Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

19 Ekim 2008

BİR MUCİZENİN MALİYETİ

Ekim 19, 2008 0
BİR MUCİZENİN MALİYETİ
Sally, küçük kardeşi George hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca 8 yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve anne-babası onu kurtarabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı. George"un kurtulması için tek şans pahalı bir ameliyattı; gelgelelim, fakir anne babanın buna yetecek parası yoktu. Bir sabah, babasının umutsuz bir sesle annesine şöyle fısıldadığını duydu Sally: "Onu ancak bir mucize kurtarabilir." Küçük kız bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü. Kumbarasını gizlediği yerden çıkarttı, içindeki paraları yavaşça yere dökerek saymaya başladı. Yanlışlık olmasın diye üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp, köşedeki eczaneye gitti. Eczacının kendisiyle ilgilenmesini sabırla bekledi. Eczacı çok yoğundu ve bir adama ilaçları nasıl kullanacağını anlatıyordu. Bu yoğun çalışmanın arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu, ama onun inatla beklediğini görünce: "Evet küçük hanım, ne istiyorsun söyle bakalım" dedi. "Biraz acele et, gördüğün gibi beyefendiyle ilgileniyorum" diyerek yanındaki şık giyimli adamı gösterdi.Sally: "Kardeşim" dedi eczacı şaşkın bir şekilde. "Şeyy, babam "Onu ancak bir mucize kurtarabilir" dedi. Bir mucize kaç paradır, bayım? Eczacının Sally"e bakışında sevgi ve şefkat vardı bu defa: Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize değil ilaç satıyoruz. Korkarım sana yardımcı olamayacağım." Sally hemen pes etmedi. Eczacının gözlerinin içine baktı, elindeki bozuk paraları göstererek: "Bakın param var, fiyatı neyse ödeyeceğim." Bütün bu konuşmaları kenardan dinleyen iyi giyimli müşteri Sally"e dönerek: "Ne tür bir mucize gerekiyor kardeşin için hanım? diye sordu. "Bilmiyorum" dedi sally. Sonra gözlerinden aşağı süzülen yaşlara ladırmaksızın devam etti: "Tek bildiğim, o çok hasta ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacağını söyledi; ailemin de ameliyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama babam "Onu ancak bir mucize kurtarabilir" deyince ben de paramı alıp buraya geldim." "Peki ne kadar paran var?" diye sordu adam. "Bir dolar,on bir sent" dedi. Sally. "Bütün param bu!" "Çok iyi" diye karşılık verdi adam. "Kardeşinin kurtulması için gerekli olan mucize için tam da bu kadar para gerekli zaten." Adam bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally"nin elini tutarak "Beni evine götürür müsün lütfen?" diye sordu. "Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum." İyi giyimli bu adam, meşhur cerrah Dr. Carlton Armstrong"du. Sally"nin kardeşini hiçbir ücret almadan ameliyat etti. Ameliyat başarıyla sonuçlandı. Anne babası hala neler olup bittiğini anlamış değildi. Bir rüya , bir mucize gibiydi yaşadıkları. Tanımadıkları bir adam kızlarıyla birlikte gelmiş, oğullarını ameliyat edeceğini söylemiş ve öyle de yapmıştı. Ama Sally bir mucizenin kaça mal olduğunu artık çok iyi biliyordu: Tam tamına bir dolar, on bir sent!


Alıntıdır...

15 Ekim 2008

BİR HÜZÜNLÜ VEDA : FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA'YI KAYBETTİK !!!

