Ağustos 2009 - Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

30 Ağustos 2009

....

Ağustos 30, 2009 0
....

HAYAT LİMANINDAN DEMİR ALDI ÖMÜR

Ağustos 30, 2009 1
HAYAT LİMANINDAN DEMİR ALDI ÖMÜR

Ne zaman adın düşse dilime, ayaklanır içimde mavi
Salarım yüreğimi başıboş zamanlara,


Yosun kokulu sahillere tutsak arzular,
Sürgündür hasret döktüğüm denizlere,
Ki, çaresizce sürüklenir, sularında sana yorgun bedenim,
Boğulurum, özlemlerin derinliğinde / hasret denizinde

Anılarımla yüzleştiririm / gecenin çığlığına sararken yalnızlığımı
Ki kışkırtır içimde özlemleri martı çığlıkları,
Yüreğimin kıyısına çarpan dalgalar / alır getirir bana kokunu
Fırtınalı denizlerde / varır umudu kumsala demirlerim

Dört mevsim nehirler geçiyor düşlerimin deltasından
Yüreğime vuruyor yüzümdeki yağmur bulutları,
Hesapsız sularda gezinir serseri ayaklarım,
Ki takılır avare martılara
Her gün, bir başka kıyıya atar beni, yoksulluğum


Ne zaman deniz düşse aklıma / sürükler beni duygular,
Derinlerimden esen rüzgârdan anlarım-
__ yunusların benim için ağladıklarını
Sonra vururum kendimi sokaklara,
Kül rengi akşamlar da çiseleyen yağmura inat
Aydınlanır ümitlerim, usumda boğulur iken aykırılık

Ey mavi deryasına sevdalandığım hayat,
kaç kaçamak öpüş düşledim sularında bir bilsen
Bütün sevgilerin harareti sensin / ellerinin sıcaklığı üşür yüreğimde
Gümüşe çalan kıyılarında / meneviş rengi duygular ıslanır gözlerimde_
Dilimde henüz kavuşulamamış bir özlem türküsüdür, şiir


Şimdi genzi yakan nem kokusunda,
Karnını yarıp yüreğini çekmek vardı
Bir kuşluk vakti ağlara…

Uçurumlarına ağıtlar yazdığım / denizler çarpıyor yüreğime,
Anılardan süzülüp gelen güvercin güzelliğinde,
Vurur göğsüme dalgalar da / dağılır içime sızın
Ardından ılık bir yel eser inceden,
Yosun kokar esinti martı kanadından süzülürken

Denizin kızıllığından bilirim iş dönüşü akşamları
Serin sularında maviye kulaç atmanın düşleri,
Nasılda sevdanın sancısına düşürür yüreğimi bir bilsen



Gayrı hayat limanından, demir aldı ömür / ki nereye varır bilinmez
Şimdi bir el sallamak kaldı bana / bizden uzaklaşan teknelere…

Abdullah ORAL

MURATHAN MUNGAN'IN KALEMİNDEN...

Ağustos 30, 2009 1
MURATHAN MUNGAN'IN KALEMİNDEN...

Fırsatları sayısız sanıp, hep ileride bir gün karşılaşacağımızı sandığımız birisini, bir yenisine ertelerken hayat yanımızdan geçip gidiyor mu?

Karşımıza erken çıkmış insanları yolun dışına sürerken; bir gün geri dönüp, onu deliler gibi arayacağımızı hiç hesaba katıyor muyuz?

Hayat her zaman cömert davranmaz bize. Tersine, çoğu kez zalimdir. Her zaman aynı fırsatları sunmaz. Toyluk zamanlarını ödetir. Hoyratça kullandığımız arkadaşlıkların, eskitmeden yıprattığımız dostlukların, savurganca harcadığımız aşkların hazin hatırasıyla yapayalnız kalırız bir gün...

Bir akşam üstü yanımızda kimsecikler olmaz;

Ya da olması gerekenler yanımızdakiler değildir...




Murathan MUNGAN

BU DA GEÇER YA HUU

Ağustos 30, 2009 1
BU DA GEÇER YA HUU


Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye
ulaşır. Karşısına çıkanlara, kendisine yardım edecek, yemek ve yatak
verecek biri olup olmadığını sorar.

Köylüler, kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu
söyler ve Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini salık
verirler. Derviş yola koyulur, birkaç köylüye daha rastlar. Onların
anlattıklarından, Şakir'in bölgenin en zengin kişilerinden birisi olduğunu
anlar.

Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir.
Derviş, Şakir'in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir,
yer içer, dinlenir. Şakir de, ailesi de hem misafirperver hem de gönlü
geniş insanlardır... Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir'e teşekkür
ederken, "Böyle zengin olduğun için hep şükret." der. Şakir ise şöyle
cevap verir: "Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin
kendisi değildir. Bu da geçer..."

Derviş, Şakir'in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun
düşünür. Birkaç yıl sonra, Derviş'in yolu yine aynı bölgeye düşer. Şakir'i
hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet
ederken Şakir'den söz eder. "Haa o Şakir mi?" der köylüler, "O iyice
fakirledi, şimdi Haddad'ın yanında çalışıyor." Derviş hemen Haddad'ın
çiftliğine gider, Şakir'i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski
püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir sel felâketinde bütün sığırları
telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için
tek çare olarak, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan
Haddad'ın yanında çalışmak kalmıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad'ın
hizmetkârıdır. Şakir, bu kez Derviş'i son derece mütevazı olan evinde
misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır... Derviş, vedalaşırken
Şakir'e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir'den
şu cevabı alır: "Üzülme... Unutma, bu da geçer..."

Derviş gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye düşer.
Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi
olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkârı ve eski dostu
Şakir'e bırakmıştır. Şakir, Haddad'ın konağında oturmaktadır, kocaman
arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır. Derviş
eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı
cevabı alır: "Bu da geçer..."

Bir zaman sonra Derviş yine Şakir'i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler.
Tepede Şakir'in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: "Bu da geçer."
Derviş, "Ölümün nesi geçecek?" diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir'in
mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de
mezar. Büyük bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Şakir'den geriye bir iz
dahi kalmamıştır...

O aralar ülkenin sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını
ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu
olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini
hatırlatsın... Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz.
Sultanın adamları da bilge Derviş'i bulup yardım isterler. Derviş,
sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra
yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade
bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve
yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır: "Bu da geçer" yazmaktadır.
Bu da geçer Ya Hû ...

27 Ağustos 2009

SESSİZ MEKTUPLAR -I-

Ağustos 27, 2009 1
SESSİZ MEKTUPLAR -I-
Sana söyleyemediğim, söylemekten korktuğum nice duygular hatırına susuyorum. Aslında korkum seni kaybetmek, senin gözlerinden mahrum kalmak adına; sensizliğe düşme korkusundan yana …

Sanıyor musun ki sensiz nefes alabilir ve hatta yaşayabilirim. Sen yoksan eğer, kalbim sıkışır, boynum bükülür ve gözlerimde her dem yaş ile birlikte dökülür tüm sözler yüreğimden …

Seni tanıdığım günden beri yüreğime ılık ılık bir şeyler indi adını koyamadığım…
Sen farklıydın herkesten; daha bir başka bakıyordu gözlerin ve daha bir sıcaktı yüreğin.
Adını her andığımda kalp atışlarım hızlanıyor, nefesim kilitleniyordu adeta. Neydi beni böyle yapan, tüm vücudumda ürpertiye sebep olan. Yoksa , yoksa aşk mıydı bu anlam veremediğim duygunun adı !!!

Her şeyin bir ilki vardı elbette. En nihayetinde iki iyi arkadaştık seninle. Aşk olur muydu aramızda. Neden olmasın diye bir cümle geçti o an beynimle yüreğim arasından.
Aşk’tı bu. Kime, ne zaman ve nasıl geleceği belli olmayan.. Ve şimdi anlıyorum ki sana dair hissettiklerim aşk’a dair dönüşmeye başlamış olan duygularımın parçalarıydı. Her şey sana bağlıydı, senin bir işaretinle o parçalar birleşecek ve kocaman bir sevgi selinin ortasında bulacaktım kendimi …

Her günüm seninle geçiyor ve ben kendimi seni düşünmekten alıkoyamıyorum. Şimdi ne yapıyor, kiminle konuşuyor, iyi midir yoksa o da beni düşünüyor mudur gibi sorularla meşgul beynimin her bir köşesi.

Şimdi desem ki uzak bir çöldeyiz seninle ya da hiç kimsenin bilmediği dünyanın ücra bir köşesinde. Ve seninle el ele, çarpan iki yürek eşliğinde atıyorsak tüm adımlarımızı, razıysak bilmediğimiz bir sonla noktalayacağımız bu hayatta birlikte yaşamaya / yaşlanmaya, var mısın benimle gelmeye !...

Sana söyleyemediğim tüm bu duygularımı ve daha nice gün ışığına çıkmamış tüm düşüncelerimle birlikte sesleniyorum sana bu satırlar üzerinden.
Belki sesimi duyar gelirsin diye, belki sen de beni seviyorsundur da söyleyemiyorsun diye, tüm cesaretimi toplayıp haykırıyorum sana, senin gözlerine hiç korkmadan bakarak, tüm vücudumda hissettiğim sevginin coşkusuyla söylüyorum işte sana ve diyorum ki “SEVİYORUM SENİ” hiçbir etki altında kalmadan, duygularımdan yanılmadan, sabretmeyi bilecek kadar ve senin de bir gün gelip cevap vereceğin o güne kadar bekleyeceğim suskun yüreğimle birlikte ….


Mehpare ÖĞÜT
2009

BELKİ BİR GÜN

Ağustos 27, 2009 0
BELKİ BİR GÜN


Belki bir gün geleceksin
Ve hatrına düştüğüm gecelerden birinde,
Dönmek isteyeceksin yana yakıla,
Ağlayacaksın yağmur misali gök delinircesine,
Söylediğim her şarkının eksik notası olarak kalacaksın yüreğimde…

Belki birgün sevdiğini söyleyeceksin
Vakit çoktan geçmiş olacak.
Yalvarmalar boşuna boşuna sızlanmalar,
Ellerin bomboş kalacak..

Ve sanki bir bahar sabahında
Terk edeceksin bu şehri ardına bakmadan.
Ve bilsen ki bir daha dönüşün olmayacak geçtiğin bu yollardan.
Kırılan bir kalbi onaramayacağını anlayacaksın,
Ama gücün yetmeyecek ve bir ömür boyu ağlayacaksın…


Mehpare ÖĞÜT
2009


....

Ağustos 27, 2009 0
....

YAŞAMAK HAYATI…

Ağustos 27, 2009 0
YAŞAMAK HAYATI…


Hayatı yaşamak doyasıya. Bir gün bu dünyayı terk edeceğimizi hiç unutmadan, kırmadan, gücenmeden, öfkelenmeden, kalbimizi daha fazla yormadan yaşamak keyifle…

Bazen odamın penceresinden dışarı bakarım, gözlerim bulutlara kayar. Orada olmak nasıl bir duygudur diye sorarım kendi kendime. Çocukça bir düş geçer aklımdan ve içimi gıdıklayan bir gülümseme yayılır yüzüme. Olmayacak şeyler vardır ya bazen, olmuş varsayarak dalarım hayallere. Bulutların üstüne oturarak gezmeye başlarım diyar diyar. Yüksekte olmak ayrı bir heyecan, ayrı bir duygu verir insana. Herkese yükseklerden bakmak, aslında ben dünyanın en güçlü, en zengin, en baba insanıyım diyenin bile, yukarılardan bakıldığında aslında ne kadar da küçük ve bir o kadarda zavallı olduğunu görmek. O nedenle insanoğlunun hayatı boyunca böbürlenmesi niye. Acizliğimizin ne kadar da büyük olduğunu görmek, aslında bir hayal kırıklığımıdır yoksa farkına varmanın hüznümüdür bilinmez ama, her şey yukarılardan göründüğü kadar küçük ve küçücüktür aslında…

Sonrasında yanımdan kanat çırparak geçen kuşlar beliriverir ansızın. Ne kadar özgür olduklarını düşünürüm. İstedikleri zaman istedikleri ülkelere uçarak gidebildiklerini. Bir kanat çırpıncaya kadardır her şey ya sonrası. Mutlu mudurlar acaba sürekli böyle uçmaktan derim ve ben de onlar gibi olsaydım, değişik yerler görmekten keyif alır mıydım diye kendime sorarım. Nereye kadar diye de bir soru gelir aklıma ve devam ederim gökyüzündeki yolculuğuma.

