Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

18 Temmuz 2009

KANDİLİNİZ MÜBAREK OLSUN !!!

Temmuz 18, 2009 1
KANDİLİNİZ MÜBAREK OLSUN !!!


"Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir."

(İsra :1)



MİRAC GECESİNDE NELER OLDU?


Mirac Gecesi, Recep ayının 27. gecesidir. Mirac mucizesi, hicretten bir buçuk yıl önce, 621 yılı başlarında vuku bulmuştur. Olayın iki aşaması vardır. Birinci aşamada Hz. Peygamber (s.a.v) Mescidül-Haram'dan Beytü'l-Makdis'e (Kudüs) götürülür. Kur'an'ın andığı bu aşama, gece yürüyüşü anlamında isra adını alır. İkinci aşamayı ise Hz. Peygamber (s.a.v)'in Beytü'l-Makdis'ten Allah'a yükselişi oluşturur. Mirac olarak anılan bu yükselme olayı Kur'an'da anılmaz, ama çok sayıdaki hadis-i şerifde ayrıntılı biçimde anlatılır.


Hadis kitaplarında rivayet edildiği üzere:

Hz. Peygamber (s.a.v) Burak ile Beytü'l Makdis'e vardıktan sonra oradaki büyük ve sert kayadan göğe çıkarıldı. Her bir gökte peygamberlerden biriyle görüştü, nice nice melekler gördü. Cennet ve cehennemin durumlarını gördü, Sidre-i Müntehâ'ya geçti, Allah'ın melekût âleminden bir çok acaib şeyler gördü. Nihayet beş vakit namazın farz kılınması emri ile aynı gecede geri döndü.

Sabahleyin Mescid-i Haram'a çıkıp Kureyş'e haber verdi. Hayret etmek ve kabul etmemekten kimi el çırpıyor, kimi elini başına koyuyordu. İman etmiş olanlardan bazıları dönüp dinden çıktı. Birtakım erkekler Ebû Bekir'e koştular.

Ebu Bekir;

"Eğer o, bunu söylediyse şüphesiz doğrudur" dedi.

Onlar:

"Onu bu konuda da mı tasdik ediyorsun?" dediler.

O da:


"Ben onu bundan daha ötesinde tasdik ediyorum, sabah akşam gökten getirdiği haberleri yani peygamberliğini tasdik ediyorum" dedi. Bunun üzerine kendisine Sıddık unvanı verildi.


Kureyşliler içinde Beytü'l-Makdis'i o zamanki haliyle bilenler vardı. Bunlar, onun vasıfları ve durumuyla ilgili sorular sordular, tanımlamasını istediler. Derhal Hz. Peygambere Beytü'l-Makdis gösterildi. Bunun üzerine ona bakıp anlatıyordu.

"Gerçi Beytül-Makdis'i tanımlamada isabet etti." dediler.

Sonra:

"Haydi bakalım bizim kervandan haber ver, o bizce daha önemlidir, onlardan bir şeyle karşılaştın mı?" dediler.

Peygamber (s.a.v)

"Evet, falancanın kervanlarıyla karşılaştım, Revhâ'da idi. Bir deve kaybetmişler arıyorlardı. Yüklerinde bir su kadehi vardı. Susadım onu alıp su içtim ve yine eskiden olduğu gibi yerine koydum. Geldiklerinde sorun bakalım kadehte suyu bulmuşlar mı?" buyurdu.

"Bu da diğer bir alâmettir" dediler. Sonra sayıların, yüklerini ve görünüşlerini sordular.

Bu defa da kervan olduğu gibi Hz. Peygambere gösterildi ve sorduklarının hepsine cevap verdi ve buyurdu ki:

"İçlerinde falan ve falan önde, boz renkte bir deve üzerinde dikilmiş iki harar olduğu halde falan gün güneşin doğması ile beraber gelirler".

