Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

12 Temmuz 2008

SENİ SANA ANLATIYORUM

Temmuz 12, 2008 0
SENİ SANA ANLATIYORUM



Bilir misin,
Elime aldığım her kağıt kalemde,
Bu bembeyaz sayfalara seni yazmak için oturuyorum.
Seni anlatmak için birleştirip sıralıyorum tüm cümlelerimi,
Seni sana anlatıyorum satırlarda,
Devleşiyorsun bir kez daha gözümde, yüreğimde, aklımda,
Sonra aklıma geliyor gidişin, buruşturup atıyorum önümdeki kağıdı, şiiri,
Yersiz bu satırlar diyorum, yersiz ve zamansız,
Değmez diye düşünüyorum, vazgeçiyorum, üzülüyorum,
Sonra kıyamıyorum, alıyorum onu yerden, düzeltiyorum ellerimle,
Yeniden başlıyorum yazmaya seni, sanki hiç kirlenmemişçesine.
Dile geliyor tüm duygularım, kalbimdeki yaralarım,
Seni sana anlatıyorum…

MEHPARE ÖĞÜT
2008

UZAKLARDA YAKILMIŞ O TİTREK ALEV

Temmuz 12, 2008 0
UZAKLARDA YAKILMIŞ O TİTREK ALEV
Gittin ve her şey olduğu gibi duruyor bu hayatta... her şey bıraktığın gibi... seni tanımadan, bilmeden önce nasılsa yine öyle hazin, öyle buruk, öyle paramparça... bir bilgeden okumuştum çok önceden:siz bu hayatta iyi başlayıp kötü bitmeyen bir şey gördünüz mü? diyordu... inanmamış, yırtıp atmıştım o kitabı. meğer ne haklıymış.bu hayatta iyi başlayıp kötü bitmeyen hiçbir şey yokmuş... haklıymış, kimse düzeltemezmiş bu hayatın adaletsizliğini... oysa her büyümemiş insan gibi inanmıştım yaşadığım bu aşkın dünyanın ilk aşkı olduğuna, bu aşkın bütün çağların aşkı olduğuna... bu aşkın biz istersek dünyanın bütün adaletsizliklerini düzeltebileceğine inanmıştım... ne kadar çocukmuşum. meğerse bu hayatın bütün adaletsizlikleri bizim aşkımızdan başlayıp yayılmış her yere... gittin ve her şey olduğu gibi duruyor bu hayatta... kırgın ve gücenik anneler yine çocuklarını özlüyor. yine onların arkalarından boşluğa el sallıyorlar.yine mahkumlar üşüyor... yoksullar eskisinden daha çok acı çekiyor yine... insanlar ilerliyor sansın, herşey başladığı yere geri dönüyor... mevsimler senin o durmadan üşüdüğün kış mevsimine doğru dönüyor... yaza, yaz mutluluklarına kanmıştın, işte kış yine geldi...peki, kim ısıtacak şimdi seni... ben ki seni ısıtırken , senin üşümenden hiç bitmeyecek, hep sürecek bir yaz hayal ederdim. içinin ürpermesinden hiç lekelenmeyecek bir mutluluk yaratmayı düşlerdim... seni ısıtırken gülümserdin bana... o gülümseyişinde derin sulara gömülmüş bütün aşklarımın yüzleri belirirdi usulca. o yüzlerin hepsini birden senin yüzünde görmek isterdim. bu yüzden yorulmadan, bıkmadan, usanmadan ısıtırdım seni. sen, tamam, yorulma, geçti üşümem, desen de, duymazdım seni. çünkü sadece seni ısıtmak değildi isteğim... aşklarımın sulara batmış bütün o yüzlerini senin yüzünde birer birer ortaya çıkartmaktı... hepsini, hepsini belki de son ve ilk kez senin yüzünde yaşarken görmekti... senin de sulara batmış aşklarının yüzlerini ortaya çıkartmak için yapardım bunu en çok... ölüm saplantımı bilirdin, ama seni ısıtırken bu saplantıdan bile kurtulmuştum... yaşadığımız bütün aşklarımızı senin yüzünde görebilmek, onları senin yüzünde öpüp koklayabilmek, onlardan senin yüzüne sarılarak özür dilemek istiyordum. bu yüzden yaşamalıydım... onca acıdan, onca yıkımdan sonra bu yaşama isteğim bana göre bir mucizeydi ve mucizenin sırrı sendeydi... yüzünün ardında gizlediğin esrardaydı... o esrarın bütün bilinmezliğini üstlenmek ve bu bilinmezliğin bütün sonuçlarını ödemeye hazır hissediyordum kendimi... bu aşktan kurtulmak istediğinde, zamanın kurallarına kapılmaya