Ardından mavilikler karşılar beni. Eşsiz ve engin mavilikler. Ucu bucağı olmayan göz kamaştırıcı mavilikler. Güneşin ışığından sızan yansımalar ayrı bir ahenk katar mavilikler üzerinde. Bir yorgan misali üzerimizi kaplayan “mavi atlas iğne batmaz” tekerlemesi dökülürken dilimden, kendimi birden derinliklerde buluveririm. Neresidir burası diye sormaya fırsat bulamadan daha, bir başka alemde devam ederim düşsel yolculuğuma. Burası eşsiz bir dünya, eşsiz bir güzelliğe sahip olan belki de yeryüzünün altındaki cennettir diye düşünürüm. Bir tarafta adını bile bilmediğim değişik bitkiler, önümden sürüler halinde geçen tanımadığım balıklar. Ve sonrasında gördüğüm rüyadan uyanmak düşer bana.

Güzeldir yukarılardan seyretmek dünyayı ve neden normal hayatta farkında değilizdir ki bunca güzelliklerin. Neden yok etmek gereği duyarız ki. Neden ağaçları bir hiç uğruna kesip, sonra da yakarız ki. Neden, kendimizi nimetten sayıp da başkalarına tepeden bakarız ki. Bitip tükenmek bilmeyen nedenler sıralana dururken ardı ardına, hayatı doyasıya yaşamın tadına varalım bir kez daha. Bir kez daha nefes almanın….


Mehpare ÖĞÜT

SENİNLE..

Ağustos 27, 2009 1
SENİNLE..

Söyleyemediklerimi yazsam bembeyaz satırlara,,,
Onlar bile ağlardı yalnızlığıma.
Üşüyen yüreğimden geçen kelimeler eksik
Ve aşkımı anlatmaya yetersiz kalırdı bildiğim tüm cümleler…

Sen gökyüzündeki tuttuğum en parlak yıldız olsan,
Ve her gece baktığım penceremden bana göz kırpsan.
Hayallere dalıp senli sabahlara uyansam,
Sarılsam, sarılsam ve hiç bıkmadan adını sayıklasam…

Beklemek düşüyorsa payıma ve sen geleceksen sonunda,
Razıyım çekilecek tüm sıkıntılara,
Yokluğun acı verse de bana,
Eğer ki birleşmek varsa bu aşkın sonunda,
Senin için bir ömür bile beklemek helaldir bana…

Şimdi çekilip köşeme seni yaşayacağım sensizliğimde.
Belki de okuduğum bir şiirde karsılasacagım seninle.
Kimbilir bir hikayenin iki kahramanı oluruz belki de
Ve gün gelir de yeniden birleşiriz seninle…

Mehpare ÖĞÜT
20 Temmuz 2009

24 Ağustos 2009

KİMSELERE DİYEMEM

Ağustos 24, 2009 1
KİMSELERE DİYEMEM

Öyle çok pazarlık ettim ki Seninle ey Rabbim.

Sen çağırınca, kendime ayırdığım vakitlerden çalındığını düşündüm. Ezan okununca, sevdiklerimle geçirdiğim zamanların azalmasından korktum. Vakit girince, içim “cız” etti hep. Odamdan uzaklaştım, bıraktım işimi, bozdum keyfimi; öylece namaza durdum. Ayak diredim, “az sonra kılsam da olur!” dedim. “Az sonra”larım “çok sonralara döndü, geç kaldım, geç kalmaktan utanmadım. Sonunda ayaklarımı sürüye sürüye vardım huzuruna. Pazarlığımı vaktin daralmışlığını bahane ederek yeniden ileri sürdüm. Kaçıyordu namaz ya; o yüzden çabucak kıldım, selam verdim, hemen kalktım, rahatladım.

Oysa rahatlığı Sana borçluyum. Ağrımayan her bir dişim kadar huzur borçluyum Sana. Damarlarımın her bir noktasında pıhtılaşmayan kanım kadar sükûnet borçluyum Sana. Tenimin kaşınmayan her bir noktası kadar rahatlık borçluyum Sana. Dişlerim ağrıyacak olsa her biri için harcayacağım zaman Senin. Kanım pıhtılaşıp damarlarım tıkanacak olsa, her defasında ızdırap ve korkuyla geçireceğim saatlerin hepsi Senin. Tenim her noktasında yırtılacakmış gibi acıyacak olsa, kendi kendime dar geleceğim huzursuz günler Senin.

Gün oldu; usandım. Sabrımı tükettim; tükendim. Kendimi yontmaya heveslendim. Benden istediğin zamanı çok gördüm. Benden istediğini, benim için istediğini bile bile, huzurunda huzursuz durdum. Fazla buldum namazın rekatlarını; kısaltmak için bahaneler aradım. Günümü delik deşik etmeni, işimin arasına kesintiler sokmanı, hayatımın ortasına duraklar koymanı, uykumu bölmeni lüzumsuz gördüm. “Beni bana bırak!”larla durdum huzuruna; içim başka bir yerlerin türküsünü söylerken, ben seccadende, belki sadece bedenimle, mıhlı kaldım.

Oysa Sen, dileseydin dar edebilirdin zamanı bana! Bir uçurumun dibine savrulmuş bir arabada çaresizce Sana yalvartıyor olabilirdin beni. Korkulu bir savaşın orta yerinde ateş ve kan kusan bombaların altında günümü de, işimi de, uykumu da, hatta rüyalarımı da delik deşik etmelerini takdir edebilirdin. Düşmeyen bombalar kadar, uçuruma savrulmayan arabalar kadar genişlik borçluyum Sana.

İçten pazarlıktı benimkisi. Öyle içten ki kendime bile söyleyemedim. Gözlerimle birlikte gönlümü de secdene kilitlemeyi çok gördüm. Kendimi sıfırlamayı, benliğimi hiçe indirgemeyi beceremedim. Ensemde kaderin sıcacık nefesini hissedecek o teslimiyetin vadisine inemedim. Acelem vardı; alnımı koyduğum gibi kaldırdım seccadeden. Bütün benliğimle aşağı inemedim. İşim vardı, secdemi işime zaman kazandım. Secdeye kalbimi de sığdırmaya çalışmadım. Uykum vardı, secdemi sığ bırakıp uykumu derinleştirdim.

İtirafımdır: Bencilliğimi de sırtıma alıp rükûlarda eritemedim. Bedenim eğilirken huzurunda, “emrolunduğum gibi dosdoğru olma”nın ağırlığını sırtıma almayı erteledim. “Sırası değil!”di; “hele dur; sonra da olur!”du. En Sevgili’ni bir gecede ihtiyarlatan emri üzerime alınmadım.
Sen dileseydin, çocuğumun cılız nabızlarının eşliğinde, loş ve neşesiz bir yoğun bakım odasında, gözümü de gönlümü de, umutsuzca, çaresizce, ürpertiyle, korkuyla bir monitörün ekranına kilitleyebilirdin. Dileseydin, yeryüzünün sükûnetini bir anda kesip, küçücük bir duvar kıpırtısının gölgesinde, mini mini bir sarsıntının beklentisi içinde saçlarıma aklar düşürebilirdin.

İçten pazarlık mı denir buna? Sen bilirsin Seninle ettiğim pazarlığı. Kendime sakladığım ve hatta kendimden de sakladığım sır bu. Dilime bile değdirmekten korktuğum, ağzıma almaktan utandığım öyle bir sır işte. Fısıldaması bile acı veriyor ya… Meselâ, uzayınca Fatiha, uzayınca sûre, heceler sanki özgürlüğe giden yolu taşlar gibi kestikçe, “bitmez şimdi bu namaz!” dediğim çok oldu. Ama içimden. Kimseler duymadı.

Bir Sen duydun beni ey Rabb’im. Sırrımı bir Sen bildin. Kendimi lüzumsuz hissederken seccadenin üzerinde, dudağım anlamına yetişemediğim kelimeler için oynarken, Sen beni söylediğimden fazlasıyla duydun, söyleyemediğimi de, dile getiremediğimi de bildin. Ruhumu alıp uzaklara gittiğim halde, bir bedenimi bıraktığım halde huzurunda, kovmadın beni, yakınlığında tuttun.

İtirafımdır; öyle anlatıldığı gibi özleyebilmeyi beceremedim henüz namazı… “Aradan çıkarmaya çalıştığım” oldu namazı. Geçiştirdim namazı. Bir “sorun”du çözdüm, hallettim. Selam verip sonra yaşamaya başladım… Yaşamayı namazın içinde aramalıydım. Namazı yaşamanın içine sızdırmalıydım oysa. Bilemedim.

Kafa tuttum, ayak diredim, pazarlık ettim; ama Sen utandırmadın, yine yine yine huzuruna aldın beni. Her secdede rahmetinle okşadın alnımı. Her rükûda “aferinler” fısıldadın gönlüme. Her vakitte yeni bir sayfanın aklığına çağırdın ruhumu. Yüzüme vurmadın. Azarlamadın. Aşağılamadın. Hepten umut kesmedin benden. Yok saymadın. Utandırmadın.

Pazarlık ettiğimi Seninle bir Sen bildin ey Rabb’im. Kimselere söylemedin. Sırdaşım Sensin, bir Sana açabilirim içimi, bir Senin beni ayıplamandan korkmam. Ben işte böyleyim; yine “bana ait”lerin hesabındayım. Başka kime söyleyeyim? Başka kimin anlayışından medet umarım?


Senai DEMİRCİ

19 Ağustos 2009

AŞK DAVETSİZ BİR MİSAFİR GİBİDİR

Ağustos 19, 2009 4
AŞK DAVETSİZ BİR MİSAFİR GİBİDİR
AŞK DAVETSİZ BİR MİSAFİR GİBİDİR. ÇAĞIRIRSAN GELMEZ, KOVARSAN GİTMEZ!

Uzun zamandan beri üzerinde çalıştığım ve hala anlamakta zorlandığım konu :
Aşk..

AŞK iki sessiz bir sesli harften oluşan ve yüzyılardır tanımlanmaya çalışan bir kelime. Ömrünün 3 yıl olduğuna dair duyumlarda mevcuttur.

Aşkta bencillik,mutluluk,heyecan,karmaşa,acı,mide büzüşmesi,kusma hissi vs... hisler mevcuttur


Elle tutulmaz Gözle görülmez bir şey.. bu yaşanan somut acılar,güzellikler. Tek başına aşkı tanımlamak ,onu herşeyden soyutlamak mümkün mü? Evet ancak bu güçlü iradeye bağlı !

Ben Aşkı daha çok beyin tümörüne benzetiyorum ; tedavisi mumkun olamayan bir hastalık gibi ..
Siz onu düşündükçe içinizde büyüyen ve sizi etkisi altına alan bir hastalık..


Aşk, hayatın bize hazırladığı en acı ve aynı zamanda en tatlı bir sürprizdir. Bu yüzden de kalpleri ne zaman ele geçireceği hiç belli değildir. Daha ne olduğunu bile anlayamadan onun hükümdarlığına giriverirsiniz..

Aşk'ta mantık yoktur..

Aşk tamamen duygulara bağlı olan bir olgudur...

Aşk elde etme arzusudur..

