Bitmeyen bir selam gibi, hastayken, inceyken, yalnızlıklarda
aranan
Korkunçtur-bunu anlıyoruz-bir yüzün en çoğul beyazında
Korkunctur insan olmaları güz ortalarında, eriyen türbe
ışıklarında
Ve korkunçtur eriyip kaybolmaların bir köşesinde insan
olmalarıyla
Korkunçtur korkunç!
Diyerek: ben kimim, kime anlatıyorum, neyi anlatıyorum
ayrıca
Neyim ben, bu olanlar ne, ya kimdir tüketen isteklerimi
Tüketen kim. Hani görmeden daha, sezmeden herşeyin bittiğini
Ama ne zaman saçları kurularken çok eski bir alışkanlıkla
Çökerken üstümüze bir sözün, bir gümüş kupanın o sebepsiz
inceliği
Ansızın bir ürperişte: bitti mi herşey bitti mi
Yoo, hayır! öyleyse kimdir tüketen isteklerimi
Bir rüzgar, duyulup binlercesi birden bir rüzgar
Birakıp giden beni bir kenara, bir uzağı, yada bir boşluğu bırakır
gibi
Ve ben ki hazırımdır bir süre unutulmaya
Ama hep sorulur gibidir benden: ben şimdi ne yapsam acaba.
Ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız
Hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına
Eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında
Okunmaz kitaplarda, uzaksı giyişlerde çocuksuz avlularda
Anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda, asılmış koyun
butlarında
Ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan
olmalarımla

Kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada
Anılar bulacaksam- anılar mi dediniz ? ne sesli bir vuruşma
Odalar bulacaksam, odalarda kadınlar, çiçekler, çok aynalar
Rakılar, gene rakılar, kırıklar sonsuz yaralar
Bulacaksam orada, bir koltuğu bir koltuğa doğru
Bir yüzü bir yüze, bir eli bir ele doğru yaklaştıran çocuklar
Sinekler bulacaksam, kaskatı yapan boşluğu, sinekler
Zorlanmış bir gülüşten-iğrenip birden-kusmalar, bulantılar
Bulacaksam belki de: susanlar, bilmem ki niye susanlar
Ölüler bulacaksam-ölü gözleri onlar, cesetler, giderek dışa
vurmalar
Ne dedik, dışa vurmalar mı, yani ilk aydınlığı mı ölümün
Ölümün ilk aydınlığı mı, ne dedik, sahi biz ne deseydik bu
konuda
Ne deseydik bilmiyorum, ama var bu kadarcık birşey insanın
sonsuzunda
Bu kadarcık bir şey-İyi ya, peki, şimdi kim var sırada
Sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
Yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
Ne güzel ellerimizle.. Başlayın, hadi başlasanıza
Örneğin bir kahve falı ? Az müzik ? Diyorum biraz İskambil!..
Ama hiç seslenmeyelim-seslenmeyelim-içimizden oynayalım
ayrıca
- Dört kişiyiz!
- Hayır on!.
- Bin kişiyiz!
- Bana kalırsa..
Ne kadarcık bir fark var bizimle bütün insanlar arasında
Öyleyse başlayalım: Koz kupa! Ah şu sinek onlusu bire bir
unutulmaya
Çayınız soğuyacak! Çayınız mı dediniz ? Ne tuhaf biraz
anlıyorum

- Üç karo!
- Pas diyorum!
- Susalım baylar, dört kupa!
Ah şu sinek onlusu! Koz kupa! Çayınız mı dediniz ? Susalım!
Susalım-Niye susalım-Anılar mı dediniz ? Ne sesli bir
vuruşma!
Ya sonra ? Bırakın şu sonrayı, bilmem ki nedir o sonra
Gene mi, başladınız mı ? peki şimdi kim var sırada
Sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
Yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
Ne güzel ağzımızla.. Yok canım, ben var ya, istiyorum sırada
olmayı istiyorum-Sahi mi- ama isterseniz siz olun
Siz olun, biz olalım kim olacak ? -Hep böyle oyalansanıza
Yani "Şu sinek onlusu, susalım baylar, koz kupa."
Gibi oyalansanıza
Biraz oyalansanıza.