Ekim 15, 2008 0
BİR HÜZÜNLÜ VEDA : FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA'YI KAYBETTİK !!!
"Yediyordu Elif kağnısını
Kara geceden geceden
Sanki elif elif uzuyordu inceliyordu
Uzak cephelerin acısıydı gıcırtılar
İnliyordu dağın ardı yasla
Herbir heceden heceden…"

Bu dizeleri eminim bir çoğunuz henüz siyah önlüklü, beyaz yakalı dönemlerden hatırlıyorsunuzdur. Cepheye mermi taşıyan Türk kadını, Türk anası, Mustafa Kemal’in Kağnısını, Mustafa Kemal’in Elifi’ni anlatan bu şiiri. Bu şiiri okul sıralarında olduğum dönemlerde okumaktan öylesine zevk alırdım ki, bu şiir bizi bugünlere ulaştıran Türk Tarihine altın harflerle yazılmış bir destanın şiiriydi. Evet, bu şiir Fazıl Hüsnü DAĞLARCA tarafından yazılmış bir şiir. Bu koca yürekli şair ne yazık ki aramızda değil. Şiirleriyle bize hasreti, sevgiyi, aşkı, ayrılığı ve vatan aşkını anlatan DAĞLARCA ne yazık ki aramızda değil artık. Bakın diyor ki bir şiirinde;

“Sevgimi unutmak için seyrederim bir tabloyu, bir mermeri,
Ki ne kadar dalsa ruhum yeniden döner geriye:
Okurum düşüne düşüne okuduğun şiirleri,
Senin düşüncen geçerken üzerlerinde bir sıcaklık kalmıştır diye”
Unutmak isterken dahi sevdiğini, sevgilinin düşüncelerine sarılıyor ruhunun derinliklerinde…

Ve “SENİ SEVMEK” adlı şiirinde diyor ki yine,

“Kişi seni severse
Soyunur aya karşı
Sever
Ölüşüne dek”

Burada seven kişinin gerçekten soyunmasını değil, ruhunun tüm güzelliğiyle, en derinlerde sevmesini ve bu sevginin ölüme kadar gideceğinden bahsediyor…


ZAMAN PARILTISI

Karanlıklarda, gündüzlerin arkasındayım,
Bitmiş ikinci dünya savaşı, uğursuz ve kahraman,
Uzakta esir uluslar türkü söyler,
Türklügümün farkındayim.

Bir soluk gelmekte karşı gezegenlerden,
Vakt içinden inmektedir gölgeler.
Toprak üzerinde, atmosferler üzerinde
Soğuyan gecemin farkındayim.

Biçimler, evlere, eşyalara rahatça sığmış,
Var olmuş var olmayan.
Biçimler sonsuzluğa yaklaşmış,
Aklımın farkındayim.

Ne ağaçlar uzanmış mevsimlerimce
Ne yıldızlar gerçek, aydınlığım kadar.
Aşkla kımıldayan küçücük ışıklar uçusur içimde yön yön,
Yaşadığımın farkındayım.

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA


TÜRKİYE’NİN VE TÜRK EDEBİYATININ BAŞI SAĞOLSUN…
SENİ HEP ŞİİRLERİNLE ANACAĞIZ…

VE SENİN DEDİĞİN GİBİ ŞU SÖZLERLE SANA VEDA EDİYORUZ !!!


“ SANAT ESERİ HEM BİR SAAT GİBİ İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ ZAMANI, HEM DE BİR PUSULA GİBİ GİDİLMESİ GEREKEN YÖNÜ İŞARET ETMELİDİR. ”


************
FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA KİMDİR ?

Fazıl Hüsnü Dağlarca (d. 1914, İstanbul - ö. 15 Ekim 2008), ünlü Türk şairidir.

