Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

03 Nisan 2009

"AŞK EBRULİ"

Nisan 03, 2009 0
"AŞK EBRULİ"
Gerçek bir Aşk Mektubundan alıntıdır :

"Içime doğdun birden..
Yüreğime düştün..
Damladın yüreğinden yüreğime.
Az önce..
Az önceydi..

Aslında hep korkardım;
Bir gün, bir yıldız kayarken, ya ben, ona yetişemezsem veya dileğimi unutursam, ya da dileyecek bir düşüm yokken, bir yıldız kayarsa diye... Ama, senken dileğim, seni dilemişken,
Bir yıldız tuttum, bir dilek kaydı.. Bir kumsal düşledim o an, ve bir aşk çizdim... Aşkın, ebruli yürek kumsalı...

Sular, zülaliyle habire vuruyor kıyıya... Her vuruşta da, bir parça yontup götürüyor kayalardan... Kayalar eksiliyor...
Yüreğimizin kayaları eksilen...aşınan... Direngenleştirmek için, ne acılar, ne sevinçler kattığımız yürek kayalarımız, aşınmakta olan... Korunaksız kalıyoruz adeta.. Ama, kumsala vuran her dalga , yığınlarla da, kum tanesi getiriyor beraberinde... Çoğalıyoruz... Yüreğimizin kayalarından ufalanan parçaların taneleri belki de, geri dönenlerden bazıları... Belki de, onarmak için, bu geri geliş..
Ebruli kumsalda, ışıltılı, sedefli kum parçacıklarının kristalinde bir onarış... Doğanın yıkıp yapıcılığı sanki bu...
Ve yüreğin sularının sarışı, sevdiklerini.. eksiltmelerden çok, çoğaltmalar için, yürek kumsalını.... Suyu kumdan, kumu kumsaldan, kumsalı sudan ayırabilmek mümkün mü zaten...??

Seviyorum o halde seni...

Sonra, bir yürek düşündüm ve bir çadır örüldü düşlerimin önünde, gördüm... Bir koza gibi örüldü... Yüreğin çadırı...
Kumsalın tam ortasında... İçinde, sakınıp saklanılan sevgiler, düşler, umutlar, sevgililer... Aşk bir kumsalsa diye düşündüm, yürek onun çadırı olsa gerek... Yüreğin çadırına girdi mi insan, en güvenli ve en güzel yerindedir evrenin ve o evrendeki kendisinin... Çünkü ne kadar kendimizsek, ne kadar yüreğimizceysek ve ne kadar yüreğimizdensek, mutlu olur ve mutlu ederiz.... Kendinden uzağa düştü mü insan, arar durur, yollara düşer, kendinin izini sürer... İz ize eklenir, ama bitmez yol, varılmaz menzile bir türlü... Oysa insan, yüreğinin çadırında olsa hep ..olabilse.. Kavlar dolusu mutluluk meyleri sunacaktır sakiler... Aşk şiir olduğunda, kelimeleri bahar olacaktır çadırın... Bir yaprak titreyişinde, keman notaları gibi, aşka esecektir yürek.. Bilinmez bir iklimde, bir beşinci mevsim valsinde uzanacaktır eller birbirine, yürek yüreğe...

Camdan deniz kabuklarının, yüreğime batışının acısıyla irkildim bir anda.. Özlem, kömür parçaları arasındaki bir cam kırığıdır ya sanki, parlar durur kara tozlar arasında... O parladıkça, acır canımız, acıdıkça canımız , daha çok severiz. Acıttığı kadar, değerlidir birşeyler bence...birşeyleri değerli kılan, anlamlı kılan acısallığının yoğunluğudur,
bizi mutlu eden şeylere pek değer vermiyoruz sanki... Ve aşk, bu sebeple bunca değerli ve tatlı geliyor olmalı... Aşkı tatlı yapan da, bu acı yanının çokluğudur aslında.. Aşkın çoğu acıdır zaten.... Canım acıdıkça ve cam kırıkları özlemini kanattıkça, özlüyorum seni.... Sözler gönlün ortasında oturur, aşk sözün ortasında... Mutluluk uçuruma ses atmaktır... ve yürek o sesi tutar.... Ben, aşkın sesini, attım uçuruma ve yüreğin, yüreğimin ortasında tuttu o sesi...
SeS bizim artık, gönlümüzün ortasında...