başladığında, en çok yokluğunda fark ediyordum o esrarı... sana söylemiştim, ben bu dünya zamanının efendisi değilim, diye. görünenlerle, güvencelerle, kendimi sağlama almakla ilgili beklentilerim yok, diye... söylemiştim sana, ben sadece aşkla mümkünüm, diye... söylemiştim sana, aşk yoksa benim için hayat bir yanılsamadan ibarettir, diye..söylemiştim sana, benim iki kapım var, diye. biri doğum, biri ölümdür , diye... doğarsın, aşkın içinden geçersin ve ölürsün... buraya, bu dünyaya beni kimin gönderdiğini bilmiyorum. böyle kırılgan, böyle savrulmaya hazır, böyle açık yaralar içinde... kim, neden gönderir benim gibileri bu dünyaya bilmiyorum, ama oluyor işte... birilerinin bu dünyanın haksızlıklarını, adaletsizliklerini tek başına yüklenmesi gerekiyor sanıyorum. hayat normal yolunda aksın, binalar yükselsin, dükkanlar açılsın, alışverişler yapılsın, şehirler büyüsün,insanlar bir yerden bir yere gidip dönebilsin diye, benim gibilerin bu görevi üstlenmesi gerekiyor belki de..neden ben, diye sormuyorum ne zamandır.yazgıma asla lanet okumuyorum. böyle olması gerekiyormuş... bu yazgıyı değiştiremeyeceğimi biliyorum artık... peki seni nasıl kabul etmeliyim, benimleyken mi, yoksa, gidişindeki o her şeyi kabullenmiş, bu hayata razı olmuş halinle mi... seni böyle kabul etmek, senden ayrılırken çektiğim acıdan daha büyük inan. senin sandığım insan olmadığını bilmek, senin o diğerleri gibi olduğunu bilmek ölümünü yaşamaktan daha büyük bir ıstırap. senin benim için hiç doğmadığını, beni hiç hissetmediğini, sadece bana yazdığın o çok bilindik, o çok klişe senaryonda basit bir rol verdiğine inanmak ve onu istediğin gibi oynayamadığımda başkasına dönmen sanki hayatımı ve onca aşkı boşuna yaşamışım gibi derin bir hayal kırıklığı şimdi bana... sen bu hayata sımsıkı sarılırken sadece aşkı özledin. ama küçük, kısa bir soluklanmaya çıkıp tekrar dönecek kadar özledin... bu hayatın can sıkıcılığından, her şeyin o çok önceden bilinip ona göre yaşanmasından, çok önceden çizilmiş çizgilerin o adaletsiz sınırlarından biraz olsun çıkıp,saçının birkaç telini yakıp yeniden kendini toparlayıp, bu kadar yeter, artık kendimi korumalıyım, diyene kadar özledin... sen doğdun ve orada hayatı gördün ve ona sımsıkı sarıldın. ölüm, diye bir kapın yok senin. hep bu hayatın içinde sonsuza dek yaşayacağına inanıyorsun. bu yüzden senin iyi ve korunaklı yaşaman gerekli. yıpranmaman ve huzur içinde olman, seni hep koruyacak, geriye döndüğünde koşulsuz kabul edecek güçlü ve sağlam kapıların olmalı... bu yüzden sen sırtını o güçlü ve sağlam kapılara dayayıp, bir gün geri döneceğine bilerek uzaktaki aşklara kibarca el sallamalı, onlar için zarifçe gözyaşı dökmelisin... aşk diye yaşadıklarından geriye, o sağlam, o korunaklı evlerinden birine, sanki çok renkli bir panayırdan, oldukça heyecanlı gösterilerin yaşandığı bir sirkten geri döner gibi dönmelisin... oysa aşk doğum ve ölüm kapısının ortasında yaşanan en hakiki geçittir. bu geçitten geçilirken asla arkaya bakılmaz. asla ileriye bakılmaz. bu geçitte bütün zamanların hükmü biter. aşkın kendi zamanı başlar. ve bu zaman ileriye, geleceğe doğru değil, içerlere, derinlere doğru işlemeye başlar. orada artık bu zamanın kuralları yoktur, orada bu hayatın korkuları biter, orada insan kendi yokluğundan yeni anlamlar çıkarır, hiç gitmediği yollar çıkarır... aşkın o geçidinde bir an yüzlerce yıla bedeldir... bu geçitte geçmişin ne ağır kanlı korkuları, ne de basit, çıkarcı saplantıları vardır. bu