Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

12 Kasım 2008

CAN YÜCEL' DEN....

Kasım 12, 2008 0
CAN YÜCEL' DEN....
Hayat güzel, yaşamak, güzel, ama kıymetini bilmedikten sonra neye yarar ki.
Bakın büyük usta Can Yücel ne güzel söylemiş, gelin hep birlikte kulak verelim ona ve her gün yine mi diyerek oflayıp püflediğimiz rutin hayatımızın aslında ne kadar güzel olduğunu aşağıdaki dizeler eşliğinde bir kez daha farkına varalım…
Bu arada Rahmetli Can Usta’yı da hep birlikte anmış olalım…


Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama
Yarım saat erkene kurulsun saatin
Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin..
Pencerini aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin
Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin
Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin
Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart
Çek kızarmış ekmek kokusunu içine
Bak güzelim kahvaltının keyfine..
Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis,
Önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin
Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile
Sonra koş git işine, dünden, önceki günden,
Hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla,
Ohhh şöyle bir hafifle
Bir güzel kahve ısmarla kendine, seni mutlu eden sesi duymak için alo de
Hiç işin olmasa da öğle üzeri dışarı çık
Yağmur varsa ıslan, güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa
Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak
Çiçek görürsen kokla, köpek görürsen okşa, çocuk görürsen yanağından makas al..
Sonra,şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı, sen çok darda iken kimler seni ferahlattı, hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı? Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?
Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara
Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor..
Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak, yüzünde güller açtıracak..
Günün güzeldi değil mi? Akşamın da güzel olsun.. Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun..
Saklama tabakları, bardakları misafire
Sizden ala misafir mi var bu dünyada
Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil, vazife yapar gibi hiç değil,
Şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi, eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının..
Gece evinde, dostların olsun
Sohbetin yemeğin, kahkahan olsun..
Arkadaşım, hayat bu daha ne olsun?

Ama en önce ve illaki sağlık olsun!


Can YÜCEL

BEKLEMEK

Kasım 12, 2008 0
BEKLEMEK


Balad’ta bir Arnavut kaldırımı dik yokuşta...
masalsılık diye tutturmuş, şehrin Haliç sularına sahici yalanlarımı atmışım
sararmış bir fotoğraftayım, anla
azınlığım, her şey kadar ahşap ve eski ve biraz terkedilmiş
nadirliğim mekân kadar, kendime dairdir -bütün geçmişimle- anlattıklarım
bir eski zaman kalıntısı... beklerim



Durağa geleli yarım saat olmuştu. Beklemekten bacakları sızlamaya başladığından küçük mesafede gidip gelmeyi denedi. “Neden bu kadar gecikti?” diye düşündü. Daha önce hiç bu kadar beklememişti. “Hep aynı saatte geliyorum” diyerek saatine bir daha baktı. Dörde geliyordu işte. Otobüs bozulmuş olmalıydı. Belki de lastiklerden biri patlamıştı. Yine de hiç bu kadar uzun süre beklediği olmamıştı. Yere oturup biraz dinlenmeye çalıştı. Karşısındaki yüksek binaları süzdü bir süre. Onlar bitince arkalarındaki binalara göz attı. Sonra altı şeritli yola takıldı bakışları. Yolda gidip gelen arabalar garip görünüyordu. Hiçbir yerde hiçbir zaman durmuyorlarmış gibi sürekli hareket hâlinde olduklarını varsaydı birden. İnsanı çileden çıkaracak derecede can sıkıcı bir ayrıntıydı bu. Herkes nereye gidiyordu böyle?