Peki ya bir gün gelir de, özlemezsem seni, özlemezsen beni, biterse aşkın yüreğimdeki acıtmaları...?
O zaman, bir uçurtmadan inip, bir gemiye mi bineceğiz dersin..?
Usul usul ilerleyen bir gemi..Ve bir limana mı varacağız..?
Limanın dingin ve güvenli sularına mı sığınacak aşkın sevgi çocuğu..?
Aşk uçurtmada mı kalacak...?

Aşk bir kumsalsa, yürek çadırıdır onun...
Martılar elleri..
Deniz fenerleri gözleridir..
Ebruli, rengidir sularının..
Sular sözleridir, yıldızlara yansıdıkça..
Deniz kabukları özlemidir..
Kumlarsa düşleridir aşkın..
Aşk ebrulidir..

Bu mektup, masalımızın sokaklarından ebruli bir uçurtmadır, sana uçurduğum, seninle uçurduğum.. Ipsiz bir uçurtma... Seni seviyorum demek için, daima...

Yeniden ve yine Merhaba...."

Alıntıdır…

“DÜŞ HIRKASI”

Nisan 03, 2009 0
“DÜŞ HIRKASI”
Filiz Özdem’in Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan yeni romanı Düş Hırkası aklın öteki yüzüne düşüşü anlatıyor. Bir geçitten geçen onlarca insanın, geçidin ortasında dükkân camekânlarıyla birkaç eski binanın çevrelediği avlunun, birbirinin yanından geçerken farkında olmadan birbirine değen hayatların kitabı…

Bir tabağa doldurulmuş bir avuç cam bilyenin birine dokunmak nasıl hepsini döndürür, her dokunuşta bütün renkler nasıl yeniden değişirse, ustaca bir araya getirilen kişilerin her birinin romana katılışıyla bütün metin de farklı bir renge bürünüyor.

Düş Hırkası ’nda, tesadüfen iç içe geçmiş, ama aynı zamanda da birbirinden kopuk hayatların buluşmasında, hem geçmiş ile şimdi harmanlanıyor hem de yazar kalabalığa karışmadan kente yukarıdan bakıp roman kişilerinin iç dünyalarının karanlık, gizli dehlizlerinde dolaştırıyor bizi. Ayrıca bu iç dünyalar, mekânlar ve nesneler arasında ustalıkla oluşturduğu görsellikle de anlatısına değişik bir boyut getiriyor.

Filiz Özdem’in gerçeklik ve düşün sınırlarında gezinen, kâh birbirinin içinden kâh birbirinin kıyısından akıp giden hikâyelerle kurduğu bu roman delilik, hatırlama, yalnızlık, manevi hasarlar, intihar ve ölüm üzerine odaklanırken, yazarın kendi deyişiyle bir “kaybetme” hikâyesi anlatıyor.

Kaynak – pusula.tv

AŞK'A DAİR......

Nisan 03, 2009 0
AŞK'A DAİR......