Aşkın zamanını ayarlanamaz. kime neden aşık olduğumuzu anlayabilseydik,aşkın sırrını da çözerdik herhalde. Ama o zaman da aşkın insanı alıp götüren büyüsü tamamen kaybolurdu.

Aşkın zamanı yoktur, hep hazırlıksız yakalar insanı. Evli olmanız, sevgilinizin olması, bir ayrılığın taze yaralarını kurutmaya calışmanız,bağlılıktan korkmanız, ailenizden çekinmeniz, hatta sevilenin hapse girmesi bile onun hiç mi hiç umrunda değildir. İşte bu yüzden Aşkta mantık yoktur diyoruz.

Aşk, mayın gömülü bir tarlaya benzer.
Yanlış bir adımla,tüm hayatınızı alt üst eder!

Birgün bu davetsiz misafir kapınızı çalacak olursa, adımlarınızı dikkatlice atmanızı tavsiye ederim.!


alıntıdır

SUS(TURUL)MUŞ KADINLAR !...

Ağustos 19, 2009 0
SUS(TURUL)MUŞ KADINLAR !...


''Biz ağaca bakıp geçtik hep, erkek egemen anlayışın göz yaylasına takılan buydu. Bakmamızın nedeni meyvesine olan açlığımızı gidemek içindi. Bu görme biçimi çıkarımızla da örtüşüyordu. Oysa kuruyan çıplak dallarını bir türlü yapraklarından göremiyorduk.''(Adil Duran)

Bu kadınlar tıpkı susturucu takılmış silahlar gibidir. Tetiğe bastığınızda hiç sesleri duyulmaz fakat bu silahlar hep geri teper ve kadın hep kendini yaralar. Her yara aldıkça daha fazla kan kaybeder gibi kişiliklerinden eksilirler. Ve birgün ne damarda akacak kan, ne kişilikten verilecek ödün kalır. Ezilen değil; yok olan kadındır. Kişiliğinden o kadar ödün verdikten sonra hayatın ne anlamı kalıyor ki?
Peki bu kadınların hergün daha da derinleşen açık yaralarla, hergün biraz daha tükenerek yaşam mücadelesi vermeye çabalamasında suçlu kim? ''Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin! '' diyerek hayvanla kadını bir tutan zihniyetle büyütülmüş erkek mi, yoksa; ''Erinin dediğinden çıkmayacaksın, o ne derse o olur, hem kocanın vurduğu yerde gül biter! '' diyerek erkeğin sözü ile Tanrı kelamını bir tutan zihniyetle beyni yıkanarak büyütülmüş zamanın kız çocukları, şimdinin kadınları mı? Tabularla, günahlarla büyütülmüş, flört etmesine izin verilmemiş, ömründe ilk tanıdığı erkek eşi olan kadınlar mı, erkeğe herşey serbest, hem erkeğin tecrübelisi makbuldür diyerek tecrübe ! kazanmış erkek mi? Evlilik imzasını atınca kadının tüm haklarını ele geçirdiğini düşünür bu susturucu erkek tipleri. Ve geçirirler de. Kadın ilk başlarda büyük aşkından dolayı susar. Sonraları aşk bitip yerini sorulara bırakınca konuşmaya çabalar ama bu sefer belki de aşağılanarak susturulur. Hiç bir işe yaramadığı, kafasının çalışmadığı, her yanlışın sorumlusunun kendisi olduğu öyle ustaca işlenir ki beynine, bir süre sonra kadın mankutlar gibi efendisinin sözünden çıkmamaya başlar. Taki; sevgi tükenene kadar.
Kadının sesini çıkarabilmesi için ekonomik özgürlüğünün elinde olması gerekir diye düşünülebilir. Ama günümüzde birçok kadın madden erkeğe bağımlı olmamasına rağmen hala susturulmakta. Dünyanın birçok ülkesinde ve bizim ülkemizde de kadınları koruma altına alan dernekler mevcut. Hele yabancı bir ülkede iseniz ne aç nede açıkta kalma gibi bir korkunuz asla olamaz. Neden mi katlanılıyor peki ? Katlanmak saçmalık elbette. Ama o kadın anne ise hele de birden fazla çocuk annesi ise bir yerde bağımlı olmaya mecbur kalıyor. En azından bir ayrılık durumunda biliyor ki çocukları da ayrı büyümeye mahkum olacaklar. Ve buna kimsenin hakkı yok diye düşünür bir anne. O uğruna hergün bir parça daha kaybolarak gezdiği çocuklarının, gün gelip ona hiçbir faydaları olmayacağını bile bile... Bazen bir kaç adım geride, bazen ısrarla önde kendini inandığı amaçlara adayan analar..
Belki abartıyorsun diyeceksiniz. Hayır az bile söylüyorum. Bunlar ister Anadolu olsun, ister İstanbul, isterse Avrupa. Her yerde karşılaşabileceğimiz hayat hikayeleri. Sonu ne mi olur? Umulur ki kadın bir an önce sessiz çığlıklarını dışa vermeye başlar. En sabırlısı eğer çocukları yüzünden susturulmaya katlanmışsa; onların kendi başlarının çaresine bakabilecekleri zaman sesini duyurmasıdır artık. Çocuk yüzünden değilse suskunluğu affınıza sığınarak aptal olduğuna kanaat getireceğim.
Erendiz Atasü'nün kitabından bir alıntı sunuyorum son söz olarak:
Yazara göre kadınlık "duygulardadır...'' Beden bir bitki gibidir, onun dilinden konuşman gerekir... Kendi kuralları vardır.. "Oksijensizliğe üç dakika, susuzluğa beş gün, sevgisizliğe her gün tükene tükene bir ömür boyu dayanır... "

alıntı

HAYATIN YEDEĞİ YOK…

Ağustos 19, 2009 0
HAYATIN YEDEĞİ YOK…
Hayat bazı anlarda dalından düşer, sen bir nehir olduğunda...
Önüne katıp sürüklersin onu.Yaprak kadar hafiflediği anlarda..
Kimi zaman hızlı, kimi zaman yavaş..
En sevdiğin şey(ler)den ayrılmak, koyu kırmızı bir boşluk gibi oturur içine çoğu zaman.
Bir şeftalinin ortasındaki çekirdeği çekip çıkardığında görürsün aynı boşluğu...

Yaşamdır bu şarkısını söyler senin için, insanlar gönderir sana, görmezsen usulca kaybolurlar, çevirdiğin sayfaların arkasında kalırlar..
Üzerine o kadar fazla sayfa eklenir ki, hayatta olduğun sürece bulamazsın artık istesen bile...

Kuruntu ayaklarına paten geçirip hızlıca turlamaya başlar seni, ruhunu..
Aklını istemediğin ormanlara iter, iter ama ağaçlardan ormanı göremezsen, gözlerini suçlamamalısın...
Zihnin kum olur arada hayallerinin resmini çizersin, dalgalar hayal kırar silerler tüm resimlerini..

Oysa ki kalelerin vardır hiç yıkılmaz dediğin, kumdan kalelerin!..
Hani okulda kullandığımız uçlu kalemler vardır ya, gövdesindeki uç bitmeye yakın ufalır ama yine de çok az bir şeyler yazabileceğini umarsın,
işte öyledir kimi ilişkiler, sevdalar, yakınlıklar..
Bitmesine ramak vardır ama ağır hareket edersin..
Yelkovan topallasın dersin, hep o "son anı" kazırsın aklının derinliğine..
Duyarsın..Başına yıkılan duvarların seslerini.Yıkılan sözlerde ararsın ayakta kalan duvarları..
Böyle acıtan durumlarda, insan hep aynı şeyi yapar. Gözle görülür bir şey arar...

Kağıt hala beyazdır üzerindeki kahve lekesine rağmen. Lekeyi kabullenirsin kağıt gibi sonra gözün alışır buna..
Zaman en önemli kaynağımız ama buruşturur hepimizi..
Sen de buruşturup atarsın bir şeyleri.
Ve sonra anlarsın ki, yaldızlı kağıtlar gibi düzeltilmiyor kıvrıştırıp attığın "zaman".

Biliyorum hepimizin hayatı bir nevi dondurma..
Eriyip gitmeden avuçlarından, gecikme tadına varmakta..
Külah aracın olsun, muhteşem tadı daima amacın..
Küpeler tak kulağına sıcağı sıcağına ki, boynuna dolanmasınlar.
Biliyorsun ardında bıraktığını sandığın, onun seni arkada bırakmadığı olabilir..
Hayat üstüne bir sürü laf edilir ordan, burdan..
Söylenenler fragman gibidirler.
Kısa, çarpıcı.
Yaşamlarımızsa birer filmdir,
metrajının nerde bittiğini bilemediğimiz..
Başrol hep senindir ama rollerin sıkça değişir..
Senaryo bazen kahreder, yerlere vurur, mutluluktan uçurur, sarhoş eder, dansettirir, törpüler...
Hepsi filmin devamı için seni bekler..
Şerbet yapmayı bilmeli..
Yaşamın nabzına göre..
Korkmamalı üzülmekten, sürünmekten. Geldiğinde de vakit gülmeyi, neşeyi körüklemeli..
Sessizliğe bir kaç kelime borcun varsa, çıkıp söyle...
Her şeyin yedeği, yaması vardır ama hayatının yok ki .

alıntıdır

16 Ağustos 2009

....

Ağustos 16, 2009 0
....

DENİZDE BİR KUM TANESİ DE OLSA, UMUTTUR UMUT. YAŞAMAYA SEBEP...

Ağustos 16, 2009 0
DENİZDE BİR KUM TANESİ DE OLSA, UMUTTUR UMUT. YAŞAMAYA SEBEP...

Hiç bitmez istekleri insanoğlunun. Kendimizi bilir bilmez biran önce büyümeye can atarız. Böylece salmaya başlamış işte köklerimizi hayata. “Keşke hiç büyümeseydim” demeye başladığımız vakit, çaresizliğimi kabul eder ve devam ederiz yürümeye, büyümeye. Ağır ağır, isteksizce. Kimi zaman bir el iter sırtımızdan usulca, koşaradım kimi zaman. Bağlanmak için bir umut ararız, yığınla buluruz. Önce iyi bir okul bitirmek isteriz, ardından iyi bir iş. Nice sevgiler gelir geçer hayatımın orta yerinden, kiminde acı çeker, kiminde çektiririz. Bir eksilip, bir çoğalırız. Kaybederiz bilmeden, hiç aklımızda yokken kazanırız. Böylece oturur benliğimiz, köklerimiz daha da derinlere iner. Umutsuz kaldığımız zamanlar da olur elbet. Hayat bu; her şey ne zaman hep çok güzel oldu ki. İsyan boşa; ne çocukluğumuz geri dönebilir, ne değiştirmeye yeter gücümüz geçmişi. Hep tutunacak bir dal buluruz, ya da dallarımızı onaracak birilerini.

Umutsuz kaldığımız vakit, öldük demektir.

Yaşamaya sebep, seni seçtim. Umudumsun...

Kolu kanadı kırık kuşlar gibiyim şimdi. Bırak uçmaya, ayaklarımı yere basmaya yok mecalim. Uykusuz üç beş gecenin ardından iki kadeh içmiş gibiyim. Anlayacağın, bende mevsim hazan, hüzün soluyorum havadan. Köklerimden birkaçı sarsılmış, kopacak gibiyim yerimden. Ne kadar umutsuz kalsam da sensizliğimle, umut doluyum yine de işte. Hayat bu; her şey ne zaman hep çok güzel oldu ki. İsyan boşa; ne seni yar edebilirim kendime, ne dönebilirim artık gözlerimim sana değmediği yıllara. Tutunacak bir dalım var yine şükür ki, sesin çare olur yüreğime.

Umutsuz kaldığımız vakit, öldük demektir.

