Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

19 Mayıs 2010

YAZILDIĞI GİBİ OKUNMUYOR AŞK…

Mayıs 19, 2010 0
YAZILDIĞI GİBİ OKUNMUYOR AŞK…

Anladım ki: herkesin kendine göre bir boşluğu var,
Anladım ki her boşluk bir başkasınınki ile dolar

Usta birer katiliz hedefini şaşırmayan. birbirimizi öldürüp duruyoruz günlerdir.

Başka bir gezegendeyiz. Düştüğümüz yeryüzü hüzün. Ayın rengi soluyor. Yeni bir yangınla uyanıyor gece. Aklımın duvarlarına dokunuyo...rum. Burukluğunu solu...yor nefes nefese kalbim. Yerini değiştiriyorum sürekli, bir çarşaf gibi katlıyorum özenle.
Peşine düşeli tam yirmi gün olmuş.


Odadan odaya dolaşıyorum. Uyuduğumuz yatağın kıvrımlarında. dalgın dalgın topraklarımızı seyrediyorum...


Söylesene, sevip mi özledik, özledikçe mi sevdik!
Ne alıngan bir tanıklık bu!
Günler geçiyor; kapaklanıyorum içime. bir kurt sürüsü uluyor, ısırdı ısıracak saçlarımdan! uykum geliyor, yatağa uzanıyorum çürüğe çıkarılmış bir silah sanki ismim.
kanayıp duruyorum...

Sevdiğim dört kitap başucumda. uykusuzluğum tanıktır biri senin isminle başlıyor.
kimliksiz uyanıyorum geceden, odadan çıkarken yüzümü değiştiriyorum…
İşe giden insanlar gibi hayattan vazgeçmiş bir edayla yürüyorum caddelerde. sanki baktığın her yerdeyim. kan sızıyor yürüdüğüm yollara...
Ne babanın adını bilirim, ne bacama konan martıların ölüm tarihini. davacıyım artık kendimden.
Son sözüm dinamit kuyusu olacak.

SAKIN...

Beş gün oldu cam kenarında uyuyorum. Nefesim buz kalıbı. çıplak tenim
Ahşabı sarmalıyor, içimde kullanılmamış bir bıçak savruluyor. elimi uzatsam dikenli tel sesin. günlerimi sürüklüyor sahte bir hevesle güneş, uyudukça hastalık kuruluyor gölgemle hayat arasına. sesimi kilitliyorum çekmecelere. telefonlar çalıyor sürekli.

Ölmüş bir görüntü var aklımda, duvarların serinliğine ismini kazıyorum...

Bedenimi uyanık tutan ne varsa sulara gömüyorum. anlıyorum ki ancak bir acı uyanık tutabilir bizi.

YAZILDIĞI GİBİ OKUNMUYOR AŞK...( KAHRAMAN TAZEOĞLU )
Bir açıklama ekle
Anladım ki: herkesin kendine göre bir boşluğu var,
Anladım ki her boşluk bir başkasınınki ile dolar

Usta birer katiliz hedefini şaşırmayan. birbirimizi öldürüp duruyoruz günlerdir.

Başka bir gezegendeyiz. Düştüğümüz yeryüzü hüzün. Ayın rengi soluyor. Yeni bir yangınla uyanıyor gece. Aklımın duvarlarına dokunuyo...rum. Burukluğunu soluyor nefes nefese kalbim. Yerini değiştiriyorum sürekli, bir çarşaf gibi katlıyorum özenle.
Peşine düşeli tam yirmi gün olmuş.


Odadan odaya dolaşıyorum. Uyuduğumuz yatağın kıvrımlarında. dalgın dalgın topraklarımızı seyrediyorum...


Söylesene, sevip mi özledik, özledikçe mi sevdik!
Ne alıngan bir tanıklık bu!
Günler geçiyor; kapaklanıyorum içime. bir kurt sürüsü uluyor, ısırdı ısıracak saçlarımdan! uykum geliyor, yatağa uzanıyorum çürüğe çıkarılmış bir silah sanki ismim.
kanayıp duruyorum...

Sevdiğim dört kitap başucumda. uykusuzluğum tanıktır biri senin isminle başlıyor.
kimliksiz uyanıyorum geceden, odadan çıkarken yüzümü değiştiriyorum…
İşe giden insanlar gibi hayattan vazgeçmiş bir edayla yürüyorum caddelerde. sanki baktığın her yerdeyim. kan sızıyor yürüdüğüm yollara...
Ne babanın adını bilirim, ne bacama konan martıların ölüm tarihini. davacıyım artık kendimden.
Son sözüm dinamit kuyusu olacak.

SAKIN...

Beş gün oldu cam kenarında uyuyorum. Nefesim buz kalıbı. çıplak tenim
Ahşabı sarmalıyor, içimde kullanılmamış bir bıçak savruluyor. elimi uzatsam dikenli tel sesin. günlerimi sürüklüyor sahte bir hevesle güneş, uyudukça hastalık kuruluyor gölgemle hayat arasına. sesimi kilitliyorum çekmecelere. telefonlar çalıyor sürekli.

Ölmüş bir görüntü var aklımda, duvarların serinliğine ismini kazıyorum...

Bedenimi uyanık tutan ne varsa sulara gömüyorum. anlıyorum ki ancak bir acı uyanık tutabilir bizi.

KAHRAMAN TAZEOĞLU

14 Mayıs 2010

İNANÇ, AŞK VE BARIŞ

Mayıs 14, 2010 0
İNANÇ, AŞK VE BARIŞ

Tabloları ile ün yapmış bir ressam, günün birinde en güzel eserini yapmaya karar verdi. Bu eserinde ...bir konu bulmak için şehir dışında dolaşmaya çıktı. Tanınmış bu kişi ressama sordu:
- Böyle nereye gidiyorsun dostum?
- Bilmiyorum. Dünyanın en güzel şeyinin resmini yapmak istiyorum. Belki siz dünyanın en güzel şeyinin ne olduğunu söyleyebilirsiniz.
Adam biraz düşündükten sonra:
- Kolay dedi. Dünyanın neresine giderseniz gidin, en güzel şeyin İNANÇ olduğunu göreceksiniz.
Ressam cevap vermeden yoluna devam etti. Daha sonra çok saygı duyduğu diğer bir adama rastladı. Ona Dünyanın en güzel şeyinin ne olabileceğini sordu. İkinci adamda bir müddet düşündükten sonra şunları söyledi:
- Dünyanın en güzel şeyi AŞK'tır. Fakirleri zenginleştiren, göz yaşlarını tatlılaştıran, azı çok yapan o değil midir? Aşksız hiçbir şey güzel olamaz.
Ressam dünyanın en güzel şeyini aramaya devam etti. Yolda giderken rastladığı yorgun bir askerede aynı şeyi sordu. Asker kendisine şunları söyledi:
- Dünyanın en güzel şeyi BARIŞ'tır. En çirkin şeyide savaş. Barış olan yerde daima güzellik bulabilirsiniz. O zaman ressam şöyle düşünmeye başladı.
- Dünyanın en güzel şeyleri; İNANÇ, AŞK ve BARIŞ ise onların resmini nasıl bulabilirim?
Başını sallıyarak evine döndü. Kapıdan içeri girince dünyanın en güzel şeyini bulmuştu. Çocukların gözünde inanç, karısının gözünde aşk, evinde barış ve mutluluk hüküm sürüyordu. Bunlardan ilham alan ressam dünyanın en güzel şeyinin resmini yaptı. İşi bitince boyalarını ve fırçalarını topladı. Daha sonra tuvalin örtüsünü kaldırarak, uzun uzun seyretti eserini; kendine güvenen bir aile reisi, mutlu bir kadın ve böyle mutlu bir ortamda yüzleri pırıl pırıl parlayan çocukar, ışık oyunlarıyla dolu sıcak bir ortamda resmedilmişlerdi. Ressam, daha sonra tablosuna "EVİM" adını verdi.

ZÜLEYHA'NIN YUSUF'A HALİNİ ARZ EDİŞİDİR...

Mayıs 14, 2010 0
ZÜLEYHA'NIN YUSUF'A HALİNİ ARZ EDİŞİDİR...

Yusuf diye yazdı, namenin en başına, sayfanın tam ortasına. İçinden binlerce Yusuf ses verdi.

Ey içimdeki yıldızlar mütercimi, ölü olmayan kuşlarım benim
Mısır'ın ruhuna mürekkebinin kokusunu uçuran Yusuf'um.
Nil sularına dökülmüş kandillerin aydınlığı
Gizli bahçelerden geçen yeşillerin ıslak çoğulluğu.
Konuşan ağacım bana, konuşan ırmağım benim.
Işıklı yağmurum.
Gözlerimle gören ey, gözleriyle gördüğüm.

Yusuf dedi Züleyha, namenin tam ortasına, sayfanın başına. İçinden bin Yusuf daha ses verdi.

En derin kuyusunda kaybolduğum ey,
Nil'in sesi geliyor, gelsin, sesim Nil'e gitmiyor gitmesin.
Sesi bana gelmeyen, sesim ona gitmeyen ey.

Züleyha sayfanın ortasından devam etti, Yusuf, dedi.

Ey kalbimle seven
Ey kalbiyle sevdiğim.
Muhabbeti kolay giyilir libas olmayan,
Vahayı terk edip çölün rahmetine düşen defterim,
Yitik tahtına gönlünce kurulan çöl misillemesi sevdiceğim,
Dağ lalesi
Çöl çiçeği
Ah benim yitik ezel gülü vasfınca sahiplendiğim, ah beni ezel gülü vasfınca sahiplenip de sahiplendiğini henüz bilmeyen sevgilim,

Ah benim! Ah benim!
Ey adı gelecek zamanların ve mekanların insanlarına adımla bile kalacak olan,
Ey adım adıyla bile yazılacak olan
Sularıma dökülen karanlık, yoklarımı örten aydınlık
Tezatlarım benim, benim tekrirlerim
Ama muhabbetinden asla rücu etmediğim
Gün geçtikçe çoğalan benzetmelerim,
Sözcüklerim, lügatim, lisan hacmimce vasıflandırdığım vasfım.

“Yusuf” yazdı Züleyha, sayfanın ortasına. Hâlâ hitaptaydı kalemi, bir satır ileri geçemedi. "Bir satır ileri geçsem hitaptan," dedi, "yanacağım". Ses verdi içinden bir ses: “Yan o zaman, yan o zaman!”

Züleyha, devam etti: “Ah benim Yusuf'um, ah benim, ah / senim,” dedi, başka bir şey diyemedi.

Züleyha, Yusuf'a bir mektup yazmaya başlayınca “Yusuf” diye başladı, “Yusuf ” diye bitirdi. Gördü ki hitaptan öteye geçemedi.Anladı ki aşkın namesinde ser-nâmeden öte kelam yok. Ve Züleyha'nın lügatinde, “Yusuf”tan öte sözcük yok.

İNSAN NE İLE YAŞAR DAN...

Mayıs 14, 2010 0
İNSAN NE İLE YAŞAR DAN...

Bir zamanlar bir kralın aklına söyle bir düşünce geldi: "Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı; kimi d...inleyeceğimi ve yapmam
gereken en önemli şeyin ne olduğunu bilseydim, girdiğim her işi başarırdım."


Aklına böyle bir fikir düşünce, krallığın dört bir yanına, kim kendisine her iş için en uygun vakti, bu iş için en gerekli
kişinin kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse ona büyük bir mükafat vereceğini ilan etti.

Bilgeler kralın huzurunda toplandı, fakat sorulara verdikleri cevaplar birbirinden tamamen farklı çıktı.
İlk soruya cevap olarak; kimileri her hareketin doğru vaktini bilmek için önceden günlerin, ayların, yılların yer aldığı bir
takvim hazırlamak ve sıkı sıkıya buna uyarak yaşamak gerektiğini söylediler. "ancak böylece" dediler "her şey tam zamanında
yapılabilir".

Diğerleri ise her hareketin doğru vaktine önceden karar verilemeyeceğini, kişinin kendisini boş eğlencelere kaptırmayıp, hep daha
önce olmuş olayları izleyerek en lüzumlusunu yapabileceğini iddia ettiler. Bu defa başka bilginler de kral neler olup bittiğine
ne kadar ederse etsin, tek bir kişinin her hareket için en uygun vakte karar vermesinin imkansız olduğunu; kralın, her şeyin en
uygun vaktini tespitte ona yardım edecek bir bilge kişiler konseyi kurması gerektiğini söylediler.

Fakat bu defa da başka bilginler; "Bir konseyin önünde beklemesi imkansız bazı şeyler vardır, bu işlerin yapılıp yapılmayacağına
ancak tek bir kişi anında karar verebilir" dediler. "Buna karar vermek içinse neler olacağını
önceden bilmek gerekir. Neler olacağını önceden bilenler de yalnızca sihirbazlardır. Dolayısıyla her hareketin doğru vaktini
bilmek isteyen, sihirbazlara danışmalıdır.

İkinci soruya da aynı şekilde türlü türlü cevaplar geldi. Kralın en fazla ihtiyaç duyduğu, en gerekli kişiler bazılarına göre
danışmanlar; bazılarına göre papazlar; bir kısmına göre hekimler; daha başka bir kısmına göre ise savaşçılardı.
Üçüncü soruya, yani en önemli işin ne olduğu konusuna gelince; bazıları dünyadaki en önemli şeyin bilim olduğunu söyledi. Bir
kısmı savaşta ustalaşmak; daha başkaları da dini ibadet dediler. Bütün cevaplar birbirinden farklı çıkınca, kral bunların
hiçbirisini kabul etmeyip hiç kimseye de ödül vermedi.