26 Ağustos 1914 İstanbul doğumlu. Süvari yarbayı Hasan Hüsnü Bey'in oğludur, ilk öğrenimini Konya, Kayseri, Adana ve Kozan'da, orta öğrenimini Tarsus ve Adana ortaokulundan sonra girdiği Kuleli Askeri Lisesi'nde tamamladı (1933). 1935'te piyade subayı göreviyle Doğu ve Orta Anadolu'nun, Trakya'nın pek çok yerini dolaştı. Ordudaki hizmeti on beş yılı doldurunca, ön yüzbaşı rütbesiyle askerlikten 1950'de ayrıldı. 1952-1960 yılları arasında Çalışma Bakanlığı'nda iş müfettişi olarak İstanbul'da çalıştı. Buradan ayrıldıktan sonra İstanbul Aksaray'da "Kitap" kitapevini açtı ve yayıncılığa başladı. Dört yıl Türkçe isimli aylık dergiyi çıkardı. (Ocak 1960-Temmuz 1964). İlk yazısı 1927'de Yeni Adana gazetesinde yayınlanan bir hikayedir, İstanbul dergisinde 1933'te çıkan "Yavaşlayan Ömür" adlı şiiriyle adını duyurmaya başladı. Varlık, Kültür Haftası, Yücel, Aile, İnkılapçı Gençlik, Yeditepe ve Türk Dili dergilerinde şiirleri çıktı. Bugüne kadar kendisine bir çok ödül verilen şair 1967'de ABD'deki Milletlerarası Şiir Forumu tarafından "En iyi Türk Şairi" seçilmişti.

Toplumculuğunun temelinde insana ve insan hayatına saygı yatan Dağlarca, bu yüzden hiç bir edebî akım ve kişiden etkilenmeden kendi kozasını örer. Çok yazan ve üreten bir şair kimliğiyle, bağımsız kalarak hiçbir şairden etkilenmemiş, hiçbir akımın etkisinde kalmayarak şiirlerini yazmıştır. Onun sanat anlayışını şu cümlesi özetler:

“ Sanat eseri hem bir saat gibi içinde bulunduğumuz zamanı, hem de bir pusula gibi gidilmesi gereken yönü işaret etmelidir. ”


"Türk şiirinin büyük şairi" olarak tanımlanan Dağlarca, 94 yaşında zatürre tedavisi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi.


ESERLERİ
Bir ara Sözcü dergisinde 1960 ve Vatan dergisine 1961-1962 yazdığı, özdeyiş niteliğinde kısa düzyazıları bir yana bırakılırsa, yalnız şiirle uğraşan ve şiirlerini Türkiye’nin hemen bütün edebiyat dergilerine yaymış olan Dağlarca’nın kitapları.

Havaya Çizilen Dünya (1935)
Çocuk ve Allah (1940)
Daha (1943)
Çakırın Destanı (1945)
Taşdevri (1945)
Üç Şehitler Destanı (1949)
Toprak Ana (1950)
Aç Yazı (1951)
İstiklâl Savaşı-Samsun'dan Ankara'ya (1951)
İstiklâl Savaşı-İnönüler (1951)
Sivaslı Karınca (1951)
İstanbul- Fetih Destanı (1953)
Anıtkabir (1953)
Asû (1955)
Delice Böcek (1957)
Batı Acısı (1958)
Hoo'lar (1960)
Özgürlük Alanı (1960)
Cezayir Türküsü (1961)
Aylam (1962)
Türk Olmak (1963)
Yedi Memetler (1964)
Çanakkale Destanı (1965)
Dışardan Gazel (1965)
Kazmalama (1965)
Yeryağ (1965)
Vietnam Savaşımız (1966)
Açıl Susam Açıl (1967)
Kubilay Destanı (1968)
Haydi (1968)
19 Mayıs Destanı (1969)
Hiroşima (1970)
Malazgirt Ululaması (1971)
Kuş Ayak (1971)
Haliç (1972)
Kınalı Kuzu Ağıdı (1972)
Bağımsızlık Savaşı-Sakarya Kıyıları (1973)
Bağımsızlık Savaşı-30 Ağustos (1973)
Bağımsızlık Savaşı-İzmir Yollarında (1973)
Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1973)
Arka Üstü (1974)
Yeryüzü Çocukları (1974)
Yanık Çocuklar Koçaklaması (1976)
Horoz (1977)
Hollandalı Dörtlükler (1977)
Balinayla Mandalina (1977)
Yazıları Seven ayı (1978)
Göz Masalı (1979)
Yaramaz Sözcükler (1979)
Çukurova Koçaklaması (1979)
Şeker Yiyen Resimler (1980)
Cinoğlan (1981)
Hin ile Hincik (1981)
Güneş Doğduran (1981)
Çıplak (1981)
Yunus Emre'de Olmak (1981)
Nötron Bombası (1981)
Koşan Ayılar Ülkesi (1982)
Dişiboy (1985)
İlk Yapıtla 50 Yıl Sonrakiler (1985)
Takma Yaşamalar Çağı (1986)
Uzaklarla Giyinmek (1990)
Dildeki Bilgisayar (1992)
Ahmet Necdet, Modern Türk Siiri Yönelimler, Tanıklıklar, Örnekler, Broy Yayınevi, Ekim 1993.

