Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

06 Eylül 2009

AKILLI KADINLAR….

Eylül 06, 2009 0
AKILLI KADINLAR….

Bir erkeğin kaleminden

Akıllı kadınlar…

Akıllı kadınlar neden yalnızdır? Cevabı uzun… ama erkek egemen toplumlarda çok normal. Adeta bir kural.
Televizyonla beslenen, medyatik refleksli toplumumuzun bazı erkekleri, gücün ve iktidarın karşı cinse geçmesi halinde çıldırıyor. Bir aşağılık kompleksi durumu yani… cennet anaların ayakları altında deyip, kadın döven zavallıların düştüğü acz…

Erkek hep zeki kadından hoşlanır ama zamanla bu zeka yarışında yenilince kızar, küser ve ağlar. Tıpkı yenilgiyi hazmedemeyen bir çocuk gibi. Zeki kadınlar erkeklerin çocuk alt beyinlerinin gelişmediğini bilirler. (gelişmez çünkü doğurganlık yoktur) Şirket sahibi, yönetici hatta başbakan bile olsalar “aslında” onların hiç büyümeyen bir çocuk olduklarını unutmazlar ve akılları sayesinde her zaman onların istediğini yapıyormuş gibi davranıp, kendi yasalarını uygularlar. Zavallı erkek, iktidarın hep kendisinde olduğunu sanır.

Akıllı kadınları yanlarında taşımaktan hoşlanan erkekler, zamanla onlardan kaçmanın yollarını ararlar. Çünkü kadın zekasıyla üstünlüğü ele geçirmiştir. Erkekse kendini eksik ve iktidarsız hisseder. Hem akıllı kadından hoşlanır, hem de akıllı kadından korkar ve kaçar. Yaşadıkları ilişki boyunca yanındaki sevgililerinin zekasıyla övünürken, o zeka kendilerine karşı kullanıldığında öfkeden çılgına dönerler ve hatta kaba kuvvete başvururlar. Bu yüzden akıllı kadınlar hep yalnızdır.

Erkeği onu kandırdığını sanırken, o çoktan ilk kaçamağı yakalamıştır. Telaş yoktur. Çünkü derinlere sessiz inilmelidir ki korkup kaçan olmasın. Bunu düzgün sevdikleri için yaparlar. Amaçları rezil etmek değil, kendisine yapılan haksızlığı tam ve doğru olarak bilme hakkını elde etmektir. Yarım yamalak nefretleri sevmez akıllı kadınlar. Öfkesine değecek düşmanlar lazımdır onlara…

Akıllı kadınlar her şeyini verir ve her şeyini alır. Acıları boylarını aşsa da gıkları çıkmaz. Dillerinde pişmanlık cümleleri dolaşmaz. Kendine olan saygılarını ve ayaklar altına almadıkları gururlarına sahip çıkarlar. Kan kusarlar ama kızılcık şerbeti içtiklerini söylerler.

Akıllı kadınlar erkeklerini başkalarına ezdirmezler. Kendileri ezerler. Bunu gururlarını incitmeden yapmaya çalışırlar ama sonunda hep haksız olan onlar olur. Onlar önce susar, sonra sorgular, ondan sonra da cevap verirler. Sustuklarında dillerini dikenli tellere dolar, konuşunca önce kendileri kanarlar…

Akıllı kadınların “konuşacak çok şeyleri olduğu için suskunlukları da büyük olur” Akıllı kadınlar kendini ezdirmez. Akıllı kadınlar salağı oynayamaz. Akıllı kadınlar kendilerine haksızlık etmez. Akıllı kadınlar “mış” gibi yapmaz. Akıllı kadınlar aşıkken de akıllıdır. Bu yüzden hep yalnız kalırlar

KALABALIKLAR İÇİNDE YALNIZLIK......

Eylül 06, 2009 0
KALABALIKLAR İÇİNDE YALNIZLIK......

Etrafım kalabalık, telefonlar çalıyor, insanlar evrak getiriyor. İş yerinde
uğultu var. Herkes harıl harıl çalışıyor. Koşuşturma içinde zaman geçiyor.
Her gelene cevap veriyorum.