Bunun üzerine:

"Bu da diğer bir âyettir" dediler ve o gün hızla Seniyye'ye doğru çıktılar. Güneş ne zaman doğacak da onu yalancı çıkaracağız diye bakıyorlardı. Derken içlerinden birisi:

"Güneş doğdu!" diye haykırdı. Diğer birisi de:

"İşte kervan geliyor, önünde boz bir deve ve içlerinde falan ve falan da var, tıpkı (Hz. Muhammed'in) dediği gibi" dedi. Böyle olduğu halde yine iman etmediler de:

"Bu apaçık bir büyüdür." dediler. Bazıları göğe yükselmenin de "Burak" üzerinde meydana geldiğini söylemişler ise de gerçek olan şudur: Mescid-i Aksâ'ya kadar İsrâ (gece yolculuğu) Burak ile olmuş. Ondan sonra Mirac, asansör kurulmuştur.

Ebu Sa'îd-i Hudrî'den rivayet olunduğu üzere Resulullah buyurmuştur ki:

"Beytü'l-Mak-dis'te olanları bitirdiğim zaman Mirac getirildi ki, ben ondan güzel bir şey görmedim. Ve o, odur ki, ölünüz can çekişme vaktinde gözlerini ona diker. Arkadaşım, beni, onun içinde kapılardan bir kapıya ulaşıncaya kadar çıkardı ki, ona "Koruyucu melekler kapısı" denir. Koruyucular kapısı, gök koruyucularının beklediği dünya göğü kapısıdır.


Nitekim bu konuda : "

Ve onu, her kovulmuş şeytandan koruduk" buyurulmuştu.
(Hicr, 15/17)


Ve Ebu Sa'îd-i Hüdrî'nin diğer bir rivayetinde şu detaylı açıklama vardır:

"Sonra Mirac getirildi -ki insanların ruhu onda göğe yükselir. Baktım ki, gördüğüm şeylerin en güzeli; görmez misin ölmek üzere olan kimse, ona nasıl gözünü diker? Bunun üzerine dünya göğü kapısına kadar yükseltildik. Cebrail kapının açılmasını istedi. "O kimdir?" denildi.

"Cibril" dedi.


"Yanındaki kim?" denildi.


"Muhammed" dedi.


"Öyle mi?


O Peygamber olarak gönderildi mi?" denildi.


O, "evet" dedi.


Hemen kapıyı açtılar ve beni selamladılar. Bir de ne bakayım görevli bir melek gördüm ki göğü koruyor ve ona İsmail deniliyor, emrinde yetmişbin melek ve her birinin emrinde yüzbin melek var.

"Burada Resulullah (s.a.v) şu âyeti okudu:


"Biz o ateşin koruyucularını meleklerden başkasını kılmadık. Ve onların sayısını inkar edenler için yalnızca bir fitne (konusu) yaptık ki, kendilerine kitap verilenler, kesin bir bilgiyle inansın, iman edenlerin de imanları artsın; kendilerine kitap verilenler ve iman edenler (böylece) kuşkuya kapılmasın. Kalplerinde bir hastalık olanlar ile kafirler de şöyle desin:



"Allah, bu örnekle neyi anlatmak istedi?" İşte Allah, dilediğini böyle şaşırtıp-saptırır, dilediğini böyle hidayete erdirir. Rabbinin ordularını Kendisi'nden başka (hiç kimse) bilmez. Bu ise, beşer (insan) için yalnızca bir öğüttür."
(Müddessir, 74/31)



ve buyurdu ki:

Derken bir adam ile beraberim ki, şekli Allah'ın yarattığı günkü gibi, ondan hiçbir şey değişmemiş, kendisine soyundan olan insanların ruhu arzediliyor: "Mümin ruhu, hoş ruh, hoş kokuludur. Bunun kitabını (iyilerin defterin)de kılın" diyor. "Kâfir ruhu ise; kötü ruh, kötü kokuludur. Bunun kitabını (kötülerin defterin) de kılın" diyor.

"Ey Cibril! bu kim?" dedim.

"Baban Âdem" dedi. Ve o, bana selam verdi, gönlümü aldı, hayır ile dua etti

"Hoş geldin salih peygamber ve salih evlad" dedi.

Sonra baktım bir toplum gördüm ki, dudakları deve dudağı gibiydi. Onlara bir takım memurlar görevlendirilmişti, dudaklarını kesiyorlar ve ağızlarına ateşten bir taş koyuyorlar, bu taşlar makadlarından çıkıyordu.

Ey Cibril! Bunlar kimler?" dedim.