ÖDÜLLERİ
1946 Cumhuriyet Halk Partisi Şiir Yarışması Üçüncülük
1956 Yeditepe Şiir Armağanı
1958 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü
1966 Türkiye Milli Talebe Federasyonu Turhan Emeksiz Armağanı
1967 International Poetry Forum Yaşayan En İyi Türk Şairi (A.B.D.)
1973 Arkın Çocuk Edebiyatı Üstün Onur Ödülü
1974 Struga XIII. Şiir Festivali Altın Çelenk Ödülü (Yugoslavya)
1974 Milliyet Sanat Dergisi Yılın Sanatçısı
1977 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü


13 Ekim 2008

SEN BİLİR MİSİN

Ekim 13, 2008 0
SEN BİLİR MİSİN


Sen bilir misin kar altında kalıp da ateşler üstünde yürümenin verdiği acıyı.
Yağmur yağarken cama vuran her damlanın aslında seni çağıran sesim olduğunu.
Ve doğan her güne karşılık içimi sonsuz bir ümitsizliğin kapladığını,
Seni görüp görüp de göremeyişimin verdiği ızdırabı.
Ve sen bilir misin mutluluğumun senin ellerinde olduğunu…

Düşürdüysen sevda ateşini bir kere yüreğime;
İflah olmam bundan sonra hiçbir şekilde.
Yanıyorsam, ağlıyorsam, acıtıyorsa bu sevda canımı,
Kurtuluşum yok bundan böyle…

Şimdi ellerindeyim işte bir oyuncaktan farkım yok belki de.
Yine kaptırmış gidiyorum kendimi bir rüzgarın yeline tüm benliğimle.
Tek çarem sensin biliyorum ve işte söylüyorum
Seni çok seviyorum ve biliyor musun;
Seni hep yanımda görmek istiyorum…