geçitten geçerken kimse kimseye bir gelecek vaat edemez. bu geçitte aşkın kendi zamanı, kendi büyüsü, kendi gerçekliği vardır. çünkü aşkın bir anın da yüzlerce yıl yaşayan bir insan ne geçmişten ne de gelecekten bir şeyler ummayı aklına getirebilir... hiç bilinmedik, hiç tadılmadık bir ateşle yanarsın orada; bütün bildiklerini, bütün öğrendiklerini unuta unuta yanarsın, içindeki o hazin ıssızlıkla birlikte, bu hayatın sana dayattığı umutlarla, bütün yanılsamalarınla birlikte, yanarsın... nafile yanarsın... ve oradan bu hayatın kurallarıyla yaşarken arayıp bulamadığın her şeyi bambaşka bir yüz ve bambaşka bir kalple bulup çıkarsın... aşk yaşarken ölümü göze almaktır. aşk bu ölümü göze alanlara gülümseyebilir ancak. hayatında bir kez olsun bile bu ölümü göze almamış bir insan yaşamaya hiç başlamamış demektir.sense bana gelirken, ölümü hiçbir zaman göze alamadan çıktın yola... bana gelirken bir gözün hep arkada, o güçlü, o sağlam kapıdaydı... hiç düşünmediğin, hiç beklemediğin şeylerle karşılaştığında yeniden geri dönebilmek için bir gözün hep arkandaydı... bana gelirken gözünün birinde kamera vardı... sen hayatını sağlama alırken , aynı anda aşkın büyüsünü yaşamak istedin... çokları öyle yapıyor. ne bu hayattan vazgeçiyorlar, ne de aşkın heyecanından. kısa, küçük, basit ve heyecanlı yolculuklar yapıp yine evlerine, korunaklı dünyalarına dönüyorlar... hiç aç kalmamak ve hep geleceklerini garanti altına almak için... oysa aç kalabilmeyi bile göze almaktır aşk... bu bedeli göze alamadıkları için bir çoğu zavallı, sefil bir oyuna çevirirler aşk diye yaşadıklarını... bu yüzden hep sığ kalır gönül dünyaları, hep fakir... gönül dünyaları sığ kalanlar bu yüzden hayata ve paraya sımsıkı sarılırlar... güneşten ve yıldızlardan çok paraya taparlar... her şeyin fiyatını bilirler, ama anlamlı hiçbir şeyin değerini bilmezler..artık kalplerindeki esin ve ışık değildir onlara bir gün aşık olacakları umudunu veren... ne kadar çok para biriktirirlerse; ne kadar çok mala ve mülke sahip olurlarsa o kadar çok güvenirler kalplerine... o rüyasız, ışıksız, o ziyan olmuş kalplerine... işte ben yıllardır senin o rüyasız, ışıksız, o ziyan olmuş kalbini sevmişim meğer... nasıl kendi yazgımı değiştiremiyorsam, bu yazgıyı da değiştiremem artık... nasıl kendi yazgımı sonuna kadar yaşayacaksam, bu yanılgının yazgısını da sonuna kadar yaşayacağım... bu aşkın bittiği yerden hiç ayrılmayacağım... çünkü artık gidebilecek hiçbir yerim yok.bu dünyaya niye gönderildiğini bilmeyen ben, hem nereye gidebilirim ki... aslında bilmediğim yerlere çekip gitmeyi çok isterdim. beklentisiz ve özgür olmayı... ama buradan gidemem hiçbir yere... burada senin o rüyasız, ışıksız kalmış, o ziyan olmuş kalbinin yasını tutacağım... aşkımızın yasını... bu mahvoluşta kendi suçlarımı düşünerek tutacağım bu yası... tutkuları yüzünden kabilesinin yok oluşuna neden olmuş , asi ve gururlu bir kızıl derili savaşçısı gibi, kanlar içinde kalmış topraklarımızda hep seni bekleyeceğim... döndüğün hayattan hiçbir nasibim yok artık benim. orada bir şeyleri umut etmek tarifsiz yaralanmaktan başka bir şey değil. orada mutlu olduğunu sanmak ve bu oyunu sürdürmek öylesine acı vermişti ki bana, dönsem şu anda olduğundan daha büyük acı çekeceğim ,inan... artık mutluluğu olmadığı yerde aramaktan çoktan vazgeçtim... burada, bu kanlar içindeki topraklarda beni görmek istediğin gibi görmeyi yasak ettim kendime. artık senin aynanda görmüyorum kendimi... beni benden koparan