O: "Yetimlerin mallarını haksızlıkla yiyenlerdir" dedi.

Sonra baktım bir toplum vardı ki, derilerinden sırım kesiliyor ve ağızlarına tıkılıyor. Ve yediğiniz gibi yiyiniz deniliyor. Ve bu onlara en iğrenç bir şey oluyor.
"Ey Cibril! Bunlar kimler?" dedim.

"Bunlar o koğucular, fitnecilerdir ki, insanların etlerini yerler ve sövmek ile ırz ve namuslarına saldırırlar." dedi. "
Sonra baktım bir toplum var ki, önlerine bir sofra kurulmuş, üzerinde benim gördüğüm etlerin en güzellerinden kebaplar var, etraflarında da leşler var. Onlar, o güzel etleri bırakıp bu leşlerden yemeğe başladılar.

"Bunlar kim? Ey Cebrail!" dedim.



O:


"Bunlar zinakarlar" dedi. "Allah'ın helal kıldığını bırakırlar da haram kıldığını yerler."

Sonra baktım bir toplum var ki, karınları evler gibidir. Bunlar Firavun ailesinin yolu üzerinde bulunuyor. Firavun ailesi sabah ve akşam ateşe atılırken bunlara uğruyor, uğradı mı bunlar bir fırlıyorlar, fırlayınca her biri karnının ağır basması ile düşüyor ve bunun üzerine Firavun ailesi bunları ayaklarıyla çiğniyorlar.

"Ey Cibril! Bunlar kimler?" dedim...

Dedi ki:

"Bunlar, karınlarında faiz yiyenlerdir. "onların misali kendisini şeytan çarpmış olan kimse gibidir".

Sonra birtakım kadınlar memelerinden asılmış ve birtakım kadınlar, baş aşağı ayaklarından asılmış.

"Ey Cibril! Bunlar kimler?" dedim. O:

"Bunlar zina eden ve çocuklarını öldüren kadınlardır" dedi.

Sonra ikinci göğe çıktık. Orada Yusuf ile buluştum. Ümmetinden kendine tabi olanlar da etrafında idi. Yüzü, ayın ondördündeki dolunay gibiydi. Bana selam verdi, hoş geldin dedi.

Sonra üçüncü göğe geçtik. Orada iki teyzeoğlu; Yahya ve İsa ile buluştum. Giyimleri ve saç sakalları birbirine benziyordu. Bana selam verdiler. Hoş geldin dediler.

Sonra dördüncü göğe geçtik. İdris ile buluştum. Bana selam verdi, hoşgeldin dedi. Nitekim yüce Allah:


"Biz onu yüce bir yere yükselttik" (Meryem, 19/57) buyurmuştur.


Sonra beşinci göğe geçtik. Orada milletine sevdirilmiş olan Harun ile buluştum. Etrafında ümmetinden birçok tabileri vardı, uzun sakallı idi. Sakalı hemen hemen göbeğine değecekti. Beni selamladı, hoşgeldin dedi.

Sonra altıncı göğe çıktık, Orada Musa b. İmran ile buluştum. Çok kıllı idi. Üzerinde iki gömlek olsaydı kılları onlardan çıkardı. Musa dedi ki:

"İnsanlar beni "Allah katında en şerefli olan yaratık" diye iddia ederler. Bu ise Allah katında benden yalnız daha şerefli olsaydı aldırış etmezdim. Fakat her peygamber ümmetinden kendine uyanlarla beraberdir. "

Sonra yedinci göğe geçtik. Ben, orada İbrahim ile buluştum. Sırtını Beyt-i Ma'mur'a dayamıştı. Beni selamladı.

"Salih Peygamber ve Salih evlad hoş geldin" dedi. Bunun üzerine bana denildi ki:

"İşte senin yerin ve ümmetinin yeri."

Sonra Resulullah,


"Gerçekten İbrahim'e insanların en yakını, zamanında ona tabi olanlarla şu Peygamber (Hz. Muhammed) ve ona iman edenlerdir. Allah müminlerin yardımcısıdır."