Ama hala doğru cevapları alamadığı için, bilgeliğiyle ünlü bir münzeviye danışmaya karar verdi.
Münzevi, hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşar, yanına sade halktan başkasını kabul etmezdi. Bu yüzden kral üstüne sade
elbiseler giyerek kendisini halktan biri gibi göstermeye çalıştı ve yola düştü. Münzevinin kovuğuna yaklaştıklarında atından indi
ve muhafızını da geride bırakıp yola devam etti. Kral yaklaşırken münzevi kovuğunun önüne çiçek tarhları kazıyordu. Kralı gördü,
selamlayıp kazmaya devam etti. Münzevi mecalsiz ve zayıf birisiydi;

küreğini toprağa her sokuşunda bir parçacık toprak çıkarıyor, soluk soluğa kalıyordu.
Kral yanına gelip söyle dedi. "Ey bilge münzevi, size üç sorunun cevabını sormak için geldim. Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı
nasıl öğrenebilirim? En fazla muhtaç olduğum, dolayısıyla diğerlerinden fazla ilgi göstermem gereken insanlar kimdir? En önemli
ve her şeyden önce kendimi vereceğim isler nelerdir?"

Münzevi kralı dinledi, ama cevap vermedi. Avuçlarına tükürüp kazmaya devam etti."Yoruldunuz" dedi kral, " Küreği bana verin de
biraz dinlenin."Münzevi, "Sağ olun" diyerek küreği krala verip yere oturdu. Kral iki tarh kazdıktan sonra durup sorularını
tekrarladı. Münzevi yine cevap vermedi; bu defa ayağa kalktı, elini küreğe uzattı ve söyle dedi:"Biraz dinlenin; bir parça da ben
çalışayım."
Fakat kral küreği ona vermeyip kazmaya devam etti. Bir saat geçti, bir saat daha. Güneş, ağaçların ardından batmaya başladı;
sonunda kral küreği toprağa saplayıp söyle dedi: "Ey bilge kişi, senin yanına sorularıma bir cevap bulmak için geldim. Eğer cevap
vermeyeceksen, söyle de evime gideyim".

Münzevi, "Buraya koşarak birisi geliyor" dedi, "bakalım kim?" Kral arkasına döndüğünde bir adamın koşarak kendilerine doğru
geldiğini gördü. Adamın karnına bastırdığı ellerinin altından kan sızıyordu. Kralın yanına ulaşınca, kendinden geçercesine
inledi, sonra da bayılıp yere düştü. Kral ve münzevi, hemen adamın üstündeki elbiseleri çıkardılar. Karnında büyük bir yara
vardı. Kral yarayı elinden geldiğince yıkadı, mendiliyle ve münzevinin havlusuyla sardı. En sonunda kan durdu, adam kendisine
gelince içecek bir şey istedi. Kral dereden taze su getirip ona verdi. Bu arada aksam olmuş hana soğumuştu. Kral, münzevinin de
yardımıyla yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatağa yatırdı. Yatağa uzanan adam gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı. Kral,
koşuşturmadan ve yapmış olduğu islerden öylesine yorulmuştu ki eşiğe çöktü ve uyuyakaldı; kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir
uyku çekti.

Sabah uyanınca nerede olduğunu, yatakta uzanmış ve canlı gözlerle dikkatle kendisine bakan yabancının kim olduğunu uzun süre
hatırlayamadı. Kralın uyandığını ve kendisine baktığını gören adam; "Beni affedin" dedi,zayıf bir sesle.
Kral, "Sizi tanımıyorum, üstelik affedilecek bir şey yapmadınız ki" dedi.

"Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum" dedi adam. "Ben, kardeşimi astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için
sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım. Tek başınıza münzeviyi görmeye gittiğinizi öğrendim ve dönerken yolda sizi
öldürmeye karar verdim. Ama akşam olduğu halde dönmediniz. Ben de sizi arayıp bulmak için pusulaya yattığım yerden çıkınca
muhafızlarınıza rastladım, beni tanıyıp yaraladılar. Onlardan kaçtım fakat yaramdan çok kan akıyordu. Yaramı sarmasaydınız kan
kaybından ölürdüm. Ben sizi öldürmek istedim, siz ise hayatımı kurtardınız. Eğer yaşarsam şimdiden sonra en sadık köleniz olup
size hizmet edeceğim ve oğullarıma da aynı şeyi emredeceğim. Affedin beni."

Kral, düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için çok mutlu oldu; onu affetmekle kalmayıp uşaklarını ve
kendi doktorunu gönderip onun tedavisini yaptıracağını söyledi, ayrıca mallarını iade edeceğine de söz verdi.
Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıkıp münzeviyi aradı.
Gitmeden önce, sormuş olduğu sorulara cevap vermesini bir kez daha rica etmek istiyordu. Münzevi dışarıda, bir gün önce kazmış
oldukları tarhlara çiçek tohumlarını ekiyordu.

Kral ona yaklaştı ve söyle dedi: "Sorularıma cevap vermeniz için size son defa yalvarıyorum!"
yorgun dizlerinin üstünde çömelmeye devam eden münzevi, gözlerini kaldırıp krala baktı ve,
"Cevabınızı aldınız" dedi. "Nasıl aldım? Ne demek istiyorsunuz?" diye sordu kral. "Anlayamıyorsunuz" diye cevapladı münzevi. "Dün
eğer benim dermansızlığıma acımayıp su tarhları kazmasaydınız, gidecek ve su adamın saldırısına uğrayacaktınız ve yanımda
kalmadığınıza pişman olacaktınız.

Yani en önemli vakit, tarhları kazdığınız vakitti; en önemli kişi bendim ve en önemli isiniz bana iyilik yapmaktı. Daha sonra bu
adam yanımıza koşarak geldiğinde, en önemli vakit onunla ilgilendiğiniz vakitti, çünkü eğer onun yaralarını sarmasaydınız,
sizinle barışmadan ölecekti. Dolayısıyla en önemli kişi oydu, en önemli iş de onun için yaptıklarınızdı."

"Bundan sonra şu gerçeği unutmayın:
Tek önemli vakit vardır, içinde bulunduğunuz an. O an en önemli vakittir, çünkü sadece o zaman elimizden bir şey gelebilir. En
önemli kişi, kiminle beraberseniz odur, zira hiç kimse bir
başkasıyla bir daha görüşüp görüşmeyeceğini bilemez; ve en önemli iş iyilik yapmaktır, çünkü insanın bu dünyaya gönderilmesinin tek sebebi budur."


TOLSTOY

KIZIL SAÇLISI'NA...

Mayıs 14, 2010 0
KIZIL SAÇLISI'NA...

Pembe yanaklı al dudaklı bir karım olursa
eğer..
Olursa 24 ayar ahlaklı..
Anama bakar gibi bakar..
İlaha
tapar gibi taparım..!

Ama...!
Kalleş çıkarsa karım..
Anam
avradım olsun bir teneke benzin döker yakarım...!

Kimine göre
kadın..!
Soğuk kış gecelerinde sarılıp yatmak içindir..

Kimine
göre kadın..!
Sıcak harman gecelerinde zil takıp oynatmak içindir..


Kimine göre kadın..!
Ömür boyunca omuzumuzda taşıdığımız..
En
büyük sevabımız ve en büyük vebalimizdir..

Ama sen kadınım..!
Benim
için sen..
Ne o..
Ne bu..
Şusun sen..!
Benim can
yoldaşım kavga arkadaşımsın...

Nazım HİKMET

01 Mayıs 2010

İNSAN NİMET DEĞİL Mİ...?

Mayıs 01, 2010 0
İNSAN NİMET DEĞİL Mİ...?

Profesör Üstün Dökmen,

"Yere düşen ekmeğin üstüne basan insan görmedim ama yere düşen insanı tekmeley...en çok kişi gördüm" diyor...

Saygılı olmaktaki kusurlarımızı şöyle anlatıyor:

Birbirimize saygılı olma konusunda 3 tip temel hatamız var...

Avrupa'da yaşayan vatandaşımız, orada yerlere çöp atmıyor ama Kapıkule'den girer girmez yerlere tükürmeye, çöp atmaya başlıyor. Niye burada böyle yapıyorsun diye sorulduğunda, herkes böyle yapıyor diyor.

Kendi fikri olmayan insanın duruma göre hareket etmesidir bu.

-İkinci hatamız, adama göre davranmamız. Karşımızdaki adam iri yarıysa,

'Buyur Abi', diyoruz, ufak tefekse, 'Ne var lan!'diyoruz. Oysa ki, insanların onuru birbirine eşittir.

-Üçüncü hata, keyfimize göre davranmak. Keyfimiz yerindeyse eve girerken 'Merhaba millet' diyoruz, değilse surat asıyoruz. Oysa keyfimiz yerinde olsun olmasın insanlara saygılı davranmak zorundayız.

Diyorum ki, yerdeki ekmeğe saygılı olma konusunda ülkemde
mutabakat var, kimse basamaz, ayağıyla dürtüklemez ya da öper, koyar bir kenara.

Ekmek nimettir kabul, peki insan nimet değil mi?..


Üstün DÖKMEN

VERMEK ÇOĞALMAKTIR...

Mayıs 01, 2010 0
VERMEK ÇOĞALMAKTIR...
Bir zamanlar bir köylü bir medresenin kapısını çaldı. Kapılara bakan talebe gelip kapıyı açtığında k...öylü ona nefis bir salkım üzüm uzattı. “Bunlar benim bağımın en güzel üzümleri. Size hediye olarak getirdim.” “Teşekkür ederim” dedi talebe. “Onları hemen hocamıza götüreceğim. İkramınızdan çok memnun olacaktır.”
“Hayır, hayır” diye atıldı köylü. “Ben bunları sana getirdim.”
“Bana mı?” Talebenin yüzü kızardı. Böyle güzel bir hediyeyi hak ettiğini düşünmüyordu.
“Evet!” diye ısrar etti köylü. “Çünkü ne zaman bu kapıyı çalsam onu sen açıyorsun. Ne zaman ürünlerim kuraklıktan kırılsa, bana hergün sen yiyecek ekmek veriyorsun. İnşallah bu üzüm salkımı da sana güneş ışığı gibi ılık ve yağmur gibi güzel İlâhî rahmeti getirir. Çünkü, bak, ne güzel yaratılmışlar.”
Talebe o sabahı üzüm salkımını tefekkür ederek geçirdi. Üzümler sahiden de harika yaratılmışlardı. O yüzden salkımı hocasına ikram etmeye karar verdi. Çünkü kendilerine ilim ve hikmeti öğreten oydu.
Hoca, talebenin bu ikramıyla çok mutlu oldu. Ama sonra hemen medresedeki hasta talebesini hatırladı.
“Üzümleri ona hediye edeyim. Kimbilir belki onlarla sevinir ve daha çabuk şifa bulur.”
Düşündüğü gibi de yaptı. Ama üzümler hasta talebenin odasında da fazla kalmadı. Hasta talebe şöyle düşünmüştü:
“Medresenin aşçısı beni günlerce en iyi yemeklerle besledi. Eminim bu üzümleri o daha çok hak ediyordur.”
Aşçı ona öğle yemeğini getirdiğinde, üzüm salkımını ona hediye etti:
“Allah’ın yarattığı sebze ve meyve gibi harikalarla en yakın olan sensin ve dolayısıyla da bu İlâhî sanat eseriyle ne yapılacağını en iyi sen bilirsin.”
Aşçı üzümlerin güzelliğine hayran olmuştu. Bu üzümlerin güzelliğini ve harikalığını kimse kitaplardan sorumlu talebeden fazla takdir edemezdi. O, tefekkürüyle ve ince düşünüşüyle medresede şöhret kazanmış bir gençti.
Üzümleri görür görmez en küçük şeyde bile İlâhî sanat ve nakışların en yüksek derecede yansıyabileceğini derinden kavradı o talebe de. Yüreği bu sanatın ve güzelliğin Sahibine sevgiyle doldu. Tam bu sırada, medreseye ilk geldiğinde kendisine kapıyı açan talebeyi hatırladı. Şefkatiyle, tevazuuyla, sevecenliğiyle, sıcaklığıyla benzer duyguları yaşamasına vesile olmuştu o arkadaşı da.
Ve böylece daha akşam olmadan, çiftçinin medreseye getirdiği üzüm salkımı kapıya bakan talebeye geri dönmüştü bile.
İşte o zaman bu talebe bu üzümlerin gerçekten de kendi kısmeti olduğunu anladı. Ve bir şeyi daha anladı. Cömertlik dostluğun en parlak bir nişanıydı

AŞKTIR Kİ, GERİSİ VESAİREDİR

Mayıs 01, 2010 0
AŞKTIR Kİ, GERİSİ VESAİREDİR

Sevgili!..

Aşkın şiirini yazmak isterdim sana; sana aşkı şiir ile yazmak isterdim... Aşkı seninle ta...nımlamak ister, aşkı sende tanmak isterdim. Ay ikiye bölündüğünde yanında olmak isterdim.

Sevgili!..

Şimdi senden uzakta aşk şudur diyebilsem eğer, son defa kendimi ve ilk defa okuyucumu kadırmış olacağım. Bildim dediğim bir aldanıştır çünkü o, duydum dediğim bir yanıştır. Şimdi ayın, şın ve kaf'ları çıkardılar elifbelerden de sensizliğin mektebinde bir sabra mıhladılar bizi elif'lerle he'lerden. Sensizlikle hasretin hüzzamlarını öğrendik kucak kucak ve aşkın nihavent saltanatını arar olduk köşe bucak. Bildiğimizi sandıkça yandık da yolunda, yolunda yandığımızı sandıkça bildik sonunda. Aşkın gerçeği değildi bildiğimiz, ama aşkın ateşiydi yandığımız. Artık şüphedeyiz; canları yâre ulaştıran bir sel miydi aşk, şekeri güzele sunup ağuyu kalbe bulaştıran bir el miydi!.. Sana varacak yolların çilesi miydi; tutkular ötesi tutkunun zirvesi, hasretle yanışların sesi miydi!..

Galiba varlığın çekim alanına giren en ulvî acıydı aşk; ve maddeyi manaya veren en cömert sancıydı. Ruhların çeşitli varlıklar arasında bölüştürülen süsüydü belki; belki ötelere yazgılı yitirişlerin özüydü. Kalp kalbe konan kelebek kanatlarında renk; kudümlerde düşünüp neylerde ağlayan ahenkti aşk. Şarkın bütün şiir macerasıydı, belki Yesribli sevgililer için tutulan bir Anadolu yasıydı. Yağmur yağmur belaya başını tutmaklar ve ateş ateş denizlere kendini atmaklardı. Mansûr' u dâra takan da, Halil'i oda yakan da oydu ve oydu Eyyub'u derde bırakan da. Tuz kadar mübarek, ekmekçe aziz idi; toprakleyin bereket, su gibi temiz idi.