Bir oyun başka olamaz oyundan gibi
Bir söz başka olamaz sözden gibi
Bir şey başka olamaz şeyden gibi
Tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka

Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

Hiçbir şey ! Kimse bir gün gözlerimi sevmeyecek korkuyorum
Bir yaşlı kadın en erkek boyutunda

Kendisiyle çiftleşecek kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, kaç kere şaşırmış, bitkin kaç kere
Bir ölgün ses bulacak sesinden çok uzaklarda
Vardır ya, hani bir yer, uzakta çok uzakta
Ölüm mü- yok canım, çok sesli bir evrende çok erken daha
Üstelik bilmiyoruz da, doğrusu bilmiyoruz, ölüm mü, bunu
hiç bilmiyoruz
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla
Tavşansı sıçramalarla bitirsek şu ormanı
Böylece, niye olmasın, işte bir orman daha
Sanki bir gölgeye geldik; yorulduk, acıktık, susadık biraz
Ve doyduk, ve içtik, ayıldık bir anlamda
Ayıldık ve sorduk, baktık ki hep ormandayız
Kaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımız
Yani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnız
Ne ölmek, ne ansımak! sadece yaşamakla
Tam öyle gibi.. Demeyin: eh, biraz yorulsak da
Demeyin, sakın haa, yok şu kadar bir şey insanın sonsuzunda
Biz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte biraz
bilmiyoruz ya
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla.


Edip CANSEVER
(1961)

09 Haziran 2009

....

Haziran 09, 2009 0
....

BAZI AŞKLAR UNUTULMAYI HAK ETMEZ

Haziran 09, 2009 0
BAZI AŞKLAR UNUTULMAYI HAK ETMEZ

Bir gün sana aşık olacağımı seni ilk gördüğümde anlamıştım o mağrur bakışların ardındaki seni görmek hiçte zor olamadı. Sevdim seni adam gibi....Yok oluşumuzun nedeni olarak beni görüyorsun biliyorum ben değilim güzel gözlüm yok oluşumuzun nedeni bizi tanıştıran bir birimize aşık eden kader. Hiç kimseye kızma emi hiç hata bulma.

Çünkü kızmak hele de sevdiğin için ayrı da olsa şükür etmeyi bil. Ben her zaman böyle yapıyorum bir çok insanın rastlayamayacağı isteyip de başaramayacağı kadar çok sevdik birbirimizi. Giderken söylemek istediklerim vardı. Tıpkı ellerini tutmak boynuna sarılmak istediğim gibi son sözlerimde yüreğimin derinlerinde kaldı gitti. Ama bana öyle bir şans verilseydi sana şunları söylemek isterdim: Sen benim gözümde aşkımı sevgimi hak edecek kadar yücesin. Bu kalp seni sevmeyi hak ediyor sen de bu kalpte olmayı. Hiç üzülme emi boncuk gözlüğüm küçüğün bu kalbi hep senin için taşıyacak. Gittiğin yerlerde mutlu ol.

Ben istedim gitmeni.
Umutlarını yok etme sakın. Bensizliğe alışacaksın bir gün. Ben
alışamadım ama yanında olmak adına başkalarını mutsuz etmek sevgimize yakışmaz değil mi ? Üzülmek nafile bu yürek bunu da kaldırır boncuğum....
Git demek çok zordu ama biliyorum gitmek daha da zordu.
Sevgimizin değerini bileceğiz. Onu hiç kaybetmeyeceğiz. İleride aşık da olacağız belki ama bu kadar uyum bu kadar mutluluk bu kadar şiddetli kavga edebileceğimiz gerçek bir eş ruh bulamayacağız güzel gözlüm.
Küçüğün büyümekte artık kimse bana küçüğüm demiyor.
Kimse senin gibi dokunmuyor. Kimse bana çikolata almıyor.
Unutmak mümkün değil güzel gözlüm seni. Sende unutma emi.
Bu aşk unutulmayı hak etmeyecek kadar özel.....
Alıntıdır…

