Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

12 Kasım 2008

BİLGİ MİTOSU

Kasım 12, 2008 1
BİLGİ MİTOSU
"Unutma insanlar bilgi değil, avuntu isterler."
M.Gorki


Bilginin mutluluk getirmediği besbelli...Bilgi bağışlayabilmeyi, sevgiyi, şefkati kalbe yerleştiremiyor. Sadre şifa olduğu durumlarda bile, yalnızlık, güvensizlik ve korku gibi yan etkileriyle pahalı bir seçenek. Yalnızlık çünkü, ilişkilerinde "artma,çoğalma" beklentisi içinde olmayanlar, bilgi konusunda da yetersizlikleriyle yüzleşmeye, ürkütülmeye ve "acaba nesnesi olur muyum" korkusuna gelemedikleri için, bilginin mücessem olduğu insanların etraflarını boşaltıyorlar. Bilişsel ürünlerini teklif edecek alıcılar arayan dolu insanlar, benliklerini bir kutsalın hizmetine adayarak, gölgesine sığınarak, hep kendine yontuyor iticiliğinden kurtularak çekim merkezi olabilirler. Güvensizlik evet, bilme duygusu beraberinde bilmeme duygusuyla tanıştırıyor insanı. Sonsuz bir çabayla bile künhüne varamayacağı ölçüsüz bilinmezler karşısında, bilinebileceklerin ummanda bir katre olduğunu, bilindikçe bilinemezlerin arttığını gören zeka, sırtını bilebildiklerine bile dayayamıyor. Şevki nisbetinde giderek küstahlaşan, çın çın kahkahalarını yüzüne savuran meçhul önünde tedirginlik duyuyor.

Altı hayat bilgileri ile doldurulamayan, yaşanır karşılığı bulunmayan retorikten ibaret bilgiler, insanın "güzel"le arasındaki dostluğunu uyandırmak dışında bir gerekliliğe sahip değiller. Dinler de bu tür bilgilere ihtiyatla yaklaşır. Tolstoy bir hikayesinde, şeytanın insanın zamanını, enerjisini, istidadını sömürmek için kurduğu bir tuzaktan söz eder. Kendisi bu tehlikeyi, bu oyunu sezinlediği anda insanlık mirası abidelerini eliyle yıkarak yazın hayatına "Halk İçin Hikayeler"le silbaştan yapmış. Soyutlama tuzağına düşen insanları söz konusu eserinde şöyle tarif eder: "Bilgilerin hayata uygulanamazlığı arttıkça onların iştahları kabarıyor, habire yazıyor ve araştırıyorlardı. Şeytan da ellerini ovuşturuyordu."

Okuma alışkanlığı safhaları olan, öğrenmek için okumak, düşünmek için okumak ve zevk için okumak basamaklarından ikinci, üçüncü aşamalara pek geçilemeyen bir ülkede dillendirmesi bir lüks belki, ama, olabilirse bilgiyi edinmenin en kısa yolu kitaplarla arkadaşlığa pragmatik yaklaşabilmek, son tahlilde kendi kafasıyla düşünmeye varan yolu açabilecek, davranış değişiklikleri vaad eden ve fiiliyata dönüşebilme kapasitesi olan bilgileri içerip içermediğini kontrol etmek gerekli. Soyutlamanın, entelektüel düzlemin cezbedici yönü belli. Arınma hissi vermesi ve reelin ağırlığını kaldırarak gevşetmesi.