Yaşamaya sebep, seni seçtim. Umudumsun…



Alıntı…

SENİ SEVİYORUM

Ağustos 16, 2009 0
SENİ SEVİYORUM

Tanımadığım bütün kadınlar adına seviyorum seni
Yaşamadığım bütün çağlar adına seviyorum seni
Enginlerin kokusu sıcak ekmeğin kokusu adına
İlk çiçekler adına eriyen kar adına
İnsanın ürkmediği temiz kalpli hayvanlar adına
Sevmek adına seviyorum seni
Sevmediğim bütün kadınlar adına seviyorum seni

Kim yansıyor bana sen değilsen ben kendimi pek az görüyorum
Sensiz uzayıp giden bir çöl görürüm yalnız
Geçmiş ile bugün arasında
Bütün bu ölüler vardı atlayıp geçtiğim samanın üzerinde
Delemedim aynamın duvarını
Yaşamı sözcük sözcük öğrenmem gerekti bana
Unutur gibi

Benimki olmayan bilgeliğin adına seviyorum seni
Sağlık adına
Yalnız kuruntu olan her şeye karşı seviyorum seni
Zorla tutmadığım bu ölümsüz yürek adına
Sen kuşku sanıyorsun kendini oysa akılsın
Sen başıma yükselen güneşsin
Güvendiğim zaman kendime.

PAUL ELUARD

ÇILGIN BİR AŞK: BİR HAFTALIK PSİKAYTRİ GREVİNDEN NOTLAR

Ağustos 16, 2009 0
ÇILGIN BİR AŞK: BİR HAFTALIK PSİKAYTRİ GREVİNDEN NOTLAR

Pazartesi: konuşmaya ihtiyacIm olduğu için geldim. çok huzursuzdum. şizof-
renlerin tarzI olan baskI altIndaymIş gibi ve zorla konuşuyordum. şizo oldu-
ğumdan değil. evet, tedavi görüyorumm. farmkolojik bir madde alIyorum. ama ağIr
bir şey değil; bir anti depresan, azIcIk lityum, bazen de sInIrI aşmamak için
benzodiazepine grubundan bir şey. şimdi bu grev sIrasInda stanley'nin yerine
kimi bulcağIm? enid, şu agorafobisi olan kIz. bugün evden çIkmaya korkmaz çünkü
sadece psikiyatristler değil kapIcI ve asansörcülerde grevde. enid asansör ve
kapIcIlardan korkar.

koltuğa uzandIm ve ona rüyamI anlattIm. şu büyük kIzIlağaç ve sakallI, kara
şapkalI, gizemci bir musevi tarikat üyesine benzeyen ve elinde bir kIlIç taşI-
yan adamla ilgili olanI. aslInda böyle bir rüya görmedim ama asIl konuya gel-
meden önce kolay bir şeyle onu denemek istedim. çok iyiydi. stanley'in freud
gibi bir yahudi olduğunu o da bildiğinden, rüyamdaki adamla kIlIcI hemen ya-
hudi olarak yorumladI ki, bu ağaç sembolünü de açIklIyordu.

beni asIl şaşIrtan stanley'in hiç yapmadIğI biçimde benimle ilgileniyormuş
gibi görünmesi oldu. her şey bir yana, bu kadIn, korkunun ne demek olduğunu bi-
liyor. hadIm edilme, açIk alanlar, asansör-hepsi aynI! cesaretimizi güçlendirme
yollarInI tartIşIyoruz. gerçek bir grup dayanIşmasI, stanley'in saati yüz yet-
miş beş dolar karşIlIğInda yaptIklarIna benzemiyor. ona sonraki hastasInI sa-
varak benimle bir kahve içmesini önerdim. kabul etti. aslInda gerçek bir psi-
kiyatr olmadIğI için ortada ahlaksal bir sorun olmadIğIna karar verdik.

Salı: jack, depresif, her gün gelenlerden. jack, enid'in dün savdIğI hasta.
üç parçalI koyu renk bir elbisesi ve takma tIrnaklarI var. cebinde her zaman
bir deste kağIt vardIr ve Ismarlama bir kalemtraşla kaleminin ucunu açarken
dişlerini göstererek sIrItIr.

birden işsiz güçsüz birine içimi açmak istemediğimi farkettim. jack'i sa-
dece bir kez, stanley'in bütün hastalarI olarak grev süresince ne yapIlacağInI
görüşmek üzere toplandIğImIzda görmüştüm ve şimdi sanIrIm neler düşündüğümü
tahmin edebilirsiniz. elinde giderek küçülen zavallI bir kalemle depresif bir
adam! böyle bir analistiniz varsa rüyalara ihtiyacInIz yoktur.

yine de jack'in dinlemeyi çok iyi bildiğini söyleyebilirim. deneyimlerime
dayanarak söylüyorum; psikiyatlarIn en zorlandIklarI nokta sessiz kalmayI be-
cermek. stanley bu konuda fena değil; bir süre sessiz kalabiliyor ama biraz
sonra nefes alIp verişini, arkanIzda dolanIp durduğunu ve oturduğunu, yerde
huzursuzca kImIldandIğInI duyuyorsunuz. bu bana hep güven verir. bana sanki
tam arkamda bIçağInI bileyen bir ruh hastasI dururken son derece savunmasIz bir
halde yatIyormuşum gibi geldi. deli miyim ben?

jack sonunda sessizliği bozdu: "ne düşünüyorsun ted?" tanrIm, stanley'nin
hastalarInI bir mil öteden tanIyabilirsiniz. sen ne planlar yapIyorsun acaba?
"ben de tam senin ne yaptIğInI merak ediyordum, yani iş olarak"
"kapIcIyIm."
"oh."

Çarşamba: benim günüm. jack aslInda hiç de kötü biri değilmiş: hafif psiko-
seksüel çelişkiler, zayIf ego ama kötü değil. bu tip bir hastaya uygulanacak
standart yaklaşIm; yavaşça, fazla üzerine gitmeden savunma mekanizmalarInI des-
teklemek olacaktIr. jack'in hala kalemlerini açtIğInI farkettim -oysa kalem bir
ataç kadar küçülmüştü- ama onunla bu konuda tartIşamam. yüzeysel konulardan
bahsettik; kapIcIlarIn grevi onun benlik bilincinde ne gibi bir tehlike yara-
tIyor ve en çok ihtiyacI olduğu bir anda stanley'in onu terketmesi karşIsInda
uğradIğI hayal kIrIklIğI dozu gibi. stanley'in de, kapIcIsInIn grevi nedeniyle
aynI hayal kIrIklIğI içinde olabileceğini belirttim.

diğer hastalar çok kolaydI; elektrik mühendislerine yönelik bir dergide
editörlük yapan ellen. işine konsantre olmakta güçlük çektiğini belirtti. benim
teşhisim; hadIm edilme korkusu eksikliği. thomas, içindeki çocuğu biraz fazla
kIşkIrtan bir terapistin kurbanIydI; körfez savaşI'ndan hemen önce bioteknis-
yenlik yaparak kazandIğI bütün parasInI oyuncaklara harcamIştI. şimdi bütün u-
mudu içindeki schwarzkopf figürünü öldürmek.

kesinlikle opidal. gary'nin cinsel kimliği ile ilgili sorunlarI var, tüm
şiddetiyle patlak veren narsist kişilik bozukluğu olduğu son derece açIk. bütün
grevlerin kendisine yönelik olduğunu düşünüyor. filmlere altyazI yazanlar grev
yaparak onun sinemaya gitmesini önlemeye çalIşIyor. temizlik işçileri onun çöp-
lerinden nefret ettiklerinden grev yapIyor. gary bir çok psikiyatra gittiğinden
psikiyatrlarIn sokaklara dökülmesinin tek nedeninin onun rüyalarI olduğuna ina-
nIyor. enid'e gelince; agorafobisine daha önce denenmemiş bir yöntemle darbe
indirdim; onu grand canyon'da geçen bir filme götürdüm. sonuç: mucize! sonra
çay ve tylenol'umuzu içmek için onun evine gittik.

bana en çok sorun çIkaran florence oldu. hülyalI bakIşlarInI gözlerime di-
kip yavaşça odama girdi. bu siyah file çoraplI kadIn hakkInda edindiğim ilk
izlenim cinsel çelişkileri olduğu. dolgun, kIrmIzI dudaklar (IslaktIlar) ve
biçimli göğüsleri benim bile dikkatimi çekti. florence, cinsel çağrIlarla ha-
reket ettiği ve kontrolü olmadIğI için terapiste geliyor. hemen kontrtransfer
oluşturduğu kendimi stanley'in yerine koyuyorum. elbette, analisti olarak
kontrollü ve güvenli bir mesafede kalmak yerine, ayaklarIna kapanIp benimle
yatmasI için ona yalvarmamIn (bir çok erkeğin yaptIğI gibi) rahatsIzlIğIna
hiç bir faydasI olmayacağInI biliyorum. öte yandan, ben onun analisti deği-
lim.

Perşembe: bu gün serbestim. enid'in evine gittim. benimle bir daha asla
çIkmayacağInI söyledi. gördüğüm kadarI ile florence ile aramda geçenleri öğ-
renmiş; karşI konulmaz aişfte dediği florence olmalI. ona (a) çözülmesi gere-
ken cinsel sorunlarI bulunmakla birlikte florence'nin bir afişte olmadIğInI,
(b) henüz bir arkadaşImdan öte bir sIfatI bulunmadIğI için arkadaşlarImIn ki-
şilikleri konusunda yorum yapmaya hakkI olmadIğInI, (c) arasIra terapistim o-
larak cinsel hayatIm hakkInda ahlaki değerlendirmeler yapIp bana emir vermeye
hakkI olmadIğInI, (d) hastalarImdan biri olarak yaptIklarImIn onu hiç ilgilen-
dirmediğini söyledim.

Cuma: florence'nin günü. enid evde kaldI. jack, seansIndan çIktIğInda çok
mutlu görünüyordu. ne kontrtransfer ve tarnsfreler arasInda sIkIşIp kaldIm.
florence'a aynI şeyin kendisine olup olmadIğInI sordum.
"nasIl yani?" diye sordu.

kafam iyice karIşmIştI. çarşamba günü terapisttim. dün gece bir kapIcIydIm.
yarIn hamal olacağIm. nerede oturduğum bile belli değil. her gün bir başka ana-
liste gidiyorum. ama hepsi de gizlenmiş cinsel çelişkilerim olduğuna inanIyor.

çIkarken asansörü stanley'nin yönettiğini gördüm. ikimiz için de karmaşIk
ve garip bir duyguydu. grev süresince muayenehanesini kullanmamIza izin verdiği
için teşekkür ettim ve asansörü lobin zemini ile aynI çizgide durdurduğunu söy-
leyip ona iltifat ettim. bana sanki kafasInda bir soru olduğu halde bir türlü
sormaya cesaret edemeyip sustu gibi geldi. çok acIklI bir andI.
"basamağa dikkat edin," dedi.
"teşekkür ederim," dedim, "haftaya görüşürüz."



JAMES GORMAN
ÇEVİREN: GÜLİZ Z. SAVER.

UNUTULAN

Ağustos 16, 2009 0
UNUTULAN

"Ben tavan arasındayım sevgilim!" diye bağırdı delikten aşağı doğru. "Eski kitaplar bugünlerde çok para ediyor. Bir bakmak istiyorum onlara." Son sözlerimi duydu mu? "Orası çok karanlıktır; dur, sana bir fener vereyim." İyi. Durgun bir gün. Bütün hayatım boyunca sürekli bir ilgi aradığımı söylerdi birisi bana. Gülümsediğimi gösteren bir ayna olsaydı; biraz da ışık. "Bir yerini kırarsın karanlıkta." Delikten yukarı doğru bir el feneri uzandı. Fenerli elin ucundaki ışık, rastgele önemsiz bir köşeyi aydınlattı; bu eli okşadı. El kayboldu. Ne düşünüyor acaba? Gülümsedi: Yine mi düşünüyor?