Aşkın kalbi, kalbin aşkı
İlk günkü gibi duran ne var ki? Kâinat ilk patlamadaki gibi sabit mi duruyor?
Çekirdek hep çekirdek mi? Yeni doğan çocuk, devamlı doğduğu gibi mi duruyor?
Her şey bir başlangıçla başlıyor; evirile-çevrile nice değişimlerden geçiyor,
sonunda kendi mecrasına dökülüyor.
İlk bakış, ilk heyecan, ilk aşk… Son aşk, son heyecan, son bakış değil…
“An” ların akışında değişir günler, aylar, aşklar…
Bir mevsimlik de olsa bir aşk, kaç mevsim yaşanır içinde? Parlar, solar, sonlanır…
Kalmışsa küllerin altında sevgi korları, ısıtır yürekleri…
Aşkın alev yakıcılığı yalandan yalar geçer…
Sağlamdır kalbin köklerine inen sevgi…
Sevgi, sevgili diye sayıklıyoruz da anlayamıyoruz sevgili sevgiyi…
Aklımız gözümüze indiğinden ölçmek, biçmek, saymakla somutlaştırmak istiyoruz onu…
Saf sevgi Kaf dağının ardında… Sınanmadan gidilmez oraya…
Aşk denizinden geçilir, kıskançlık vadisi aşılır,
ayrılık gölü atlanır varılır dağın ardına; bir sen varsındır, bir de sevgi…
Varlığın yokluğunda erişilir sevginin her zerresine…
Âlem yeniden o zerrelerle kurulur…
Kâinatın kalbi sevgiyle atar; yıldızlar şehri ayinle şenlenir,
güneşler gökkuşağı ile güler,
aylar aydınlatır, denizler coşkuyla dalgalanır,
yunusların şarkılarına eşlik eder kuşlar ağaçlar…
Yüreğinin derinliğindeki sevgiyi, evrenin enginliğindeki
sevgiyle buluşturan sevgiyi anlamıştır. O ince çizgide yürüyene her an,
her şey sevgilidir; aşk gizemsiz, düşmanlık görecelidir…
Kalpte bir şey bulunur; sevginin kalbinde sevgiden başka sevgili yoktur…
Karşılık beklemeden sever kalbi seven…
Yılda bir güne indirgemez onu; ayın on dördünden daha parlaktır sevgi sevgisi,
bütün geceleri ışıtır…
Aşk değişir sevgiye dönüşür, sevgi de şefkate… Aşk, sevgiden geçip şefkate dökülüyorsa mecrasını bulmuş demektir… Aşkı aşan, sevginin kollarında şefkate kavuşur…
Olduğu gibi sevmek ve kabullenmektir sevgili şefkat…
Bütün güzelliklere güzellikle cevap verebilmektir, kimde ve nerede olursa olsun…
Bir günlük tüketime indirgenen sevgi ne kadar anlaşılır ki?
Hızlı değişim sevgiyi tüketti, aşkı harcadı, şefkati anlaşılmaz kıldı…
Anlamak ve anlaşmak hayatın en anlamlı alış verişi…
Bol sıfırlı tüketimle ne aşk anlatılır, ne sevgi, ne de şefkat…
Yüreğin derinliklerinden gözlerin enginliğinde hissedilen bir bakış,
bir görüştür sevgi; gözlerden yine gönüllere akar sessizce…
Kısık bir sesle dudaklardan dökülür: “seni seviyorum.”
Her anda, her günde parlaktır sevgiyle beslenen şefkat…
Zaman tükenir sevginin derinliğine, şefkatin yüceliğine erişilmez…
İnsan ömrü az, fakat sevgi kabı kalbi,
bütün kâinatı bütün zamanlarıyla yutsa yine doymaz…
Yıldızlardan taç yapsanız da kalbin sonsuzluk sevgisini söndüremezsiniz…
Aşkın kalbi sevgi, kalbin aşkı sonsuzluk…
Kâinatın kalbine yansıyansa sevgili şefkat…
Bir diyeceğim var sevgili sevgime; seni seviyorum
ve bir dileğim var senden;
hayat maceram şefkatli kollarında sonlansın…
Doğuşum, değişimim, dönüşümüm senle ve sonsuzlukla olsun…

(Alıntıdır)

29 Mart 2009

O MÜZİĞİ DUYDUNUZ MU?