HİÇBİR ŞEY ANLAMADIN

Haziran 09, 2009 0
HİÇBİR ŞEY ANLAMADIN
Serüvene kosmak icin trenler bekliyorsan,
Günesi yakalayip gözlerine yerlestirmek için, beyaz yelkenlerin gelip
seni almalarini bekliyorsan,
Yarina inanmak için günbatimina,
Iyi kalpli görünmek için zayifliga,
Ve güçlü görünmek için öfkeye ihtiyacin varsa;
Demek ki,
Hicbir sey anlamadin!!!

Jacques BREL

KULPSUZ KAPI WILLIAM HOLMAN HUNT

Haziran 09, 2009 0
KULPSUZ KAPI WILLIAM HOLMAN HUNT
19'uncu yüzyılın büyük İngiliz ressamlarından William Holman Hunt'ın, bir bahçeyi anlatan tablosu Londra Kraliyet Akademisi'nde sergileniyordu.

Hunt'ın "Evrenin Işığı" adını verdiği bu tabloda gece elinde bir fenerle bahçede duran filozof görünüşlü bir adam vardı. Adam, öteki eliyle bir kapıyı vuruyor ve içeriden sanki bir yanıt bekliyormuşcasına duruyordu.

Tabloyu inceleyen bir sanat eleştirmeni Hunt'a döndü "Güzel bir tablo doğrusu, ama anlamını bir türlü kavrayamadım" dedi."

"Adamın vurduğu kapı hiç açılmayacak mı? Ona kapı kolu çizmeyi unutmuşsunuz da..."

Hunt gülümsedi. "Adam sıradan bir kapıya vurmuyor ki..."dedi ve tablosunun anlamını açıkladı. "Bu kapı, insan kalbini simgeliyor. Ancak içeriden açılabildiği için dışında kola gereksinim yoktur..."

Ayrıca, önemli olan bu kapı açıldıktan sonrası...
Kapının sana her zaman açık olabilmesini sağlayabilmektir...

İSTANBULA DAİR..

Haziran 09, 2009 0
İSTANBULA DAİR..

Miss Julia PARDOE’nun
“Sultan’ın Şehri ve Türklerin Aile Hayatındaki Gelenekleri” isimli kitabından (1837)