Otobüs hâlâ görünmüyordu ortalıkta. Birilerine sorsa iyi olacaktı ama görünürde birileri de yoktu. Bu duraktan bir tek kendisi biniyordu zaten. Daha önce başka bir yolcuyla da karşılaşmamıştı. Yolun karşısındaki gündüz vakti ışıkları yanıp sönen markete gidip sormayı geçirdi aklından, ama bu risk almak demekti. En az yirmi adım ilerideki yaya geçidine gitmek, ışığı beklemek, altı şeritli yolu geçmek, markete girip sormak, sonra geri dönmek çok uzun sürebilirdi ve bu süre içinde de otobüs gelip gidebilirdi. İşte o zaman iş işten geçerdi. Üstelik sorularına yanıt alacağı da kesin değildi. Markette karşılaşacağı kişinin buradaki duraktan habersiz olma ihtimâli bile vardı. “Pardon, anlayamadım. Durak mı dediniz? Nerede, hani? Daha önce hiç otobüse binmedim. Demek yolun tam karşısında bir durak var. İnanın hiç bilmiyordum. Kusura bakmayın size yardımcı olamayacağım. Ama isterseniz müşterilere sorabilirsiniz. Belki konuyla ilgisi olan çıkar...” Falan filan... Yarım saat sürme ihtimâli olabilecek bir duruma girmemeliydi. “Düşünmesi dahi tahammül edilir gibi değil” diye mırıldandı. Vazgeçti.

Biraz daha beklemeliydi, nasılsa gelirdi. Hiç gelmediği olmamıştı, aslında geciktiği de hiç olmamıştı. Kesin önemli bir sorun çıkmıştı. Saat beşi geçiyordu işte. Beklemek korkunçtu. Berbat hissediyordu insan kendisini. Bunu ancak bekleyen anlayabilirdi. Hayatında hiç beklememiş olan bilemezdi. Çantasını başının altına koyup uzandı. Gökyüzünü gezindi bir süre. Berrak mavide dolanan beyaz öbekleri saydı. Ama hâla otobüs gelmemişti. “Ne olacak şimdi?” diye düşündü. Sağda solda, kaldırımda, bu tarafta, karşı tarafta hiç yürüyen insan yoktu. Kimse yürümeyi denemiyordu burada. Belki de bu yüzden otobüs gelmekten vazgeçmişti. Neden olmasındı. Mümkündü tabiî. “Ben varım ama, otobüs bunu çok iyi biliyor. Her gün aynı saatte burada bekliyorum” diye düşündü. Sanki biraz da öfkelenmişti. Düşüncesinden geçen kelimeler biraz sert vurgu yapmış gibi geldi ona. Sakinleşmeliydi. Şimdi bir otobüs yüzünden gerilmenin hiç sırası değildi. Dünya hâli. Her şey, her zaman yolunda gidecek diye bir kaide yoktu sonuçta. Ara sıra değişiklik yaşamanın tadına varmalıydı. Yine de biraz sıkıcıydı. Yani işin içinde beklemek olmasaydı belki keyifli olabilirdi ufak değişiklikler. Beklemenin sinirleri bozan tarafı ağır basıyordu.


Gözlerini kapattı. Uyuyakaldığında arabalar hâlâ yolda akıyordu. Anlık rüyasında büyük beyaz bir otobüsü kovaladığını gördü. Dar sokaklardan geçerken otobüs çarpmamak için bir incelip bir kalınlaşıyor, bazen karşısına çıkanların üzerinden zıplıyordu. “Hiç böyle otobüs görmemiştim” diye düşündü. Arkasından koşarken bir yandan da ona sesleniyordu var gücüyle: “Hey dur! Beni almayı unuttun!” Ne çok bağırmıştı ki kısık sesini kendisi bile duyamamıştı. Çok zamandır otobüs önde o arkada bu vaziyette idiler demek ki. Birden şehir bitti. Yol bitti. Zemin bitti. Uçmaya başladılar. Neredeyse bir kelaynak ile çarpışıyordu. “Önüne baksana, uçmayı bilmiyorsan ne işin var burada? İn aşağıya!” diye çıkışan kelaynak ile konuşabilmeyi diledi bir an. Tam bir şey söyleyecekken otobüsün karanlığın içinde kaybolmak üzere olduğunu farketti. “Eyvah! Kaybedeceğim” diyerek uçuşunu hızlandırdı. Otobüs bir kara deliğin içine atlamıştı.