Doğru ve beliğ ifade edilmiş ama canlılığı olmayan bilgilerin zihinde atıklara dönüşerek bilinçaltını mesken tuttukları, kirlettikleri, beynin hızını kestikleri, ilk fırsatta peşin hükümler, anlamsız, karışık rüyalar ve düşünceler yerine düşünsel refleksler olarak bilinç düzeyine çıktıkları biliniyor. Yeni yetme kaarilik döneminde, geçelim bir kitabın bir hayatı değiştirebilecek etki ağırlığını, bir aforizmayla, keşfedilen yeni bir sanatkarla, içi doldurulan yeni bir kelimeyle "fatih" psikolojisine girildiği vaki. Hayatın gizemli odalarından birine daha ayak basmanın, bir gerçeği daha ele geçirmiş olmanın verdiği vehmi kaşif hissiyatı çok tatlı. Karanlıkların meşaleleri, kilitlerin anahtarları bilgide ve bilgiyle özdeşleşen kitaplarda aranır o dönemler. "Hayatın yeşil ağaçları arasında her kuram kül rengi kalır" oysa. Gerçek yaşamın günbegün sertleşen yüzeyine tutunabilmek adına tırnakları buz çivisi olarak kullanabilmeyi, alternatif dünyalar inşa edebilme yeteneğiyle de ruhdaki telafi mekanizmalarını destekler okumak.

Duyuş ehli de, katıksız materyalist düşünürler de, insan mutluluğunun bir iç dünya inşasından geçtiğinde birleşirler. Bilgi mühendisliğini, kitaplar da gereken malzemeleri (kelimeler, anlatım imkanları, hayal kurma becerisi) tedarik etmeyi üstlenir. Zorlanılan, geriletilen anlarda, insanın kendini sessiz, sıcak ve büyülü ülkesine atabilmesi bir şans. Dış gerçeklikle entegrasyonu sağlayabilmiş böyle bir kişisel özerkliğin, toprağı alttan akıtmaması kaydıyla masumiyeti ve de gücü var.

Özel hayatla eş süratle gitmeyen, birbiriyle bağlantısız malumat çeşnisi, koşumları som altından bineklerin çektiği arabalara benzetilebilir. Gemi azıya almış sürücü (bilgi) atlar, süratine yetişemeyen arabayı (hayat) iniş yokuş demeden, çalkalayarak, sarsarak, darbeler indirerek içindeki yolcunun zarar görmesine sebebiyet verecek denli tehlikeli bir vasıtaya dönebilir. Mesafe kısa ise ne âlâ. Şöyle bir yirmiiki yıla kadar. Kazasız belasız tamamlanabilirse, katedilen mesafeler paha biçilmez bir iç derinliği ve yıkılmaz bir özgüven olarak insana muhassala olarak kafi. Yolun bitmesi gereken yerde bitmemesi ve bu psikolojinin, bilgilerin fiiliyata (sanat da bu başvuruyu cevaplar) dönüşmesi gereken üretkenlik çağına sarkması işgücü kaybı...

Belki de bir beş-on yıl öncesine kadar, kültürlü olması, yani, somut karşılığı olsun olmasın malumat kırpıntılarıyla donanmış olması, birey için "düzey" alameti sayılırdı. Parça, öyle ki, mesleki bir yararlılığa ulaşması zor. "Bütün bilgi"nin düşmanı. Şimdi bilgilerin kullanışlı olup olmadığına, uygulanabilirliği bulunup bulunmadığına bakılıyor. Bir bilgisayarın sabit diskinde yok yere yer kaplayan dağınık parçacıklar gibi bir süre sonra derli toplu muhakeme, akıl yürütme özelliklerini dumura uğratıyorlar çünkü. Şunu teslim etmek gerekir ki, yola öncelikle herkesin bildiğini bilerek başlamanın emniyeti hazırda olmalı.

Varoluş kondisyonunu yükselten, "yaşıyor" olmanın kendini, toplumunu, çağını "farkındalık" oranına mahsuben anlaşıldığı noktada bilgiyle işbirliği kaçınılmaz. İnsanlığın yaşadığı deneyimler, işlevsellikten yoksun bu türden malumatfüruş, "etki alanı"nı değil, "ilgi alanı"nı genişleten insan tipolojisini geride bıraktı. Artık, kendine tevarüs eden bilgileri çağının bilgileriyle güncelleyen, bilgileri eleyen analitik zekalara asrın hüsn-ü kabulü var.