*Kalabalıklar İçinde Yalnızım!*

Telefonda konuşuyorum. Sorun şu ki, kendimi dışarıdan izliyormuş gibi
hissediyorum. Televizyon seyreder gibi....
İş yerinden çıkıp otobüse biniyorum. Orası da gerektiğinden fazla kalabalık.
İş çıkış saati,uzun süren trafik çilesi, yanımda ayakta duranlar konuşmak
istiyorlar belli ki, yanıt veriyorum. Sonunda eve ulaşıyorum. Markete
uğrayıp, yemeklik malzeme alıyorum. Kasada duran kız beni tanıyor. Ayaküstü
iki sohbet de onunla ediyorum.
Evin kapısını açıyorum. Kedim beni bekliyor. Bütün gün yalnız olduğundan aç
ve sevilmek istiyor. Sürekli mırıldanıyor. Karnını doyuruyorum, sevip
okşuyorum. Onun da gönlünü yapıyorum. Duşa girip yıkanıyorum. Güzel bir
kahve pişiriyorum. Henüz acıkmamışım. Dinlendirici bir müzik koyuyorum. Bir
sigara yakıyorum, telefon çalıyor. Kız arkadaşım, sevgilisi ile kavga etmiş.
Dakikalar, belki saatler süren aşk derdini dinliyorum. Gereken şeyleri
söylediğime eminim. O da mutlu ve rahatlamış bir şekilde kapatıyor. Tam
elime kitabımı alacakken, kapı çalıyor. Karşı komşum, fal için kapatılmış
kahve fincanıyla geliyor. Kocası geç kalacakmış, laflarız diye düşünmüş.
Buyur ediyorum, falına iki yalan atıyorum. Seviniyor. O da uzun uzun
anlatıyor, dinliyorum. Sonunda gidiyor.
Balkona çıkıyorum. Bir sigara daha yakıyorum. Derin bir nefes çekiyorum.
Dumanı rüzgardan dağılıyor. Dışarısı biraz serin. Yaz tam olarak gelmedi,
geceleri biraz üşütüyor. İçeri giriyorum. Yatağa uzanıyorum. Bugün herkes
mutlu oldu mu? Bana ihtiyacı olanlara tam olarak yardımcı olabildim mi?
Peki, ruhum neden içimde değil? Nasıl oluyor da kendimi dışarıdan
izleyebiliyorum?
İçinde ruh olamayan bir beden, ne kadar yaşıyor sayılır? İçinde aşk olmayan
bir kalp ne kadar sayılırsa! Yalnızım! Şehrin gürültüsü bitmiş. Işıklar tek
tek sönüyor. İnsanlar sevdikleri ile uykuya dalmak üzereler. Eski bir şarkı
geliyor aklıma, mırıldanıyorum: "Bir ben uykusuz, bir ben huzursuz, bir ben
çaresiz, bir ben sensiz..."
Etrafım insan doluyken, üstelik seviliyorken, dostlarım, ailem, sosyal
hayatım varken; bu kadar yalnız hissetmek garip değil mi? Değil! Aşkın
boşluğunu dolduracak ne bir kişi, ne bir olay var. Birini seviyor olmak,
kocaman yatakta sarmaş dolaş uyumak, gece kabus gördüğünde, "geçti canım,
ben yanındayım" diyecek birine sahip olmak çok büyük bir lükstür. Kimileri
buna sahiptir, kıymet bilmez.
İnsanoğlu sahip olduklarına sahip çıkamıyor. Değerini kaybedince anlamak
gibi bir akılsızlığımız var. Özlediğimiz, hasret çektiğimiz her şey,
elimizin altında olunca önemsizleşiyor. Oysa elde etmek için ne savaşlar
vermiştik? Yalnız doğduk, yalnız öleceğiz diyorlar. Elbette, tam olarak
öldüğün an yalnızsın. Bunu kimseyle paylaşmak gibi bir çabamız da olamaz.
Ancak o ana gelene kadar geçecek süreyi yalnız geçirmek için gösterilen bu
çaba neden? Huzur azgınlığı yapıyoruz. Sevgimize, aşkımıza gerektiği kadar
sahip çıkmıyoruz. Gün gelip kaybedince, pişmanlık duyuyoruz ama çok geç
oluyor.