Yoldan hızla geçen itfaiye arabasının siren sesiyle korkuyla yerinde zıplayarak uyandığında önce nerede olduğunu anlayamadı. “Burası da neresi böyle? Ne işim var benim burada?” diye mırıldandı. Otobüs durağında olduğunu farkedince rüyasındaki otobüs hayâl meyal canlandı gözünde. Ayağa kalkıp çantasını sırtına aldı ve yürümeye başladı. “Hiçbir şeyi beklememeliyim” dedi. Bekleyerek kim bilir neleri kaçırmıştı. Bu kadar hızlı bir hayatta beklemek gerilemek demekti. Şimdi, nelerden geri kalmış olabileceğini kestirmeye çalışıyordu. Ama ne kadar düşünürse düşünsün bunu bilebilmesi mümkün değildi.




Balad’ta bir Arnavut kaldırımı yokuş...
masalsılıkla karışık, Haliç sularına sahici yalanlarımı atmışım
sararmış bir fotoğraf kenarında, anla
azınlığım, her şey kadar ahşap, eski, terkedilmiş
nadirliğim mekân kadar,
bir eski zaman kalıntısı... beklerim


Naz FERNİBA
Kaynak - dergibi.com

"AŞK'IN ZAMANI"NDA AŞK

Kasım 12, 2008 0
"AŞK'IN ZAMANI"NDA AŞK


Herşeyin bir zamanı olduğu gibi "Aşkın da bir zamanı" var. Ancak bu zaman değişen bir zaman... Başı- boş, hoyrat, dolu dizgin olacağı gibi, gerilimli, müzmin, ağır bir zaman da olabilir. Bu anlamıyla aşkı ve zamanı birbirinin üzerine oturtmak oldukça güçtür.

Uzaklaşan ve sonra zamana direnerek kendi zamanını yeniden bulan aşkları özlüyoruz belki de... Onun içindir ki aşkın en 'iş gören' hikayesi "ayrılık" metaforu üzerine oturtulur.

Yılların hükmüne direnen, ancak kendi iç zamanını yenemeyen tutkulu, mahrem, gayri meşru aşkları... Mesela ayrılığın bir yıl sonrasında telefonun ahizesine düşmüş bir "Alo... alo"yu işitmek isteğinin olağanüstü soyutlamasını... Yine yıllar sonra aynı anı yaşamak için bizleri aynı merdivenlere tırmandıran, aynı kapıları çaldıran dürtüyü... Bir de aşkın biteceği anı yaşamamak için ertelenmiş, zamana bırakılmış aşkların gerilimlerini... Ve de 'An'ı Şimdi ve Burada olmanın ötesinde matematiksel bir zamanın sıradanlığında, duyuların, hareketin, duyguların ağır zamanında aşkın 'An'ını yaşamak isteği...