Dünün bilgi servetine yenilerini ekleyen, yeni şeyler söyleme kaygısı taşıyan insanlara. Birkaç yüzyıl öncesinin kıymet hükümlerine sahip donuk beyinlerin, üzerlerinden naftalin kokusu gelen "kanaat önderleri"nin hem fikri hem de aksiyon anlamındaki ihtiyaçlar için yeterli gelmedikleri, endişeleri, sancıları gidermedikleri, tarihi ortak ideallerimiz lehine işletemedikleri ortada. Satılamayan bayat ekmekleri yoğurup yeni ekmekler yapan fırıncılara benzeyen yazar-çizer taifesi, yeni tatları, daha lezzetli, daha beyaz ekmekleri çıkaracak ilerici karaktere sahip değiller. Çok bilgililer!!! Ancak kendi coğrafyalarında geçer akçe olabilen yerel bir birikim.

Çağın favori cümlesi "Bilgi güçtür". Ama tek başına hiçbir şeyi değişiremiyor, saygıyı da hak etmiyor. Gücünün kıvamını, insanı değiştirdiğinde buluyor. "Ne biliyorsam bedelini ödedim" diyen R. Kipling gibi sorumluluğu, bildiğiyle iş işlemeyi türeterek insanı haraca bağlıyor. İnsan evladı, kendisini mesut, bahtiyar edecek sihirli bilgiyi kitap sayfalarında arama kısır döngüsüne düşüyor. Bilgisi arttıkça yükü, yükü arttıkça huzursuzluğu, huzursuzluğu arttıkça bilgiye muhabbeti artıyor.

Aradığı bilginin Marifetullah (Allah Bilgisi) olduğunu, onun da anlama ve kavrama yetisine bırakılmaksızın, her ölümlünün yüreğine dercedildiğini belki bilerek belki bilmeyerek ve aklı tarafından acıtılarak. Carlos Santana 'nın cümlesiyle "Akıl bütün soruların evi, kalp bütün cevapların" Kitaplar kitabından sonra okunması sökülecek kitap, evren ve insan gönlü... Yaşadığı dünya gurbetinde insanı müteselli edecek başka bir kitaba rastlanılmadı...

Guşef KAV
2002

10 Kasım 2008

YIL 1938...ÖZLEMLE ÖZLENENSİN !

Kasım 10, 2008 3
YIL 1938...ÖZLEMLE ÖZLENENSİN !

Image Hosted by ImageShack.us

Yıl 1938…Kasım’ın 10’u…Saat 09:05…

Yer, gök sustu; hayat durdu.
Bir yalnızlık, bir hüzün tüm ülkede,
Akın akın insanlar geldiler Dolmabalçe’ye,
Ve öğrendiler ki;
Vatanın bağrından kopmuş en büyük nefer,
Son kez yummuş gözlerini,
Bir daha hiç açmamak üzere…

Yüreklerde dayanılmaz bir acı,
Gözlerde yaş yerine kan,
Olmaz, olamaz diyor herkes,
Bizi bırakıp gidemez.
Biz onsuz, o bizsiz edemez…

Yıl 1938…Kasım’ın 10’u…Saat 09:05…

Tarih tarih olalı görmemiştir böyle bir büyük,
Şimdi yüreklerde yaşıyacak bu Yüce Türk..
Bırakmış en büyük emanetini geride,
Şimdi sahip çıkma zamanıdır bu güzel ülkeye…

Çok yoruldu, uğruna can verdiği ülkesi için,
Cepheden cepheye koştu milleti için,
Bağımsız, hür ve laik bir ülke için,
Sonunda yine verdi canını, sevdiği tüm değerler için…

Yüreklerde dayanılmaz bir acı,
Gözlerde yaş yerine kan,
Olmaz, olamaz diyor herkes,
Bizi bırakıp gidemez.
Biz onsuz, o bizsiz edemez…

Rahat uyu ATAM, yattığın yerde,
Gözün arkada kalmasın biz varız geride,
Emanet ettiğin bu güzel ülkede,
Yürüyeceğiz sonsuzu dek, el ele, kol kola,
Senin devrimlerinle, ilkelerinle….
NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE, NE MUTLU SENİ SEVENE..


