Bu Blogda Ara
28 Mayıs 2009
27 Mayıs 2009
Daima İstanbul'İstanbul'da Yaşama Sanatı', İstanbul'u kültürel anlamda kuşatıcı yazılardan oluşuyor. Kitapta, İstanbul tarihini Bizans'tan alarak günümüze kadar getiren yazıların yanında, tek bir yapı üzerine kaleme alınmış yazılar da var. Boğaziçi, musiki, şehrin florası, kuşları, damak tadı gibi konular etrafında dönen yazılarda şehrin bugün sahip olduğu değerler anlatılıyor
Baharın gelişiyle İstanbul"un rengi değişmeye başlar. Kıştan kalan soluk renkler yerini taze bir canlılığa bırakır. Gökyüzünün mavisi, doğanın yeşili daha içten yansıtır kendini. Güneş, bizi geç saatlere kadar terk etmez. Çiçek açan ağaçların kokusu ortalığa ılık bir ferahlık verir. Mayısa doğru erguvan ağaçlarının bir bir kendini göstermesiyle İstanbul"da gezmek bir şölene dönüşür. Ne kışın ilikleri donduran soğuğu, ne de yazın bunaltıcı sıcağı vardır, baharda. Gönlünce sokakların, parkların, bahçelerin tadını çıkarma zamanıdır.
Bahar ayları, İstanbul"u yeniden görmek, keşfetmek için bulunmaz bir fırsat. Eğer İstanbul"da baharın keyfini süre süre geziler yapma düşünceniz varsa yanınızdan ayırmamanız gereken bir kitap yayımlandı yakın zamanda; Haluk Dursun"un İstanbul"da Yaşama Sanatı.
Haluk Dursun"u uzun yıllar TRT2"de yaptığı Tarih Mekân programıyla tanıdık. Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü hocalarından olan Dursun, İstanbul"a ilk kez Galatasaray Lisesi"nde okumak için geliyor. İlkgençlik yıllarında İstanbul"la kurduğu ilişki ona, zamanla kendi alanında söz sahibi olabilecek bu kitabı yazdırıyor. Halen Ayasofya Müzesi Müdürlüğü görevini sürdüren yazarın adı, en son Papa"nın İstanbul ziyareti sırasında gündeme gelmişti.
İstanbul"da Yaşama Sanatı, İstanbul"u kültürel anlamda kuşatıcı yazılardan oluşuyor. Kitapta, İstanbul tarihini Bizans"tan alarak günümüze kadar getiren yazıların yanında, sadece bir dönemin sembolü olan tek bir yapı üzerine kaleme alınmış yazılar da var. Boğaziçi, İstanbulluluk, musiki, İstanbul"un florası ve kuşları, şehrin damak tadı, su kaynakları gibi konular etrafında yer verilen yazılarda şehrin bugün sahip olduğu değerler üzerinde durulduğu görülüyor.
İstanbul"da Yaşama Sanatı, “Ele geçmezse eğer sevdiğimiz/ Çare ne? Eldekini sevmeliyiz.” arzusu üzerine kurulmuş bir kitap. Haluk Dursun, İstanbul"un yitirilen güzelliklerinin ardından ağıt yakılmasına, gençlere bu şehre dair güzel şeyler göremedikleri duygusunun yaşatılmasına inat İstanbul"un hâlâ göz alıcı zenginliklerle dolu olduğunu söylüyor. Bu da, İstanbul"u yeniden keşfetmek isteyeceklere güven sağlıyor.
Kitabı okudukça bu şehrin taş yığınlarından, araba gürültüsünden, kalabalığından ibaret olmadığını, nice cazibeli tarafları olduğunu görüyorsunuz. İstanbul"daki ağaç çeşitleri, hangi ağacın İstanbul"un neresinde daha çok görülebileceğini, bülbül seslerinin klasik edebiyat metinlerinde kalmadığını, hâlâ İstanbul korularında şakıdığını, musluk suyunun kireçli, içilmez tartışmaları süredursun İstanbul"un göğsünden çıkan suların kurumadığını, Karakulak, Hamidiye sularının varlığını okumak, İstanbul"u yatırdığımız karamsarlık uykusundan af dilemek için kaldırmamız gerektiğini bize anlatıyor.
Nostalji curcunasından uzakta
Haluk Dursun, şehri eski eser meraklısı bir tüccar gibi anlatmıyor. Osmanlıca bilgisi, tarihçi olması ona çalışmalarında kolaylık sağlamış gibi görünse de, o bu şehrin derununa inmek için yola çıkmış. Uzaktan bir göz değdirerek değil, bizzat bir şadırvanda su, bir kilisede buhur, bir bahçede çiçek olmak istercesine anlatmış gördüklerini. İstanbul"da damak tadını anlattığı bölümde sizi kıskandıracak, Çengelköy"de bahçıvanlık yapanların kim ve nereli olduklarını bilmesi şaşırtacak sizi. İstanbul"da Boğaziçi"ni gezmeye Anadolu Hisarı"ndan başlayın diye yazarken o mahallenin muhtarının neler yaptığından bahsatmesine hayret edeceksiniz.