(Al-i İmran, 68) âyetini tilavet etti ve buyurdu ki:



"Sonra Beyt-i Ma'mur'a girdim, içinde namaz kıldım. Ona her gün yetmişbin melek girer, Kıyamete kadar geri de dönmezler. Sonra baktım bir ağaç var ki bir yaprağı bu ümmeti bürür. Bunun kökünde bir kaynak akıyor, iki kola ayrılıyordu.

"Ey Cibril! Bu nedir?" dedim. O:


"Şu rahmet nehri, şu da Allah'ın sana verdiği Kevser'dir" dedi. Bunun üzerine rahmet nehrinde yıkandım, geçmiş ve gelecek günahlarım bağışlandı. Sonra Kevser'in akış istikametini tuttum ve nihayet cennete girdim. Bir de ne bakayım orada hiçbir gözün görmediği, kulağın işitmediği, insan kalbine gelmeyen şeyler var.



Namaz Emri

Sonra yüce Allah bana emrini emretti ve elli namaz farz kıldı. Ondan sonra Musa'ya uğradım.
"Rabbin ne emretti?" dedi.


"Üzerime elli namaz farz kıldı" dedim.


O:


"Dön, azaltması için Rabbine yalvar. Çünkü ümmetin bunun altından kalkamaz" dedi.


Rabbime döndüm, azaltması için yalvardım. O benden on vakit namaz indirdi. Sonra Musa'ya döndüm. Bu şekilde Musa'ya uğradıkça Rabbime dönüyordum. Sonunda beş vakit namaz farz kıldı.


Musa, yine:


"Rabbine dön, azaltmasını iste" dedi.


Ben:


"Çok müracaat ettim, artık utandım." dedim.


Bunun üzerine bana denildi ki:


"Sana bu beş vakit namaz, elli namazdır. Bir iyilik on katı iledir. Her kim iyilik yapmaya gayret eder de onu işlemezse, onu bir iyilik yazılır, işleyene de on iyilik yazılır. Her kim de bir günah yapmaya teşebbüs eder de işlemezse bir şey yazılmaz, işlerse bir günah yazılır."

SİZE KARANFİLİN SADAKATİNİ, SÜMBÜLÜN BAĞLILIĞINI, MENEKŞENİN TEVAZUSUNU, LALENİN GURURUNU, LEYLEĞIN SAADETİNİ VERSEK, BİZE DE DUA EDER MİSİNİZ?

KANDİLİNİZ MÜBAREK OLSUN...

AYNAYA BAKINCA KİMİ GÖRÜYORSUN?

Temmuz 18, 2009 0
AYNAYA BAKINCA KİMİ GÖRÜYORSUN?

Bütün zamanların en aptalca sorusunu soruyorum dostuma: “Aynaya baktığında kimi görüyorsun?” Sorunun cevabını vermeye kalkmak daha da aptalca olmalı ki. Cevap vermeye yanaşmıyor. Dudak büküp, omuz silkerek: “Elbette ki kendimi...” diyor.

“Beni görecek değilsin ya!” diye teselli ediyorum. “Aynada gördüğünü ‘Bu benim işte!’ diye tanıyorsan, bunun hiç hesap etmediğin bir bedeli var” diye ekliyorum. Yeniden omuz silkiyor, dudak büküyor. Şaşkın ama umutsuz bir ifade beliriyor yüzünde: “Nasıl yani?”

“Aynaya bakabiliyorsan, ‘aynaya bakabilen birisi’ olarak varsın demektir. Unutmuş olabilirsin. Buraya, o aynanın karşısına kolay gelmedin. Hatırlatayım. Doğum gününden sadece bir yıl önce aynada görünen bir insan olmak gibi bir beklentin yoktu. Yıllar sonra aynada kendine bakıp ‘Bu benim işte!’ diyebilmeyi tasarlamış değildin. Üstelik, o sıralar kimseler tarafından var olman beklenmiyordu. Hele de insan olman hiç umulmuyordu. Adın zaten anılmıyordu. Kayda değer bir şey değildin.”

“…”

“Bir bak, nereden nereye gelmişsin? Bugün, önüne ayna koyabilen, aynaya baktığında kendini ‘insan’ olarak tanıyabilen bir insansın. Üstelik yıllardır bu böyle.. Alışmış olabilirsin kendini aynada görmeye. Ama.. Hiç umulmadık bir sonuçla karşı karşıyasın şu anda.