MEHPARE ÖĞÜT
2006

08 Kasım 2008

GÖLGEM DÜŞMÜYOR ARTIK EVİNİN DUVARLARINA

Kasım 08, 2008 1
GÖLGEM DÜŞMÜYOR ARTIK EVİNİN DUVARLARINA

Hadi gir içeri. Ama gözlerindeki o kanayan suçluluk bırak kapıda kalsın. Ona ihtiyacımız yok artık. O hayatın içine birtürlü sığamayan ve telaşından durmadan sigaraya sarılan yorgun ellerini, nereye baksan hep karşında duran o kırgın çocukluğunu, uzak denizlerin sisli buğusuyla her daim ıslak dudaklarını, ruhumun tek sığınağı o tarifsiz kokunu kapıda bırak. Tutkunu olduğum neyin varsa hepsini bırak kapıda. Yoksa ne kadar istesem de konuşamam seninle. Konuşamam, yalnızca ağlarım.
Ne olur gir içeri. Ama girerken tut elinden sevdanın. Yıllar sonra seni yeniden uzağıma düşüren, seni o geri dönüşü olmayan yollara düşüren, yüreğinden aşkımı, dudaklarından adımı, evinden gölgemi silip götüren, o adını kimselere söylemeden ölmek istediğin, o, hiç kimseyi bu kadar sevmedim ki, dediğin sevdanı al yanına ve gir içeri. İlk aşkının yüzünü yanına al. Utanma benden n'olur. Kalbindeki o sızının halinden en çok aşkınla kavrulmuş yüreğim anlar benim...
Kapat kapıyı. Kapat, içeri hayat girmesin. İçeri yalanlar girmesin. İhanetler, ihtiraslar, oyunlar, maskeler girmesin içeri. Çünkü burada yalnızca sevdan oturuyor. Hayatın içinde soluk alamayan, kendine kalbinde bir yer bulamayan sevdan oturuyor bu evde. Bak, bu ev benim yüreğim. Ne zaman kalbinden kovulsam, ne zaman hayatın ortasında öyle hazırlıksız, öyle savunmasız, öyle yapayalnız kalakalsam gelip sığındığım bu dört duvar benim yüreğim. Burası aşkımın mabedi. Burası sensizliğimin kalesi. Burası deliliğim... Burası baştan ayağa sensin, sevgilim.
Sana sevgilim diyorum hala, bağışla beni. Sen artık bir başkasının sevgilisisin. Yalnızca bu cümleyi kurmamak için bile ölmek isterdim. Seni sonsuza dek kaybettiğim bu günleri hiç yaşamadan ölmek isterdim. Adım dudaklarında yok olmadan, tenim teninde henüz solmadan, daha böylesi yabancın olmadan... Gözlerine baktığımda kendimin değil, bir başka aşkın aksini görmeden önce ölmek isterdim. Ama yapamadım. Nice kaybedişlerden, nice savruluşlardan sonra, artık bu aşkı hayatın pençesinden kurtardık, o dünyevi ihtiraslardan, oyunlardan sıyrıldık ve şimdi artık Tanrı'ya yaklaştık dediğim anda, hayatı, dünyayı ve kaderi yendik dediğim anda, kalbin kalbimin yanında atarken, çocukluğum çocukluğunun ellerinden tutarken, içinde o annemin rahmi kadar huzurlu kokunu soluyarak nefes aldığım yüreğini bırakıp gidemedim. Çünkü zaten hayattan kopmuştum ve cennetteydim. Aşkınla öylesine sarhoştum ki birgün cennetimden kovulacağıma hiç inanmak istemedim.
Evimin, şu talan olmuş yüreğimin dağınıklığını bağışla. Sensizliğe benimle beraber ağladı bu duvarlar. Rutubetleri ondan, aldırma. Otur şöyle, bir sigara yak. Konuşalım. Sözcüklerle değil, sevdamızla konuşalım. Anlatalım herşeyi. Sonra söz bitsin. Ölüme kadar yalnızca susalım. Anlatalım ki bu sevda kanatlarından kırgınlıklarla bağlı kalmasın bu çirkef hayata. Kurtulsun yüklerinden, bağışlasın hayatı ve sonsuzluğa uçabilsin huzurla.