Ben bu gece de yalnızım.
*Siz, uyurken üstünüzü örten birine sahipseniz,
iki elle tutun.
Bir gün çok geç olabilir...



Alıntıdır…

ŞAHRUS İLE SEYDUNA HİKAYESİ

Eylül 06, 2009 0
ŞAHRUS İLE SEYDUNA HİKAYESİ
Tarihten iki ayrı coğrafyaya damlayan
İki ayrı yürekte durmadan kanayan
Seyduna’yla Şahrud
Yüreklerin akarken bıraktığı izi
Birbirlerinin gözlerinde aradılar.
Yoktu.
İki iklim farkıydılar
Ne zaman göz göze değseler
Yangın çıkmayacak denli uzaktılar.
Yalnızca aynaların dökülen sırrına yansırdı
Üçüncü bir kente düşmüş suretleri

Şahrud gökyüzü geliniydi.
Yüzüne bulut inse dolardı masal gözleri.
Bir solukluk rüzgarda bile
Usul usul kanardı gelincik bedeni.

Seyduna yeryüzü cehennemi.
Ölüm, çağrılı uçurumlarda sınardı sevdasını
Yalnız ufuk çizgisinde buluşurlardı,
Onu da güneş günde iki kez ateşe verirdi.

İki iklim ayrıldılar.
“Ya Şahrud! ” dedi Seyduna
“Gözlerime mermi diye sevdanı sürdüm.
Ardına bakma, gözyaşımla vurulursun.
Su gibi git.”

Şahrud’un yüzüne keder mayın gibi durdu.
Ve zaman gözlerinin su yeşilinde kuruldu.
Hüzün bir Buda heykeli gibi çırılçıplak,
Yüzlerine oturdu.

Rivayet odur ki,
Şahrud vardığı denizlerde hala
Seyduna türküleriyle uyanmakta,
Seyduna, Şahrud’un gözlerinden kalan
Masalla yaşlanmakta.

Alıntı…

UZUN YOL...

Eylül 06, 2009 0
UZUN YOL...

İncitmeyecek Kadar Uzak, Üşümeyecek Kadar Yakın Olmak.......

Eski zamanların dondurucu bir kışından bütün hayvanlar çok etkilenmiş, büyük kayıplar vermişler.

Ama en çok kayıp veren kirpilermiş.

Çünkü onların pek çok hayvan gibi kalın kürkleri yok, kendilerini sıcak tutması zor olan dikenleri var.

Bu durumdan en az zararla kurtulmak için kirpiler meclisi toplanmış, çözüm aramaya başlamış.

Tartışa tartışa, nihayet gece olunca tüm kirpilerin bir araya toplanmasına, birbirlerine yakın durarak geceyi geçirmelerine karar verilmiş.

Böylece kirpiler birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak, aralarındaki hava tedavülünü önleyerek donmaktan kurtulacaklarmış.

İlk geceki deneyimlerinde bunun işe yaradığını görmüşler.

Ama başka bir problem çıkmış ortaya.

Üşüyen kirpiler birbirlerine fazla yaklaştıklarından yaralanmalar gerçekleşmiş.

Daha sonraki gece yaralanma korkusundan birbirlerinden uzak durmuşlar ama bu seferde donmalar meydana gelmiş.

Ne var ki, her gece kâh uzaklaşa kah yakınlaşa, deneye yanıla birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak kadar yakın, ancak birbirlerini incitmeyecek kadar uzak durmayı öğrenmişler.

KISACA ;

Bizim de uzun dikenlerimiz var.

Bunlar hayata karşı filtrelerimiz.

Bazen faydalı, bazen de zararlı.

Çoğu zaman, kimseleri yaklaştırmıyoruz yanımıza.

Filtrelerimizden elemeden kimseleri sokmuyoruz özel dünyamıza.

Ne var ki, sıcaklık ancak yakınlaşmakla mümkün.

Birbirini incitmeyecek kadar uzak, hayatın soğuk zamanlarında üşümeyecek kadar da yakın olmayı öğrenenlerden olabilmek dileğiyle..