“1835 yılı Aralık ayının 30’uncu günü, gemimiz Haliç’e demir attı. Bu memleketi görmek için yıllardan beri duyduğum büyük istek, sonunda gerçek olmuştur! Şehirlerin kraliçesi İstanbul! Saraylarla bezenmiş Boğaziçi ayağının dibinde akıp giderken O, meskün tepelerin üzerinde tahtında kurulmuş oturuyordu. Bir gece önce Marmara denizinde fırtınaya tutulmuştuk. Bu yüzden hala kendime gelememiştim. Güverteye zorlukla sürüklendim. Bu sırada gemi, Sarayburnu’nun önüne gelmişti. Ömrümde ilk defa gördüğüm İstanbul, mevsimlerin en serti olan kışın beyaz kar elbisesini giymişti. Böyle iken, içim içime sığmaz bir sevinç içindeydim. Başka türlü nasıl olabilirdi? Karşımda adeta bir cennet duruyordu. Bu şehre ait zihnimdeki zengin hayaller, demek ki gerçek olmuştu! Yeni bir dünya gören turiste dönmüştüm.
Kraliçeye benzeyen İstanbul! Sokaklarından gelen binlerce ses, bana ne hoş geliyordu. Gemi süzülerek ilerledikçe, şahane İstanbul limanının bütün haşmeti, gözlerimizi kamaştırdı. Sultan Mahmud’un oturduğu sarayın pırıl pırıl parlayan büyük kapısıyla, sarayın alt eteklerini dolduran servi ağaçlarının önünden çabucak geçtik. Sarayın kendisi ve öteki kısımları, bu ağaçların arkasından görülebiliyordu. Arkamızda, uzaklarda Üsküdar, bütün güzelliğiyle Boğaz’a yüksekten bakıyordu. Buradaki ince minarelerin şekillerini aksettiren Boğaz suları, biraz sonra Karacaahmet mezarlığının karanlık gölgesine büründü. Köhne duvarları ve savaş hatıraları olan Galata’ya yaklaşmıştık. Gemi demir attığı zama, sarsıldı. Limanı dolduran gemilerin arasında biz de girdik. Sahilde, çeşit çeşit renkli evleriyle, yedi tepenin iki renkli küme halindeki manzarası kaşımızdaydı. Bu kümelerden biri, evleri kaplayan servi ağaçları, öteki de onlardan üstün olan çınar ağaçlarıydı. Bunlar, üzerlerine yağmış karın kalınlığı altında, mağrur başlarını eğmişlerdi. Şurada, burada bir çok minarenin gökyüzüne yükseldiği görülüyordu. Halbuki, bu minarelerin bulunduğu camilerin geniş kubbeleriyle, bunların altındaki evlerin damları, aynı karla kaplı duruyorlardı. Sabırsızlıkla, Ayasofya’yı ve ondan daha küçük ama daha zarif olan dört minareli ve avluları kemerli Süleymaniye’yi fark etmeye çalıştım. Sonra da Pera’nın anfi şeklindeki tepelerinin üzerindeki, derinlikleri içinde gözüken, limana hakim evlerini görmek için, başımı o tarafa çevirdim.
Gözlerimi sahilde gezdirdiğim ve Karacaahmet mezalığının üzerinde dalgalanan servi ormanını gördüğüm zaman, Boğaz’ın akışını bir daha izledim. Dalgalar, suyun kenardaki evlerin temellerini yıkıyor, Tophane kışlasının alt tarafında kabararak, sahili dövüyor ve sonra fasılalarla, kışlanın ta damına kadar yükseliyordu.
Bu manzaranın eşsiz güzelliği ve çok değişik olmasından başka, bir Avrupalı’nın gözüne çarpan iki özelliği vardı. Biri, evlerin son derece denize yakın olması-hatta bazı yerlerde denize uzanmışlardı- öteki de sayısız deniz kuşlarının limanı doldurmasıydı: Martılar, kümes hayvanları gibi birbirleriyle oynaşarak, bir bulut halinde gemimizin etrafında uçuşuyorlardı. Öte yandan, birbirine bitişik evlerin damları da bunlarla doluydu. Yaban ördekleriyle, deniz tavuğu kuşları, yiyecek aramak için gemimizin tam kıç tarafına doğru dalıyorlardı. Yunusbalığı sürüleri ise, beyaz karınlarını göstererek, büyük şehrin çeşitli sesleri ve hareketleri içinde, sanki hiçbir tehlike sezmiyorlarmış gibi, emniyet içinde oynaşarak yuvarlanıyorlardı.
Etrafımdaki gemilere bakındığım zaman, bir çok memleketlerin dillerini duydum. Bir taraftan dalgalar arasında derinden derine, delişmen bir İngiliz gemicisinin sesi geliyor, öte yandan bir Rum gemicisinin cırlak sesi havayı yırtıyordu. Arada bir de kara gözlü bir italan’ın dolgun, zengin dili, Türk’ün söylediği monoton şarkıyı değiştiriyordu. Bu sırada, bizim geminin kıç tarafından seslenen delikanlı denizciye, yıllardan beri açık denizlerde yüzü yıpranmış olan yaşlıca gemici, sert ve kısa bir tonla cevap veriyordu.
Her an, uzun, sivri burunlu ve üzeri süslü bir kayık, geminin yanından kurşun gibi hızla geçip gidiyordu. Bir tanesinin içinde, sakallı ve kavuklu bir Türk vardı. Kayığın içine serdiği seccadenin üzerine bağdaş kurmuş oturuyordu. Elindeki çubuğu, üzerinde de kendisini sımsıkı saran gucuğuyle, varlıklı bir adam olduğu halinden belli idi. Yanında kırmızı fesli, mavi ceketli bir hizmetkar vardı. Kayıkların bir tanesinde de kadınlar geçti. Yüzlerinde yaşmak, yani ince tül vardı. Bu yaşmak burundan ve gözden başka yüzün her tarafını kapatıyor ve bunu örten kimseye ayrı bir çekicilik veriyordu. Bu kadınların bir çoğu, geçerken yavaş yavaş Türkçe konuşuyorlardı. İlk defa duyduğum bu dil, kulağıma hoş geldi. Hele bir kadının ağzında, daha da ahenkli bir hal alıyordu...”