Aşk iğnesiyle dikilince bir dikiş, kıyamete kadar sökülmez imiş. Aşk ile insan elbet güneşe benzer; ve aşksız gönül misal-i taşa benzer. Hayatı Aşka bölünce hayat çoğalır; bütün hayatları toplasan geriye aşk kalır. Gelip kemiğe dayanınca dünya, hayata atılan kement olur; göz kapaklarından vurulunca kasırgalar, annelerce deprem babalarca bent olur. Aşksız bahar dallarını kuru bir ayaz boğar, aşksız rahmini yargılayan bebekler nagehan doğar. Mahrem düşüncelerle perdelenen odalarda ya ezel ya ebed olur; aşk kayıp giderse dünyadan ebed kıyamet olur; sevgisizlik gelir, dünya cehennem olur.

***

Sevgili!..

Kapına geldik; aşkı öğret bize; ve aşkını ver yüreklerimize.
Bir nihânîce gamzene gamzede aşıkların adına.. Hani uykuya dalınca kenti ve yalnız başına kalınca kendi... Hani yalnız gecelerde konuşmadan kalınca dilleri ve hal üzre gönüller anlar olunca bütün dilleri.. Vicdan sesinden bîzar kürek mahkumlarınca, hani aşıkların hasreti özlemle karınca.. Hani gurbetin ucunda gönlüme gönmende seni, hani seni gurbet gurbet gönlüme gömende.. Güneş ve ay nurunu aşkından alırken; güneşin ışığı aya vurur gibi aşığı aydınlatırken.. Gel ey Sevgili bir hüzmecik bahşeyle asi ve aciz üftadene ve umut ver peykin olmaya teşne kem zerrene. Aşkları unutan bendene aşkını unutturma!..

Her şey sen olsun şu dünyada ve olmasın sen olmayan dünya da.

İskender PALA

NEYLE ÖLÇÜYOR İNSAN KENDİ GÜCÜNÜ ?

Mayıs 01, 2010 0
NEYLE ÖLÇÜYOR İNSAN KENDİ GÜCÜNÜ ?

Uğradığımız yenilgilerle zayıflıklarımız yüzünden nerede başarısız olmuşsak orada kendimizi aşağı gö...rür , utanırız.. oysa güçlü olduğumuz noktalarda aşağıladığımız şey kendi yenilgimizdir , utanç duyduğumuz şey de talihsizliğimizdir.. zafer ve talihle mi ölçüyoruz gücümüzü ? en köklü zayıflıklarımızı , hiçbir şeyin zafer ve talih kadar kolayca açığa çıkaramadığını bilmeyen var mı ? bir mücadelede ya da aşkta kazanılan bir zaferden sonra , zayıflığından dolayı şaşkınca ve ürperircesine sevinerek içinden ‘bu ben miyim ? ben ki en zayıfıyım , bütün bunlar bana mı ?’ sorusunun geçtiğini hissetmeyen var mıdır ? ayağa kalkmanın bütün hilelerini öğrendiğimiz ve utançtan yüzümüzün kıpkırmızı kesildiği yenilgilerse başka.. şöhret , alkol , para ya da aşkla , gücü hangi alanda olursa olsun , insan orada ne doğru dürüst davranmasını bilir , ne onur tanır , ne rezil olma korkusu.. en bezirgan yahudi bile müşterisi önünde casanova’nın , charpillion’a karşı davrandığı kadar küstah hareket edemez.. bu tür insanlar kendi güçleri çerçevesinde idare ederler ortalığı.. ama asıl fecaat güçlü olmanın bedelindedir.. bir sarnıcın içinde oturup yaşamaya çalışmak.. içinde yaşarsak budalayızdır , bize yaklaşan olmaz , çukurlara yuvarlanır , ne kadar engel varsa hepsine takılır kalırız , pislikleri eşeleyip durur toprağı da rezil ederiz.. ama pisliğe ancak böylesine bulaşmışken artık yenilmeyiz

Walter BENJAMİN

BU GEMİ NEREYE GİDİYOR USTA?

Mayıs 01, 2010 0
BU GEMİ NEREYE GİDİYOR USTA?

Bu gemi nereye gidiyor usta? İcim bos gemiler bos!Bu gemi nereye gidiy...or usta? Bir kiz vardi! Saçlarini ruzgara satan kiz. Bir nehir kiyisindaydi bir gece karsiya gecmek istedi. Goz kapaklarindaki kan canaklarında sunulmustu hayat. Hayat agir geliyordu goz kapaklarina. Çekik gozlerinde yuklu sevdalar yasiyordu. Nehrin karsisina gecmekti sadece niyeti. Bir seyler geri cekiyordu ö nce sustu! dinledi.. Nehri ruzgari.. Yuzunu kesislemeye dondu ve satti saclarini! Kısınca gozlerini hayat akar giderdi kenarlarindan. Karsinindaki nehir icinden gecerdi ve o hic icinden nehir gecen sarkilari bilmezdi. Susardi! Dinlerdi sesleri.. Bir adam vardi karsida susan bir adam! Konussa bilecekti gitse, gelicekti. Konusmadi, gitmedi.. oylece durdu! Nehir saclarini ruzgara satan kizin icinden geciyordu! Gerisi yokluk, gerisi hiclikti! Bu gemi nereye gidiyor usta dedi! Biliyordu! kopru az otedeydi.. İcinden nehirler gecen sarkilar duydu! Kesisleme bir ruzgar vardi! Ve hala saclarini ruzgara satiyordu. Bitip yitip baslamanin huzunlu bekleyisindeydi. Ne kalabiliyordu ne gidebiliyordu simdi. Öyle bir yerdeyim ki diyordu, asagi dokulsem ask, yukari aksam ben. Bir su oldugunu anladi. Sen istedigin kadar yarimla beni, ben seni tamamlarim! Adam nehrin karsisinda bekliyordu.. Gozlerinde yillarin birikimi cizgiler. Ellerinde siir kokulu bir aksam! Şiirler okununca unutulmali dedi! Hasret dokununca uyutulmali.. Adam Sakindi.. Adam Suskun! Saclarini Ruzgara Satan kiz.. Bir siirdi ellerinde, hic bitmeyen! Beni tut! icine ser.. Çekilmemis fotograflarin banyosuna sakladim gozlerimi. Beni Gor!Sesime gel.. Öyle inandir ki beni! Gunesi arkama alayim.. Ve kulagina icinden nehirler gecen sarkilar soyleyeyim.. sarkilarin bittigi yerde! Gozlerinde oleyim.. Oraya yatir beni! Gozlerine, aska! Bu gemi nereye gidiyor usta?! İcim bos gemiler bos.. Bu gemi nereye gidiyor usta! Elimi uzatmaya kac sebebim var.. Ve tutmamaya kac bahanem.. Elini uzatsan nehirlerden de gecer misin? Kopru olur mu onlar? Sana ve bana.. Ve ruzgar saclarinla oynasan kesislemeler.. zamani uzatsam? Icinde olebilecegimsin.. Sana dokunmaya oyle birikmisim ki parmak uclarim kaniyor.. Senelerdir su yuzu gormemis topraklar gibisin! Sana aktikca yutuyorsun beni.. Aktikca icine cekiyorsun.. Bitmem ki cagliyorum! Çogaliyorum.. Çunku kacmadim! Kalmayi sectim.. Bir ucuruma yuvarlaniyorum bilerek ve isteyerek.. Al sesimi susumu us'umu.. Ama Sen'ime dokunma!Saclarini Yuzgara sat! Beni kendine kaç.. Otogani kir yuregime.. Gecenin kirmizisinda kaybol.. Az otende kopruler.. Az kaldi!Gec.. Senden baska sevmeye beni.. öleceksen! Benden basla olmeye.. Bu gemi nereye gidiyor usta! Biz ayni yöne gidildikce ayni yere gelinir yazalim mi denizlere? Gozlerin kalsin!Nehirler ve sarkilar kurusun! Önemi yok.. Sadece gozlerin.. Bu adam dokunmadan gitmeyecek.. Gomulecegi yer orasi! Gidersen! Sözun ayaklarina gecerse.. Geri de biraktiklarini düşün! Gidemezsen belli sebebi.. Bazen kalmaktir, zor olan.. Gitmek ile kacmak ayni seydir bazen.. Ve o ucurumdan beraber yuvarlanir insan! Bilerek ve isteyerek.. Gozlerindeki kan canaklarina sunuyorum, Kendimi.. Burada kimim var ki? İcimde benden baska, icimde bir disim var! İcimde yer yok baska.. Disinda kimin var senin.. icindeki yoktan baska? Biliyorum.. Disinda bir yerdeyim.. İcimde heryer askin.. Orada kimin var ki? İcinde senden baska.. İcimde bin yerin var! Disinda herkes baska.. Ve sen simdi yataginda o nehir, Kulaklarinda.. Bu Gemi nereye gidiyor usta?!


Kahraman TAZEOĞLU

BEN SENDEN ÖNCE ÖLMEK İSTERİM...

Mayıs 01, 2010 0
BEN SENDEN ÖNCE ÖLMEK İSTERİM...
Ben senden önce ölmek isterim. Gidenin arkasından gelen gideni bulacak ...mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu. İyisi mi, beni yaktırırsın, odanda ocağın
üstüne korsun içinde bir kavanozun. Kavanoz camdan
olsun, şeffaf, beyaz camdan olsun ki içinde beni
görebilesin... Fedakârlığımı anlıyorsun : vazgeçtim toprak olmaktan,
vazgeçtim çiçek olmaktan senin yanında
kalabilmek için. Ve toz oluyorum yaşıyorum yanında senin. Sonra, sen
de ölünce kavanozuma gelirsin. Ve orda beraber yaşarız külümün
içinde külün, ta ki bir savruk gelin yahut vefasız bir torun bizi
ordan atana kadar... Ama biz o zamana kadar o kadar karışacağız
ki birbirimize, atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz
yan yana düşecek. Toprağa beraber
dalacağız. Ve bir gün yabani bir çiçek bu toprak parçasından nemlenip
filizlenirse sapında muhakkak iki çiçek açacak :
biri sen biri de ben. Ben daha ölümü
düşünmüyorum. Ben daha bir çocuk doğuracağım. Hayat taşıyor içimden.
Kaynıyor kanım. Yaşayacağım, ama çok, pek çok, ama sen de beraber.
Ama ölüm de korkutmuyor beni. Yalnız pek sevimsiz buluyorum
bizim cenaze şeklini. Ben ölünceye kadar
da bu düzelir herhalde. Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bu günlerde?
İçimden bir şey : belki diyor.



Nazım Hikmet RAN

ADI DUA OLAN SEVGİLİM

Mayıs 01, 2010 0
ADI DUA OLAN SEVGİLİM
Yedi rekât günah kıldım bedeninde
Dizlerinde yedi zikir secdeye vardım
İhmalin uz...ak meleğine teninde aldandım
Yapayalnızdım kendi kalabalığım içinde
Tarih kadar yalnız,
aşka âşina, acıya unutkandım

Er yüzlerde tavaf ettim bunca yıl kalb evini
Kırk yemin kurutmuştur sanırken içimin pınarlarını
İnanmadığım Allah'a
Senin yüzünde inandım
Adı dua olan sevgilim
Yandım yandım yandım

Sessizliğe borcum var birkaç kelime,
Sessizliğe borcum var birkaç feryat,
Sessizliğe borcum var birkaç çığlık,
Sustum, yıllarca sustum kan içinde
Ödeyemedim borcumu onca şiirle
Adı dua olan sevgilim
Yandı ruhumun gömleği
Yedi deryalar içinde
Aştım aştım aştım

Aslında sen yoktun
Yalnızca bir duayı sevdim ben
Varlığın yalanımdı
Aşktım aşktın aşktı
Geçti gitti hepsi
Geçti gitti işte
Dudaklarım kilitli
Yasin yasin yasin

Çok şükür ölmeden
Son duamı ettim ben
Allah beni tek etti
Kendi dağımı kazdım defterime
Gün geldi burdan da gittim


Murathan MUNGAN

BİLMESSİNKİ SENSİZ GECELERİ BÖYLE KAÇ GECE BEKLERİM...

Mayıs 01, 2010 0
BİLMESSİNKİ SENSİZ GECELERİ BÖYLE KAÇ GECE BEKLERİM...
Direnirim, tutsakdır sevdasına yanan deli yüreğim
Ezgilerim küser nerde açar?Yaseminlerim,nerde sola...r?
Bir karlı dağın ürkek ceylanıdır yüreğim korkar, ürker
Akan deli bir nehirdir artık gözlerim karışır buzdan duvarlarıma
Kayboluşumdur bir yağmur bulutunda damla damla süzülürüm.
Düşlerim en derin çıkmazlar da vurulurum yar diye savrulurum

Soluktur artık yitikdir, sözlerin karışır gecemle sevişir.
Uzanırım tüm gücümle, kollarım yıldızları sarar,sen yerine
Dertleşirim şimalimle anlattıkça küser sana, incinir
Hani nerdeSevdan? Nerde? Niçin ağlıyorsun ağlatıyor bak seni
Sus diye haykırırım yapma sus sen gökyüzünden vazgeçebilirmisin?

Zordur bilirmisin yarini ödünç vermek,gecelerde
Bilirmisin gözunden kıskandığını ellere emanet etmeyi.
Kimseye diyemessin saklındır tende ki, canda ki emanetindir.
Sen kesersin cezanı tenhasında gecenin bir başına,
Özlem kesik soluklarımda dökülüp solar voltalarım da zehirler kanımı,
Yasaksındır yasak, harlanır tüm şiirlerim bu saatte okumasanda
Şarap tadıdır bu saatler sarhoş besteler neylerin ağır hüzünleridir.

Dudakların başka soluklarda susar bilirim gece katilim olur artık
Kim kirlendi? Senı delice seven bu kadınmı susarım susabildiğimce
Ateş böceklerim kararır artık, nergislerim kokusuz bu saatlerde.
Bilirim yine nöbet var izinli uykularımda firari bir asker bekler,
Her gece her gece bıkmadan usanmaz,kara kışlarım eser odamda
Baharlarım bin yıl ötede imkansızımsın uçar sevdamın yalnız kuşları
Okyanuslar dalgalanamaz artık benim kadar,beynim küser kalbime.