Yıllardır bu tozlu, örümcekli karanlığa çıkmamıştı. Işığı gören bazı böcekler kaçıştılar. Korku; fakat yararlı olacağını düşünmek kuvvetlendirdi onu. Belki de hiçbir şey söylemeden başarmalıydım bu işi. Benden bir karşılık beklemiyor. Ona yardım etmek mi bu? Bilmiyorum, bazen karıştırıyorum; özellikle, başımda uğultular olduğu zamanlar. Onun gibi düşünmeyi bilmek isterdim. Bana belli etmemeye çalışarak izliyor beni. Çekiniyor. Acele etmeliyim öyleyse. Feneri yakın bir yer tuttu; annesiyle babasının resimleri. Aralarında eski bir ayakkabı torbası, kırık birkaç lamba. Neden hiç sevmediler birbirlerini? Ölecekler diye öylesine korkmuştum ki. Torbayı karıştırdı: Tuvaletle gittiğim ilk baloda giymiştim bunları. Her gecve biriyle dışarı çıkardım, dans etmek için Aman Allahım! Nasıl yapmışım bunu? Ellerinin tozunu elbisenin üstüne sildi. Mor ayakkabılarına baktı: Buruşmuşlar, küflenmişler. Sol ayağına giydi birini: Ölçülerin hiç değişmemiş. Utandı, yine de çıkaramadı ayağından. Topallayarak bir iki adım attı. Sonra resimlere yaklaştı, diz çöktü, yan yana getirdi onları. Dirseğiyle tozlarını sildi biraz. Beni de kendilerini de anlamadılar. Ne kadar ağlamıştım. Aşağıda onlara bir yer bulabilir miyim? Koridorda sandık odasında... Saçmalıyorum. Onları unutmadım, onları unutmadım. Babasının yüzünde gururlu bi rsomurtkanlık vardı. Aynı duvara asamam onları. Evin düzenini hızla gözünün önünden geçirdi. Yan yana olmak istemezlerdi; mezarda bile. Resimlerden birini aldı; feneri yere bırakmıştı, hangi resmi aldıüğını bilemedi. Yüksekçe bir yere koydu onu. Biraz telaşlanmıştı; dizini bir tahtaya çarptı. Sendeledi, yere düştü; hafif bir düşüş. Kalkmaya cesaret edemedi; emekleyerek fenerin yanına gitti. Bir torba daha. Boşalttı: Eski fotograflar! Amacından uzaklaşıyordu. Bana baskı yaptığını düşünmemeliyim. Yüzüne karşı söylesem bile, içimden geçrimemeliyim bunu. Acdeleyle resimleri yere yaydı, el fenerini dolaştırdı tozlu karartılar üzerinde. Başka bir eve çıkmış olabilirdim, bir daha hiç görmeyeceğim birine bırakmış olabilirdim bütün bunları. Resimleri karıştırdı: Ne kadar çok resim çektirmişim yarabbi! Çoğu da iyi çıkmamış. Gülümsedi: O zamanlar ne kdar uzunmuş etekler! Çirkin bir uzunluk. Duruşlar da gülünç Kim bilir hangi filmden? Arakamı dönüp yürüyormuş gibi yapmışım da birden başımı çevirmişim. Kime bakmışım acaba? Aynı elbiseyle bir resim daha. Yanımda biri var. Resim çok tozlanmıştı. Tozlu da olsa tanıyor insan kendini. Parmağını ıslattı diliyle; tozlar önce çamur oldu, sonra... İlk kocasının gülümseyen yüzünü gördü parmağının ucunda. Aman yarabbi! Bir zamanlar evliydim ben de... sonra yine evliydim. İnsan bir günde varamıyor bir yere, ne yapalım? Nereye? Tanımlayamadığım, bir ad veremediğim duygular yüzünden ne kdar üzülmüştük. Eğildi, bir avuç resim aldı yerden: Bu resim çekilmeden önce, nasıl hiç yoktan bir mesele çıkarmıştım, sonra da yürüyüp gitmiiştim. Sonra ne olmuştu? Sonra... Buradasın ya... bu evde. Demek sonra ghiçbir şey olmadı onunla ilgili. Ne kötü, ne de iyi bir şey: demek ki hiçbir şey. Ama bunu hissetmedim; geçişler öyle sezdirmeden oldu ki... Hayır, düşüncelerin karıştı; basit anlamıyla sözlerin... Bununla ne ilgisi var? Fakat ben... ondan kaçarken, nasıl oldu da birden başımı çevirip bu resmi çektirdim. Hep böyle mi durdum resimlerde? Yükzekçe bir yere oturdu, başını ellerinin arasına alıp düşünmeye başladı. Onun da yüzü kim bilir nasıldı? Herhalde ben suçluyum, resim çekilirken değil... belki o sırada haklıydım, muhakkak haklıydım. Çok daha önce... çok daha önce...

Bir an önce kitaplara ulaşmak istedi, geriye doğru bu sonsuz yolculuk bitsin istedi. Eski balo ayakkabısını ayağından çıkarmaya çalıştı. Sonra arkası kapalı yumuşak terliklerini bulamadı bir türlü. Sendeleyerek el fenerine doğru yürüdü. İlerdeki köşede olmalıydı kitap sandığı. Fakat orada kitap sandığına benzemeyen karanlık çıkıntılar vardı. Feneri bu garip yığına doğru tuttu. Korkuyla geri çekildi: Biri vardı orda, oturan buir. Feneri alıp bütün gücüyle deliğe kaçmak istedi, kımıldayamadı. Korkusuna rağmen fenerle birlikte, ona yaklaştı. Ne yapmışsa korkusuna rağmen yapmıştı hayatı boyunca. Yoksa çoktan kaybolup gitmişti. Feneri onun yüzüne tuttu: Aman Allahım! Eski sevgilisi yatıyordu yerde. Tozlanmış, örümcek bağlamış; tavan arasındaki her şey gibi. Kitap sandığına ver resim tahtalarına örümcek ağlarıyla tutturulmuş eski bir heykel gibi. Sağ kolu bir masanın kenarına dayalı; parmakları kalem tutar gibi aşağı ayrılmış, boşlukta. Dizleri titredi, dişleri birbirine çarptı, ayağının altından kayıp gitti döşeme; kayarken de ayağına çarpan resim masası devrildi. Kol yine boşlukta kaldı: Örümcek ağlarıyla tavana tutturulmuştu. Bu eliyle ne yapmak istedi:? Bir şeyler mi yazmaya çalıştı? Ne yazık, hiçbir zaman bilemeyeceğim. Sol yerdeydi., bir tabanca tutuyordu. Ah! Kendini mi öldürdü yoksa? Olamaz!Bir şey yapsaydı ben bilirdim; her şeyi söylerdi bana. Öyle konuşmuştuk. Beni bırakmazdı yalnız başıma.

Sonra hatırladı: Bir gün tavan arasına çıkmıştı eski sevgilisi, şiddetli bir kavgadan sonra. İkisinin de, artık dayanamıyorum, dediği bir gün. Ayrıntıları bulmaya çalıştı: Belki de büyük bir tartışma olmamıştı. Biraz kavgalıydılar galiba. Gülümsedi Bu biraz sözüne kızardı. Onu tavan arasında bırakıp sokağa fırlamıştı. Öleceğini hissediyordu. Peki ama neden? Bilmiyuordu; duygunun şideeti kalmıştı aklında sadece. Sonra 'onu' görmüştü sokakta: Bütün mutsuzluğuna, kendini zayıf hissetmesine, ölmek istemesine rağmen 'onun' gözlerindeki ilgiyi, insanıalıp götüren başkalığı fark etmişti nedense. O gün eve yalnız dönmüştü tabii. Ne kadar daha çok gün eve yalnız döndüm onda sonra da. Şimdi karşımda konuşsaydı. 'Ne kadar dah çok' olur mu? Deseydi. Titreyen dizlerinin üstüne çöktü, el fenerini tutu onun yüzüne: Gözleri açıktı, canlıydı. Bakamadı, başını karanlığa çevirdi. Sonra baktı yine; onu, ölüm kalım meselelerinde yalnız bırakmayan gücünden yararlandı yine. Hiç bozulmamış; geç kalmasaydım böyle olmazdı belki. Üzüldü. Fakat hiç değişmemiş; son gördüğüm gibi, gözleri bile açık. Yalnız, gözleribn bu canlılığında bir başkalık var: Her şeyi bildiği halde duygulanamayan bir ifade. Görünüşüme bakma, içim öldü artık diye korkuturdu beni. İnanmazdım. Öyle şeyler bulup söylerdi ki öldüğü halde. Belki beni izliyor yine. Yerini değiştirdi. Benimle ilgili değilsin diyerek üzerdim onu. Hayır bakmıyor bana. Belki de düşünüyor. Birden konuşmaya başlardı. Bütün bunları ne zaman düşünüyorsun diye sorardım ona.

Ne zaman düşündüğünü bir türlü göremiyorum. Hayır, gerçekten ölmedi; çünkü ben yaşayamazdım ölseydi. Bunu biliyordu. Bu kadar yakınımda olduğunu bilmiyordum ama sen bir yerde var olursan yaşayabilirim ancak demiştim. Nasıl olursan ol, var olduğunu bilmek bana yeter demiştim. Bunu kavgadan çok önce söylemiştim asma çalışmamızın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyordu. Sonra onu bir süre görmek istemediğim halde, onun orada olduğunu bildiğim halde, tavan arasına bir türlü çıkamadığım halde onu düşündüğümü, onsuz yaşayamayacağımı biliyordu. Sonra neden aramadım? Bür türlü fırsat olmadı; her an onu düşündüğüm halde hep bir engel çıktı. Aşağıda yeni se4sler, yeni gürültüler duyduğu için inmedi bir süre herhalde. Oysa biliyordu: Aramızda, hiçbir yeni varlığın önemi yoktu; konuşmuştuk bütün büunları. Ben de onun inmesini beklemiş olmalıyım. Beni üzmek için inmediğini düşündüm önceleri. Sonra... Bir türlü olmadı işte. Çıkamadım: Gelenler, gidenler, geçim sıkıntısı, yemek, bulaşık, evin temizliği 'onun' bakımı (çocuk gibiydi, kendisine bakmasını bilmiyordu), babamla annemin ölümü, bir şeyler yapma telaşı, önümde hep yapılması gereken işlerin yığılması. Orada tavan arasında olduğunu unuttum sonunda. (Onu unutmadım tabii). Ne bileyim, daha mutsuz insanlar vardı; onlarla uğüraştım. Tavaqn arasında bu kadar kalacvağını da düşünemedim herhalde. Bir yolunu bulup gitmiştir diye düşündüm. Başka nasıl düşünebilirdim? Yaşamam için, onun her an var olması gerekliydi. Başka türlü hissetseydim, ölmüştüm şimdi. Ayrıca, kaç kere tavan arasına çıkmayı içimden geçirdim. Hele kendini öldürdüğünü duysaydım, muhakkak çıkardım. Dargın olduğumuza filan bakmazdım.