Biliyorum. Seni böylesi sonsuz bir aşkla severek çok büyük bir günah işledim ben. Hayatın girdaplarında savrulup duran ruhuna o yarım ruhumun ağırlığını yükleyerek çok büyük günah işledim. Ne yaptıysan sevdim seni, ne yaşadıysan sevdim. Aşkın o bulup bulup kaybetme oyunlarından yaptığın zırhın içine sakladığın kalbini ne yaparsan yap yıkılmayarak, vazgeçmeyerek ve hep affederek savunmasız bıraktım. Hiç solmayan bir sevda çiçeği olup bozdum ezberini. Direncini kırdım, kalbine girdim. Seni bir kalbi fethetmenin, ona her an kaybedebilme ihtimaliyle bağlanmanın, bir aşk için çırpınmanın o karanlık hazzından mahrum bıraktım. Affet beni, seni aşkın o dünyevi oyunlarından mahrum bıraktım. Belki de bunun için gözyaşlarıyla kazandığın ve yitirmekten çok korktuğun bir sevgiliyi sever gibi değil, sesini birtürlü susturamadığın vicdanını ya da o kusursuz ve daimi sevgisinden bunaldığın ve bu yüzden incitmekten asla çekinmediğin anneni sever gibi sevdin beni. Ama hiç aşık olmadın. Bu yüzden suçlama kendini. Asıl suçlu, bu hayatta kendine yer bulamayan, nereye gitse ya eksik ya fazla kalan, hayatı bir oyun gibi görmeyi ve kurallarına göre oynamayı hep reddeden benim o isyankar, o yaralı ve yabancı ruhum... Sen değilsin sevgilim.
Hayatında önce bir sığıntı gibi yaşamaya, sonra seni kaybetmeye, ardından seni paylaşmaya, sonunda tam da sana kavuştum sanırken aşkın değil vicdanın olmaya, senin için aklına ne gelirse ona dönüşmeye razı oldum hep, katlandım. Hiç pişman olmadım seni sevmekten. Sana hiç kırılmadım. Hep anladım seni. Hayatın içinde soluk alan ve hayat kadar acımasızlaşan o karanlık yanını, buralara ait olmayan, annenin kırgın ömrünün kıyılarında unutulmuş, o yaralı, o sevgiye hasret çocukluğunun, hayatla uzlaşamamış aşk kırgını, yitik ilk gençliğinin ve herşeyin farkında olmanın ç****izliğiyle derinleşen yüzündeki çizgilerin aşkına bağışladım.
Sevdim seni sevgili, sevdim... Seni o birtürlü kucaklayamadığım, ama başımı kaldırıp bakmasam bile hep orada, yukarda olduğunu bildiğim gökyüzüne duyduğum hasret gibi... Seni o suyundan hiç içmediğim, toprağına hiç basmadığım, insanlarını hiç tanımadığım, ama herşeyden kaçıp sığınmak istediğim o uzak ülkelerin hayali gibi... Seni aşkın için gözümü hiç kırpmadan arkamda bıraktığım, gözyaşlarını ve o yaralı ömrünü vicdanım gibi hep içimde sakladığım annemin karşılığı bu hayatta mümkün olmayan duaları gibi... Seni o rahmimden kanaya kanaya söküp atmak zorunda kaldığım, ama kalbimde aşkınla besleyerek büyüttüğüm sevdamızın o masum çekirdeğini tarifsiz bir hasretle özler gibi... Seni öylece, seni çırılçıplak, seni kadere isyan eder gibi, seni Tanrı'ya eş koşar gibi... Sevdim seni sevgili, sevdim...