HATRINA DÜŞECEĞİM

Haziran 09, 2009 0
HATRINA DÜŞECEĞİM

Kopkoyu bir sis içinde bir aksam
Hatirina düsecegim belki
Bir an islayacak yagmur yüzünü
Birden o tatli demleri hatirlayacaksin
Sonra sicak yataginda uzun uzun
Aglayacaksin Aglayacak.!

Bogazinda bir seyler dügümlenecek
Ah yanimda olsaydi diyeceksin
Tüm yildizlar gülecek haline Ay'da göz kirpacak
Iliklerine isleyecek bensizlik
Kahrolacaksin...!

Bir sigara tüttüreceksin ihtimal
Ufku seyredeceksin saatlerce
Bir rüzgar kopçalayacak yüzünü
Sonra hayalim gelecek karsina
Bir siirimi mirildanacaksin
Hiçkiracaksin..!

Gönlünden atamadigin gibi kafandan da
Silemeyeceksin beni düslerine girecegim her gece
Ince bir hüzün bürüyecek yüzünü
Ve çirilçiplak gerçekleri o zaman
Anlayacaksin..!

Sonra bir seyler yazmak isteyeceksin
Kafan gibi kaleminde islemeyecek
Unutmak isteyeceksin her seyi
Ama unutamayacaksin hiç bir seyi
Kivranacaksin.! !

Necip Fazil Kisakürek

06 Haziran 2009

AĞLARIM

Haziran 06, 2009 0
AĞLARIM

Neden gulmesin gul gibi yuzler;
Nicin aglasin o guzel gozler;
Niye sevgiye sevimsiz sozler,
Soylenir diye sasar aglarim.

Su gordugumuz reng-a-reng cicek,
Sevdali bulbul, ari, kelebek,
Yek digerini birakip gidecek:
Vefasizliga bakar aglarim.

Solmasin dersin sunbulum, gulum;
Yarin elinden alacak olum;
Butun dunyayi inletse unum;
Caresizlikten cosar aglarim.

Nes'e gizlenir, coker bir melal;
Her vucud, her sey mahkum-i zeval;
Son nefese kadar tukenmez cidal.
Tukenmez derdim sayar aglarim.


İhsan Raif HANIM

GELME SAKIN PERISAN OLACAGIM

Haziran 06, 2009 0
GELME SAKIN PERISAN OLACAGIM

Ofkemin gulleridir, yagmura doner yuzunu
Ku"su"p senin gunesine
Icilecek bir kadeh schnaps nu
Yarim biraktim
Gelme.

Golgeni yikma yoluma
Bocaliyorum
Kasirgalar yaratma oyle cilginca
Korkulu soluklarda genis olmak kim
Yasadikca yaklasirim sandim - oysa
Suyun atesle uyumsuzlugu gibisin
Kopabilir desem en ince yerinde
Gecmise uyanan gozlerinin
Ates gemilerini bir bu urkutur
Simdi uzaktan gulup gectigim