Duydum mu yoksa? Bir keresinde yukarıda bir gürültü olmuştu galiba, rüzgar bir kapıyı çarptı sanmıştım. Fakat nasıl olur? Onun tavan arasına çıkmasından günlerce sonra duymuştum bu sesi. Ve ben günlerce bir köşeye büzülüp kalmıştım. Hiçbir yere çıkamamıştım. Ateş etmişti demek. Yoksa kalbine... Titreyerek eğildi: Kalbine bakmalıyım. Elbisesinin sol yanı çürümüştü; elinin hafif bir dokunuşuyla dağıldı. İçinden bir sürü hamamböceği çıkarak ortalığa yayıldı. Onun bakımıyla ilgilenmedim, elbiselerini hiç gözden geçirmedim; belki de dikmedğim bir sökükten yemeye başladılar hamamböcekleri onu. Deliği büyüttüler sonunda. Eliyle elbisenin altını yokladı. Neyse iç çamaşırlarından öteye geçememişler. Derisi olduğu gibi duruyor. Teni çok sıcak sayılmaz ama kalbi yerindedir herhalde. Korkara göğsünün sol yanına dokundu: İşte orada biliyorum. Başka türlü yaşayamazdım çünkü. (Çünkü'yü cümlenin başında söylemeliydim, şimdi kızacak. Evet, her an onun sözlerini düşünürek yaşadım, şimdi acaba ne der diye düşündüm.) Yalnız bu kadarı çürümüş. İyi. Şimdi onu nasıl inandırabilirm bütün bu süreyi onunla birlikte yaşadığıma? Onun unutmuş gibi yaşarken onu düşündüğüme?Anlamaz, görünüşe kapılır, anlamaz. Başkasına rastladığım için, bu yeni ilişlkinin her şeyi unutturduğunu düşünür.Oysa her şeyi hatırlıyorum; tavan arasına çıktığı gün bu elbiseyi giydiğini bile. El fenerini ölünün üzerinde dolaştırdı: Örümcek ağlarının gerisinde sesli bir görünüşü var.

Yalnız ağların arasından elimi, onun kalbine götürdüğüm yer biraz karanlık. Rüya gibi bir resim. Birlikte hiç resim çektirmemiştik. Bir sürü şey gibi bunu da yapamadık nedense; bir türlü olmadı. Bir koşuşma, durmadan bir şeylerle uğraşma... Neden koşuyorduk, acelemiz neydi? Tavan arasına çıktığı güne kadar, bir şeyin arkasından hep başka bir şey yaptık, hiç durmadık, hiç tekrarlamadık. Sonra köşemde kaldım günlerce; ne yedim ne düşündüm. Sigara içtim durmadan. Evi yaşanmaz bir duruma getirdim sonunda. Bir savaş sonu kargaşalığı sardı her yanı. Düzen içinde yaşamayı bir bakıma sevdiğim halde, dayanılmaz bir pislik ve pasaklılık içinde çırpındım. Belki de böylece kendimi cezalandırmış oldum. Sokağa fırlamak, 'ona' gitmek için, öldürücü bi rümitsizliğe düşmek istedim. Kim bilir? Belki de, kendim için böyle kötü şeyler düşünmemi istersin diye söylüyorum bunları. Fakat senin öleceğini, kendini öldüreceğini hiç düşünmedim. Uzak bir yerde, hiç olmazsa görünüşte sakin bir yaşantı içinde olacağını hayal ettim senin.

Işığın altından kaçmaya çabalyan bir hamamböceği takıldı gözüne, kendine geldi. El feneriyle izledi böceği: Çirkin yaratık, yukarı çıkmaya çalışıyordu ağlara takılarak. Böceğin ayakları, elbiseyi parçalar diye korktu. Yıllar geçmişti, küçük bir dokunuşa dayanamzdı, kim bilir? İşte, boynundan yukarı doğru çıkıyor, yanağında biraz sendeledi: Sakalı biraz uzamış da ondan; zaten her gün tıraş olmayı sevmezdi. Yanaktan ukarı çıkan böcek, şakağa doğru gözden kayboldu. El fenerini oraya tutsam mı? Hayır. Korktu; fakat yarı karanlıkta kurşunun deliğini gördü. Titreyerek geri çekildiği sırada, aynı delikten çıktı hamamböceği: Bacaklarının arasında küçük, pürüzlü bir parça taşıyordu. Dehşete kapılarak feneri deliğin içine tuttu: Işınlar, kafatasının iç duvarlarında yansıdı. Eyvah! Böcekler beynini yemişlerdi, en yumuşak tarafını. Belki de hamamböceği son parçayı taşıyordu. Kendini tutamadı: "Seni çok mu yalnız bıraktılar sevgilim?" dedi. Aşağıdan, başka bir deliğin içinden sevgilisinin sesini duydu.

"Bir şey mi söyledin canım?"

Elini telaşla kitap sandığına soktu. "Hiç" diye karşılık verdi aceleyle. "Kendi kendime konuşuyordum."


OĞUZ ATAY

BİR KARI - KOCANIN SERÜVENİ

Ağustos 16, 2009 0
BİR KARI - KOCANIN SERÜVENİ


Arturo Massolari işçiydi, sabah altıda sona eren gece vardiyasında çalışıyordu. Eve dönmek için güzel havalarda bisikletle, yağışlı aylarda ve kışın da tramvayla uzun bir yol giderdi. Eve altı kırk beşle yedi arasında, yani karısı Elide’nin çalar saatinin çalmasından bazen az önce, bazen de az sonra varırdı.

İki gürültü: çalar saatin sesiyle, kapıdan giren ayakların sesi çoğu kez Elide’nin zihninde birleşir, uykusunun, yüzü yastığa gömülü, daha birkaç saniye tadını çıkartmaya çalıştığı tıkız sabah uykusunun derinliklerinde yakalardı onu. Sonra birden yataktan fırlar, saçları gözlerinin önünde kör gibi kollarını sabahlığa geçiriverirdi. Mutfakta, işe götürdüğü çantadan boş kapları çıkartıp sefertasını, termosu musluğun içine koymakta olan Arturo’nun karşısına böyle çıkardı. Arturo ocağı yakmış, kahveyi koymuş olurdu. Arturo ona bakar bakmaz, Elide’nin içinden bir elini saçlarına götürmek, gözlerini iyice açmak gelirdi, eve dönen kocasının kendisini hep böyle dağınık, yarı uykulu görmesinden sanki biraz utanırdı. Birlikte uyuduklarında böyle olmazdı, sabah ikisi birlikte uyku mahmurluğunu atmaya çalışır, aynı durumda olurlardı.

Bazen de çalar saatin çalmasından bir dakika önce elinde kahve fincanı, Arturo odaya girip onu uyandırırdı, bu durumda her şey daha doğal olurdu, uykudan sıyrılma tatlı bir tembelliğe bürünürdü, gerinmek için kalkan çıplak kollar en sonunda onun boynuna dolanırlardı. Sarılırlardı birbirlerine. Arturo’nun üstünde su geçirmez montu olurdu, buna değince havanın nasıl olduğunu anlardı kadın: nemli ya da soğuk oluşuna göre yağmur mu yağıyordu, sis mi vardı, kar mı yağıyordu anlardı. Ama yine de sorardı ona: “Hava nasıl?” O ise her zamanki gibi yarı alaycı, anlatmaya koyulurdu, sondan başlayarak karşılaştığı aksilikleri sıralardı, bisikletle gelişini, fabrikadan çıktığında havanın, bir akşam önce fabrikaya gidişteki havadan değişik olduğunu, işle ilgili sorunları, işyerindeki dedikoduları anlatıp dururdu.

O saatte ev yeteri kadar ısıtılmamış olurdu hep, ama Elide soyunur, biraz ürpererek banyoda yıkanırdı. Arkasından Arturo gider, daha telaşsız soyunur, o da yıkanırdı ağır ağır, işyerinin kirini pasını atardı üstünden. İkisi de yarı çıplak, biraz üşüyerek aynı lavabonun başında dururlar, arada itişir, birbirlerinin elinden sabunu, diş macununu kaparlar, bir yandan da birbirlerine söyleyeceklerini söylemeyi sürdürürlerdi, sonra yakınlaşma zamanı gelirdi, kimi kez sırayla sırtlarını ovalamaya yardım ederlerken, araya okşamalar girer, birbirlerine sarılırlardı.

Ama birden Elide, “Saat kaç olmuş,” der, koşup acele ayakta jartiyerini takar, etekliğini giyerken, fırçayı saçlarında aşağı yukarı dolaştırır, dudakları arasında tokalar, yüzünü komodinin aynasına yapıştırırdı. Arturo peşinden gelirdi, bir sigara yakmış olurdu, ayakta durur, sigarasını içerek ona bakardı, her seferinde de hiçbir şey yapamadan orada durmanın sıkıntısını yaşadığı görülürdü. Elide hazırdı artık, paltosunu koridorda giyerdi, öpüşürlerdi, kapıyı açmasıyla merdivenlerden aşağıya indiğinin duyulması bir olurdu.

Arturo tek başına kalırdı. Elide’nin topuklarının basamaklardaki sesini dinlerdi, artık duyulmaz olunca da, hızlı adımların avludan, dış kapıdan geçip kaldırımdan tramvay durağına gidişini zihninden izlemeyi sürdürürdü. Tramvayın gıcırtısını, durmasını, her yolcu binişinde basamağın çıkarttığı sesi iyice duyardı. “Tamam bindi,” diye düşünür, her günkü gibi onu fabrikaya götüren ‘on bir’ numaranın kadınlı erkekli işçi kalabalığı arasına sıkışmış karısını görürdü. Sigarayı söndürür, pencerenin panjurlarını kapatırdı, karanlık olurdu, yatağa girerdi.

Yatak Elide’nin kalktığında bıraktığı gibi olurdu, ama onun, Arturo’nun tarafı neredeyse bozulmamış, sanki yeni yapılmış gibi olurdu. Arturo önce kendi tarafına iyice uzanır, ama sonra bir bacağını öteye, karısının sıcaklığının kaldığı yere uzatırdı, sonra öbür ayağını da uzatırdı oraya, böylece yavaş yavaş Elide’nin tarafına, hala karısının bedeninin biçimini koruyan o ılık çöküntüye geçer, yüzünü onun yastığına, kokusuna gömer, uykuya dalardı.

Akşam Elide döndüğünde, Arturo bir süredir odalarda dolaşıyor olurdu, ocağı yakar, pişmesi için bir şey koyardı. Yatağı düzeltmek, biraz ortalığı süpürmek, yıkanacak kirlileri banyoya götürmek gibi kimi işleri, yemekten önceki bir iki saat içinde o yapardı. Elide hiçbirini beğenmezdi, ama doğrusunu söylemek gerekirse bu nedenle daha fazla çaba göstermezdi o; onun yaptığı bir tür bekleme töreniydi, evin duvarları arasında kalsa da, dışarıda ışıklar yanınca, kadınların akşamları alışveriş yaptıkları mahallelerin o saatle bağdaşmayan kalabalığına karışarak dükkanlara uğramakta olan karısını, bir tür karşılamaydı.

Sonunda merdivende ayak sesini duyardı, sabahkine benzemezdi, daha ağır olurdu, çünkü gün boyunca çalışmanın yorgunluğu içindeki Elide, eli kolu paket yüklü tırmanırdı merdiveni. Arturo sahanlığa çıkar, elinden paketleri alır, konuşarak içeri girerlerdi. O paketleri açarken, kadın paltosunu çıkartmadan kendini mutfaktaki bir iskemlenin üstüne atardı. Sonra, “Hadi bakalım iş başına,” deyip yerinden kalkar, paltosunu çıkartır, ev entarisini giyerdi. Yemeği hazırlamaya koyulurlardı: ikisi için akşam yemeğini, gece yarısından sonra bir paydosu için erkeğin götüreceği kahvaltılığı, kadının ertesi gün fabrikaya götüreceği öğle yemeğini, ertesi sabah erkek kalktığında hazır olması gerekenleri.

Kadın biraz iş görür, biraz hasır iskemlede oturur, erkeğe ne yapması gerektiğini söylerdi. Erkek o saatte dinlenmiş olurdu, dört döner, hatta her işi yapmak isterdi, ama hep biraz dalgın, aklı başka yerde olurdu. Bu sıralarda, zaman zaman çatışmalarına, ağızlarından çirkin bir sözcüğün çıkmasına ramak kalırdı, çünkü kadın erkeğin yaptığı işe daha dikkat etmesini, daha özen göstermesini ya da kendisine daha bağlı, daha yakın, daha destek olmasını isterdi. Onun ise, kadının dönmüş olmasının ilk coşkusu geçtikten sonra aklı evin dışına kayar, gideceği, acele etmesi gerektiği düşüncesine takılırdı.