Ağır bir iç kanamadır hasretin bilirmisin daha sıkı sarılırken ona
Sen uyurken başka tenlerde doyasıya bu kadın bekler sensiz şehirleri
İlk bıçağı yine ben vururum itinayla sakladığım kıyamadığım sevgime
Salarım artık kuyruklu uçurtmalarımın iplerini süzülür ay ışığına
Derdim beni aşar çalmayan her telefonda sayıklarım adını usulca
Yasaksın bilirim sus diye diye bağırırım sevdalı bu deliye

Ah bir bilsen neler çekerim gecelerimde sensiz kaç kıyamet kopar.
Engellemem artık hayalini o olsun gözümün önunde baş ucuma sararım
Başka canım yok ki sana vereyim defalarca ölürüm yüreğim sende rehin.
Gecelerimi bilirmisin yastığın olmak gelir içimden,yorganın.
Kaç kez öperim kapalı kirpiklerini, kaç kez koklarım sen diye geceleri
Öyle korkarım ki öperken seni bilirmisin kalır diye dudak izlerim




BİLİRMİSİN BUNUN ADI AŞKDIR SEVGİLİM ......
BİLMESSİN Kİ SENSİZ GECELERİ BÖYLE KAÇ GECE BEKLERİM ..........


Alıntıdır.

KAF DAĞININ ARDI

Mayıs 01, 2010 0
KAF DAĞININ ARDI

Her masalın başrolünü kaptı Kaf Dağı. Her masalda oraya vardığına inanılan kahramanlar ulaştı mutlu ...sona. Bizler hep Kaf Dağı’nın ardını hayal ederken daldık uykulara…
Hepimizin bilip de bilmezlikten geldiği gerçeği bir kez de ben zikretmek isterim: “Kaf Dağı’nın Ardı” yüreğimizdedir dostlar. Mutluluğun önüne set çeken kader ve talih değil, kendimize çizdiğimiz sınırlardır.
Ancak bu demek değildir ki bu dağı aşmak kolay olacak. Bilakis, insanın en zor yolculuğu kendi içine yaptığıdır. En sarp geçitler insanın yüreğindedir. Ama sevgi kılıcını kuşanmışlara korku yoktur bu yolda. Onların yolu daima açık olacaktır.
Hayatta istediğimiz ne varsa hepsi yüreğimizdeki Kaf Dağı’nın ardında. İmkânsızlık diye bir şey yok o ülke için. Evet, yolu tenha ama karışık değil, tek gereken gönül pusulasını takip etmek.
Yolumuz açık olsun…

Alıntı.

YÜREĞİMİN KAPI EŞİĞİ

Mayıs 01, 2010 0
YÜREĞİMİN KAPI EŞİĞİ
Ah yüreğimin kapı eşiği
Kim dursa cereyana kapılır
Kim dursa dağıtır beni
Öyle bir yer ki ne gir ...diyebilirsin ne de git
Arasat…
Öyleyse çarp, gitsin beni !

Ah yüreğimin kapı eşiği
Asi rüzgarların vurgununda talan
Umutsuz bakışların gözlerinde yanan
Züleyha’nın rüyası, Yusuf’a zindan
Asiyeler büyütür büyüyecek Musa’yı
Firavun da yalan, Nemrut da yalan !

Ah yüreğimin kapı eşiği
Yatak döşek dağılsın
Ya vur öldür kefenimi yar sarsın
Her şey biter, herkes gider unutma!
Sodom gomero’nun lanetlileri ardından zil takıp davullar çalsın
Kolların boynumda pusatsız yatsın
Tam ortasında gerçeğin!
Gerçek yüreğe yalan, sevdasında gerçeğin
Senin durmak istediğin yer kimin umurunda ki?
‘Orda dur!’ derler işte
E gel de dur hadi!

Ah yüreğimin kapı eşiği
Poyrazına kurban, şavkına hayran
Girersen öldürürler, gidersen ben ölürüm
Tacına, tahtına, yoluna kurban,
Yollarına toprak olur öyle ölürüm

Ah yüreğimin kapı eşiği
Eşikte kal biraz da eşik şenlensin
Yanan yüreğime su serpsin yüzün
Mancınıklara sarılsın semanın Halilleri
Alazlar suya dursun sarsın İbrahimleri

Ey yüreğimin kapı eşiği
Elleri soğuk, son görüntün bu
Babil’in asma bahçelerinde postalları dağılan
Kafasında seksen tilki, bozgundan arta kalan
Dağılan...

Her şey yalan!

Her şey yalan!

Her şey yalan!

Ey yüreğimin kapı eşiği
Ne gir içeri diyebildin, ne de çek git buradan!

Ve sen uyudun şimdi
Şehir pusuya yattı
Vakit tamam olsun da uyandır halkı
Ellere aman verme, eller almasın beni
Sen al beni içeri

Ah yüreğimin kapı eşiği
Sen al bari içeri

Sen al bari içeri…


Bedirhan GÖKÇE

BİLGEYE SORMUŞLAR :

Mayıs 01, 2010 0
BİLGEYE SORMUŞLAR :
Bir bilgeye sormuşlar:
"Efendim, dünyada en çok kimi seversiniz?
"Terzimi severim," diye cevap vermi...ş.
Soruyu soranlar şaşırmışlar:
"Aman üstad, dünyada sevecek o kadar çok kimse varken terzi de kim oluyor?
O da nereden çıktı? Neden terzi?"
Bilge, bu soruya da şöyle cevap vermiş:
"Dostlarım, evet ben terzimi severim. Çünkü ona her gittiğimde, benim ölçümü yeniden alır. Ama ötekiler öyle değildir. Bir kez benim hakkımda karar verirler, ölünceye kadar da, beni hep aynı gözle görürler.

************

Bir bilgeye sormuşlar:
- Bir insanın zekasını nereden anlarsınız?
- Konuşmasından.
- Ya hiç konuşmazsa?
- O kadar akıllı insan yoktur ki!..

************

Bir bilgeye nasıl bu kadar doğru kararlar alabildiğini sormuşlar, "Deneyim" demiş. O deneyimi nasıl kazandın, diye sormuşlar "Hatalarımla" demiş

************

Bir bilgeye sormuşlar:
Efendim canınız ne istiyor? Bilge cevaplamış:
Canım hiçbir şey istememeyi istiyor.. ve devam etmiş.. Bu ruh halinin adı gönül yorgunluğudur..

************

Bir bilgeye " Nasıl insan oluruz?" diye sormuşlar ya.
"Üç adım atlama" gibi bir cevap vermiş bilge kişi:
Önce sana kötülük yapanlara kötülük düşünmemen gelir,
İnsanlığa attığın ilk adım budur... Sana kötülük yapanlara iyilik
yapabildiğin an ise ikinci büyük adımı atar ve hakiki insan olmaya başlarsın. Nihayet, sana iyilik yapanla kötülük yapan arasında bir fark hissetmeyecek hale geldiğin zaman insan olursun

************

Bilgeye sormuşlar dünya da en güzel şey ne diye?
´Sevmek´ demiş...
Peki sonra? demişler...
´Sevilmek´ demiş...
Peki neden sevmek sevilmekten önce geliyor? demişler...
O da demiş ki ´insan sevdiğine sevildiğinden daha çok emindir...

************

Bilgeye Sormuşlar;
~ insan neden dilek diler?
~ insan gerçekleşmesi için diler, ama bilmez ki gerçekleştirmek için dilemek gerek.

************

Bir bilgeye sormuşlar en mutlu insan kimdir. İşte o dağdaki çobandır demiş.
Neden diye sormuşlar. Çünkü demiş insan bildikleriyle yaşar, onun
bildikleri koyunları ve çevresiyle sınırlı kendisini mutsuz edecek veya kafasını karıştıracak fazla bir bilgiye sahip değil.

25 Nisan 2010

Nisan 25, 2010 0



Yusuf'u kaybettim Kenan ilinde / Yusuf bulunur, Kenan bulunmaz

Bu akl-ı fikr ile Leyla bulunmaz/ Bu ne yaredir ki çare bulunmaz

Aşkın pazarında canlar satılır/ Satarım canımı alan bulunmaz

Yunus öldü deyu sela verirler/ Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez


YUNUS EMRE

SEVGİ, EMEK İSTERMİŞ ...

Nisan 25, 2010 0
SEVGİ, EMEK İSTERMİŞ ...
Koskoca bir bahçede harikulada çiçekler içinde bir papatya.. Ve papatya aşık olmuş, yanmış tutuşmuş ak sakallı bahçıvana.. Bir ümit bekliyormuş. Yüzlerce çiçeğin arasından Onunla, sadece onunla saatlerce ilgilensin.. Buz gibi suyunu sadece ona döksün istiyormuş.. Sadece ona değsin makası, Sadece ona gülsün dudakları.. ...Kıskanıyormuş bahçıvanı, kırmızı güllerden, sarı lalelerden, mor menekşelerden.. zambaklardan... Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş, Bembeyaz yapraklarını...
Bir gün, aşkı öyle büyümüşki.. Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş.. Eğilivermiş boynu.. Toprağa bakıyormuş artık.. Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş.. Ayaklarını görüyormuş.. Bunada şükür diyormuş.. Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek.. Zaman akıp gidiyormuş.. Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş.. Ne var sanki boynumu kaldırsa.... Bir kerecik daha görsem yüzünü diyormuş...

Ve işte bir gün...Bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış.. İncecik bedenini ellerinin arasına almış.. Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya.. Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı.. Hala göremiyormuş onu, ama bedeni kurtulmuş.. Uzun bir müddet sonra, bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye.. Gelen giden yokmuş.. Kahrından ölecekmiş papatya..

Ama işte bir sabah... Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış.. Derin bir oh çekmiş.. Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş.. Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş.. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş.. Başka birisiymiş.. Adamın elinde bir de makas varmış.. Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru....

Ne güzel açmışsın sen öyle demiş.. Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış.. Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarısıymış.. Ama gövden seni taşımıyor demiş. Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış.. Ve bir hamlede bağını gövdesinden ayırmış.. Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini.. O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış.. Birde o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş.. Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini.. O her şeye rağmen, papatyaya emek vermiş.. Ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş, ama onu aslında hep sevmiş....

Papatya anlamış artık...

Sevgi, emek istermiş...

Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini... Teşekkür etmiş ona içinden.. Son yaprağıda kuruduğunda, biliyormuş artık....

Gerçek sevginin, söylemeden, yaşamadan ve asla kavuşmadan varolabileceğini...

Alıntı..

24 Nisan 2010

GÜNEŞE BAKINCA AĞLAYAN BİRİ...

Nisan 24, 2010 0
GÜNEŞE BAKINCA AĞLAYAN BİRİ...
Gönüller avcısı güzel bir dilber yaşardı. Gül bahçesi onun yüzünü görse hasedinden kana, tere batardı. Bahar günlerinde bir gezintiye çıktı. Kırlarda bir gölgeliğin altına oturdu. Işığı her yanı aydınlatıyordu. Güneş bulutla örtülebilir mi? O da öyleydi.

Oradan bir süvari geçti. Güneşi bulutsuz gördü. Işığına tutuldu, ...ağladı, yandı, yakıldı. Kimsenin öğüdüne aldırmıyor kavuşmaya da çare bulamıyordu. Günün birinde talih ona yardım etti. Yine bir kırda karşılaştılar. Lakin bu sefer şiddetli bir yağmur başladı.

Tesadüf bu ya, ikisi aynı çatının altına sığındılar. Sonra iki susamış bir kilim altına girdi. O sırada herkes:"Ya Rab! Dindir yağmuru!.." diyordu. Bunlar ise:"Allah'ım!.. Rahmetini devamlı kıl!.." demekteydiler. Aşığın duası ise hepsinden öteydi:

"Arttır Allah'ım, rahmetini arttır, şimdi gemimi yüzdürme zamanı. Bu yağmur mahşere kadar yağsa, kıyamet neşeyle kopar. Allah'ım o saadeti bana nasip et.."

KATRE-İ MÂTEM

GÖZLERİM GÖZLERİNDE

Nisan 24, 2010 0
GÖZLERİM GÖZLERİNDE
Hep böyle çocuksu mu bakar senin gözlerin?
Hep böyle içinde uzak bir ışık mı yanar?
Bakışlarında beni dinlendiren bir şey var;
Kıyısındaymış gibi en sakin denizlerin...
Bir yelkenliyim şimdi ben senin limanında
Fırtınalardan geldim sende dinleniyorum.
Bu huzur, bu sessizlik hiç bitmesin diyorum;
En ...eşsiz dakikalar sürsün senin yanında...
Hiç yumma gözlerini, ışığın eksilmesin,
Gündüzüm aydınlığım, ipek böceğim benim!
Güz bahçemde açılmış o son çiçeğim benim!
Yorgun kalbim seninle elem nedir bilmesin;
Ayırma gözlerimden çocuksu gözlerini,
O sakin o yalansız, o kuytu gözlerini

ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN

İKİ KUM TANESİNİN AŞKI...

Nisan 24, 2010 0
İKİ KUM TANESİNİN AŞKI...
Günün birinde bir çölde iki kum tanesi karşılaşmış ve birbirlerini çok sevmişler uzun bir süre çok yakın olmuşlar. Birbirlerini yanlarında,canlarında olarak sevmeyi öğrenmişler.

Derken bir rüzgâr çıkmış, kum tanelerinden biri yerinde kalırken diğeri biraz uzağa savrulmuş. Çok uzak değillermiş ama yinede göremiyorlarmış ...birbirlerini. Sevgileri hiç azalmamış yine sevmeye devam etmişler. Birbirlerine ulaştırabildikleri sesleriyle, haberleriyle yaşıyorlarmış ve artık görmeden seslerinde sevmeyi öğrenmişler.

Bir gün biri diğerine "sevdamız sonsuza erişmesi için aynı anda bir
dilek dileyelim" demiş.