En çarpıcı yönü de insanın hatırlanma egosunun aşkı çağrışımsal sembollerle zamana karşı koruma isteği -kurutulmuş gül ya da baskılanmış bir anın ardında unutulan bir nesne gibi mesela- ya da yıllar sonra sadece geride bırakılanları alarak ardında yarım içilmiş bir sigara bırakmak gibi... Sonuç ise aşkı, yeni çağrışımsal sembollerle bir başka zamana ertelemek...
..................
Aşkın zamanı, ölümün zamanına benzer biraz da. Gömmek duygusu üzerine ölüye karşı duyduğumuz uzaklık veya saklama isteği. Unutmamak için mezar, hatırlamak için yıldönümleri ve "bir mezarı bile olmadı" şeklindeki iç geçirmeler...
Bir "Lahitin deliğine gizlenen sırlarımız" nasıl da mahrem tarihimizin kütüklerine yaldızlı, silinmez harflerle yazılıyor. Evet gömmek, saklamak, mekanlardan mezarlar yaratmak, sırlamak, 'Aşkın ve ölümün zamanı.' Yanlızca bir farkla;Aşkın hiçbir zaman dikili bir mezar taşı olmadı, belleğin içinde bir virüs gibi yayılan imgelerden gayrı...
.................
Ölüm döşeğindeki insanların hırıltılıları nasıl tekdüze olabilir. Oysa ki insanların bu zamanlarda ömrün muhakemesini yaptıklarını söyler bazı yerel inanışlar. İnsanlar ortalama ömrünün; uzun, sancılı ve ağır bir 'An'ını nasıl da kısa zamanlara sığdırıyor. Bir film şeridi gibi hayat gözlerimizin önünde akıveriyor. Sinema An'ın izdüşümlerini perdede donduran bir sanat...Peki Aşk'ın Zamanı'nı bir filmin şeridinde nasıl anlatabiliriz. Bütün bu olgular eğer şiirsel bir anlatıma eşlik eden iç parçalayıcı keman girişleriyle beyazperdeye yansıyorsa o filmin ismi "Aşkın Zamanı"nı olmalıydı. Uzakdoğu sinemasının ünlü yönetmeni Wong Kar-wai'nin "AŞK ZAMANI" (In The Mood For Love 2000) filmi sinemanın dilinde aşkın zamanın nasıl yakalandığının en güzel örneğini veriyor. Hong-Kong'un dar sokaklarında aldatma mağduru evli bir erkek ve kadının oluşturduğu ortak dilin içinde kendi zamanını yaratan bir aşkın hikayesi. Aynalara yansıyan görüntüler ve kahramanların yanyana geçişlerinde ağırlaştırılan çekimlerde aşkın 'Anı' ortaya çıkıyor. Yaşayanlar için mutlak uzun, sancılı, ağır zamanı, izleyiciye bir uzun metrajin süresinde yansıtma başarısında yatıyor "Aşk Zamanı"nın dehası... Sinemanın dilinin bütün yaratıcı ögelerini kullanarak bizleri gerçek zamanımızdan alıp sinemanın zamanına götüren bir başarı.
................
Bazen sinemanın zamanı hayatın zamanına benzeyebilir. Atlamalı, unutkan, saatlerin dakikalara sığdırıldığı, bir zaman. Hani bizde demez miyiz "Koskocaman 10 yıl nasıl geçti bilemedim." Aslında bilinmiştir 10 yılın nasıl geçtiği. Ancak sadece bunları anlatmaktan muzdariptir kişi ve unutmuştur 10 yılın indeksini... Sinemada da kişiyi bir evin içinde görürüz, sonra evin kapısında. Ancak onun hep bir merdivenden aşağı inmiş olacağını bilir ama duyumsayamayız. Es geçeriz. Aynen hayatta olduğu gibi "bir merdivenden inmenin ne anlamı olabilir ki"? Aslında sıradan, tekrar tekrar yaşadığımız her alışkanlığın kendine has bir anlamı olmalıydı. Aşkın kendini tekrar etmesi veya yeniden yaşanması gibi... Sinemanın zamanı hayata, aşkın zamanı ölüme benzer..."Aşk'ın Zamanı" ise hem hayata hem de ölüme...


Selah KEMALOĞLU
14 Ekim 2002
Kaynak: dergibi.com

BİLGİ MİTOSU

Kasım 12, 2008 1
BİLGİ MİTOSU
"Unutma insanlar bilgi değil, avuntu isterler."
M.Gorki


Bilginin mutluluk getirmediği besbelli...Bilgi bağışlayabilmeyi, sevgiyi, şefkati kalbe yerleştiremiyor. Sadre şifa olduğu durumlarda bile, yalnızlık, güvensizlik ve korku gibi yan etkileriyle pahalı bir seçenek. Yalnızlık çünkü, ilişkilerinde "artma,çoğalma" beklentisi içinde olmayanlar, bilgi konusunda da yetersizlikleriyle yüzleşmeye, ürkütülmeye ve "acaba nesnesi olur muyum" korkusuna gelemedikleri için, bilginin mücessem olduğu insanların etraflarını boşaltıyorlar. Bilişsel ürünlerini teklif edecek alıcılar arayan dolu insanlar, benliklerini bir kutsalın hizmetine adayarak, gölgesine sığınarak, hep kendine yontuyor iticiliğinden kurtularak çekim merkezi olabilirler. Güvensizlik evet, bilme duygusu beraberinde bilmeme duygusuyla tanıştırıyor insanı. Sonsuz bir çabayla bile künhüne varamayacağı ölçüsüz bilinmezler karşısında, bilinebileceklerin ummanda bir katre olduğunu, bilindikçe bilinemezlerin arttığını gören zeka, sırtını bilebildiklerine bile dayayamıyor. Şevki nisbetinde giderek küstahlaşan, çın çın kahkahalarını yüzüne savuran meçhul önünde tedirginlik duyuyor.