Masa hazırlandıktan, her şey, bir daha kalkılmayacak biçimde yerine koyulduktan sonra, ikisini de, bu kadar az bir arada olabilmenin yıkımı kaplar, el ele tutuşmak isteği, kaşıkları ağızlarına götürmelerini neredeyse engellerdi.

Ama daha kahvenin hepsi bitmeden erkek, her şeyin yerli yerinde olup olmadığına bakmak için bisikletin arkasında olurdu. Kucaklaşırlardı. Arturo ancak o zaman anlardı sanki, karısının nasıl yumuşak, ılık olduğunu. Ama bisikletin borusunu omzuna yüklenip dikkatle merdivenlerden inmeye başlardı.

Elide bulaşığı yıkar, evi tepeden tırnağa gözden geçirip kocasının yaptığı işlere başını sallayarak bakardı. Şimdi o, az sayıda lambanın bulunduğu karanlık sokaklarda yol alıyordu, belki de havagazı deposunu geçmişti bile. Elide yatağa gider, ışığı söndürürdü. Kendi tarafına uzanırdı, bir ayağını kocasının yerine doğru uzatırdı onun sıcaklığını duymak için, ama her seferinde kendisinin yatmakta olduğu yerin daha sıcak olduğunu fark ederdi, Arturo’nun da burada yatmış olduğunu anlardı ve büyük bir sevecenlik kaplardı içini.


ITALO CALVİNO

SABAH

Ağustos 16, 2009 0
SABAH

Yaşanmamış günler vardır
Ümit edilen
Gidilmemiş yerler vardır
Düşte gidilen
Söylenmemiş sözler vardır
Hayal edilen

Bu sabah bir büyü taşıyor sanki
Olmamışı olacak eden

Bu sabah coşkuyu getiriyor
Yarınsız kalplere
Bu sabah özlemi götürüyor
Gelecek günlere
Bu sabah aydınlığı müjdeliyor
Ayrıldığı geceye
Bu sabah herşeye söz veriyor
Uyan da dinle

Yaşanmamış anlar vardır
Ömür verilen
Duyulmamış hisler vardır
Arzu edilen
Görülmemiş renkler vardır
Siyaha zincirlenen

Bu sabah bir büyü taşıyor sanki
Olmamışı olacak eden
Bu sabah coşkuyu getiriyor
Yarınsız kalplere
Bu sabah özlemi götürüyor
Gelecek günlere
Bu sabah aydınlığı müjdeliyor
Ayrıldığı geceye
Bu sabah herşeye söz veriyor
Uyan da dinle

İlhan İrem

10 Ağustos 2009

İKİ SEVME ARASI BİR İTAAT......

Ağustos 10, 2009 0
İKİ SEVME ARASI BİR İTAAT......
İtaat etmek, hep zor gelir insana. Zoruna gider, zorlar. Kendi varlığını tehdit ede gelmiştir tâbi olmaların hepsi. Bir başkasını izlemek kendi arzusunu arkada bırakmayı, kendi önceliklerine sırt dönmeyi gerektirir çünkü. Üstelik her itaatin öncesinde de soğuk bir emir cümlesi vardır: ?İtaat edilecek. İtaat eeet!?
Peki ya, Peygambere itaat etmeye ne demeli? O?nun [asm] izinden yürümek de böylesine zorlayıcı mı? O?na [asm] tâbi olmak da istemeye istemeye mi olmalı? ?İte kaka? bir itaat mi isteniyor bizden? ?Ya itaat edersin, yoksa yanarsın? şantajıyla mı çağrılırız Resulullah?a [asm] itaate?
Yüzümüzü yoktan var eden, aynaya baktığımızda bizi kendi kendimize yeniden sevdiren Yaradan niye bize ?zoraki? bir yol çizsin ki? Kendi varlığımızdan ne kadar memnun isek, gözümüzün üzerindeki kirpiklere ne kadar itirazsız isek, O?nun bize çizdiği ?yol?u çirkin bulmaya o kadar hakkımız olmamalı. Yoksa, yüzümüzün her noktasını özenle var eden Yaradan ile yüzümüzü kıbleye dönmeye davet eden Rab ayrı kişiler mi? Yoksa, gözümüzle görmeye değer güzellikte milyonlarca çiçeği var eden ALLAH başka biri, bizi Resulullah?ın [asm] ebedî bahar vaad eden yoluna çağıran Rabbimiz başka biri mi? Beni ben yokken bile seven, ben beni sevemezken de beni sevip özenerek insan olarak var eden Yaradanım, beni niye ?sevimsiz?, ?lüzumsuz?, ?faydasız?, ?zoraki? bir yola çağırıyor olsun ki?
İşte Rabbimizin bizi Resûl?ünün yoluna çağırdığı sözü: ?De ki [ey Elçim]? bana itaat edin?? [Âl-i İmran, 31]. Ayet cümlesini tam göbeğinden yazıyorum ki, noktalı yerleri akleden kalbimizle birlikte dolduralım.

Her itaat çağrısı, bir soruyu kaçınılmaz kılar: ?Niye ki?? ?Nereden icap etti bu itaat şimdi?? Noktalı bıraktığımız yerlerde, Rabbimiz ?Niye ki??nin cevabını veriyor. ?De ki, eğer ALLAH?ı seviyorsanız, bana itaat edin?? Demek ki, Resul?e itaatin gerekçesi, hiç de zoraki değil. Sevmeye bağlı O?na itaat.. Sevmene bağlı? Hem de ALLAH?ı sevmene? ?De ki,eğer sevmeye ALLAH?tan daha lâyık birisini biliyorsan, bana itaat etme?? ?De ki, eğer ALLAH?ı değil de bir başkasını sevmek senin için daha kârlı ve faydalıysa, bana itaat etmesen de olur...? ?De ki, seni hiç yoktan çıkarıp insan olarak var edeni sevmek sana zor geliyorsa, bana tâbi olma?? ?Yine, de ki, seni hiç kimsenin anmadığı günlerde anıp da herkesin anmaya değer gördüğü biri olarak seçen Rabbini değil de, yolunu hiç gözlemeyen, yokluğunda seni hiç anmayan bir başkasını daha çok seviyorsan, benim izimden yürüme? ?Bir de, de ki, eğer seni senin kendini sevmenden önce seven Bir?ini değil de, yeryüzünde yüzünün görünmediği onlarca yıl boyunca seni anılmaya bile değer bulmayan birilerini daha çok sevmeye değer görüyorsan, bana değil onlara itaat et.?
Sözün özü: Resullullah'a itaatin ön şartı, sevmek. Sevmekte zorlama yok. Sevmek, ite kaka değildir. Sevmek, yokuş yukarı çıkmak değildir. Bir akıştır sevmek. Gönüllü bir bakıştır. Yokuş yukarı da olsa, gönlünce yürümektir. Sevmekle yorulmaz insan. Sevmekle insan dirilir, diriltir. Kimseden zorla sevmek beklenmez. Öyleyse, ?zoraki? değildir Resûlullah?a itaat?
Her itaat çağrısının ikinci bir sorusu daha vardır: ?İtaat edince n?olacak?? ?Nereye varacağım O?nun izinden yürürsem?? ?Ne elde edeceğim, O?na tâbi olarak??
Rabbimizin buna cevabı da tanıdık ve sevimli: ?sevilmek.? ?De ki, eğer ALLAH?ı seviyorsanız, bana itaat edin ki, ALLAH da sizi sevsin?? Yani. ?De ki, eğer ALLAH?tan başkası tarafından sevilmekle daha çok kâr edeceksen, bana itaat etmesen de olur..? ?Yine, de ki, eğer ALLAH?tan başkasının seni sevmesi seni yokluktan, hiçlikten kurtaracaksa, benim izimden yürüme.? ?Yine, de ki, hiç kimsenin hatırını saymayacağı, herkesin yokluğunu kanıksayacağı, seni unutacağı, seni unuttuğunu da unutacağı gelecek günlerde, ALLAH?tan başkası tarafından sevilmek seni toprağın altından çıkaracaksa, ebedî diri kılacaksa, benim ardıma düşmesen de olur?? ?Bir de şöyle de ki, eğer kusurlarına rağmen senin rızkını hiç kesmeyen, ayıplarını bildiği halde seni kimselere rezil etmeyen ALLAH değil de bir başkasıyla, bana tâbi olmasan da olur..?
Ne güzel ki, ayet cümlesinin son ibaresi, ALLAH tarafından sevilmeyi zirve bir tasvire çıkarıyor: ??öyle sevsin ki ALLAH sizi, günahlarınızı kusurlarınızı toptan bağışlasın. Adeta görmezden gelsin. ?De ki eğer ALLAH?ı seviyorsanız, bana itaat edin ki, ALLAH da sizi sevsin ve günahlarınızı toptan bağışlasın.? [Al-i İmran, 31]
Öyle bir sevgi ki sevdiğinin ayıplarını görmeyecek kadar ?körleştirici? bir sevgi. Öyle bir sevilme ki, sevilen hem bağışlanıyor hem bağışlandığı kendisine hissettirilmiyor hem de bağışlandığı suçları ebediyen yüzüne vurulmuyor. En ufak bir kınanma sözü, bakışı, edası duymuyor, görmüyor, bilmiyor sevilen. Öyle bir sevilme ki, sevilenin tüm hataları, cinayetleri, isyanları hasıraltı ediliyor, örtülüyor.
O ALLAH ki, Resulüne itaati iki sevgi arasına sandöviçliyor. "Eğer ALLAH'tan başkasını sevmek daha anlamlıysa, bana itaat etmeyin" diyor Resulullah.. "Eğer ALLAH'tan başkası tarafından sevilmekle daha çok sahiplenilecekseniz, yine bana itaat etmeyin!" diyor Resulullah. Daha doğrusu, denmesi isteniyor. Sevdiğini iddia eden, sevilmek isteyen ALLAH'ın Resûlüne seve seve itaat eder. Öyle değil mi?


Senai DEMİRCİ

....

Ağustos 10, 2009 0
....

"SEVMEYİ BİLMEYENE, BİLMEYİ SEVMEK NE Kİ?"

Ağustos 10, 2009 0
"SEVMEYİ BİLMEYENE, BİLMEYİ SEVMEK NE Kİ?"


"Sevmeyi bilmeyene bilmeyi sevmek ne ki?" diye soruyor İskender Pala.* Ne kadar haklı! Ormanın nerede olduğu bildiğin halde, ormana yürüyecek heyecanın yoksa, vurdumduymazlığın kor ateşlerinde bütün ormanları yakmışsın demektir. Çiçeklerin taç yapraklarını sayıp sayıp da, bir çiçek yüzünü yüzündeki sevince katıştıramayacağın bir sevdiğin yoksa, çiçek çiçek aşkları doğramışsın, nice demektir. Bülbüller gül yapraklarının kızıllığının kromotografik analizini yapmazlar, yapamazlar. Seslerini güllerin yaprağına doladıkça, sabahı da, gülü de, kendilerini de yeniden kıymetlendiren ve eşsiz bir değere eriştiren bir simya ustası oluverirler. Severler, sevmesini bilirler.

Bilgi yarışması değildir yaşamak; sevgi yoğrulmasıdır. Bilmek, sadece saymadır, sadece ölçmedir, sadece tartmadır. Bakırcılar meselâ... Bakırı sadece tartarlar. Onlar için bakır sadece kalıbıyla vardır. Bakışları bakırın kalbine değmez. Bakırın yüzüne kazınmış onbin yıllık mühür onları ilgilendirmez. Oysa, antikacı bakırın kalıbına değil kalbine bakar. Kalbiyle tartar onu. Antikacı ile bakır fısıldaşırlar birbirlerine. Aralarında hiçbir ölçüye gelmeyen, hiçbir terazi kefesine sığmayan, hiçbir sayıyla hesaplanamayan bir bağ kurulur. Toprağını üzerinden atmış bakır ilk defa konuşur. Bin yılların suskunluğunu/beklemişliğini antikacının heyecanla inip çıkan göğsünde çağıltılı bir nutka dönüştürür. Yüreği kıpır kıpır atar gibidir kıymetinin bilindiği avuçlarda. Bundan böyle kapladığı yer kadar değildir “o bakır”ın hacmi. Bağlı olduğu zamanların habercisi olduğu için önemlidir. Sanatkârına bizi bağladığı için eşsizdir.