İkisi de aynı anda bir dilekte bulunmuşlar ve tam o sırada bir fırtına çıkmış. Bu kavuşmamız, sevdamızın sonsuza dek sürmesi olabilir diye ikisi de kendilerini fırtınaya bırakmışlar.Gözlerini kapayıp fırtına dindiğinde sevdalarının yanı başında olmuş olmayı arzulamışlar. Fırtına o kadar kuvvetliymiş ki o güne kadar yıllarca yerlerinden kıpırdamayan kumlar bile başka yerlere savruluyorlarmış.Fırtına günlerce sürmüş kum taneleri de oradan oraya savrulup durmuşlar.

İkisini de bir sabırsızlık sarmış. Fırtına durmuyor aksine artıyormuş.
Fırtına dinmek bilmedikçe onlarda sabırla sevmeyi öğrenmişler. Günler geçmiş sonunda fırtına durmuş gözlerini açtıklarında ikisi de başka alemlerde bulmuşlar kendilerini. Bu fırtınanın onları birleştireceğine o kadar inanmışlar ki birbirlerini yanlarındabulamayınca yüreklerinde derin bir acı hissetmişler ve acıyla sevmeyi öğrenmişler. Kendilerine birazcık geldiklerinde ikisi de bu fırtınayla başka başka yerlere savrulduklarını anlamışlar. Biran ölmek istemişler ama sonra birbirlerini hiç görmeden, mesafelere, engellere rağmen sevmeyi öğrenmişler.


"Eskisi gibi bağırsakta sesimiz ulaşmaz ki birbirimize"demişler. İkisi de yeni yerlerinde kimseyle konuşmamışlar ve yıllarca hep susmuşlar. Hep yeni bir fırtına ümidiyle birbirlerine ihanet etmeden beklemişler. Böylece umutla sevmeyi öğrenmişler. Yıllar geçmiş ama sevgileri hiç geçmemiş.Birbirlerinden hep umutlu olarak yaşamışlar.


Bir gün ikisi de birbirlerinden habersiz aynı anda gözlerini kapamışlar ve kavuşmak için yeniden fırtına çıkmasını dilemişler. Beklemişler beklemişler ama fırtına bir türlü çıkmamış. Kendilerini tüm benlikleriyle fırtınaya bırakmak için oldukları yerde dönmüş durmuşlar ama hepsi nafile küçük bir rüzgâr bile çıkmamış. Sonunda durmuşlar ve gözlerini açmışlar.Sevdiklerinin, sevdalarının, yıllarca beklediklerinin tam karşısında durduklarını görmüşler ve hemen ikisi de yıllar önce diledikleri dileği anımsamışlar.


Dilek şöyleymiş "Allah'ım bizi birbirimize her şeyiyle sevmeyi öğrendiğimizde kavuştur. Öyle kavuştur ki sevdamız sonsuza erişsin."


Sonunda anlamışlar ki birbirlerinden çok uzaklarda geçirdiklerini sandıkları yılları aslında birbirlerinin yanı başlarında geçirmişler. Dileklerinin kabul olması için yılların geçmesi gerektiğini öğrenmişler çünkü onlar sevmeyi her şeyiyle öğrenmeyi dilemişler.
Dilekleri kabul olmuş umutla, sabırla, acıyla, yakında, uzakta... Her şeyiyle sevmeyi öğrenip birbirlerine kavuşmuşlar ...................

17 Nisan 2010

HEPİMİZ BAZEN BİRİLERİYLE O KADAR YAKINLAŞIRIZ Kİ

Nisan 17, 2010 0
HEPİMİZ BAZEN BİRİLERİYLE O KADAR YAKINLAŞIRIZ Kİ

Hepimiz bazen birileriyle o kadar yakınlaşırız ki dostluğumuzu ya da kardeşliğimizi hiçbir şey engellemiyormuş gibi görünür, bizi ayıran küçücük bir köprü vardır, hepsi o kadar.Ama tam sen bu köprüye adım atacakken sana şu soruyu sorsam :"bu köprüyü geçip bana gelir misin?" İşte o anda artık bunu istemeyiverirsin, sorumu te...krarlasam öylece suskun kalırsın.O andan itibaren aramıza dağlar ve azgın nehirler girer, bizi ayıran ve birbirimize yabancılaştıran duvarlar bitiverir önümüzde ve bir araya gelmek istesek de artık yapamayız.Ama o küçücük köprüyü düşündüğünde sözcüklere sığmayacak kadar büyüyüverir gözünde; yutkunur ve şaşar kalırsın...

Nietzsche

RUHUMUZU BEKLEYELİM

Nisan 17, 2010 0
RUHUMUZU BEKLEYELİM
İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog birkaç yeli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızla tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. Tabii Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar. Saatler sonra yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola koyuluyorlar sonunda tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına geliyorlar. Arkeologlardan biri yaşlı rehbere soruyor "hiç anlayamadım niye yolun ortasında oturup saatlerce yok yere bekledik? " Yaşlı rehberin cevabı o kadar güzel ki; "Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik..." Niye içimiz de hep bir eksiklik duygusuyla yaşadığımızı niye mutlu olmayı beceremediğimizi niye kendimiz olmayı başaramadığımızı ve "niye" ile başlayan daha bir dolu sorunun cevabını açıkça veriyor. Inkalar'ın yaşlı torunu. Çünkü kimilerimiz bu aptal hayat içinde o kadar hızla yol alıyoruz ki ruhumuz çok arkada kalıyor hatta onu nerelerde unuttuğumuzu bile hatırlayamıyoruz. ... Herkes bir arayış içinde ama hiç kimse ne aradığını bilmiyor. Sanıyoruz ki çok paramız sürekli yükselen bir kariyerimiz bahçeli bir evimiz spor bir arabamız olunca biz de çok mutlu olacağız. Evet kimi zaman bunlara sahip oluyoruz ama ruhumuz yanımızda olmaz.

ANTİKACI...

Nisan 17, 2010 0
ANTİKACI...
Genç antikacı hem merakı hem de ticaret nedeniyle Anadolu’nun en ücra köşelerini dolaşıyor ve gözüne kestirdiği malları yok pahasına satın alarak büyük paralar kazanıyordu. Kış kıyamet demeden sürdürdüğü seyahatler sırasında başına gelmeyen kalmamış gibiydi. Fakat bu seferki hepsinden farklı görünüyordu. Yolları kapatan kar yüzünden arabasını terk etmiş ve yoğun tipi altında donmak üzereyken, bir ihtiyar tarafından bulunup onun kulübesine davet edilmişti. Yaşlı adam, antikacının yürümesine yardım ederken: - Günlerdir hasta olduğumdan, odun kesmek için ilk defa dışarıya çıktım, dedi. Meğer seni bulmak için iyileşmişim. Diz boyuna varan karla boğuşup kulübeye geldiklerinde, antikacının beyaz göre göre donuklaşan gözleri fal taşı gibi açıldı. Odanın orta yerindeki kuzine sobasının etrafını saran üç-dört iskemle, onun şimdiye kadar gördüğü en güzel antikalar olmalıydı. Saatlerdir kar içinde kalan vücudu bir anda ısınmış, buzları bir türlü çözülmeyen patlıcan moru suratını ateşler kaplamıştı. Yaşlı adam, misafirini yatırmak için acele ediyordu. Ona birkaç lokma ikram edip sedirdeki yatağını hazırlarken; - Bugün soba yakamadım evladım, dedi. Ama bu yorganlar seni ısıtacaktır. Ev sahibi, yıllar önce vefat eden eşiyle paylaştıkları odaya geçerken, antikacı da tiftikten örülen battaniyelerin arasına gömüldü. Ancak bütün yorgunluğuna rağmen bir türlü uyuyamıyordu. Ertesi gün gitmeden önce ne yapıp yapıp o iskemleleri almalı, bunun için de iyi bir senaryo uydurmalıydı. Mesela, hayatını kurtarmasına karşılık ihtiyara birkaç koltuk satın alabilir ve eskimiş olduğu bahanesiyle dışarıya çıkarttığı iskemleleri, çaktırmadan minibüsün arkasına atabilirdi. Hatta onları kaptığı gibi kaçmak bile mümkündü. Yürümeye dahi mecali olmayan ihtiyar, sanki onun peşinden koşacak mıydı? Genç adam, kafasındaki fikirleri olgunlaştırmaya çalışırken dalıp dalıp gidiyor ve rüzgârın sesiyle uyandığı zamanlar, kaldığı yerden devam ediyordu. Bu arada yaşlı adamın sabah namazına kalktığını fark etmiş, hatta hayal meyal olsa bile odun parçaladığını duymuştu. Gözlerini açtığında, onun kuzine sobasının üzerinde yemek pişirdiğini gördü ve etrafına bakınırken, birden iskemleleri hatırladı. Hafifçe doğrulup çevresine baktı: Aman Allah’ım! Antikalardan hiçbiri ortada yoktu. İhtiyar kurt, herhalde planını hissetmiş ve belki de uykudaki konuşmasını duyarak onları emin bir yere kaldırmıştı. Sakin görünmeye çalışarak: - İliğim kemiğim ısınmış, dedi. Çorbanız da güzel koktu doğrusu. Ama akşamki iskemleleri göremiyorum. Yaşlı adam, odanın köşesine yığdığı iskemle parçalarından birini daha sobaya atarken; -İskemle dediğin, dünya malı be evladım, dedi. Biz misafirimizi üşütür müyüz?

SIR...

Nisan 17, 2010 0
SIR...

İnsanlardan uzaklaşmamızın en önemli nedenlerinden biri, onların yanında özel şeyler hissedemeyişimiz… Dolayısıyla onların yanındayken, kendimizi de bir türlü özel hissedemeyişimiz… Samimi, yakın bir ilişkinin olmazsa olmazlarından biri de onay… Çünkü her birimizin, gerçek benimize ek olarak, cömertlik, nezaket, duygusallık ya da zarafet gibi, belki de aslında sahip ol(a)madığımız, ama tüm yüreğimizle sahip olmak istediğimiz, olmak için didindiğimiz niteliklerle donattığımız ideal bir benimiz daha vardır. Ve her ne kadar bunu belli etmesek ve hatta gizlesek de, aslında her birimiz, değer verdiğimiz insanların bu ben imajını, gerçeğin ta kendisi olarak kabul etmelerini ve ona saygı göstererek bu imajı korumamızda ve sürdürmemizde bize yardımcı olmalarını isteriz. * Kim bilir, belki de uzun süren ilişkilerin bu başarısının nedenlerinden biri de budur… Tarafların karşılıklı birbirlerinin idealize kişiliklerine özen göstermeleri, onu beslemeleri ve olur olmaz gerekçelerle, olur olmaz zamanlarda çıplak gerçeği ortaya koymaktan kaçınarak, o ideal benliğin diri kalmasına yardımcı olmalarıdır… Bu artık, birbirine yürekten ve ruhtan bağlı iki kişi arasında, karşılıklı olarak paylaşılan ve asla dile getirilmeyen, sözcüklere dökülmeyen bir sır’dır belki de. Ve belki de bu sırrı, her ikisi de biliyorlar, koruyorlar; ama asla dile getirmiyorlardır…

Alıntı

İÇİMİZDEKİ CEVHER...

Nisan 17, 2010 0
İÇİMİZDEKİ CEVHER...
Küçük bir zenci çocuk şehrin lunaparkında dolaşırken bir satıcının elindeki balonları seyre dalmıştı. Her renkten ve her biçimden balonlar ışıl ışıl parlıyordu. Derken, birdenbire kırmızı bir balon kazara bağlandığı yerden kurtularak havada uçtu, uçtu, uçtu ve nihayet aşağıdan seçilmeyecek kadar yükseldikten sonra gözden kayboldu. Bu manzarayı seyretmek için öyle bir insan kalabalığı toplanmıştı ki, satıcı bir tane daha bırakmanın iyi bir reklâm olacağını düşünerek havaya parlak sarı renkte bir balon daha bıraktı. Arkasından bir tanede beyazını çözdü. Küçük zenci olduğu yerden büyük bir hayranlık içinde ardı ardına uçan rengârenk balonları seyrettikten sonra : "Baloncu amca" dedi. Acaba bir tanede siyah renkte balon bıraksanız, ötekiler kadar yükselir mi? Baloncu adam, anlayışlı bir bakışla çocuğa tebessüm ederek,siyah renkli bir balon çözdü.Parmaklarını gevşetip onu da boşluğa bırakırken: "Yavrum" dedi, "bizi yükselten dışımızdaki renk değil, içimizdeki cevherdir."

HAYATIN SON KULLANMA TARİHİ VAR MI?

Nisan 17, 2010 0
HAYATIN SON KULLANMA TARİHİ VAR MI?

Hepimizin yaşadıklarımıza dair pişmanlıkları vardır. İtiraf ettiğimizde çok geç kaldığımız. "Keşke" dediğimizde, "keşke" demenin bile vaktinin geçtiği zamanlarımız. Bir anlık öfkeyle söylenen sözlerimiz. Başkalarına danışarak aldığımız kararlar, bunun neticesinde yanlışlıklarımız vardır.

Daha sonra hata yapıldığı bilindiği halde, geriye dönemediğimiz için sancılarımız. "Eyvah ben ne yaptım." Diyemeyecek kadar altında ezildiğimiz fevri hallerimiz.

İnsanı ne kadar harap eder, ne kadar ezer bu durumlar. Bu ezilmişliğin altında da sadece bizim duyduğumuz çığlıklar kalır. Öyle bir sızı girer ki yüreğimize, acısı senelerce geçmez.

Yaşanan en ufak sorunda acı en ücra yerinden çıkıp, dikilir karşımıza. Başımız öne eğilir, kelimeler biter. Belki kendimizi suçlarız, belki bir kaç kişiyi. Suçlu kim olursa olsun, pişmanlıklarımıza sebep olanlar hiç bir şey olmamış gibi hayatını yaşarken, sancıyı yüreğine alan çeker.

Birçok dost, arkadaş, sayısız sevenlerde olsa etrafta, pişmanlık girdi mi yüreğe acısı kolay kolay geçmez.