Hiç beklenmedik bir zafer bu. Sürprizsin sen sana. Herkesin seni unuttuğu o karanlıkta Biri seni andığı için buradasın. ‘Olsan da bir olmasan da bir’din aslında. Hiç doğmasaydın, şimdi arayıp sormayacaktık bile seni.

Yokluğuna yanmayacaktık. Aramızda olmayışına üzülemeyecektik. Bir zamanlar, yokluğun varlığına tercih edilebilirdi. Bak şu işe, tam tersi olmuş! Varlığın yokluğuna tercih edilmiş. Hayret! Çok şaşırmalısın, aynada kendini görebildiğine…”

“Sahi ya, hiç düşünmemiştim…”

“Dur, daha bitmedi. Aynada kendi yüzünü değil de, herkesin yüzü gibi bir yüz görebilirdin. Yani gözleri, kaşları, kirpikleri, burnu, ağzı, yanakları, çenesi, dudakları, kulakları ve saçlarıyla robotlar gibi ‘prefabrik’ bir yüze sahip olabilirdin.

Sen yüzüne baktığında herkesin yüzünü görüyor olabilirdin. Herkes yüzüne baktığında senin yüzünü görüyor olabilirdi. Çok özenle yapılmış, çok pahalı araçlar gibi seri numaralarıyla başkalarından ayrılıyor olabilirdin. Yüzün sana ‘özel’ olmayabilirdi.

Çok ‘genel’ bir yüz şablonu içinde ‘sıradan’ biri olabilirdin. Oysa, aynaya baktığında ‘özel’ birini görüyorsun. Kendini! Sana bu özel yüzü veren diyor ki, ‘benim güzel kulum, bak seni ne kadar da özel yarattım. Seni kimselere benzetmedim. Kimseleri de sana benzetmem. Bu yüzü senin için sakladım, sadece sana verdim.’ Duyabiliyor musun?”

“Aynaya bakınca kendim diye/bildiğim birini görüyorum. Doğru...”

“Sen herkes gibi ‘sıradan’ bir yüze sahip olsaydın, kimseler seni tanımayacaktı. Seni sevenler herkesi sever gibi sevecekti seni. Sen kimseye aşık olamayacaktın. Herkesin yüzü aynı çünkü. Seni kimse özlemeyecekti.

Herkesin ki gibi yüzün çünkü. Kimse gidişine de gelişine de aldırış etmeyecekti. Çünkü her yerde senin gibiler olacaktı. Belki de hiç sevmediğim bir katilin yüzüyle karşılaşacaktın aynaya her baktığında.

Hepten nefret ettiğin bir zalimin saçlarını tarıyor olacaktın her defasında. Sen zannedilen insanların her yaptığından utanacaktın. Yerin dibine girecektin suçlular ekrana çıktığında. Ne itibarın kalacaktı ne şöhretin.

Dahası, her aşamada kimliğini ispatlamak zorunda kalacaktın. ‘Yo, yo, o ben değilim!’ diye polisten kaçtığını düşünsene. ‘Hayır, vallahi o iğrenç işi yapacak biri değilim!’ diye yalvardığını hayal etsene en sevdiklerine bile.”

“… Ne diyeceğimi bilemiyorum. Acaba barkodlarla mı gezerdik her yerde? Eşimize her akşam seri numaramı göstermek zorunda mı kalırdım?”
“Doğrusu, bu kadarını hayal edemiyorum ama.. Sen yine de benim sorumu bir kez daha cevapla…”

Soruyorum: “Aynaya baktığında kimi görüyorsun?”

“Kendimi görüyorum, çok şükür…”
Omuz silkmek yerine derin bir nefes alıyor bu defa. Dudak bükmektense derin bir minnettarlıkla konuşuyor.


Senai DEMİRCİ

YAŞIYORUZ YAŞADIĞIMIZIN FARKINA VARMADAN…

Temmuz 18, 2009 0
YAŞIYORUZ YAŞADIĞIMIZIN FARKINA VARMADAN…


Bir bakarsın her şey yalan olmuş…
Bir bakarsın gökteki yıldızlar yerlerde…
Kuş kanadında ki son çırpınışlar, son serzenişler…
Yaralı yürekler, ağlayan gözler, acı çeken bedenler…
Ne şimdi bu satırlar, neden şimdi, neden ve kime…
Yoksa bir filmin içinden çıkıp da geliveren, yüreğimi deliveren hislerin esintisi mi !
Bilmem ki !...