Beni bir kez öldürüp sensizliğe gömdüğün o yıllarda, o yabancısı olduğum hayatın ıssızlığında soluk almadan ömrümü yalnızca Tanrı'dan gözyaşlarıyla dilediğim o mucize için bekletirken... Sonra Tanrı sesimi duyup o mucizeyi, yani seni, yani o hayatın içine birtürlü sığamayan ve telaşından durmadan sigaraya sarılan yorgun ellerini, nereye baksan hep karşında duran o kırgın çocukluğunu, uzak denizlerin sisli buğusuyla her daim ıslak dudaklarını ve ruhumun tek sığınağı o tarifsiz kokunu yeniden bana verdiğinde... Kalbim kalbinde atarken, çocukluğum çocukluğunun ellerinden tutarken... Mutluluğa dokunarak, mutluluğumun farkında olarak, mutluluktan ağlayarak... Ama bir yanım seni her an yeniden kaybedecek gibi hep tetikte... Sensizliğin o dipsiz uçurumunun kıyılarında korkusuzca dans ederek, seni benden çalan hayatın o acımasız pençesini her an arkamda hissederek... Her gece yüzümü masumiyetinin o benzersiz yurdu olan boynuna gömüp uykuya dalmadan önce bu huzuru bana bağışlayan Tanrı'ya minnetle gülümseyerek... Ve işte tam da o anda ölmeye, sonsuzluğa karışmaya hazır olduğumu ona sessizce fısıldayarak... Sevdim seni sevgili, hep sevdim...
Otur karşıma hadi, bir sigara yak. Konuşalım. Anlat bana sevdanı... İlk aşkının yüzünü anlat... O, hiçkimseyi bu kadar sevmedim ki, dediğin, o adını kimselere söylemeden ölmek istediğin sevdanı anlat bana. Kalbindeki o sızının dilinden en çok aşkınla kavrulmuş bu yüreğim, sevdanın uğruna solup giden şu çocuk ömrüm anlar. Anlat hadi ne olur. Ama sakın bana hayattan söz etme. Sakın bana, hayat böyle bir yer, herşey bitip tükeniyor, her aşk hayata yenik düşüyor, deme... Hayatın içinde soluk alan ve hayat kadar acımasızlaşan o karanlık yanınla değil, buralara ait olmayan, annenin kırgın ömrünün kıyılarında unutulmuş, o yaralı, o sevgiye hasret çocukluğunla, hayatla birtürlü uzlaşamayan o aşk kırgını, yitik ilkgençliğinle ve herşeyin farkında olmanın ç****izliğiyle gün geçtikçe daha da derinleşen yüzündeki çizgilerle konuş benimle. Hayat dışarda kaldı, bak. Burada yalnızca sevdan oturuyor. Sevdanın dilinden konuş benimle. Ben hayatın dilinden anlayamam. Biz bu sevdayı hayatın içinde yaşamadık. Biz bu sevdayı hayatın diliyle yaşamadık. Biliyorum bu şizofren aşkım hep korkuttu seni. Bu uyumsuz varlığım, gerçekliğin içinde yaşayan ve en az hayat kadar acımasız olan o yanını çok korkuttu. Benimle hayata yabancılaşmaktan korktun. Bu yüzden yalnızca öykülerinde ağladın o uyumsuz varlığıma. Yalnızca öykülerinde eğildin bu sevdanın önünde. Sen beni yalnızca öykülerinde sevdin...
Şimdi ilk aşkımın yüzü diye sarıldığın ve uğruna adımı dudaklarından, kalbimi kalbinden, gölgemi evinin duvarlarından söküp attığın o sevdanın, yaralı yüreğine rağmen hayatın ortasında dimdik ayakta duruyor olması bir tesadüf mü sence? Hayatla yaralanmış iki kırgın yürekten, onun içinde varolmayı reddederek yalnızca aşkı kendine vatan bileni ve bu yüzden çırılçıplak, savunmasız ve güçsüz kalarak yıkılmış olanı değil, hayatın tam da ortasında ona meydan okuyarak yaşayanı, sevgiye duyduğu güvensizliği yaralı yüreğine kalkan yaparak ayakta kalmayı başarmış olanı seçmen bir tesadüf mü? Hayattan kopmuş bir roman kahramanından sıkılıp, hayatın içinde mücadele eden bir gerçeklik kahramanını tercih etmen bir tesadüf mü?