Simdi
Uzaktan
Gulup gectigim
Ne mi cikargunes tutulmasindan
Nasil mi cocuklugum
Ben o zamanlar da boyle usurdum
Evlerde kati yonetimli kuklalar
Catismalara hazirlar saygimi
Bekledigim gunlere daha ne kadar
Anlatilmaz umutlara merhaba
Hatirlatma butun onlari ve onlari
Benzer benim cektiklerim
Peygamber yusufa

Bir anda cagrisimlar yok edince zamani
Uzaklastikca olculere vurmasi kolaylasan
Nasil mi cocuklugum
Gecti mi cocuklugum
Cocuklugum mu - hic yasamadigim
Birakir her yerde kendini huzne
Unutmak pazarinda en pahali
Buyruklar - buyruklar - buyruklar
Buyruklar - itirazsiz - hep bas uzre
Dusunmekti ezen gozlerimi yuk
Yanlisti yanlis su benim korkularim
Urkerek birer mum gibi
Yoresi sonuk.

Ve bir gun
Yurudugunu her seyin
Ve bir gun
Eh iste nasilsa
Korkularimi bilincle kovdum
Dur dediler dinlemedim
Kostum
Isyanim onlara oh ola.

Belki ozum orda diye
Ille de ıstanbul dersen
Hircin bir deniz bulacaksin kiyida
Sonra cok bunalima itecek seni
Karanliga kursunla yazilan teoriler
Ve golgelerin saygisiz buyuklugu
Aslina oranla
Gerekirse acip butun kopruleri
Yilma, yuklen siirlere
Gucun kartaca.

Kesin ayriliklara yeni cicek serpmek
En duygulu seruveni yasarken
Gunesi guldurse de arada bir
Buzullari cozmeye yetmez
Agusunu yuregime akitan askindan
Yeni kavustum kendime
Yine ayirma
Gecitlerde yol vermez yabanlar
Derim ki kimse aramadi boylesine
Kendini bulmak icin
Benim kadar.

Benim kadar hic kimse
Oyle ulke ulke dolasip...
Uzun da olsa yollar ne cikar
Sabrimi almisim yedegime
Ne cikar uzatsa anilar
Ahtapot kollarini
Varsayip her seyi hicbir seye
Giderim dogacak gunlere.

Sen yine eskiden oldugu gibi
Zenci mizraklari havayi yirtarken
Tam tamina katiksiz
Malraux'yu mu okuyorsun aksam uzerleri
Bag bozumu turkuler yakilan
O sancili gunlerinde dort mevsim
-hayli yakin eskidikce onlar bana-
Atesleri yak da oyle oku
Cunku fenerini elinden aliyorlar
Diyojenin.

Geciken bir sey var guz sularinda
Bilmesem bahar belki diyecegim
Artik hic olmadik yerlerdeyim senden uzak
Soyleyemeden o cok ezberledigimi
Dusuncenin yoruldugu yerden
Aciyla biraktigim o koseye
Yeniden donmek mi
Istemem birak
- cogalan acilara yeni direnc nerede -
Oz siirlerin tanrisal havasinda
Gelmesin eski asklar
Yeni saltanatiyla.

Gelme sakin perisan olacagim.