zayıflıklarımı yaralı bir kol gibi kesip attım... burada kimseye haksızlık etmiyorum, bu yüzden bu kederli halim... çünkü döndüğün yerde insanlar birilerine haksızlık ettikçe hep kazandıklarını ve ölümsüz olduklarını sanıyor... bir tek onlar arkalarına bakmadan çekip gidebiliyor istedikleri yere... ne yaşarlarsa yaşasınlar hiç bir şey onlarda iz bırakmıyor, bir tek onlar özgür... hiç umma, hiç ürkme, asla ardından gelmem. döndüğün yerleri çok iyi biliyorum... o kasveti, o köleliği, o can sıkıntısını... hiç merak etme, sevginin büyüsünü hiç olmadığı yerlerde aramayacağım artık... döndüğün yerlerde onun olmadığını iyi biliyorum... sen hep yaptığın gibi bir kez daha dön oralara... açgözlülükle sarıl o korunaklı mutluluğuna... ama şunu iyi bil ki ona hiç doyamayacaksın... kalbin rüyasız, kalbin ziyan oldukça, kalbin ışıksız kaldıkça o sahte mutluluklara daha bir aç gözlülükle saldıracaksın... onu hiç olmadığı yerlerde arayacaksın.ama ne yaparsan yap hiç yalnız kalmayacaksın... o ışıksız kalbinin içinde küçük bir ışık, o rüyasız kalmış, o ziyan olmuş kalbinin içinde seni sana hatırlatacak can çekişen bir rüya, kanayan bir soru hep acı verecek sana... arkadaşlarınla düzenlediğiniz o sahte mutluluk partilerinden çok sıkıldığın bir gece; kim bunlar, ben burada ne arıyorum, dediğin anlarda, parfüm, alkol ve sigara dumanı kokularından sıyrılıp balkona çıkacaksın. serin ve arınmış bir acı vuracak yüzüne... yıllardır susuz kalmış gibi uzaklara, ormanlara, uzaktaki dağların doruklarına bakacaksın... bağırmak isteyeceksin, bağıramayacaksın... ağlamak isteyeceksin, ağlayamayacaksın... işte o zaman daha iyi anlayacaksın bu hayatın kurallarına göre yaşandığında iyi başlayıp kötü bitmeyen hiç bir şey olamayacağını... işte o zaman anlayacaksın mutluluğu hiç olmadığı yerlerde aramanın içini nasıl daha da acıttığını... bu dünyada içinden sadece aşkın geçtiği iki kapı olduğunu, bunun doğum ve ölüm kapısı olduğunu anlayacaksın... işte o zaman anlayacaksın sadece haksızlık edenlerin bu hayatta kazandığını ve ne yaşarlarsa yaşasınlar arkalarına bakmadan istediklerini yere çekip gidebileceklerini... işte o zaman anlayacaksın sadece kötülerin özgür olduğunu... işte o zaman kalbin sığındığın bu hayatın hücrelerine çarpıp geri dönecek... uzaklarda yakılmış bir titrek alev göreceksin, ben diye bakacaksın o titrek aleve... o alevi görünce yıllardır içinin ne kadar üşüdüğünü hatırlayacaksın... o alevi görünce mevsimlerin hiç ilerlemediğini, nereye gidersen git, başladığın yere geri döndüğünü anlayacaksın... mevsimlerin hep üşüyen kalbine geri döndüğünü anlayacaksın... o titrek alevi gördüğünde o ziyan olmuş kalbini sonsuza dek benimle, bu uzaktaki dağ başında bıraktığını anlayacaksın... oysa ne çok isterdin kalbinin yanında olmasını, sana sarılıp seni ısıtmasını... oysa çok isterdin ne denli kirletmiş olsan da yalnızlığının seninle birlikte olmasını... ama artık yalnızlığının yerinde koca bir boşluk olacak... nereye gidersen git, yanında o boşluğu götüreceksin... eğlenirken, sevişirken, bir şeyler hayal ederken, bakkaldan sigara isterken bile yalnız olmadığını hissedeceksin, dönüp ona sarılmak isteyeceksin, ama onun yerine koca bir boşluğa sarılacaksın... .çünkü ben bir yere gitmedim. burada aşkımızın bittiği yerde o rüyasız, ışıksız, o ziyan olmuş kalbini bekliyorum... kendi kalbimi bekler gibi... ben seni özledikçe, ben senin kalbini bekledikçe sen de hiç özgür olamayacaksın... çünkü "sadece kötüler özgürdür... "