Mehpare ÖĞÜT
2002

IHLAMUR BUĞUSU

Ekim 13, 2008 0
IHLAMUR  BUĞUSU

Sekizinci katta, güneye bakan odamın kaloriferine dayanıp, şehrin sabahını seyrediyorum. Haftasonu... sakin... tek tük gelip geçenler mutsuz çehreleriyle bakıyorlar önlerine. Arkadaşım uyuyor yan odada. Ben burada düşünüyorum.
Çatalçeşme sokaktaydık. Oradan aşağı yürüyerek, konuşarak, bakınarak Gülhane parkına indik. Uzun, ince, sık çınarların, ardıçların, kavakların altında oturduk. Devleti kurtardık. Yıkıp yeniden kurduk.
Eminönü iskelesine indik. Balıkçılar, seyyar satıcılar, sokak çocukları, âşıklar, körler müzik korosu... ne yoktu ki!
Tarihi Eminönü Balıkçısının iskemlelerine oturduk. Ekmek arası balık aldık. Yemeye başladık. Cemil ayran içti, ben turşu aldım. Hemen ötemizde bir aile oturuyordu. Otuz yaşlarında bir karı koca. Bir de on yaşlarında kızları vardı. Kız, balığı bitiremedi. Babası kızdı. Nimettir yavrum, atma, dedi.
Boğaz dalgalıydı. Sahile çarpıyor, bir daha çarpıyordu. Çarptıkça deniz ayaklarımıza kadar geliyor, yerine gidiyor, tekrar geliyordu. Med oluyor, cezir oluyordu. Martılar serin suların dalgalarının üstünde uçuşuyor, özgür çığlıklar atıyor, bizi kıskandırıyordu. Ezan sesleri boğazın dalgalarına karışıyor, akşamın kızıllığı şehrin içine içine dağılıyordu.
Vapurlar... gelen, giden, düdük öttüren, boğazı yararak, gürültüyle yaklaşan, uzaklaşan yolcu vapurları... güvertesinden, küpeştesinden sahile akın eden yahut sahilden güverteye, küpeşteye akan insanlar...
İnsan olmak taşınmak mıydı? Karadan, denizden, havadan yığınlar halinde evet, yığınlar halinde taşınmak mıydı? Evlere, iş yerlerine, eğlence merkezlerine, tarlalara, fabrikalara taşınmak mıydı? Akan, taşınan yığınların iradesi olur muydu? Büyük kalabalıkların iradesi? Öndekiler nereye götürürse oraya mı giderdi kalabalıklar? Bu muydu kalabalığın iradesi?
Dışarıda sonsuz bir uğultu vardı. Ne deniz, ne gökyüzü, ne de kuşlar. Hiçbiri, hiçbiri görünmüyordu. Kar tozunu önüne katarak, savurarak evlerin duvarlarına çarparak, uğuldayarak, korkunç sesler çıkararak esen rüzgar ürperti veriyordu. kıyametti bu. Kıyametin provası. Allah’ım bu ne müthiş kar, tipi, fırtına!
Eminönü durağından otobüse bindik. Biletsiz, çocuklu bir kadına bilet verdik. Yaşlı, temiz yüzlü bir adam yaklaştı. Ayakta kalmıştı. Koridor tarafında Cemil oturuyordu. Ayağa kalktı, ihtiyarı buyur etti. Adam, teşekkür ederek oturdu. Bana da, “merhaba evladım!” dedi. Başka da bir söz söylemedi. Alnının kırışıkları, sakalının kırçılları, ellerinin titremesi anlatacağını anlatıyordu, sözcüklere gerek kalmıyordu.
Taksim durağında indik. Meydandaki demir parmaklıkların üzerine oturup insan selini izledik. Akan, aktıkça çoğalan, kederli, sevinçli, ne kederli ne sevinçli yüzlerce çehre kayıp gidiyordu. Eminönü, Laleli, Beyazıt, Üsküdar... hepsi böyle değil miydi? Bitmeden tükenmeden akan insan...Cemil köyünü anlatmaya başladı:
Kör Veli bir Kürt kızı kaçırmıştı. Öldürürler korkusuyla iki sene şehre inemedi. Köylerde çalışarak geçimini sağladı. İhtiyaçlarını siparişle karşıladı. Sonra, şehirde ileri gelen ve kızın ailesinin saygı gösterdiği bir adamın aracılığıyla barıştılar.
Bu arada Kör Veli’ye neler demediler ki! Korkak, ödlek, kaypak... Kör Veli bu lafların hiçbirine aldırmadı, işine baktı. Yazın, pamuk sulamaya yazı köylerine gitti. Kışın davarını beslemek için dağlara dal getirmeye...
Kör Veli’yi anlatırken samsun sigarasını hiç söndürmedi. Meydandaki abidevi çeşmeye gözlerimi dikip Cemil’i dinledim. Anlattıkça anlattı. Dilki Ahmet’i, Kız Mehmet’i, Şaş Bekir’i, Tintirik Kâye’yi, Gara Omar’ı... sonunda sustu. Köyü baştan sona anlatmıştı.
Meydandaki çeşmeyi gösterdim. Biliyor musun buraya niçin Taksim deniyor? Bilmiyorum, dedi gülerek. İstihzalı, ilgili-ilgisiz bir tavrı vardı. İşte, dedim, şu çeşmeden dolayı... İstanbul’a bu çeşmeden su taksim edilirmiş.
Demirlerden kalktık. Tramvay yolunda yürüdük. Mepisto’ya vardık. Cemil, dergilere baktı. En çok da şiir dergilerine. Adının geçmediği dergilerin editörlerine küfretti. Ben üç tane türkü kaseti aldım. Bu gece sabaha kadar bunları dinleyelim, dedim Cemil’e. Dinleyelim, dedim. Sabaha kadar dedim. Oradan çıkıp Halep pasajına girdik. Sinema afişlerini, gazete reklamlarını, popstarcıların boy boy fotoğraflarını ve manyetik kapıyı geçip zemin kata, Pentimento’ya indik. Buraya bütün dergiler geliyordu. Edebiyat, kültür, sanat, siyaset, bilim...