Sevmek bağlanmak demektir. Aşık olmak, sarmaş dolaş olmak demeye gelir. Bak ki; aşk bile sarmaşıktan ödünç almıştır anlamını. Sarmaşık döner, dolanır, kıvranır, ama hep bağlıdır, her daim sarıp sarmalar, bağlanır..

Diyeceğim o ki...

Dinin bilgisi, seni Allah’a bağlamayabilir. Hatta aşırı bilgi zorlaması hazır bağlarını çözebilir bile... Allah’ın bir olduğunu bilmen ve bildiğini bildirmen, O’nun katında biricik olduğunu hissetmenin garantisi değildir. Sözgelimi, otuziki farzı eksiksiz yazabilsen sınav kâğıdına, “dinci” seni başarılı sayacaktır. Örneğin, “Aşağıdakilerden hangisi Hz. Muhammed ’in katıldığı savaşlardan değildir?” sorusunun doğru seçeneğini kalbinden vursan kurşun kaleminle, sana puan verilecek...

Sadece bilmeni ölçüyor sınavlar. Bilmeyi sevmeni umuyorlar sınav koçları. Sevmesen de bilmeni istiyorlar. Sevmeye sevmeye bilmeni bile alkışlıyorlar. Seni hiç yokken sevip, özene bezene var eden Yaradan’ını, ışığı yüzüne dokunmayan, sıcağı tenine dokunmayan uzak bir yıldız gibi tarif ediyor kimi vaazlar. Sana şah damarından bile yakın olduğunu fısıldayan Rabbin ile sıcacık ve içten bir bağ kurmaya ayarlı değil din bilgisi kitapları. Seni hiçlikten çıkarıp “gözde”si eyleyen, kendi kutlu ve müşfik sözüne muhatap eden Rabbini sözel kalabalıklar arasında kuru bir bilgi olarak sunuyorlar sana. Bilmeni istiyorlar sadece... Saymanı, yazmanı, işaretlemeni... Kılına zarar gelmesin diye üzerine tir tir titreyen “ana yürekli” Peygamberin –ne hikmetse- çoğu kez savaşlarını saydırıyorlar sana. Sarmaş dolaş olamıyorsun O’nunla da.. Sınav kaygısıyla terlemiş ellerini O’nun ellerinin serinliğine bırakacak o bağlılığı hissetmene fırsat verilmiyor gibi.. İbadetleri de sanki Allah’a “sus payı” vermek diye bellemişsindir Allah bilir. “Tamam, tamam; namaz kılacağım Allah’ım, cehenneme atma yeter ki.... Bak, oruç da tutuyorum; kızmayasın sakın!” der gibi içinin içi. Sana o güzel yüzü veren, sana o eşsiz gözleri bağışlayan Rabbin, sana niye sevemediğin ibadetleri, niye zoraki yapacağın meşguliyetleri emrediyor olsun ki? Yüzünü güzel eyleyenin dini de güzel değil midir?

Rabbini bilmek, seni O'nu sevmeye vardırmıyorsa, nasıl bilmek bu? Peygamberinin hayatının detaylarını bilmekle, sevildiğini, sevdiğini, sevindirildiğini hissedemiyorsan, nice bilmektir bu?


Senai DEMİRCİ

YAŞAMAYA ZAMAN AYIRIN

Ağustos 10, 2009 0
YAŞAMAYA ZAMAN AYIRIN

Çölde yolculuk eden iki arkadaş hakkında bir hikâye anlatılır. Yolculuğun bir aşamasında iki arkadaş tartışırlar biri ötekine bir tokat atar. Tokatı yiyenin cani çok yanar ama tek kelime etmez ve kum üzerine su sözleri yazar:

"BUGÜN EN İYİ ARKADASIM BANA BİR TOKAT ATTI."

Yıkanabilecekleri bir vahaya rastlayana dek yürümeyi sürdürürler. Tokati yiyen yıkanırken batağa saplanır, boğulmak üzereyken arkadaşı tarafından kurtarılır. Boğulmak üzere olan arkadaş tam selamete çıktıktan sonra bir kaya parçası üzerine su sözleri kazır:

"BUGÜN EN İYİ ARKADASIM BENİM HAYATIMI KURTARDI."

Tokati vuran ve sonra en iyi arkadaşının hayatini kurtaran kişi ona söyle der, "senin canini yaktığımda bunu kum üzerine yazdın ama simdi kayaya kazıyorsun, neden?" Öbür arkadaş ona söyle cevap verir.


"Biri bizi incittiğinde bunu kum üzerine yazmalıyız ki bağışlama rüzgârı estiğinde onu silebilsin. Ama biri bize iyi bir sey yaparsa onu kayaya kazımalı ki onu hiçbir rüzgar yok etmesin.


"İNCİNMELERİNİZİ KUMA, GÖRDÜĞÜNÜZ İYİLİKLERİ KAYALARA KAZIMAYI ÖGRENİN."


Denilir ki: özel birini bulmak bir dakikanızı alır, onu değerlendirmeniz bir saat içinde olur, onu sevmek için bir gün yeter ama sonra onu unutabilmek için bir ömrün geçmesi gerekir.

08 Ağustos 2009

SUSTUM !!!

Ağustos 08, 2009 1
SUSTUM !!!

Sustum!
Ne kadar susulacaksa o kadar sustum!
kendimle konuşuyorum şimdi yalnız…
yalnız yüreğimle dokunuyorum sesime
kimse duymuyor…

sustum
sustu dudağımdaki şarkı, gözlerimdeki şiir
yaraları yalayan rüzgar
sokaklarında kahrolduğum şehir
gözlerim konuşuyor yalnız!

sustum!
bin ah sürüp dudaklarıma
ne kadar susulacaksa o kadar sustum!
sustu benimle deniz,
sustu deli dalgalar, sustu martılar…
umutlarımı sarıp rüzgarlara
uzaklara savuruyorum her gece
yıldız yapıp serpiyorum gökyüzüne
kimse görmüyor…

saçı ağarmış hayaller
nemli kirpiklerle
bulutlandığında gözlerim
gökte şimşek olup çakıyorum
kimse görmüyor…

Sustum!
tuz basıp yaralarıma!
sustum
içinde volkanlar taşıyan bir derviş gibi
yaslanıp yalnızlığın duvarına
gül döküp kalabalıklara
kimsesiz geziyorum gönül ülkemi her gece
kimse bilmiyor…

sustum!
tam sevdiğimi haykıracaktım ki, sustum
sustu benimle gök, sustu dağ, sustu toprak
acılar konuşuyor şimdi yalnız
yaralı gönlümün sızıları konuşuyor
tutup öldürüyorum içimdeki sevdaları bir bir
atıyorum uçurumlardan
kimse görmüyor

sustum!
saçlarını kokluyorum rüzgarların
dudaklarından öpüyorum hayatı
içimde incecik bir sevgi ürperiyor
sarı hüzünler dökülüyor gönül bahçeme
gelmiyor beklediğim bahar
yaralar merhem tutmuyor
gözyaşı olup dökülüyorum kaldırımlara
mendil silmiyor
yağmur dinmiyor
sevdiğim bilmiyor

sustum
tam acılarımı haykıracaktım ki, sustum
sustu benimle sarı sabır, sustu hasret, sustu zaman
sustum
yalnız gözlerimle dokunuyorum hayata
kimse duymuyor

sustum!
İçimdeki dalgalar kabardıkça volkanlar gibi
sustum
sustu dudaklarım, sustu gözyaşlarım
sustu gözlerimdeki şiir
gönlümdeki nehir
bulutlar haykırdı isyanımı
şimşekler haykırdı
sadece ben duydum
sadece ben

ey beşiğini sallayıp boğduğum hayat
ey kucağımda büyütüp öldürdüğüm sevgi
yaralar merhem tutmuyor
geceler avutmuyor
ben sustum
acılarım konuşuyor yalnız
yaralı gönlümün sızıları konuşuyor

ben sustum!
susmuyor yüreğimi kavuran kasırga
pencereme vuran yağmur damlaları
susmuyor her gece dışarda inleyen rüzgar
bahar gelmiyor
kuşlar sevinmiyor
yıldızlar küs
ay üzgün
güneş doğmuyor
acılar dinmiyor
içimde binlerce şiir kanıyor her gece
kimse bilmiyor

sustum!
sustu benimle sarı sabır, sustu hasret,
sustu hayat, sustu zaman
acılar konuşuyor yalnız
acılarım konuşuyor
kimse duymuyor…
duymuyor…
duymu…
duy…

Nuri CAN

07 Ağustos 2009

SESSİZCE KARA

Ağustos 07, 2009 0
SESSİZCE KARA

Sessizce geldi katıldı aramıza .Bir sandalye verdiler hemen, oturup dinlemeye başladı konuştuklarımızı.İşte,bu kızın annesi babası öldü.Adın ne senin?Gamze, Gamze Kara .Kara ha Evet, karaydı saçları, karaydı gözleri,karaydı teni.Ya şimdi?Ya bundan sonra?Kara mı olacaktı bahtı.Senin de fotoğrafını çeksin abla ,hadi!Çeksin mi?Omzunu silkti sadece, sessizce baktı gözleri.Sessizce ve kırık Umutsuzluğuydu objektife takılan.Kömür gözleri parlamıyordu,içten içten ağlıyordu bu kara yüz, dudakları gülmeyi unutmuştu.
Yine de sessizce baktı gözleri objektife, sessizce ağladı
Dokuz yaşında kendisine can verenleri kaybetmişti Gamze.Toprağın öfkesiydi onları uzaklara götüren.Kayaların,dağların,taşların öfkesi.Olsun anneannesi vardı ya,ona bakardı.Nereye kadar?Farkındaydı ölümün soğuk elleri anne babasını sçmişti.Beni görüyorlardır,değil mi?Yanımdalar biliyorum .Beni seviyorlar.Tek üzüldüğüm,keşke uzaklara gitmeselerdi.
Sessizce baktı gözleri yine, sessizce sordu.
Bir de kardeşi vardı Gamze'nin yedi-sekiz yaşlarında,

Kara soyunun tek temsilcisiydi Barış,bırakır mıydı amca onu öyle çadırkentlerde.Aldı,götürdü Afyon'a.Ya Gamze?O sadece ve sadece bir kız çocuğuydu, amcaya yaraşmazdı!
Sessizce baktı gözleri o anda
Anne ,acıktım, yemek yiyelim diyemeyecekti artık.İş başa düşmüştü,kendi kendini doyurmak zorundaydı. Aldı eline kovaları,doğru aşevine.Hey, küçük kız nasıl taşıyacaksın o yemekleri?Çadırımız uzakta tekrar tekrar gelemem,hem ben yalnızım,annem babam yok ki.
Sessizce baktı gözleri kadına, sessizce yürüdü.
Kara Gamze, bir küçücük hayat işte, taşların molozların, demirlerin arasından sıyrılan . Toprağın öfkesine yenik düşmeyen bir küçücük yürek öfkenin bağışladığı bir küçücük can.Okula gidecek büyüyecek. Silinmeyecek elbet bu öfke zihninden, sarstıkça sarsacak Kara Gamze'yi.En derinde bir yerlerde o uğultu hep duyulacak.
Sessizce baktı gözleri arkamızdan, sessizce el salladı.


Alıntıdır…