CEZMİ ERSÖZ

HAZİNEDEKİ PASLI TENEKE

Temmuz 12, 2008 0
HAZİNEDEKİ PASLI TENEKE
Bir yokmuş, iki yokmuş, üç yokmuş... eski günlerde yeryüzünün bir ülkesinde hiçbişey yokmuş. hiçbişeyi olmayan bir ülkenin bir padişahı varmış. bu padişahın da bir hazinesi varmış. bu hazinede o ulusun en değerli bir emaneti korunurmuş. atalardan kalan bu emanetle o ulus övünürmüş. "hiçbişeyimiz yoksa da, atalarımızdan bize böyle bir emanet kaldı" diye avunurlar, yoksunluklarını, yoksulluklarını unuturlarmış.atalardan kalan emanet, bir kişinin, iki kişinin değil, bütün ulusun olduğundan,. herkes bu değerli emanetten kendine övünme payı çıkarırmış. onun korunmasına canla, başla çalışırlarmış.bütün ulusun malı olan emaneti korumak için en uygun yer padişahın hazinesi olduğundan, bu emanet de hazinede saklı dururmuş. hazineyi, gözlerini kırpmadan silahlı nöbetçiler beklermiş. hazinenin olduğu yerde kuş bile uçurtmazlarmış.padişah, sadrazam, vezirler, sarayın bütün ileri gelenleri, her yılın bir günü, atalardan kalan kutsal emaneti koruyacaklarına namusları üzerine yemin ederlermiş. gel zaman git zaman, günlerden bigün padişahın içine, ulusun canları, kanları yoluna korudukları bu emanetin ne olduğunu anlamak isteği düşmüş. padişah, bu emanet kutusunun içindekini görmek için yanıp tutuşurmuş. sonunda bu isteğini yenememiş, bigün hazine dairesine girmiş. nöbetçiler padişaha da yasak diyecek değiller ya... sarayın hazinesine padişah, sadrazam, vezirler her zaman ellerini kollarını sallayarak özgürce girerler, emanetin yerinde durup durmadığına bakarlarmış. padişah da böyle yapmış. bu emanet, oda oda içinde, oda oda içinde kırk odadan geçtikten sonra kırkbirinci odanın içinde dururmuş. 0 odanın içinde de kutu kutu içinde, kutu kutu içinde, kırkbirinci kutunun içindeymiş.padişah kırk odanın kapısını açmış. kırkbirinci odaya girmiş. sonra kırk kutu açmış. kırkbirinci kutuyu açarken heyecandan yüreği küt küt çarpıyormuş. "bunca yıldır koruduğumuz emanet ne ola?" diye büyük bir merak içindeymiş.bir de kırkbirinci kutuyu açıp baksın ki, ne görsün: yeryüzünde o zamana kadar görülmemiş bir mücevher. bir alev gibi yanıp duruyor. altın desen altın değil, platin desen platin değil, gümüş hiç değil... padişah kendini tutamamış, içinden, "atalardan kalan bu kutsal emaneti ben kendime alırım. benim olur. kim nereden bilecek?" diye geçirmiş.güneşten koparılmış bir parça gibi ışıl ışıl yanan kutsal emaneti kutusundan çıkarıp, cebine atmış. atmış ama, "ya benim çaldığım anlaşılırsa..." diye de içine bir korku düşmüş. o zaman, "ben bu pınl pırıl yanan şeyi alır, onun yerine üstü yakut, sedef, zümrüt, inci, elmasla süslü bir platin koyarım, hiç kimse bu emaneti görmediğine göre, günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin çalındığını anlayamazlar..." diye düşünmüş. dediği gibi de yapmış. sonra kırkbir kutuyu içiçe, onun üstüne de, kırkbir odanın kapısını da üst üste kilitleyip hazineden çıkmış arna, yaptığı düzen anlaşılacak diye de ödü kopuyormuş. hiç kimsenin, kutsal emaneti çaldığını anlamaması için, o zamana kadar yılda bir kutsal emanet üzerine ant içilirken, padişah bu andı yılda ikiye çıkarmış. her