Altı hayat bilgileri ile doldurulamayan, yaşanır karşılığı bulunmayan retorikten ibaret bilgiler, insanın "güzel"le arasındaki dostluğunu uyandırmak dışında bir gerekliliğe sahip değiller. Dinler de bu tür bilgilere ihtiyatla yaklaşır. Tolstoy bir hikayesinde, şeytanın insanın zamanını, enerjisini, istidadını sömürmek için kurduğu bir tuzaktan söz eder. Kendisi bu tehlikeyi, bu oyunu sezinlediği anda insanlık mirası abidelerini eliyle yıkarak yazın hayatına "Halk İçin Hikayeler"le silbaştan yapmış. Soyutlama tuzağına düşen insanları söz konusu eserinde şöyle tarif eder: "Bilgilerin hayata uygulanamazlığı arttıkça onların iştahları kabarıyor, habire yazıyor ve araştırıyorlardı. Şeytan da ellerini ovuşturuyordu."

Okuma alışkanlığı safhaları olan, öğrenmek için okumak, düşünmek için okumak ve zevk için okumak basamaklarından ikinci, üçüncü aşamalara pek geçilemeyen bir ülkede dillendirmesi bir lüks belki, ama, olabilirse bilgiyi edinmenin en kısa yolu kitaplarla arkadaşlığa pragmatik yaklaşabilmek, son tahlilde kendi kafasıyla düşünmeye varan yolu açabilecek, davranış değişiklikleri vaad eden ve fiiliyata dönüşebilme kapasitesi olan bilgileri içerip içermediğini kontrol etmek gerekli. Soyutlamanın, entelektüel düzlemin cezbedici yönü belli. Arınma hissi vermesi ve reelin ağırlığını kaldırarak gevşetmesi.

Doğru ve beliğ ifade edilmiş ama canlılığı olmayan bilgilerin zihinde atıklara dönüşerek bilinçaltını mesken tuttukları, kirlettikleri, beynin hızını kestikleri, ilk fırsatta peşin hükümler, anlamsız, karışık rüyalar ve düşünceler yerine düşünsel refleksler olarak bilinç düzeyine çıktıkları biliniyor. Yeni yetme kaarilik döneminde, geçelim bir kitabın bir hayatı değiştirebilecek etki ağırlığını, bir aforizmayla, keşfedilen yeni bir sanatkarla, içi doldurulan yeni bir kelimeyle "fatih" psikolojisine girildiği vaki. Hayatın gizemli odalarından birine daha ayak basmanın, bir gerçeği daha ele geçirmiş olmanın verdiği vehmi kaşif hissiyatı çok tatlı. Karanlıkların meşaleleri, kilitlerin anahtarları bilgide ve bilgiyle özdeşleşen kitaplarda aranır o dönemler. "Hayatın yeşil ağaçları arasında her kuram kül rengi kalır" oysa. Gerçek yaşamın günbegün sertleşen yüzeyine tutunabilmek adına tırnakları buz çivisi olarak kullanabilmeyi, alternatif dünyalar inşa edebilme yeteneğiyle de ruhdaki telafi mekanizmalarını destekler okumak.

Duyuş ehli de, katıksız materyalist düşünürler de, insan mutluluğunun bir iç dünya inşasından geçtiğinde birleşirler. Bilgi mühendisliğini, kitaplar da gereken malzemeleri (kelimeler, anlatım imkanları, hayal kurma becerisi) tedarik etmeyi üstlenir. Zorlanılan, geriletilen anlarda, insanın kendini sessiz, sıcak ve büyülü ülkesine atabilmesi bir şans. Dış gerçeklikle entegrasyonu sağlayabilmiş böyle bir kişisel özerkliğin, toprağı alttan akıtmaması kaydıyla masumiyeti ve de gücü var.