Anlat bana ne olur... Kaybedecek birşeyimiz yok artık. Birazdan şu kapıdan çıkıp gideceksin. Aramıza hayat girecek... Aramıza başka bir sevdayla anlamlanan sayısız anlar, sayısız mekanlar, geri dönüşü olmayan anılar, sözler ve koca bir yaşam girecek. Gittiğin o sonsuzluk yolculuğundan seni bir daha geri çağırmayacağım. Duvarları gözyaşlarımla rutubetlenen bu dört duvar yüreğimde geçireceğim karanlık gecelerde bana o mucizeyi yeniden göndermesi için Tanrı'ya yeniden yalvarmayacağım. O hayatın içine birtürlü sığamayan ve telaşından durmadan sigaraya sarılan yorgun ellerinin, nereye baksan hep karşında duran o kırgın çocukluğunun, uzak denizlerin sisli buğusuyla her daim ıslak dudaklarının ve ruhumun tek sığınağı o tarifsiz kokunun özlemiyle çıldırsam bile, merhametin için yalvarıp sana bir kez daha aynı acımasızlığı yapmayacağım. Kimi geceler başka bir sevdaya sarılıp uyuduğun yatağından ansızın uyanıp doğrulduğunda, o koyu sevdasıyla boşlukta kanayan gözlerimin hayali 'nereye gidiyorsun sevgilim' demeyecek sana... Korkma benden artık. Aşkına rakip değilim. Ömrüne rakip değilim. Seni kadere emanet ettim. Seni ilk aşkının yüzüne emanet ettim. Kırgın değilim ne sana, ne de seni elimden alan bu acımasız hayata... Beni onca kaybedişten ve gözyaşından sonra bu dünyadaki cennetine çağıran, sonra annemin rahmi gibi huzur kokan uykularımızı sonsuza kadar yeniden elimden alan Tanrı'ya bile kırgın değilim ben...
Şimdi git artık sevgilim. Sana sevgilim diyorum hala, bağışla beni. Sen artık bir başkasının sevgilisisin. Yalnızca bu cümleyi kurmamak için bile ölmek isterdim. Seni sonsuza dek kaybettiğim bu günleri hiç yaşamadan ölmek isterdim. Adım dudaklarında yok olmadan, tenim teninde henüz solmadan, daha böylesi yabancın olmadan... Gözlerindeki o çocuksu suçluluğu giderken denize at. Ona ihtiyacın yok artık. Affet kendini... Beni affet... Affet bu yaralı sevdamı... O hayatın içine birtürlü sığamayan ve telaşından durmadan sigaraya sarılan yorgun ellerini, nereye baksan hep karşında duran o kırgın çocukluğunu, uzak denizlerin sisli buğusuyla her daim ıslak dudaklarını, ruhumun tek sığınağı o tarifsiz kokunu yanına al giderken... Tutkunu olduğum neyin varsa hepsini alıp git... Şizofren aşkının son mektubu bu sana... Şimdi söz bitti artık.
Konuşamam artık seninle... Konuşamam, yalnızca ağlarım...
Uçurumun dibinde nasıl göründüğümü
Merak ederdim hep.
Yüzümün aynadaki boşluğuna hep bakmak isterdim.
İnançlarımın kırılıp döküldüğü yeri anlamak için
kalabalıklar içindeki yalnızlığıma dokunmak isterdim...
Aşktı adın uçurumda, yanı başımda
aynadaki suretimdi yüzüm,
aykırı kanardı bana.
İnançlarımın çoğu yalanmış
alay ederdi benimle.
Çok geç anladım, kalabalıklar arasındaki
senmişsin dokunamadığım...
Yalnızlığım diye küçümsediğim senin sevginmiş,
Geceleri ansızın uyanıp
İncitip durduğum senin yokluğunmuş...
Onca sevişmeden sonra değişmemişsem,
sihirli bir aydınlıkta,
içimde bir yer sana sonsuz hasret kaldığı içinmiş...
İşte onca yalan geçen hayatımda
buymuş tek gerçekliğim...