yıl iki kez, alanlarda toplanırlar, padişah da, başkaları da, bütün ulus, atalardan kalan kutsal emaneti kanları ile, canlan ile koruyacaklarına ant içerlermiş.sadrazam kurnaz bir kişiymiş. "eskiden yılda bir kez emaneti korumak için ant içilirken, şimdi neden padişah bunu ikiye çıkardı?.." diye sadrazamın içine bir kuşku düşmüş. "yıllardan beri koruduğumuz bu emanet ne ola?" diye o da bigün hazineye girmiş. kırkbir odadan geçip, kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş. ne de olsa padişah, dalaveresi çakılmasın diye, çaldığı emanetin yerine en değerli taşlarla süslü koca bir altın koyduğundan, bu güzel şey karşısında sadrazam şaşkına dönmüş. "ben bu emaneti alır, yerine üstü renkli, parlak taşlarla süslü bir altın koyarım. nasıl olsa, hiç kimse, emanetin ne olduğunu bilmediğinden, günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin bu olduğunu sanırlar..." diye düşünmüş. dediği gibi de yapmış. ama içinde, yaptığı iş anlaşılacak diye bir korku olduğundan, padişahın yılda ikiye çıkardığı ant içme törenini, yaz, kış ve baharlarda olmak üzere yılda dörde çıkarmış.gelgelelim vezirlerden biri kurnaz bir kişiymiş. "şimdiyedek, yılda iki ant içilirken neden dörde çıkarıldı?.." diye içine bir kuşku girmiş. o da, kimseye danışmadan hazineye girebildiğinden, bigün, hazineye girmiş, kırkbir odadan geçmiş, kırkbir kutuyu açmış. kırkbirinci kutudan çıkan üstü parlak taşlarla süslü altını görünce, sevinçten gözleri parlamış. "ben bunu alır yerine bir gümüş koyarım. kim nerden bilecek?.." diye düşünmüş. düşündüğü gibi de yapmış. yapmış ama içinde öyle bir korku varmış ki, hırsızlığı belli olmasın diye, ulusa kutsal emaneti ne kadar iyi koruduğunu anlatmak için, yılda dört kez yapılan ant içme törenini her ay yaptırmaya başlamış. ulus, her ay alanlarda toplanıp, son kişide son damla kan kalana kadar kutsal emaneti koruyacağına ant içermiş.saray nazırı kurnaz bir kişiymiş. ant içmenin ayda bire çıkmasından işkillenmiş. "bunda bir iş olacak, bir gidip şu emaneti göreyim..." demiş. kırkbir odadan geçip, kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş. atalardan kalan kutsal emanet o kadar hoşuna gitmiş ki, "ben bunu alıp yerine bir bakır koysam, kim nereden anlayacak?.." diye düşünmüş. düşündüğü gibi de yapmış. yapmış ama, içinde hırsızlığı anlaşılacak diye bir korku olduğundan, emaneti ne kadar titizlikle koruduğunu halka göstermek için ayda bir yapılan ant içme törenini, haftada bire indirmiş.gelgelelim, hazineyi koruyan subaşı, kurnaz bir adammış. içinden, "ne oluyor böyle?.. haftada bir ant içiyoruz! şu kutsal emaneti bir gidip görsem..." demiş. o da öbürleri gibi kırkbir odadan geçip, kırkbir kutuyu açmış. parlak bakın görünce çok sevinmiş. "ben bunu alır, yerine demir koyarım, kim nerden bilecek?.." demiş. dediği gibi de yapmış. ama yaptığı iş, içine sinmediğinden, emaneti korumakta ne kadar canla başla çalıştığını herkese anlatmak için gösterişe başlamış. her gün, atalardan kalan kutsal emaneti, ölümü bile göze alarak koruyacağına ant içermiş.gel zaman git zaman, ulusun içinden bir kişi çıkmış. - bütün ulus yıllardan beri atalardan kalan emaneti