Yaşadığımız en ufak bir sorunda "keşke o zaman şunu şöyle yapsaydım" der kalırız. Ne geriye dönebilir, ne geçmişten âna gelebiliriz. İki çarmıh arasına gider gelir ömür. Ne kadar kitap okunsa, söz dinlense, nasihat uygulanmaya konulsa da nafile, bir kere pişmanlık gelip keyfince kurulmuştur tahtına. Her anda batırır iğnesini, kekremsi bir tat alır yaşananlar.

Ve insan sonunda anlar: ağlamakta tek başına, gülmekte.

Geriye dönüşü olmayan her olay insanı perişan eder. Bu sebeple "Hayır- Evet" demeden önce iyice düşünmeli kişi. �Bu kararı vermemde sebep ne; korkularım mı gerçekler mi?� diye defalarca sormalı.

Zira sağlıklı alınan her karar, seneler sonrada hatırlansa "iyiki öyle olmuş." dedirtir insana. En zor anda dahi sızlatmaz kişiyi.

Ama insan bazen ayrıntılarda boğulur. Korkularına teslim olur. Ayrıntılar karşısına geldiğinde korku silahlarıyla savaşır onlarla ve kaybeder. Kaybını yıllar sonra başka bir olayın için de fark edince, işte o an kayar gider elinden, benim dediği bütün sahiplikleri. Bardak yere düşmüş ve kırılmıştır artık. Ağlasa da boş, yalvarsa da ...

İnsan bazen yüreğini hiç bir yere sığdıramaz, kimselere emanet edemez. Onu her şeyden, herkesten saklar. Belki vermiştir de yere düşürülmüş, bir yerleri çizilmiştir. Bu düşmeden arta kalanlar bu kadar çekingen yapmıştır. Tecrübeler insanı olduğundan, istediğinden daha farklı davranmaya iter. Unutulan ise, hayat bazen gözü kara olmayı ister.

Ve insan fark eder ki: cesaretle korkaklık birbirine tıpatıp benzer.

"Ayı yavrusunu severken öldürürmüş" derler. İnsanlarda birbirinin kıymetini kaybedince anlar. Tam yitip giderken elimizden çok sevdiklerimiz, birçok sözler veririz. "Bir daha öyle yapmayacağım, bir daha bu şekilde olmayacak" diye.

Belki gerçekten değişmişizdir, evet bir daha bu şekilde olmayacaktır. Karşımızdakini üzdüğümüz o olaylar tekrarlanmayacaktır. Ama bitmiştir artık. Kırılan bir bardak değil yürektir ve her şey incelikten kırılırken, bir yürek kalınlıktan kırılır.

Fark edildiğinde yapılacak bir şey kalmamıştır. Pişmanlık. Yalvarsak ta, kölede olsak bitmiştir artık. Dal kırılmış bir kere, artık rüzgâr dinse de olur dinmese de..
Yarının, diğerlerinin kıymetini bilmek için bazen kaybetmek gerekir. Yoksa ne gelenin kıymeti bilinir, ne kazanılanın, ne verilenin, ne affedilenin.

Bazen kişi kendini çok güçlü hisseder. O kadar güçlü ki, hiç düşünmeden yakar her şeyi, her yeri. Sonra yaktıklarının en çok ihtiyacı olanlar olduğunu görünce, küllerin başında ağlamayı bile gurur sayar. Giderken daha hızlı koşar, yaşlar savrulurken etrafa.

Her birimizin ayrı ayı pişmanlıkları var. Ancak pişmanlıklarımızı itiraftan bile aciziz bazen. Gururumuzdan, korkularımızdan neler yitti hayatımızdan, ne başlamalara geç kaldık. Başkaları yüzünden ne keşkelerimizi düzeltme imkânlarını kaçırdık elimizden. Konumumuzdan, çevremizden, yada �nederler� demekten, bir özür bile dileyemedik.

Küçük korkular çekti yaşamımızın satır başlarını.

Ve hayat her olayda fısıldadı "son kullanma tarihim yok ey insanoğlu"


Alıntıdır....

28 Mart 2010

BADEM AĞAÇLARI

Mart 28, 2010 0
BADEM AĞAÇLARI

Napolyon, Fontanas’ya şöyle demiş: “bilir misiniz dünyada en çok sevdiğim şey nedir? Sadece kuvvetle... hiçbir şeyin kurulamaması. İki şey dünyaya hükmeder: biri kılıç, biri düşünce. Kılıç, eninde sonunda düşünceye yenilir.”


Demek, fatihler de kederleniyor zaman zaman. Bunca boş şan şerefi biraz olsun ödemeleri gerek elbet. Ama yüzyıl önce, kılıç için doğru olan bu söz, bugün tank için pek o kadar doğru görünmüyor. Fatihlerin bir hayli kazançları oldu ve düşünceden yoksun bırakılan yerlerin acı sessizliği, yıllarca bağrı deşik Avrupa’nın üzerine çöktü. Eskiden o korkunç Flanders savaşlarında, Hollanda ressamları belki kümeslerindeki horozların resmini yapabiliyordu. Yüzyıl savaşı da çoktan unutuldu gitti. Ama Silezyalı mistiklerin vaazları belki bazı kalplerde hala yaşıyordur. Bugünse durum değişti, ressam da, papaz da asker oldular: bu dünyanın kaderine hep birden bağlanır olduk. Bir fatihin düşünceye tanıdığı yüksek imtiyazlar elden gitti. Ana kalan şimdi, hakkından gelemediği kuvveti, lanetlemekle kendini tüketmektedir.

İyi insanlar, buna bir bela diyorlar. Bunun bela olup olmadığını biliyoruz ama bu böyle. Yapılacak şey, bu durumu görüp ona göre davranmaktır. Bunun için de ne istediğimizi bilmemiz gerektir. İstediğimiz şey ise, artık hiçbir zaman kılıç önünde boyun eğmemek, aklın hizmetine girmeyen kuvvete hiçbir zaman hak vermemektir.

Bu çabanın sonu yok, burası doğru. Bizim işimiz bu çabayı devam ettirmektir. Ne ilerlemeden yana olacak kadar akla inanıyorum, ne de hiçbir tarih felsefesine. Yalnız şuna inanıyorum ki, insanlar kaderlerinin farkına varmakta durmadan ilerliyorlar… Biz insanlar kendi kaderimizin üstüne çıkmış değiliz ama onu artık daha iyi biliyoruz. Bir çelişme içinde olduğumuzu biliyorsak, çelişmeyi kabul etmemek ve onu azaltmak gerektiğini de biliyoruz. Özgür insanların sonsuz kaygılarını dindirmek için birtakım çareler bulmaktır işimiz, insan olarak. Yırtılanı yeniden dikmek, böylesine açıkça haksız bir dünyada hakkı düşünülebilir bir hale sokmak, mutluluğu zamanımızın kahrına uğramış milletlerin anlayabilecekleri bir anlam vermek gerek. Tabii, insanı aşan bir iştir bu. Ama insanı aşan demek, insanın uzun zamanda başardığı şey demektir sadece.

Şu halde ne istediğimizi bilelim, kuvvet bizi çekmek için bir fikir veya rahatlık kılığına girse bile, düşünceye bağlı kalmaktan şaşmayalım. İlk işimiz umutsuzluğa düşmemektir. Dünyanın sonu geldi diye bağıranlara kulak vermeyelim. Medeniyet kolay kolay yok olmuyor ve bu dünya çökecek olsa bile, başka dünyalardan sonra çökecektir. Trajik bir devirde olduğumuz doğrudur. Ama pek çok kimse, trajik ile umutsuzluğu birbirine karıştırıyor. Lawrence, “Trajik, felakete savrulan zorlu bir tekme olmalıdır” demiş. İşte hemen benimseyip kullanabileceğimiz sağlam bir düşünce. Bugün, bu tekmeyi hak eden birçok şey var.

Cezayir’de oturduğum zamanlar, kışları hep sabrederdim, çünkü bilirdim ki, bir gecede, şubat ayının bir tek soğuk ve temiz gecesinde, Consul’lar vadisinin badem ağaçları bembeyaz çiçeklerle donanacaktır. Sonra da, bütün yağmurlara deniz rüzgârlarına karşı kovmaya çalışan o narin karlara şaşardım. Ama yine de her yıl o karlar meyveyi hazırlamaya yetecek kadara dayanırlardı.

Bu bir sembol değildir. Mutluluğumuzu sembollerle kazanacak değiliz. Biraz ciddi olalım bu işe. Demek istediğim şu: “felaketle zehirlenmiş olan şu Avrupa’da bazen hayatın yükü pek ağır basınca, daha birçok kuvvetleri dipdiri duran günlük güneşlik ülkelere dönüyorum. Düşünce ile yılmazlığın dengeleşebildiği mutlu topraklardır oraları. Onlardan örnek aldıkça, düşünceyi kurtarmak için onun ağlamaklı değerini bir yana bırakıp güçlü kuvvetli taraflarını belirtmek gerektiğini anlıyorum. Felaketlerle zehirlenmiş olan şu dünya, dertten hoşanır gibidir. Nietzsche’nin katı kafalılık dediği derdin ta kendisi içindeyiz. Düşüncenin böylesine yardım için el uzatmayalım. Düşüncenin haline ağlamak boşunadır. Onun için çalışalım elverir.

Ama düşüncenin gücü kuvveti, fatihçi değeri nerede? Aynı Nietzsche, onları bir bir göstermiştir. Ona göre, bu değerler, bilge kişinin karakter gücü, zevki, “dünyası”, akla uygun mutluluğu, bükülmez gururu gereklidir ve herkes kendine uygun olanı seçebilir. Tuttuğumuz tarafın büyüklüğü karşısında, herhalde, karakter gücü unutulmamalıdır. Seçim kürsülerinde, kaş çatmalarla, tehditlerle gösterilen güçten söz etmiyorum, beyazlığın ve özsuyunun gücü ile bütün deniz rüzgârlarına karşı koyandan bahsediyorum. Dünyanın bu kara kışında meyveyi hazırlayacak olan odur.

Albert CAMUS

HAYATIMIZIN EN BÜYÜK RİSKİ HİÇ RİSK ALMAMAKTIR..

Mart 28, 2010 0
HAYATIMIZIN EN BÜYÜK RİSKİ HİÇ RİSK ALMAMAKTIR..

Gülmek; "SAF" denme riskini göze almaktır.

Ağlamak ise; "DUYGUSAL" görünme riskini...

Birine yakınlaşm...ak; "KENDİNİ KAPTIRMA" riskini,

Duygularını açmak; "KENDİNİ ORTAYA KOYMA" riskini,

Hayalleri ve düşünceleri sergilemek ise;

"ONLARI BAŞKASINA KAPTIRMA" riskini göze almaktır.

Sevmek; "KARŞILIK GÖREMEME" riskini...

Yaşamak ise; "ÖLME" riskini göze almaktır.

Umutlanmak; "HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRAMA" riskini

Çabalamak ise; "BAŞARISIZ OLMA" riskini göze almaktır...

Ama riskler yaşanmalıdır,
çünkü; hayatımızın en büyük riski hiç risk almamaktır.
Hiç risk almayan kişi, belki acı ve üzüntülerden konunabilir
ama büyüyemez, sevemez, değişemez, hissedemez, öğrenemez.
Garanti arayışlarıyla zincirlenmiş bir köle olarak yaşarken,
bedelini; özgürlüğünü kaybederek öder.
Sadece; riski göze alabilen kişi hürdür.

Leo F.Buscaglia

BAKMAK YETERLİ Mİ ? YOKSA GÖNÜL GÖZÜMÜZLE Mİ GÖRMEK ÖNEMLİ OLAN ??

Mart 28, 2010 0
BAKMAK YETERLİ Mİ ? YOKSA GÖNÜL GÖZÜMÜZLE Mİ GÖRMEK ÖNEMLİ OLAN ??
Adamın biri ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran arabanın yanına sokulmuş ve içindeki arka koltukta tek başına oturan çocuğa:
- Buraların yabancısıyım. Parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler demiş.

Çocuk arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:
-ben de buraya ilk defa geliyorum.Ama yolun sağ tarafına gitmeniz gerekiyor sanırım demiş.

Adam da çocuğun yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.

Çocuk: - Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş. Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.

Adam: - İyi ama bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malum?

Çocuk: -Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun bir koku gelmez,üstelik;manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin de kokusunu duyacaksınız.

Adam gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonracebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken farkına varmış çocuğun kör olduğunu.
Çocuk ise, konuşurken sözlerini bir anda yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini farkettiğini.
Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken.

Çocuk: - Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim. O kadar özledim ki görmeyi, demiş ve eklemiş - sizin gözleriniz sağlam değil mi?

Adam çocuğun tarif ettiği fırına yönelirken:
-Artık emin değilim, emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür, demiş.

Sadece etrafımıza bakmakla mı yetiniyoruz yoksa gönül gözümüzle bakmaktan öte görmek için mi uğraşıyoruz?
.

Bakmaktan daha önemli görmek: bakılanı farketmek, hissedebilmek, eksikliği tamamlayabilmek...

BİLGECE BİR VASİYET

Mart 28, 2010 0
BİLGECE BİR VASİYET

Ölmek üzere olan yaşlı bir baba, yatağının başına üç oğlunu çağırarak, onlara vasiyette bulunur:

"Oğullarım, ben ölünce, birbirinize düşmemeniz için, size sahibi olduğum 17 deveyi paylaştırmak istiyorum. Miras olarak develerin yarısını büyük oğluma, üçte birini ortancaya, dokuzda birini ise küçük oğluma bırakıyorum."

Babalarının ölümünden sonra, mirası babalarının vasiyeti uyarınca paylaşmak üzere kardeşler bir araya gelirler. Fakat bir türlü işin içinden çıkamazlar. Mirası babalarının istediği gibi pay edemezler. Çünkü 17 sayısı ne 2' ye, ne 3' e, ne de 9' a bölünebilir.

"Bu işin üstesinden ancak köyün tecrübe ehli,yaşlı bilgesi gelir!" diye düşünüp, ona giderek, danışırlar. Bilge kişi -"Benim bir devem var, onu da alıp yeniden hesap yapın!" der.