Uğultu, tipi, rüzgar... ne müthiş kıyamet. Odanın ortasına piknik tüpünü getirdim. Çaydanlığa su doldurup, tüpü yaktım. Pencerenin camı buz tuttu. Arkadaşım biraz önce uyandı. Lavaboda yüzünü yıkıyor. Aynaya bakıyor. Her sabah uzun uzun yüzünü yıkar, aynaya bakar. Kel olmasına rağmen saçlarını tarar. İtina ile giyinir.
Birkaç dergi aldıktan sonra oradan çıktık. Pasajın önüne, giriş kapısının kenarına oturduk. Cemil, bir sigara yaktı. Ben kalabalık kız gruplarına baktım. Yalan yok, şehvetlendim.
Cemil memleketten anlatmaya başladı:
Hasan abim, Gazi Ortaokuluna kaydolmuş. İzbe bir evde kalıyormuş. Para pul yokmuş. Köyden gelen bir satır yoğurtla açlığını gideriyormuş.
Bir gün kantinde, çocuklardan biri ekmek arası kavurma almış, ekmeğin yarısını yedikten sonra geri kalanını pencerenin kenarına koymuş. Hasan abimin karnı açlıktan zil çalıyormuş. O ekmeği almak için pencerenin önünden birkaç kez geçmiş fakat, alamamış. Bir seferinde sınıfından bir arkadaşı gelmiş. O gittikten sonra ekmeği almak için elini uzatacakmış ki, bir öğretmenini görmüş. Biraz sonra da temizlikçi gelip ekmeği çöpe atmış.
Okulun önünden her geçişimde, o ekmeğin kokusunu alırım, diyormuş.
Gözü, kalbi, aklı o ekmekte kalmış. O günkü doyma duyguları o ekmekle çöpe gitmiş. Evinde yoğurt da kalmamış.
Hasan abim meyus mükedder ayaklarını sürüyerek sınıfının bulunduğu kata doğru yürümeye başlamış. Açlıktan midesi guruldarken merdivenleri zor çıkmış. Zil çalmış, sınıfa girmiş. Türkçe öğretmeni gelmiş derse. Dersin konusu aç bir ailenin dramını anlatan bir şiirmiş.
Cemil sustu. Meydanın cihetsiz, hedefsiz, düşüncesiz, hazcı kalabalığına seslendi: “Nereye varacak böyle Allah’ım içimizin kirleri!”
Tramvay yolunda yürümeye başladık. İsmailağa camisinin avlusuna girdik. Caminin penceresinden, akşam namazı kılan müminleri gördüm. Onların huşu, huzur içinde namaz kılıp dua okuyuşlarını izledim. Ben dışarıdaydım. Allah’tan ne kadar uzakta, ona ne yabancıydım! Bir kafir gibi hissettim kendimi. Duygularım, düşüncelerim, hayallerim birbirine girmişti. İnsan mıydım, Müslüman mıydım, yerli miydim, yabancı mıydım? Neydim? Kolumdan çekiştirerek pencereden ayırdı beni Cemil.
Akşamın kalabalığına karışıp yürümeye devam ettik. Sent Antuan Katolik Kilisesi’ne girdik. Nasrani kardeşlerimizin ibadethanesini görelim dedim de girdik kiliseye. Avluda bakındık bir süre. Gelip geçenlere baktık. Bizim gibi sadece görmek, gezmek maksadıyla gelen çoktu. Görünürde bir görevlisi, bir bekçisi de yoktu. İçeriye kalbimdeki duyguların karmaşıklığını hissederek girdim.
Üç kız bir erkek gülüşüyorlardı. Kızlardan biri besmele çekip dilek tuttu. Sonra da ya tutmazsa, dedi. Yanındaki kız besmele bile çektin, tutmaz mı, dedi. Erkek arkadaşları, kilisede çektiğin besmelenin hayrı olmaz, dedi. Güldüler. Biz de güldük. Bizi görmediler.