Mart 29, 2009 2
O MÜZİĞİ DUYDUNUZ MU?
18 Kasım 1995 günü keman sanatçısı Itzhak Perlman, New York’ta, Lincoln Center’daki Avery Fisher Salonu’nda bir konser vermek üzre sahneye çıktı. Eğer herhangi bir Perlman konserinde bulunmuşsanız bilirsiniz ki onun için “sahneye çıkmak” hiç de küçümsenecek bir başarı değildir.
Çocukluk yıllarında çocuk felcine yakalanmış olan Perlman’ın her iki bacağında da destekleyici ateller vardır ve ancak kol değneği yardımıyla yürüyebilmektedir. Onu sahne üzerinde her defasında sadece bir adım atabilmek suretiyle, acı içinde ve yavaş yavaş yürürken görmek unutulmayacak bir görüntüdür. Ağrılar içinde ama ihtişamla yürümektedir, sandalyesine erişinceye kadar. Sonra oturur; yavaşça koltuk değneklerini yere koyar, bacaklarındaki atellerin klipslerini açar, bir ayağını geriye iter, ötekini öne uzatır. Daha sonra yere eğilerek kemanını alır, çenesinin altına koyar, orkestra şefine başıyla işaret verir ve çalmaya başlar.
Şu zamana değin, izleyicileri bu ritüele alışmışlardır. O, sahnenin bir ucundan sandalyesine doğru ilerlerken sessizce otururlar. Bacaklarındaki klipsleri açarken inanılmaz bir sessizlikle beklerler. Perlman çalmaya hazır olana dek seyirci sabırlı ve suskundur.
Ancak o konserde bir şeyler ters gitti. Daha ilk bir kaç satırı çalmıştı ki kemanın tellerinden bir tanesi koptu. Telin kopma sesini duyabilmek mümkündü, salonun bir ucuna tabancadan fırlayan kurşun gibi gitmişti ses. O sesin ne anlama geldiği konusunda yanılmak imkânsızdı. Ve bunun akabinde ne yapılması gerektiği konusunda da...
O gece orda olan insanlar kendi kendilerine şöyle düşündüler: “Anlamıştık ki, yeniden ayağa kalkması, atelleri yeniden takması, koltuk değneklerini alması, yavaş yavaş sahne arkasına gitmesi ve ya yeni bir keman bulması ya da yeni bir tel takması gerekecekti...”
Ama o öyle yapmadı. Bunun yerine bir dakika kadar bekledi, gözlerini kapadı ve sonra şefe yeniden başlaması için işaret verdi. Orkestra başladı ve o kaldığı yerden devam etti. Ve daha evvel hiç görülmemiş bir tutku, güç ve saflıkla çaldı. Elbette herkes bilmektedir ki senfonik bir eseri sadece 3 telle çalmak imkânsızdır. Bunu ben de bilirim, sen de bilirsin, herkes bilir...
Ama o gece Itzhak Perlman bilmeyi reddetmişti. Onu parçayı kafasında molüde ederken, değiştirirken ve yeniden bestelerken görebilirdiniz. Bir noktada, telleri nerdeyse yeniden tonlamışçasına sesler çıkarmaktaydı kemandan, daha evvel hiç vermedikleri sesleri vermelerini sağlamak için...
Bitirdiğinde salonu olağanüstü bir sessizlik kapladı. Akabinde seyircilerin tamamı ayağa kalktı ve tezahürata başladılar. Oditoryumun her yanından inanılmaz bir alkış patladı. Hepimiz ayaktaydık bağırıyor, ıslık çalıyor, alkışlıyor, yaptığını ne kadar takdir ettiğimizi, beğendiğimizi anlatacak her türlü hareketi yapıyorduk Gülümsedi, yüzünden akan terleri sildi, yayını kaldırarak bizi susturdu ve böbürlenerek değil ama sessiz, güçlü, dingin bir tonla şöyle dedi :
”Bilirsiniz, bazen de sanatçının görevidir, elinde kalanlarla ne kadar daha müzik yapabileceğini bulmak...”
Bu ne güçlü bir cümledir. Duyduğumdan beri aklımdan çıkmıyor. Ve kim bilir? Belki de bu bir yaşam tarzıdır; sadece sanatçılar için değil hepimiz için.
Burada, tüm yaşamını bir kemanın 4 teli ile müzik yapmak üstüne kuran ve birden bire, bir konserin ortasında kendini sadece 3 tel ile bulan bir adam vardır. O da 3 tel ile müzik yapmayı seçer ve o gece yaptığı, sadece 3 telle yaptığı müzik, daha evvel yaptığı, 4 teli varken yaptığı her şeyden daha güzel, daha kutsal, daha unutulmazdı...
O zaman belki de bizim görevimiz, yaşadığımız bu sallantılı, hızla değişen, ürkütücü dünyada kendi müziğimizi yapmaktır; önce elimizde olan her şeyle; ve daha sonra bu artık imkânsız olduğunda, sadece elimizde kalanlarla...





Jack Riemer, Houston Chronicle ©