Türkan İLDENİZ

05 Haziran 2009

SEVDANIN DENİZLERİNDE

Haziran 05, 2009 0
SEVDANIN DENİZLERİNDE


Sevdanin denizlerinde rotasiz bir gemiydim.
Sana yolculuga cikmadan once,
Butun asklarimi,
acilarimi,
sevinclerimi bir kenara koyup,
Aziksiz birtek yuregimle bas koymustum bu yola.
Yolum uzundu, karmasIkti ve tehlikeliydi...
Tum bunlari biliyor, bile bile lades dercesine,
Istiyordum bu sefere cikmayi...
Ancak ben sana ulasmaya calistikca,
sen kaciyordun.
Senin yaninda olmak, sesini duymak icin
Sarfettigim bu caba, oylesine guzeldi ki...
Bir gun isigin gorundu uzaktan, iste ordaydin!
Arkamda biraktigim bir nokta olarak kalmis
Sen onumde buyuyordun,
gulen gozlerinle beni cagiriyordun...
Once ellerini tuttum, sonra gozlerine daldim...
Senden ask dilerken,
sen gercekleri sundun onume...
Sevdalarimi sorguladin,
ruyalarimi benden geri aldin.
Bu firtinali denizlerde sana duydugum ihtiyac,
Senin yuregimi tokatlayan sevdan beni isyankar etti...
Dusunemiyordum artik,
geri donulmez bir yola girdigimi biliyor,
Ancak bu yolda,
her pahasina yurumeye karar vermistim.
Kirginliklarimizla,
hasretimizin koynundaki aciyla,
Geceler boyu basbasa kaldik,
sorular sorduk kendimize...
Nereden baslarsak orada bitirdik,
bir cikis yolu bulamadik!
Ve sonunda bu denizin sonu gorunmustu...
Daha karaya ayak basmadan,
firtinalar dalgalari cagirdi kukreyerek...
Gucum kalmamisti,
bilinmez bir yola dogru gittigimi biliyordum!
Caresiz kollarimla,
Bir kez daha sana ulasmayi denedim.
Ancak sen duymuyordun,
belki de duymak istemiyordun.
Ancak beni goruyordun.
Caresizlik denizlerinde kayboldum sonra.
Sana sevgiler getirmistim oysa.
Bu yasamdan,
kucucuk umutlar derlemistim yuregimde...
Onlari buyutmus sana armagan edecektim,
olmadi iste...
Ne kadar istesem de,
senin o kapali yuregine girmeyi beceremedim.
Siirlerim,
sevdalarim
ve gecelerimle basbasa kaldim.
Bir kez daha yenildim aska...
Bir kez daha yenildim cok sevmeye...
Simdilerde gonlumun yelkenlerini toplamaktayim.
Tovbeler ettim,
bu denizlere bir daha cikmamaya...
Bir daha hicbir yurege girmemeye yeminliyim!! ..
Seni kendim kovdum yuregimden...
Bir daha girmemeye,
bir daha sevmemeye soz veriyorum...
Seni sevdigimi,
kurda,
kusa soyluyorum;
Ama asla
Ask dilemiyorum.


alıntı

01 Haziran 2009

LÂ TAHZEN…

Haziran 01, 2009 3
LÂ TAHZEN…
Ekmeyi kazandığın zaman
Emek...
Ekmeyi böldüğün zaman
Sevgi...
Ekmeyi karşılıksız verdiğin zaman
Aşk...
Ekmeyi yediğin zaman
Ömür...
Ekmeyi bitirdiğin zaman
Ölüm...

Ahmet AKSOY

****

LÂ TAHZEN…

Üzülme!
Üzülebiliyorsan bir kalbin var demektir. Kalpsizler üzül(e)mezler ki. Ne mutlu sana ki, üzülebiliyorsun. Dokunan var demek ki kalbine. Ya dokunulmasaydı kalbine. Ya hüznün gönül toprağını karmasına izin verilmeseydi. Demek ki gözden çıkarılmadın. Demek ki sen hâlâ bir umut tarlasısın.

Üzülme!
Üzülüyorsan, Biri var ki cılız varlığını düştüğü çamurdan kaldırmak istiyor. Onun için dokunuyor kalbine. Kıymetini bil ki, üzmeye değer görüyor seni. Hüzünlerin kalbinin toprağını allak bullak ediyorsa, sen ekilmeye layık bir topraksın demektir. Kaygıların vuruşuyla tuz buz oluyorsa taş katılığında büyüttüğün güvencelerin, yarılan göğsüne umut fidanları dikiliyor demektir.