Bu cömertliğe çok şaşıran oğullar, 18 deveyi pay etmeye girişirler. Önce ikiye bölerler, büyük oğul 9 develik payını alır. Sonra üçe bölerler, çıkan 6 deveyi de ortanca oğul alır. Daha sonra dokuza böldüklerinde 2 deveyi de küçük oğul alır. Ama, bütün develeri paylaştıktan sonra ortada fazladan bir deve kalır, yine.

Oğullar bu duruma da bir çözüm getirmesi için yaşlı bilgeye başvururlar. Bilge kişi güler ve: -"İyi öyleyse!" der. "Sorununuz çözümlendiğine göre, ben de devemi geri alayım."

Bilge kişi tıpkı bilgi gibi katalizör olarak olaya girer, çözümü sağladıktan sonra olaydan çıkar. Sorunu çözmede insanlara yardımcı olur, ama kendinden de bir şey eksilmez. Özellikle sevgi ve bilgi verdikçe azalmayan, daha da çok artan, tükenmez bir özelliğe ve güzelliğe sahiptir.

İşte bilgelik ve bilge kişi budur.

ÇEKİNGENLERE…

Mart 28, 2010 0
ÇEKİNGENLERE…

Bazen bir yabancıyla karşılaştığımzda fazlasıyla çekingen ve uzak olabiliriz. Bu tepki mantıklı değil. Aslında başka insanlarla ilişkiye girmekten korkmak için hiçbir neden yok. Sadece aynı özlemler, aynı ihtiyaçlarla bizim gibi insanlar olduklarını fark etmemiz lazım, o zaman buzları eritip iletişim kurmak kolaylaşır.

Biriyle ilk karşılaşmamda, kendime karşımdakinin her şeyden önce benim gibi mutlu olup acı çekmek istemeyen bir insan olduğunu söylüyorum. Yaş, cüsse, deri rengi ve sosyal rütbesi hiç önemli değil gerçekten; özünde aramızda hiçbir fark yok. Bu yolla, o insana sanki ailemden biriymiş gibi açılabilirim ve bütün çekingenlik kaybolur.

Çekingenlik çoğunlukla kendine güven eksikliğinden ve formalitelere, geleneklere çok fazla bağlılıktan kaynaklanır. Başkalarına takdim etmek istediğimiz görüntünün tutsaklarıyız. Bu durumda davranışımız ok yapaylaşır. Doğal eğilimlerimiz bazen oldukça güçlü bir şekilde bize bunu hatırlatmaz mı?

Çekingenlik bir kendini koruma biçimi ve çok sıkılgan olduğumuzun belirtisi de olabilir. Ama çelişkili bir biçimde , ne kadar kendimizi korumaya uğraşırsak, o kadar kendimize güvenimizi kaybeder ve utangaçlaşırız. Diğer taraftan başkalarına açıldıkça, sevgi ve şefkat gösterdikçe, kendimizle ilgili daha az saplantıl ve daha fazla güvenli oluruz.

DALAI LAMA

AĞIR ÖLÜM…

Mart 28, 2010 0
AĞIR ÖLÜM…

Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler, yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar.

Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar, beyaz üzerinde siyahı tercih edenler, gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.

Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.

Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.

Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar, daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.

Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.

Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.

PABLO NERUDA

AŞK ÖYKÜSÜ... OKUMAYA DEĞER...

Mart 28, 2010 0
AŞK ÖYKÜSÜ... OKUMAYA DEĞER...
Moses Mendelssohn hiç yakışıklı bir adam değildi. Çok Kısa boyunun olması yanı sıra, cok garip bir de kamburu vardı.


Mendelsohn, günün birinde Hamburg da yaşayan bir işadamını ziyarete gitti. İşadamının, Frumtje adında çok güzel bir kızı vardı. Moses, bu güzel kıza umutsuz aşkla tutuldu. Fakat güzel kız onun çirkin görüntüsünden ürkmüştü. O nedenle, değil onun sevgisine karşılık vermek, yüzüne bile bakmak istemiyordu. Ayrılma zamanı geldiğinde Moses, güzel kızın üst kattaki odasına çıktı ve tüm cesaretini toplayarak onunla son kez konuşma girişiminde bulundu.

Kızın güzelliği öylesine olağanüstüydü ki, bir an için onun cenetten geldiğini bile düşündü. Fakat kızın, başını kaldırıp da yüzüne bakmamaktaki direnci, Mosesi çok üzdü. Güçlükle başlayabildiği konuşması sırasında çirkin aşık, bu güzel kıza bir soru sordu:
“Evliliklerin kutsal bir özelliği olduğuna inanır mısınız ?”
“elbette” diyerek yanıtladı güzel kız ve gözlerini yine kaldırmayıp Mosesin yüzüne yine bakmadan, kendi de ona bir soru sordu:
“Peki ya siz ?” dedi. “Siz inanırmısınız buna ?”
Moses bir an bile duraksamadı:
“Evet, bende inanırım” dedi ve ekledi: “Biliyor musunuz? Her erkek çocuğu doğduğunda Allah, onun evleneceği kızı belirlermiş.
Benim doğduğumda da benim evleneceğim kız belirlenmiş ve bana ´Senin karın kambur olacak `demiş. O zaman ben bir istekte bulunmuşum Allah´dan. “Allah'ım, kambur bir kadın bir trajedi olur, lütfen onun kamburluğunu bana ver ve onu güzel bir kadın yap demiştim”

Mosesin bu sözlerinden sonra Frumtje gözlerini yerden kaldırdı, onun gözlerinin içine baktı ve elini uzatıp, Mosesin elini tuttu. Daha sonra da onun, sevgili eşi oldu. Bu anlatığımız bir “peri masalı” değil, ünlü Alman besteci Mendelssohn´un büyükbabası ile büyükannesinin evlenmerinin öyküsüdür.

İLLEGAL BİR AŞK'SIN SEN .....

Mart 28, 2010 0
İLLEGAL BİR AŞK'SIN SEN .....

Yüreğimin sol yanına iltica etmiş illegal bir Aşk'sın sen.
Bültenlerde adı okunmayan...

Öyle cesur öyle pervasızsın ki...
Nasıl tütüyorsun içimden dışa doğru bir bilsen.
Saçlarında “özlem” kokusu rüzgârlara karışan…
Hangi kennt ne kadar saklar seni bennden kenndinde..
Hangi yürek “ suça yataklık” eder, yüreğimden bAşka?
Hüzünlerim hep “ kardelen” açtı görmüyor musun?
Görmüyor musun, bilmiyor musun?
Sensiz seni yaşar yüreğimin hazannları.. İçime sinsice sızmış illegal bir Aşk'sın sen.
İhbar edemediğim! Sensizim…
Korsan gösterilerde savurduğun saçların gibi.
Savrukluğum ondan belki.
Sensizim…
Utangaç çaresiz bir çocuk umutlarım.
Ondan belki kapılardan kovulan bir dilenci gibi çaresizliğim….


Sensizim…
Ondan belki kıyısını arayan sular gibi dalgalanışım, durulmayışım.
Yalnız’ların gözyaşları ile büyüyen bir nehir.
Kıyısızlığımda sığınacak liman arayışım…
Bu acılarım ondan belki…
Ağlayışlarım iç’e.. çığlıklarım iç’e. Susuşlarım yâda öfkelerim sana da değill…
Acılarım ondan belki kanarkenn acıtan..
Acıtırkenn kan gölü olan….
Nasıl sensizim anlatamam.
Büyüdükçe “sen”leşen bir yüreği nasıl taşırım?
Nasıl korurum kör basan özlemlerden…
Yüreğimin sol yanına iltica etmiş illegal bir Aşk’sın sen…
Güllere rengini veren.
Firari saatlerinde senin en yakınına ulaşmak için ne çook koşmuşum böyle?
Ne çook terlemişim böyle sana koşma telaşından;dokunma,sevme telaşından?.
Tek tek işaretlenmiş,tek tek üstüne sen’den bir şeyler karalanmış yürek sayfalarını kandan arındırmak için ne çook terlemişim?
Çok yorgunum sevgilim çook.
Sana sızmak istiyorum.
Sessiz ılık bir soluk gibi içini heyecanlandıran.
Düşlerinin içine bir çığlık gibi düşmek;düşlerinle sevmek istiyorum
Saçlarının ıslaklığından kandırmak istiyorum yüreğimi.
Gözlerinin o amansız duldasız bir can pazarı ışıltılarından kenndi karanlığımı aydınlatmak istiyorum.
Yüreğime düşmüş illegal bir Aşksın sen.
O yüzden belki seni ihbar edemeyişlerim…

Alıntı

SEN BU SEVGİYİ KALDIRABİLİR MİSİN?

Mart 28, 2010 0
SEN BU SEVGİYİ KALDIRABİLİR MİSİN?

Gel desem sana...
hiçbir şey sorma, hiçbir şey konuşma,sadece gel...
gelir misin?
hadi desem ya da...
hiç birşey sormadan yine benimle yürür müsün sonu belirsiz?
bakmasan, görmesen , duymasan beni günlerce...aylarca belki...
yine beni sever misin?
gözden ırak olan gönülden de uzak olurmuş derler ya...
yanımda olup uzak olanlardansan, uzakta olup içimde olmayı becerebilir misin?

aylar sonra, yıllar belki...
''seni sevdim... senden gelen iyi-kötü herşeyi sevdim... ve hep seveceğim '
diyebilir misin?

Yanım da otururken bile zaman zaman deli gibi özleyebilir misin?
her ayrılışımızda sabaha, bir daha görmeme korkusuyla delirir misin?
her gelen telefonda'ben diye irkilir misin sebepsiz?
beni her dakikana taşıyıp yaşamayı becerebilir misin?

beni, ben gibi sevebilir misin?
delirsem bir gün..' CANIM diye sarılabilir misin?
kapris yapmak istesem... yapsam hatta şımarıp, kalabalıklarda elimi tutabilir misin?

hayat birgün bana oynarsa, maskeleri yırtıp her yerimde yine beni görebilir misin?
ne şart, ne konum olursa olsun, gözbebeklerimin hep aynı bakacağını bilebilir misin?

ya da ben hayatla oynamaya kalkarsam birgün nefesimden sıkılıp
ölsem birgün, yaşadığın her gün için benimle,'bir saniye için bile pişman degilim '
diyebilir misin?

sevgilim ol diyorsun bana...

sen, bu sevgiyi kaldırabilir misin?

Alıntıdır..

14 Mart 2010

....

Mart 14, 2010 1
....

Aşkın Dili Kuş Dili Gibidir, Ona Süleyman Gerek. Aşkın Sabrı Sonsuzluktur, Ona Yusuf Gerek. Aşkın Esintisi Tufan Gibidir, Ona İsrafil Gerek. Aşkın Yolu Dağ, Kır Ve Çöldür, Ona Kerem, Ferhat ve Mecnun gerek. Bendeki Aşkın Tarifi Yok Sevgili, Onu Anlatabilmek İçin Yaşamak Ve Yaşatmak Gerek....

ÇİFT SARILI...

Mart 14, 2010 1
ÇİFT SARILI...
Evin kapısı vurulduğunda, yaşlı kadın güçsüz bacaklarıyla hole doğru ilerledi.
Gelenler, oğlunun asker arkadaşlarıydı.
Her ikiside elini öptükten sonra, uzun boylu olanı:
- Pek fazla vaktimiz yok anacığım, dedi. Yarım saat izin koparıp hayır duanı almak istedik.
Kadın, büyük bir telâşla:
- Olmaz öyle şey, diye atıldı. Birşeyler yedirmeden bırakırmayım sizi hiç?
Yaşlı kadın, bu sözleri eşinin ve ğolunun sağlığındaki günlerden kalan alışkanlıkla
bir çırpıda söylemiş, fakat işin nereye varacağını düşünmemişti.
Diğer asker, saatine baktıktan sonra:
- Peki anacığım, diye karşılık verdi. Karnımız tok ama, yinede ikişer yumurta kırarsan yeriz.
Esasında delikanlı, kadına bir zahmet vermemek için böyle demiş ve bahçedeki
tavukları gördüğünden, işi en basit şekiliyle geçiştirmek istemişti. Onların son günlerde
sadece iki yumurta yaptığını ve evdede başka bir şey bulunmadığını nerden bilecekti?
Yaşlı kadın mutfağa doğru yönelirken, şimdi yan odada oturan gençlerle birlikte as-
kerlik yaptığı sırada vatan hainleri tarafından şehit edilen yavrusunu düşünüyordu. O da ar-
kadaşları gibi, sahanda yapılan yumurtayı ne kadar çok severdi?
Kadın, titrek elleriyle yumurtaları kırmaya çalışırken ister istemez üzülüyor ve misafir-
lerine, fakirliğini hissettirmemenin çarelerini arıyordu. İyi ama, çocuklar ikişer yumurta dedikleri
halde, sadece birer yumurta gördüklerinde ne olacaktı?
Yaşlı kadın daha fazla bir şey düşünemedi. Ve âcizliğinin verdiği tevekkülle yumurtaları
alıp kırdığında, nurlu yüzü sevinç gözyaşlarıyla ıslandı.
Her iki yumurtada çift sarılı çıkmıştı

DURMA GÖĞE BAKALIM !

Mart 14, 2010 0
DURMA GÖĞE BAKALIM !
Göğe Bakma Durağı
İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarında...n
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım..

TURGUT UYAR

ASIM

Mart 14, 2010 0
ASIM

-Sade bir ''bal'' deyivermekle ağız tatlansa,
Arı uçmuş diye, kaçmış diye hiç çekme tasa.
Ağlasın mi...lletin evladı da bangır bangır,
Durma hürriyeti aldık diye, sen türkü çağır!
Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem...
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ, boğarım..

-- Boğamazsın ki!

- Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticâın şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?

--Yok canım!

-Yok deme!

--İfrat ediyorsun Köse...

-Ya?
İşte ben mürteci'im, gelsin işitsin dünya!
Hem de baş mürteci'im, patlasanız çatlasanız!
Hadi kanununuz assın beni, yahud yasanız!

--Yasa yok şimdi.

-Neden, bitti mi?

--Çokdan bitti.

-Dede Cengiz ya?

--Bırak, derdimi deştin:Gitti!

-Getirir yine lazımsa..

--Hayır, gitti gider.