Özel hayatla eş süratle gitmeyen, birbiriyle bağlantısız malumat çeşnisi, koşumları som altından bineklerin çektiği arabalara benzetilebilir. Gemi azıya almış sürücü (bilgi) atlar, süratine yetişemeyen arabayı (hayat) iniş yokuş demeden, çalkalayarak, sarsarak, darbeler indirerek içindeki yolcunun zarar görmesine sebebiyet verecek denli tehlikeli bir vasıtaya dönebilir. Mesafe kısa ise ne âlâ. Şöyle bir yirmiiki yıla kadar. Kazasız belasız tamamlanabilirse, katedilen mesafeler paha biçilmez bir iç derinliği ve yıkılmaz bir özgüven olarak insana muhassala olarak kafi. Yolun bitmesi gereken yerde bitmemesi ve bu psikolojinin, bilgilerin fiiliyata (sanat da bu başvuruyu cevaplar) dönüşmesi gereken üretkenlik çağına sarkması işgücü kaybı...

Belki de bir beş-on yıl öncesine kadar, kültürlü olması, yani, somut karşılığı olsun olmasın malumat kırpıntılarıyla donanmış olması, birey için "düzey" alameti sayılırdı. Parça, öyle ki, mesleki bir yararlılığa ulaşması zor. "Bütün bilgi"nin düşmanı. Şimdi bilgilerin kullanışlı olup olmadığına, uygulanabilirliği bulunup bulunmadığına bakılıyor. Bir bilgisayarın sabit diskinde yok yere yer kaplayan dağınık parçacıklar gibi bir süre sonra derli toplu muhakeme, akıl yürütme özelliklerini dumura uğratıyorlar çünkü. Şunu teslim etmek gerekir ki, yola öncelikle herkesin bildiğini bilerek başlamanın emniyeti hazırda olmalı.

Varoluş kondisyonunu yükselten, "yaşıyor" olmanın kendini, toplumunu, çağını "farkındalık" oranına mahsuben anlaşıldığı noktada bilgiyle işbirliği kaçınılmaz. İnsanlığın yaşadığı deneyimler, işlevsellikten yoksun bu türden malumatfüruş, "etki alanı"nı değil, "ilgi alanı"nı genişleten insan tipolojisini geride bıraktı. Artık, kendine tevarüs eden bilgileri çağının bilgileriyle güncelleyen, bilgileri eleyen analitik zekalara asrın hüsn-ü kabulü var.

Dünün bilgi servetine yenilerini ekleyen, yeni şeyler söyleme kaygısı taşıyan insanlara. Birkaç yüzyıl öncesinin kıymet hükümlerine sahip donuk beyinlerin, üzerlerinden naftalin kokusu gelen "kanaat önderleri"nin hem fikri hem de aksiyon anlamındaki ihtiyaçlar için yeterli gelmedikleri, endişeleri, sancıları gidermedikleri, tarihi ortak ideallerimiz lehine işletemedikleri ortada. Satılamayan bayat ekmekleri yoğurup yeni ekmekler yapan fırıncılara benzeyen yazar-çizer taifesi, yeni tatları, daha lezzetli, daha beyaz ekmekleri çıkaracak ilerici karaktere sahip değiller. Çok bilgililer!!! Ancak kendi coğrafyalarında geçer akçe olabilen yerel bir birikim.

Çağın favori cümlesi "Bilgi güçtür". Ama tek başına hiçbir şeyi değişiremiyor, saygıyı da hak etmiyor. Gücünün kıvamını, insanı değiştirdiğinde buluyor. "Ne biliyorsam bedelini ödedim" diyen R. Kipling gibi sorumluluğu, bildiğiyle iş işlemeyi türeterek insanı haraca bağlıyor. İnsan evladı, kendisini mesut, bahtiyar edecek sihirli bilgiyi kitap sayfalarında arama kısır döngüsüne düşüyor. Bilgisi arttıkça yükü, yükü arttıkça huzursuzluğu, huzursuzluğu arttıkça bilgiye muhabbeti artıyor.

Aradığı bilginin Marifetullah (Allah Bilgisi) olduğunu, onun da anlama ve kavrama yetisine bırakılmaksızın, her ölümlünün yüreğine dercedildiğini belki bilerek belki bilmeyerek ve aklı tarafından acıtılarak. Carlos Santana 'nın cümlesiyle "Akıl bütün soruların evi, kalp bütün cevapların" Kitaplar kitabından sonra okunması sökülecek kitap, evren ve insan gönlü... Yaşadığı dünya gurbetinde insanı müteselli edecek başka bir kitaba rastlanılmadı...

Guşef KAV
2002