İkonlara yaklaştık. Ortada çarmıha gerilmiş İsa’yı bütün din düşüncelerini bir kenara atarak düşündük. Koca bir yalandı. Milyonları kandıran bir yalan. Meryem ana ikonunun önünde dua ederken kendinden geçmiş bir zenci gördük. Ne içten, ne samimi, ne huşulu dua ediyordu! Bense ancak pencereden bakabilmiştim.
Bir anneyle kızı yaklaştı yanımıza. Sordular, sual eylediler. Cevapladım. Yazdığımızı öğrenince hayranlıkla baktı bize anne. Kızına doğru eğilip yazarmış bu adamlar, dedi. Sent Antuan’dan çıktık. Aynı yolda, caddenin ortasından, yolumuza devam ettik. Hava soğuktu. Berelerimizi çıkarıp kafamıza taktık. Galata kulesinin sağ tarafından aşağı doğru yürüyerek köprüye vardık. Demir korkuluklara tutunarak dinlendik. Denizi, martıları, balıkçıları, vapurları, akşamı seyrettik.
Demliğe bir tutam ıhlamur koydum. Kaynayan suyla ıhlamur çayı yaptım. Yanlış yapmışım. Arkadaşım geldi. Demliği mutfağa götürüp içindekileri büyük bir çaydanlığa doldurup getirdi. Ihlamur kaynamaya başladı. Kokusu, odanın duvarlarına, tavanına, penceresine sindi.
Tramvay durağının yanındaki yeraltı çarşısına girdik. Birer pantolon, kazak aldık. Bayram yaklaşmıştı. Güzel giyinmeliydik. Hiç olmazsa bayramda bakımlı olmalıydık. Cemil, beş kez denedi pantolonu. Yakışıyor muydu, uyuyor muydu, şaire böyle pantolon gider miydi? Beşinci giydiğini aldık. Mavi, taşlanmış kot pantolondu. Poşetlerimizi alıp tramvaya yürüdük. Oturur oturmaz hareket etti. Herkes susuyordu. Cemil’le ben yüksek sesle konuşuyorduk. Yorgun, kaygılı, uykulu insanların konuşacak hali yoktu. Sultanahmet durağında indik. Divanyolu caddesinde yürümeye başladık. Yağmur atıştırıyordu. Bir damla da gözlüğümün camına düşmüştü. Kızlarağası medresesine girdik. Soldan üçüncü masa boştu. Yaşlı, sakallı, bereli çaycı bize orayı işaret etti. Çaycıya itaat edip gösterdiği masaya geçtik. Bu soğuk havada, çay ne büyük, ne sıcak, ne lazımdı!.. Tek şeker atıp karıştırdığım bardağın sıcaklığını orada sevdiğim kadar, başka sevdiğimi hatırlamıyorum. Cemil, üç şekeri de attı, üstelik benden artan iki şekeri de attı. Hınçla, hırsla karıştırıp somurur gibi çayını içmeye başladı. Sağımızdaki masada iki yaşlı, kasketli adam konuşuyordu. Biri çenebaz, öteki ise daha çok susan bir adamdı. Çenebaz olanı anlatıyordu: Ben altı yaşındaydım. Kıbrıs meselesi o zaman da vardı. Her gün bilmem şu kadar Türk şehit edilirdi.
Tatlı bir keman sesi duyuyorduk. Dinledik, hoşlandık. Neden sonra karşı odanın kapısının eşiğinde oturan kemancıyı gördük. O iki adamın yanındaki masada oturan fingirdek kızlar kahkahayla, neşeyle gülüyorlar, yaşadıkları ânın tadını çıkarıyorlardı.