canımızla, kanımızla koruyacağımıza her gün ant içip duruyoruz. doğrusu bu emaneti hazinede çok iyi saklıyor, koruyoruz. peki ama bu emanet nedir? biz emanetçi değiliz ya... şu odaları, kutuları açalım da, atalarımızdan kalan kutsal emanetin ne olduğunu, neyi koruduğumuzu bir öğrenelim!.. demiş.bu sözler bomba etkisi yaratmış. başta padişah olmak üzere, emanete hıyanet edenlerin hepsi birden, hırsızlıkları anlaşılacak korkusuyla, bu dileği ortaya atan kişinin üstüne çullanmışlar. gerçek emaneti aşırıp onun yerine sırasıyla sahtesini koyanlar, bu katakulliyi yalnız kendilerinin yaptığını sandıklarından ve birbirlerinin oyununu bilmediklerinden, hırsızlıkları ortaya çıkacak diye ödleri kopuyormuş. "koruduğumuz emanetin ne olduğunu görelim!.." diyen kişiyi,- vay hain!.. atalarımızdan kalan öyle kutsal, öyle değerli bir emaneti, sen kim olasın da göresin... diyerek, o kişiyi, kutsal emaneti küçümsemek, aşağılamakla suçlandırmışlar. bütün ulusu da kandırdıklarından, kendileriyle birlik edip, bunu söyleyenin üstüne yürümüşler.zavallı az kalsın linç edilecekmiş. sonra padişah,- biz bunu öldüreceksek yasaya uygun öldürelim!.. demiş. bu kişiyi öldürmek için önce bir yasa yazıp, sonra özel bir mahkeme yargısı ile öldürmüşler.gelgelelim, öldürmekle iş bitmemiş. çünkü, ölen kişinin sözleri ağızdan ağıza yayılmış. o düşünce bir çığ gibi gittikçe büyümüş. günün birinde halkın içinden biri, "ölümü göze alarak koruduğumuz emanetin ne olduğunu, neden ölümü göze alarak gidip görmeyelim?.." diye düşünmüş. ama kendisinden öncekinin başına gelenleri bildiğinden bu düşüncesini hiç kimseye açmamış. gizlice hazineye girip, kutsal emanete bakmayı kafasına koymuş. ama padişah, sadrazam, vezirler, bütün emanet hırsızları, çaldıkları belli olmasın, kimse anlamasın diye, atalardan kalan kutsal emaneti, daha doğrusu onun yerine koydukları şeyi, eskisinden daha sıkı koruyorlarmış. işte bu yüzden de hazineye gizlice girmeyi başaran kişi, kutsal emaneti alıp, bütün ulusa göstermek için dışarı çıkarken, hazineyi koruyanların eline düşmüş. adamın elinde, emaneti en son çalanın, onun yerine koyduğu bir paslı teneke varmış. subaşı, adamın elinde tenekeyi görünce,-kutsal emanet bu değil!.. diye bağırmış. saray nazırı,- bu değil!.. demiş.vezir de,-bu değil!.. demiş.sonra sırasıyla padişaha kadar hepsi,-bu değil, bu değil!.. demişler.o zaman, elinde paslı tenekeyi tutan adam,-kutsal emanetin bu olmadığım siz nerden biliyorsunuz? bu değilse, ya hangisi?.. diye sormuş.bu soruyu oradakilerin hiçbiri yanıtlayamamış. çünkü hepsi de emanetin yerine koydukları şeyin sonradan çalındığını anlamışlar. yakalanan kişiyi hemen orada boğdurup işini bitirdikten sonra paslı tenekeyi kutuya koymuşlar. kutu kutu içine kırkbir kutuya, onu da kırkbir oda içine gizlemişler. ama içleri bitürlü rahat olmadığından, kutsal emaneti korumak için bir yasa çıkarmışlar. bu yasaya göre, sabah, öğle, akşam, günde beş vakit, bütün ulus, atalardan kalan emaneti koruyacaklarına ant içmek zorundaymış. bu andı içenlerin hiçbiri, korudukları kutsal emanetin çalına çalına, en sonunda bir paslı teneke olduğunu hiçbir zaman bilememiş.
AZİZ NESİN