Eskidende mi böyleydim yoksa son yılların ardından kopup da geliveren yalnızlığımın dışa yansıması mı bu bilmiyorum. Bilsem de neye yarar, iş işten geçmişken !...

Ben demlediğim en koyu çayı tomurcuğunu katmadan yudumlarken, zeytinin yanına peyniri katık etmeden yerken, güneşin yerine her sabah yağmurları seyrederken, neye yarar bundan sonra ki söylemlerim. Kimedir şikayetim. Beni Yaratana mı, Yaratanın yarattığı ve bana yollayan , ardından beni terk edip giden sana mı yoksa vefasız dostlara mı.

Kimler gelip kimler geçiyor şu hayatımızdan ! Bir çoğunun adını bile hatırlamadığımız ama o masum simalarını beynimize kazıdığımız; kapı komşularımız, okul arkadaşlarımız, hayatımıza giren aşklarımız, sevdiklerimiz ve sevmediklerimiz…

Geriye dönüp baktığımda aslında yaşadığımız hayatın karıncayı incitmeyecek kadar ve kimseyi kırmayacak kadar çabuk geçtiğinin farkına varmadan yaşayıp gidiyoruz, öylesine savurgan, öylesine hoyrat ve öylesine vurdumduymaz…

Bir gün bu günleri arayacağımızı bile hiç düşünmeden hem de yaşayıp gidiyoruz kuş misali seyirlerle…


Mehpare ÖĞÜT
2008

MUTLULUK ÜZERİNE ÜÇ TEZ

Temmuz 18, 2009 0
MUTLULUK ÜZERİNE ÜÇ TEZ


Mutluluk üzerine üç tez ileri süreceğim . İlk olarak sükunet ", uzun süreli bir mutluluk duygusuyla ve böylece ruhun münasip bir düzene sahip olması nosyonuyla bağlantılıdır. Mutluluk en iyi şekilde sükûnet terimleriyle anlaşılır. Mutluluğun genel bir özelliğinin, onun mutluluk ile huzurun arasındaki bağlantıyı yakalamak olduğu düşünülür. Bu huzur herhangi önemli bir çatışmanın olmaması anlamındadır; derin bir sükûnettir. Dahası, bir amaca doğru hareket etmekten ziyade, bir durağa gelmek gibi bir şeydir. Bir boşluktan, bir boşluğun üstesinden gelmekten ziyade, bir son durum, bir tamamlama, bir gerçekleştirmedir. Yunanca "ataraksiya" terimi İngilizce'ye genellikle "Tranquillity" (Sükûn) olarak çevrilir, bu terim Aristoteles ile Ptaton 'un kullandığı "euidaimonia" kelimesinin doğal rakibidir. Bu ikincisi genellikle "mutluluk" ve nadiren de "huzur" diye çevrilir; ataraksiya çevrilmesi zor bir kelimedir, sükun yaklaşık bir anlama sahiptir. Mutluluğu sükûnet olarak anlamak, mutluluğun düşmanını kaygı olduğunu görmemize yardımcı olur, Kaygı kelimesiyle şu ya da bu konudan duyulan -örneğin Ajanlar sizi yakalamadan Nebuchadnezzara geri dönüp dönemeyeceğiniz türünden- kaygıyı değil, hayatın uyumdan uzaklığı, istikrarsızlığı, doğru gitmemesi, dağılacağı türünden geceleri uyumanızı engelleyen "zihne takılmış kıymık" gibi bir kaygıyı kastediyoruın. Bu, beni mutluluğa dair ikinci tezime getiriyor. Temel görüşlerden biri mutluluğu ataraksiya (sükûnet) ile ilişkilendirirken, diğerleri Aristoteles 'i takip ederek mutluluğu faaliyet (energeia) ile ilişkilendirir. Stoacılar ile Aristotelesçiler arasındaki tartışma, temel seçenekler sunuyor. Aristoteles mutluluğa- ruhun mükemmellikle (arete) uyumlu faaliyeti olarak tanımlıyor. Mutluluk summum bonum 'dur ve bir insan için en yüksek iyi, onun uygun işlevine (ergon), yani ruhuna uygun iş veya faaliyetteki mükemmelliğine dayanıyor. Burada "harici iyilere" de (mesela düzgün yiyecek, güvenli ortam gibi) yer var; mutluluk sadece erdemin uygulanması değildir. Buna mutluluğun nesnel tanımı diyebiliriz ve bu tanım birçok aşikâr avantajlara sahiptir. Bu tanım bize mutluluk iddialarını değerlendirmek ve insanların (örneğin Matrix'te olduğu gibi) insan-akülerden daha fazla bir şey olmadığı durumlarda mutlu olduklarını sanmalarında hatalı olduklarını açıklamak için araçlar sunuyor. Daha önce de söylediğimiz gibi, bu tanım "mutlu köle" ve "mutlu tiran" sorunlarına da uygulanabilir. Mutluluğun ahlakla ve bir insanın hayatını bir bütün olarak nasıl sürdürdüğüyle ilişkilendiriyor. Mutluluk ile halinden memnun olmaya birbirinden ayırmak için bir yapı sunuyor.