Üzülme!
Yüzün yerde geziyorsan, ellerin boynuna sarılı ise, içini ısıtacak haberlerin mürekkebi damlıyor olmalı ömrünün defterine. Kar yağıyorsa güvendiğin dağlara, yarının ovalarında rengârenk çiçeklerin olacak demektir. Hırçın fırtınalar sarsıyorsa sevinçlerinin zirvesini, rüzgârlar dövüyorsa umudunun yamaçlarını, bir yüce dağsın sen demek ki, az bekle, eteğinden serin pınarlar akmaya başlayacak demek ki…

Üzülme!
Üzülüyorsan, şımaramazsın. Kibrin kirli tuzağına düşemezsin. Kendini beğenmişliğin çamuruna dolaşmaz ayakların. Uzak geçersin isyanlı yollardan. Heveslerinin ardı sıra düşüp nisyan uçurumlarının başına sürüklenmezsin. Seni Biri yakınlığına çağırıyor demek ki… Gözden çıkarmamış olmalı seni.

Üzülme!
Üzülüyorsan, bir kutlu teselli kapısının önünde bekletiliyorsun demektir. Gözlerini kaldır vefasız dünyanın eşiğinden. Gönlünün elinden çıkar sebeplerin boş avuntularını. Umudunu kes sahte doymalardan. Yüreğini küstür coşkulardan. Kapı açıldı açılıyor demektir.

Üzülme!
Üzülüyorsan, kaybedeceğin bir şeyler var demek ki… Kaybedeceği bir şeyi olanlar çoktan kazanmışlardır. Eline geçmeyenleri saymakla tüketme nefesini, elindekileri saymaya başla. Hepsini saysan bile, nefesini saymaya nefesin yetmeyecek demektir. Bak işte zenginsin.

Üzülme!
Seni bir “İşiten” var. Seni, senin kendini bile sevmenden önce O sevdi. Senin kendini bile bilmediğin unutuş kuyularından çekip çıkardı seni. Çektiğin acılara habire meşgul çalan telefonlar gibi kör ve sağır değil O. Yüreğinin her yangınına O yetişiyor. Ayrılıklarına ve sıkıntılarına metal soğukluğundaki plazalar gibi umursamaz değil O. Yitirdiklerinin hepsini sana iade edeceğine söz veriyor. Sevdalarına ve özlemlerine çok seçenekli sınav kâğıtları gibi tatsız ve tuzsuz formüller sunmuyor. Seni herkesten çok anlıyor, seni senin kendini düşündüğünden çok düşünüyor. Gözyaşlarınla imzalayasın istiyor yakarışlarını. Bir ebedî çerçevenin içinde, gösterişsiz bir kullukla fotoğraflamak istiyor seni. Dağılıp giden ömür kırıntılarının arasından sıcacık bir kardelen ümidi devşiresin istiyor. Keyfinin çatlak kabuklarının arasından sonsuz teselli pınarları akıtmak istiyor.

Üzülme!
Varlığının tenine çiziktir her hüzün. Varlığından haber verir üzüntün. Hatırlar mısın, bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey bile değildin. Hiç umursanmadan çöpe atılabilecek kirli bir su iken sen, yüzüne bir tek O baktı. Kimselerin arayıp sormadığı, önemseyip adını bir kenara yazmadığı o günlerde, Senin adını ilk O andı. Hatırını bildi. Seni yanına aldı. Hep yanında oldu. Sen seni unutup da başını yastığa koyduğunda bile, seni her defasında sabaha çıkardı. Sen Onu defalarca unuttun ama O seni asla unutmadı.

Üzülme!
O’nun en sevdiği kulu da yalnız kaldı. Taşlandı. Sürüldü. Yaralandı. Aç susuz kaldı. Yuvasına uzaktan göz yaşları içinde baktı. Mağarada yapayalnız ve korunmasızdı. Senin gibi üzülen yol arkadaşına sonsuz müjdeler veren tebessümüyle fısıldadı: “Lâ tahzen, innAllahe meânâ.”

Üzülme!
Kaldır yüzünü yerden. Omuzlarından sarsıp kendine getirmek istiyor seni Sevgili. “Rabbin sana küsmedi ki…” Gözlerinin içine içine bak sevdiklerinin. “Rabbin seni unutup yalnız bırakmadı ki…”


Senai DEMİRCİ