-Deme oğlum!

--Ya bizim düşmanımızmış o meğer
Dedenizdir diye bir kahbe çıfıtmış yamayan...

-Size ha?

--Öyle ya, çok geçmedi lakin, aradan,
Geldi bir başka gavurcuk, dedi ''Cengiz'le, ayol,
Bu hısımlık nerden çıktı ki, siz Türk, o Moğol!...''

-Sonra?

--Hiç!

-Hiç mi?

--Sönüp gitti o kızgın piyasa.

-Hemde bir püfle!

--Evet, şimdi ne hakan var ne yasa!

-Kimse ma'kul kefereymiş, o herif.

--Sorma Köse'm...

-Çok şükür sizde de pek yok, değil amma sersem!

--İğnelersin şu benim neslimi yüz buldukça,
Sana elmas gibi hürriyeti kim verdi, Hoca?
Ne yaman şeydi unuttun mu o istibdadı?
Hep fecayi'di, hayatın hele hiç yoktu tadı.
Milletin benzi sararmış, işitilmezdi refah;
Her nefes dört elifin sırtına binmiş bir ''ah!''
O ne günler...

MEHMET AKİF ERSOY..

MUTLU OLMAK YA DA MUTSUZ OLMAK

Mart 14, 2010 0
MUTLU OLMAK YA DA MUTSUZ OLMAK
Antik çağda yaşamış olan diyojeni herkes tanır..Bir gün diyojen pazardan eve giderken bir çoçuğun el...leriyle su içtiğini görür ve elindeki su tasına bakarak benim çok şeyim warmış deyip o tası kırar..(not:diyojenin hayatta sadece iki şeyi oldu biri su içmek için kullandIğı tası birde güneşlenmek için kullandğı fıçısı:)daha sonra eve(fıçısına)wardığında tüm dünyayı ayakları altına almış BÜYÜK İSKENDER diyojenin yanına gelir.Bu arada iskender çaktırmasada diyojeni çok kıskanır.Hiç bir şeyi olmayan diyojen her şeyi olan iskenderden daha mutluydu çünkü kafasını boş şeyler için yormuyordu...Diyojenin yanına gelen iskender diyojene söyler..dile benden ne dilersen..seni bu sefillikten kurtarayım ..diyojen ise o sırada güneşleniyormuş iskendere bakarak..GÖLGE ETME BAŞKA İHSAN EYLEMEZ..DEMİŞTİR...Hiç iken her şey olan diyojen hayatın anlamını şöyle analtır



"DOĞA HAYAT SİZE İKİ ŞIK SUNAR MUTLU OLMAK YADA MUTSUZ OLMAK"

SEÇİM SİZİN

AŞK DOKTORUNDAN...

Mart 14, 2010 0
AŞK DOKTORUNDAN...
Sana sımsıkı sarılmak istiyordum... Ah bir görsem, bitirsem içimdeki özlemini bu kadar zor gelmeyecekti senden, sevginden vazgeçmek... Nasıl olsa alışkınım ya seni görmemeye, galiba böyle de başarabilirim...

"Ama eğer hissedersen hayatından çekildiğimi bana sana geri dönmemem için şans dile... "
Neler yazmak istiyorum... Sana bir bilsen, tek yapabildiğim yazmak olduğundan yine yazıyorum işte! Seni daha önce de yazmıştım ama bu kez bir daha yazmamak üzere, seni beynimde, içimde bitirerek yazıyorum, ya da bitirmek isteyerek... Ne kadar sürer bilmiyorum ama ben senden, sevginden vazgeçmek istiyorum.
Yine senden habersiz... Ben seni severken de senden habersiz sevmiştim. Belki de kendimden bile habersiz...
Dünyaları etrafında döndürmek isteyen bir kalbi bilerek isteyemezdim. Kendimden ve senden habersiz "bir tanemmm" olmuştun sen... Öyle ya; Sen bir taneydin; Eşin benzerin yoktu yeryüzünde, Yoktu Sen Kadar
Güzel Güleni, Sen BAL'ımdın!
Yaşanmamış ve yaşamamış olsam bile Sen Özel'din... Aşk Özel'di....
"Yağmurda Aşk Başkadır" diyenlere gülüyordum ama bende yağmurda üşüyen
ellerini severek başladım seni sevmeye.. .Aralık'tı... İstiklal'e hiç o kadar güzel yağmur yağmazdı....
Önce aldırmadım seninle güzelleşen her şeye... Sonra tüm parfümeri dükkanlarını aşındırıp kokunu ararken anladım seni deliler gibi özlediğimi...
Ne kadar gerçeksen o kadar yalandın... Ve ben her seferinde en
baştan başladım... Yeniden bir sondayım ama bu kez yeniden başlayacak gücüm yok... Ben senden vazgeçmek istiyorum!
Herkes gibi biri olmanı ya da hiç kimse olmanı istiyorum...
Sesini
duymak için telefonlara sarılmaktan vazgeçmek, ismini duyduğumda içimin titreyip,gözlerimin dolmasından kurtulmak istiyorum...Senin benim için herhangi biri olman ne kadar zor bir bilsen...Zaten kolay olan ne vardı ki benim için;Sanki seni öldürmemle sevmem ararsında hiçbir fark yoktu....Ve ben hep sevgim yüzünden cezalıydım...Hiç sonu olmayan bir yolda seninle yürümek,yeni çıkan filmleri birlikte izlemek, saatlerce sana sarılı kalmak,sadece ama sadece bir kez olsun sana sarılıp uyumak, bir sabah gözlerimi açtığımda yanımda seni bulmak isterken, sen sevgimle utanmamı sağladığın için galiba gerçekten "bir taneydin"!
İşte bu yüzden imkansızlığına hep inandım!
Ben yalnız kalıp seni düşünmeyi deli gibi sever olduğumda, sen benim her şeyim olduğunda ben senin için hiç yoktum... Bu yüzden yalnızlıklarım, ağlamalarım, özlemlerim canını hiç acıtmadı. Benim tarafımdan sevilmek belki de hayatında önemseyeceğin en son şeydi...
Keşke kendi dünyamda bir zamanlar seni sevgimden hiç bahsetmeseydim
Sen beni hiç sevmedin!
Ben Seni Seviyorum dediğimde Seni Seviyordum!
Ben Seni Özlüyorum dediğimde Seni Özlüyordum.
Ben Senin İçin Ölürüm Dediğimde ben senin özleminden zaten ölüyordum...
Ve Ben Şimdi Senin Hayatından Gidiyorum!
Ne zaman Aralık'ta bir yağmur yağsa, ben İstiklal'de ıslanıyor olacağım,Ne zaman bir parfümeriye girsem hala kokunu arıyor olacağım, Ne zaman bir havuz görsem, kenarında oturup seni bekliyor olacağım demiştim... Başaramadım...
Ben Kaybettim...
Sen Kazandın!
Artık sesimi duymayacaksın...
Sana sımsıkı sarılmak istiyordum, kokunu içime yıllarca bana yetecek kadar çekerek, sana sımsıkı sarılmak istiyordum.... Gelmedin!
Gelsen yapabilir miydim bilmiyorum... Ben artık gidiyorum...
Eğer hayatından çekildiğimi hissedersen, bana sana geri dönmemem ve seni yeniden deliler gibi sevmemem için şans dile...
Ve Lütfen, Aralık'ta yağmur yağdığında İstiklal'e gelme...

Şiir : Mehmet Coşkundeniz

07 Mart 2010

TÜM KADINLARA SEVGİLERİMLE....

Mart 07, 2010 2
TÜM KADINLARA SEVGİLERİMLE....
Türk kadını yüzyıllar boyunca geri planda bırakılmış ve ikinci sınıf insan muamelesi görmüş olup, tüm sosyal hakları elinden alınmıştır ki; “kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin” sözü de bunun gerçekliğini çok güzel bir şekilde açıklamaktadır… Tarih boyunca kadın, evinin kadını, çocuğunun anası olmaktan öteye gidememiştir. Çünkü kadın sadece çamaşır yıkayan, yemek yapan, çocuğuna ve evine bakan, kocasına hizmet eden rolleri üstlendirilmiştir. Üstlendirilmiştir diyorum çünkü gerçekten de “kadın kısmı” sadece bu işleri yapmakla yükümlüydü ve başka bir şeyden anlamaz, başka bir iş yapamazdı; çünkü kadın “eksik etekti”…

Ulu Önderimiz 30 Mart 1923 tarihinde Vakit gazetesine verdiği demeçte;

"Dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadını kadar emek verdim diyemez. Erkeklerden kurduğumuz ordumuzun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Çift süren, tarlayı eken, kağnısı ve kucağındaki yavrusu ile yağmur demeyip, kış demeyip cephenin ihtiyaçlarını taşıyan hep onlar, hep o yüce, o fedakar, o ilahi Anadolu kadını olmuştur. Bundan ötürü hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı, şükranla ve minnetle sonsuza kadar aziz ve kutsal bilelim" demiştir.

Bu nedenle medeni ülkeler seviyesine çıkmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti, kadınlara ikinci sınıf muamelesi yapamazdı. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nde yer alan kadınların erkeklerden hiçbir farkı yoktu. Tek fark cinsiyetleriydi ama bu onların erkeklerden sonra yer aldığının ve ikinci sınıf insan olduğunun bir göstergesi değildi. Öyle ki Türkiye Cumhuriyeti’nde yer alan
kadınlar milli teşkilatlar kurarak çalışmalar yapmışlar, cepheye silah ve mermi taşıyarak erkeklerle birlikte vatanları için omuz omuza çarpmışlardır…

Medeni Kanunun kabul edilmesi ile birlikte, kadın erkek eşitliği sağlanmış; erkeğe tanınan haklar kadınlara da tanınmıştır ki bunlardan en önemlisi de seçme ve seçilme hakkının dünya da ilk kez Türk kadınına verilmesiyle gerçekleşmiştir. Bunun yanı sıra medeni kanunun kabulüyle birlikte evlenme tarafların isteğine bırakılmış ve vekil sistemi kaldırılarak sadece nikah memurunun yaptığı evlilikler geçerli sayılmıştır. Ayrıca eskiden Allah’ın hakkı üç’tür deyip birden fazla kadınla evlenilmesinin önüne geçilmiş ve tek eşlilik sistemi getirilmiştir. Miras ve şahitlik gibi konularda da erkeklerle aynı haklara sahip olmuşlardır…

Yine Ulu Önderimizin 01 Eylül 1925 Tarihinde İkdam gazetesine vermiş olduğu demeçte ;

"İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Kabil midir bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa bağlı kaldıkça, öteki yarısı göklere yükselebilsin?"


sözleriyle Türk kadınına verdiği önemi ve değeri bir kez daha göstererek, Türk kadınının kültürel seviyesinin yükseltilmesi için önemli çalışmalar başlatmış ve bu çalışmalar neticesinde de bilim adamı, doktor, öğretmen, sanatçı … vb gibi pek çok meslek alanında çok değerli ve başarılı kadınlar yetişerek hak ettikleri konuma gelmiş ve arkalarından da yeni nesillere örnek teşkil etmişlerdir…

Tüm bu çalışmalar neticesinde de Türk kadını dünya kadınlarına örnek teşkil edecek seviyeye gelmiş ve hak ettikleri değeri görmeye başlamıştır.

Ulu önder, Türk kadınlarının hiçbir alanda erkeklerden ve Avrupalı kadınlardan geri kalmayacakları yolundaki inancını da şu sözleriyle belirtmiştir:

"Kadınlarımız için asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan biçim ve kılıkta başarıdan çok, ışıkla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip, donanmaktır. Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacak, aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacak şekilde ışıkla, bilgi ve kültürle donanacaklarından asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olanlardanım."

Aradan geçen zaman içerisinde ve günümüzde, geçmişle bugün arasına dönüp baktığımızda Türk kadını büyük ilerleme kaydetmiştir. Bu süre içerisinde pek çok saldırıya, eleştiriye maruz kalmış olsa da artık hakkını arayabilen, kendi ayakları üstünde durabilen ve her alanda erkekle aynı seviyede yer alabilen bir konuma gelmiştir…

Tüm bunlara rağmen günümüzde hala geleneklere bağlı kalmaktan kurtulamamış ve kadını ikinci sınıf vatandaşı olarak gören, kadını isteği dışında gönül rızası olmadan evlendiren ve daha çocuk yaştayken çocuk büyütmeye mahkum eden ve erkek egemenliği altında zoraki yaşatılmak zorunda bırakılan, her türlü cinsel tacize ve şiddete maruz bırakılan kadınlarımızda yok değildir. Bu da kültürel eksikliğin, bilgisizliğin ve cahilliğin ve de köhnemiş geleneklere bağlılığın göstergesidir ki; bunun önüne geçmek de kadının önce kendine değer vermesi, kendinin bir köle değil bir insan olduğunu kabul ettirmesiyle mümkün olabilecektir…

Tüm kadınlar birer çiçektir aslında… İlgiye, şefkate, sevgiye ihtiyaç duyarlar…
Aslına bakarsanız her kadında biraz çocuktur aslında… Sevmek ve sevilmek, şımartılmak ister çoğunlukla…
Ve her kadın gönlüyle yürekten sever erkeğini… Ama o da bekler karşılığını fazlasıyla…
Ve her kadın güzeldir; akıllıdır; annedir; çalışandır; emektardır; cefakardır; vefakardır; tüm zorluklara göğüs gerebilendir aslında… kıymeti anlaşıldığında

Ve her kadın Nazım Hikmetin’de bir şiirinde tanımladığı gibi;

Kimi der ki kadın uzun kış gecelerinde yatmak içindir.
Kimi der ki kadın yeşil bir harman yerinde dokuz zilli bir köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir.
Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran.
Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal
O benim kollarım, bacaklarım.
Yavrum, annem, karım, kız kardeşim hayat arkadaşımdır…



TÜM DÜNYA KADINLARININ AMA HERŞEYDEN ÖNCE DE CEFAKAR VE VEFAKAR TÜRK KADINININ KADINLAR GÜNÜ KUTLU OLSUN…



HAPPY WOMEN'S DAY !...





Saygı ve Sevgilerimle,,,
Mehpare ÖĞÜT