11 Temmuz 2008

YALANCI BAHAR

Temmuz 11, 2008 2
YALANCI BAHAR


Yalancı bir baharmış gönlümde açan.
Gelir diye beklediğim değilmiş bunca zaman aranan.
Sevda yollarında ömrümü tükettiğim ve sevilmemek adına da olsa ömrümü verdiğim,
yalancı sevdaymış kalbimi saran…
Bir sevda filiziydi ömrümde açan; gözlerden uzak, gönlüme tuzak..
Mevsimsiz açan çiçek, henüz doğmamış bebek.
Aşka yetim kalmış bir yürek..
Vurgun yemiş misali yüreğim, yenik düştü aşka bedenim.
Her gecenin sabahında beklediğim ve bir şarkı misali dilimde dolaşıp duran,
sevda türküsüydü söylediğim.
Kör sokaklarda yolumu kaybettiğim, bulurum diye adaklar adadığım,
uğruna bir değil bin kez can verdiğim, vefasız aşkımdın sen benim…
Bir hayalim vardı, bir beyaz atlı prensim.
Gelip de beni götürecekti masallar ülkesine.
Hiç kimsenin bilmediği, gözlerden uzak bir yerde, birlikte yaşayacaktık, birlikte yaşlanacaktık ölüm emri gelinceye…
Bir sevdam vardı, başkalarınınkine benzemeyen.
O’nun için deliririm, ölürüm, eririm dediğim.
Bir sevdiğim vardı, kalbimi verdiğim, ömrümü tükettiğim..
Bir sevdam vardı şimdi nerde olduğunu bilmediğim….

Mehpare ÖĞÜT

2007