Kitabın ismi üzerine de Haluk Dursun Batı"da şehir kitaplarına "Londra"da/Paris"te Yaşama Sanatı" adları verilirken bizdeki durumun farklı olduğunu söylüyor. “Bizde ise nedense hep şehir rehberi, İstanbul Gezi Rehberi yahut da en fazla İstanbul"da Yeme İçme Sanatı gibi başlıklar konup, o muhtevaya uygun bilgiler veriliyor. Halbuki bir şehri şehir yapan oradaki kendine özgü yaşama imkânları, renkleri, çeşitlilikleri, havasıdır. Eğer bütün bu bileşimleri, armoniyi fark edemez, onu sindiremez, o güzellikleri idrak edemezseniz o şehirde bulunuyor, vakit geçiriyor, hatta doğup ölüyor, ama o şehirdeki yaşama sanatının farkına varamıyorsunuz demektir.” ifadelerine yer veriyor.
İstanbul"da Yaşama Sanatı"nı okuduktan sonra bu şehre bakışım değişti. İstanbul"un gerçek kültürüne sahip olmanın gerekliliğine inanıyorsanız, kuru bir nostalji curcunasından kendinizi kurtarıp, ilk defa İstanbul"u anlatırken geçmiş zamandan kurtarıp var olan güzellikleriyle anlatan bu kitabı bahar boyu kendinize arkadaş edinebilirsiniz...
YAKUP ÖZTÜRK / RADİKAL
İSTANBUL"DA YAŞAMA SANATI
Haluk Dursun
Timaş Yayınları
2009
320 sayfa
12 TL.
Sen varıp gittiğinde ıraklara bir güzel geceydi-
Karanlıktı bir güzel - bir güzel uyuyordu herkes.
Yine gece şimdi - yine ay karanlık
Çağırıyorum : "Geri dön n'olursun
N'olursun geri dön - yine dünya uyuyor işte
Yine yıldızlar yıldızlarla ağız ağıza
O ancık geliversen kimseler duymaz seni
Kimseler görmez - ay karanlık - geliversen.
Sen varıp gittiğinde yenile bir ilk yazdı
Ağaçlar çiçeğe durmuşlardı ne güzel
Goncalar tohum verdi şimdi - cümle çiçekler açtı
Sesleniyorum : "Geri dön n'olursun
N'olursun geri dön - işte çocuklar
İşte bir bir çiçekleri devşiriyorlar yine
Dur-duraksız savuruyorlar devşirdiklerini.
Bir ancık geliversen - bir goncacık alıversen
İçlerinden kimseler duymaz - kimseler bilmez.
RABİNDRANATH TAGORE
Yoktun!
sustum
susmak kırgınlıksa
sustum işte
solgun bir gül gibi
ıssız bir çöl gibi
sustum
Yolcuyum
uzak
çok uzaklardan geldim
yorgunum
ellerim boş, boynum bükük
gözyaşı dolu heybemde
kalbimi alıp getirdim sana
ayrılıklarla delik deşik kalbimi
başka bir şeyimde yoktu getirecek
Dalımda güz türküleri
koynumda ateş
seni aradım kentin dar sokaklarında
yalnız
yorgun
ve
yaralı
yoktun
üşüdükçe, uzadı yokluğun
Hangi çocuğa sordum ağladı
hangi ırmağa sordum çağladı
hangi Çiçeğe sordum boyun büktü
hangi ağaça sordum yaprak döktü
sığındığım kuşlar da uçtu gitti
bir başıma kaldım ortalarda
Sen ki, yetim bir bahçede
bir tomurcuktun hayatın kollarında
çiçeklerin nazlısı, küskünüydün gönlümün
bütün gün seni aradım
yorgun
yaralı
ve
yalnız
acılı bir yel gibi
dolaştım durdum sokakları
yoktun
Pınarlara sordum akıp gittiler
yıldızlara sordum bir bir söndüler
sigaramı efkâr ettim savurdum gökyüzüne
sonbahar sardı boynumu yaprak yaprak
sonra yavaş yavaş bedenime girdi acı
senden ne bir ses vardı, ne de bir nefes
Gülüşünü, gözlerini, sesini takıp koluma
vedalar bıraktığım durakta şiirler okudum
aklımı yitirdiğimi sanıyordu,
acıyan gözlerle bakıyordu herkes
Sonra gözlerimi,
ağlamaktan yorgun gözlerimi
ulaşamayacağım uzaklara yolcu ettim
kara trenlere mendil sallayarak.
duygularımı bir vagona kilitleyip
bin ah sürüp dudaklarıma
sustum!
unutulmuş sahipsiz şarkılar gibi
ne kadar susulacaksa o kadar sustum
hüzün kokulu anılara yaslanıp
yere çaldım kara bahtımı
...
İstedimki,
kalbinin durduğu yer
kalbimin durduğu yer olsun...
Nuri CAN