Cezmi ERSÖZ

BANA SENSİZLİĞİ ÖĞRET

Kasım 08, 2008 0
BANA SENSİZLİĞİ ÖĞRET

Her düştüğümde tutup ellerimden kaldıran ayağa, ellerinle silen gözyaşlarımı.. Titriyor dizlerim, geçtim yürümekten, adım atmaktan, ayakta bile duramıyorum. Yıkılıyorum ufacık bir fiskeyle bile boylu boyunca yere.

Su gibi akıp gidiyorsun ellerimin arasından, tutamıyorum.
Ellerimde bıraktığın ıslaklığını da alıp gitsen ya..
Aksa ya gözlerimden gözlerin gözyaşlarım gibi..

Bana yokluğunu öğret..

"Hiç bir şey güzel olmayacak bundan sonra" de, "Sen yoksun" de, "Ben yokum" de.

"Denizin lekesi de çıkar elbet bir gün", "Bundan sonra hiç gelmeyecek baharların, hep zemherilerde üşüyeceksin" de..

Köhnemiş bir hayatın içinden aldığın beni, bırak aldığın yere.

Bana gitmeyi öğret..

Zannettim ki çok kolay olacaktı, dönüp sırtımı ağır adımlarla yürüyecektim sadece. Hiç bir şey eksilmemiş gibi tutup hayatın bir ucundan, avutacaktım kendimi, kendi süslediğim yalanlarla.

Bilemezdim ki, öğrenmediğimi gitmeleri. Takıldı ayaklarım yıllara, sendeledim, sarsılıp kaldım olduğum yerde.

Bir adım bile atamıyorum şimdi ne önüme ne de ardıma, bekliyorum öylece.

Bana ıssızlığı öğret..

Kalabalıkların arasında duymuyorum hiç bir sesi. Ne bir sevda, ne de bir dost eli çekip çıkaramıyor beni ıssızlığımdan.

Koskoca dünyada bir ben kalmışım sanki tek başıma.

Oysa ki devam etmekte hayat, akıp gidiyor zaman herkes için. Gün yine doğuyor bir yerlerde, akşamlar oluyor. Şehrin ışıkları aydınlatıyor bir bir sokakları.

Yağmurlar yağıyor.. Derin bir nefes alıp, içime çekmek isterken fark ediyorum toprağın kokusunu bile hissetmediğimi artık.

Bana sensiz ağlamayı öğret..

Hiç bilmedim ki ben yalnız ağlamayı. Küçük bir kız çocuğu gibi sığındığım kollar, şimdi öylesine uzak, bir o kadar da yabancı..

Seninle olan çokluğumu bırakırken sende, benimle kalacak yalnızlığım yanıbaşımda bekliyor beni..

Bilirsin, hiç sevmedim "Elveda" ları. Kaç kez "Hoşçakal" dediğimi de saymadım sana..

Şimdi tek bir kelime bile etme, susuşalım sadece.

Son kez "Elveda" demeyi öğret, gitmeden önce...


Alıntı