Ruh, doğal işlev, mükemmellik, meşhur kuramsal ve pratik erdemi uzlaştırma güçlüğünü bir yana koysak bile, bu tanım mutluluğun tecrübe edilişiyle temiz bir şekilde bağlanmıyor. Aristoteles mükemmelliğin (arete) bir pathos olmadığını söylüyor (Nikamakhos'un Ahlakı II v.3) ve hiçbir yerde mutluluğun bir duygu (bir pathos) olduğunu söylemiyor. Mutluluk bir energeia olduğuna göre, onun faal olma durumu "pathos" teriminin akla getirdiği pasiflikle uyumsuz görünüyor. Ve tanımı gereği duygu olmayan erdemlerle uyum içinde olan faaliyet olarak mutluluğu bir duygu veya heyecan olarak anlaması tuhaf olurdu. Mutluluk daha ziyade Neo'nun aktif karar vermesi, kendisi ile dünya hakkında gerçeği keşfetmesidir, yoksa kırmızı elbiseli kadınla sanal bir ilişki değil. Nihayet mutlulukla ilgili üçüncü tez: iki temel alternatif mutluluk görüşünden hiçbiri tek başına yeterli değildir. Aristotelesçi mutluluk için neden böyle olduğuna dair daha önce bazı sebepler göstermiştim. Mutluluğun sükûnet ile ilişkilendirilmesini onaylamış olmama rağmen, benim açımdan bu ilişkiyi bir düzeltme yapmadan kabul etmek mümkün değil. Mutluluğun sükûnet olarak gören bakış açısı, onu apatheia ile, tutkusuzlukla, bütün duygulara aynı mesafede olma, uzaklık, kayıtsızlıkla ilişkilendirme eğilimindedir. Bunun sebebi bizzat sükûnetin huzurla, barış içinde olmayla ve bahsettiğimiz diğer niteliklerle ilişkili olması, öte yandan, tutkuların, heyecanların, bağlılığın telaşla, uyumsuzlukla, hareketle ilişkili olmasıdır. Sakin bir hayat yaşamak böyle anlaşılınca, haklı olarak onun çorak, kuru, ilhamsız ve insan hayatındaki değerli birçok şeyden yoksun olduğunu düşünürüz. Sükûnet olarak mutluluk, bu uzun süreli, yapısal anlamıyla, gündelik hayattaki halinden memnun olmama ve kaygıyla uyumludur. Bu anlamda sakin bir hayattan çok, bir insanın temel duruşundaki denge, tutarlılık, oturmuşluk anlamına gelir. Yaşanan tecrübeler düzeyinde in- san, bu tanıma göre, gerçekten her türlü tutkuyu, bağlılığı, düşkünlüğü yaşayabilir. Hatta bunlar bazen fırtınalı bile olabilir: elbette bunlar insanın mutluluğunu, ruh hali anlamında riske eder ve yine aynı anlamda bir insanın mutluluğunu başkalarının ellerine teslim ederler.
Charles L.Griswold
Boston Üniversitesi Felsefe Profesörü