Çay parasını Cemil ödedi. Divanyoluna çıktık. Yapraksız, kuru, sıyrılmış dallarıyla ağaçlar söyleşiyordu. Islanarak, üşüyerek, titreyerek yürüyorduk. Kaldırım taşları ayağımızın altında muti köle gibi duruyordu. Göletlere basıp çorabını ıslatan Cemil daha da üşümeye başladı. Konuşsak mı, sussak mı, titresek mi, ne yapsaydık da başka bir hâle geçseydik?.. Olmadı, hiçbir hâle geçemedik. O an, o hâli yaşamak yazgımızdı, bunu biliyorduk. Havanın kurşunî rengi, bizim havamıza tesir ediyordu. Saçaklardan akan damlacıklar Cemil’in kafasının keline düştükçe şıpırtılar çıkarıyordu ve ben bundan büyük neşe duymaya başlamıştım ki o, beresinin cebinde olduğunu fark etti. Çıkarıp kafasına geçirdi. Bizimle aynı hizada, aynı hızda, yavaş adımlarla yürüyen, kırmızı, güllü başörtülü kız süzgün süzgün bakıyordu. Ağladı ağlayacaktı. Cemil de kızı süzdü. Göz göze geldiler.
Kızlarağasındaki kasketli, kaytan, kır bıyıklı ihtiyarın sözleri şöyleydi:
“İzmit’e gidiyordum. Şoför, genç, deli bir adamdı. Kafasında köylü kasketi vardı. Kasketin ucu iyice havadaydı. Kendinde de, şapkasında da meymenet yoktu.”
İşaret parmağını göğe doğru kaldırarak, köylü kasketini şöyle dikerek: “Kazık gibi oturuyordu. Can güvenliğimiz yoktu. İzmit’e vardık ama, hep canımız ağzımızdaydı.”
Düşmek üzere olan çantamı omzuma iyice astım. Ne var bu çantada, böyle dolandırıp duruyorsun diyen Cemil’e; çantasız olmaz, dedim. Çanta güven verir insana. Cemil, tanrım bana da bir çanta! diyerek gözlerini göğe kaldırdı. Yıldızlar, kurumuş dallar, uçuşan martılardan başka ne gördüğünü söylemedi.
Kız, Cemil’le yan yana yürüyordu. Alnı kırış kırıştı. Titreyerek, korkarak yürüyordu. Düştü düşecek bir haldeydi. Tramvay durağına yöneldi. Cemil’e son bir kez baktı. Cemil de ona baktı. O akşam Cemil, o kızdan bahsedip durdu.
Yağmur yağıyordu. Pıt pıt yağıyor, tatlı tatlı yağıyordu. Kaldırımlara, camlara, üstümüze vuruyordu. Pıt vuruyor, pıt düşüyordu.
Cemil, dört yüz milyon maaşla çalışan bir memurdu. Bu parayla geçinemediğini, ev tutamadığını söyleyip dertleniyordu. İki yüz milyona çalışan milyonları görmüyordu. Görmesi gerekmiyordu. Çünkü Cemil şairdi. Yani toplumun önünde gidiyordu. Cemil’in her gün, her an konuştuğu mevzusu şiir, para ve kızdı. Karşısına bir kız çıksa evlenebilir miydi, bunu kendisi de bilmiyordu.Sistemden, devletten, cemaatten, bireyden, Necip’ten, Şemsettin’den... herkesten dertliydi Cemil. Hırçın, hırslı, doyumsuz bir adamdı. Konuşuyor... hırsla, şevkle, vahşice konuşuyordu. Bir dirençti. Gitti gidecek olandı. Yaralı bir peygamber yalnızlığını yaşıyordu.
Odanın orta yerinde, tüpün üzerinde duran çaydanlığın içinde ıhlamur kaynıyordu. Buharı tavana, duvarlara, pencereye, üzerime siniyordu.
Dışarıda fırtına devam ediyordu.


Recep Şükrü GÜNGÖR