Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

01 Eylül 2010

HAYAT BİR .... ONU....

Eylül 01, 2010 0
HAYAT BİR .... ONU....
Kanadalı siyaset adamı Horst A. Schmid, 1985 yılına girerken dostlarına gönderdiği tebrik kartlarında, hayat görüşünü aşağıdaki güzel ve gerçek sözlerle sıralıyordu:

Hayat bir aşktır... Onu yaşayınız.

Hayat bir hediyedir... Onu alınız.

Hayat bir bilmecedir... Onu çözünüz.

Hayat bir görevdir... Onu yapınız.

Hayat bir yarışmadır... Ona katılınız.

Hayat bir amaçtır... Onu başarınız.

Hayat bir fırsattır... Onu kaçırmayınız.

Hayat bir üzüntüdür... Onu yeniniz.

Hayat bir mücadeledir... Onu kazanınız.

Hayat bir yalnızlıktır... Onunla yüzleşiniz.

Hayat bir güzelliktir... Devamına dua ediniz.

Hayat bir şarkıdır... Siz de söyleyin.

Hayat bir dostluktur... Değerlendirin.

Hayat bir sözdür... Yerine getirin.

Hayat bir yolculuktur... Onu "mutlulukla" tamamlayın.

Bu önerilerin geçerliliğine inanmamak mümkün değildir. Ancak önemli olan; hangi yaşta olunursa olunsun, bu önerilere açık olmak lazım...




MEVLANA'DAN..

Eylül 01, 2010 0
MEVLANA'DAN..


Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.

Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sende korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok eğer Tanrı dendi mi evvele aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. "Aman sakın kendini" diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: "bırak kendini, ko gitsin!"
Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!


Tebrizli Şems / Mevlana...

24 Ağustos 2010

AŞKIN RENGİNE BOYANMAK

Ağustos 24, 2010 0
AŞKIN RENGİNE BOYANMAK

Bir gece pervaneler dernek olmuş, bir mumu nasıl bulabileceklerini tartışıyorlardı. İçlerinden biri önerdi: ''Hepimiz birden gidip niye yorulalım ki, birimiz gidip mum bulsun, sonra gelip bize haber versin.''

Öyle yaptılar. Seçtikleri pervane hayli gittikten sonra uzakta bir köşk gördü, içinde de parlak yanan bir mum vardı. Sevinçle geri dönüp arkadaşlarına mumun ne olduğunu, nasıl olduğunu bire bin katarak anlatmaya başladı.
Yaşlı bir pervane vardı aralarında, tecrübeli, güngörmüş, mumun ne olduğunu bilen. Habercinin bu sözlerinden sonra onu kınadı ve ''Senin mumdan haberin bile yok, yanılmışsın'' dedi. İkinci pervaneyi gönderdiler. O da bir mum buldu ve ona şöyle bir dokunup geldi. Sonrada ona nasıl kavuştuğunu önceki arkadaşından daha beter, ballandıra ballandıra tasvire koyuldu. Yaşlı pervane yine sözünü kesti: ''Azizim, bu senin anlattığın mum değil. Sen de bilmediğin şeyleri anlatmaya çalışıyorsun.'' Son gönderilen pervane mumu görünce sarhoş oldu, sevgiliyi kucaklar gibi kendini mumun ateşine attı. Bütün bedeni kıpkırmızı kesildi. Geri döndüğünde yaşlı pervane daha onu uzaktan görür görmez ;

-''İşte'' dedi,yalnızca o başardı mumun ne olduğunu öğrenmeyi, yalnızca o erdi hakikate. Çünkü mum onu kendi rengine boyadı, onu onurlandırdı.

Eğer aşk iddiasındaysan cisminden geçmelisin, bedeni ve varlığı aşk ateşinde yakmalı, aşkın rengine boyanmalısın.!


Aşkname/İskender PALA





RUHUMUZLA YOL ALMAK...

Ağustos 24, 2010 0
RUHUMUZLA YOL ALMAK...
Meksika’da İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızla, tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. Tabii Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar.


Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola koyuluyor ve sonunda tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına geliyorlar.

Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor; “hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup saatlerce yok yere bekledik? “

Yaşlı rehberin cevabı o kadar güzel ki; “çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik...”

Niye içimiz de hep bir eksiklik duygusuyla yaşadığımızı, niye mutlu olmayı beceremediğimizi, niye kendimiz olmayı başaramadığımızı ve “niye” ile başlayan daha bir dolu sorunun cevabını açıkça veriyor İnkalar’ın yaşlı torunu.

Çünkü bu hayat içinde o kadar hızla yol alıyoruz ki, ruhumuz çok arkada kaldı, hatta onu nerelerde unuttuğumuzu bile hatırlayamıyoruz. Çocuğunu kaybeden annelerin çılgınlığında bir sağa bir sola saldırıyoruz hepimiz, ama bir farkla, biz neyi aradığımızı bile bilmiyoruz... Herkes bir arayış içinde, ama hiç kimse ne aradığını bilmiyor. Sanıyoruz ki çok paramız, sürekli yükselen bir kariyerimiz, bahçeli bir evimiz, spor bir arabamız olunca biz de çok mutlu olacağız.

Haydi maddeciliği bir kenara bırakalım; niye herkes aşktan şikayetçi? Çevremiz de kaç kişinin aşk hayatı iyi gidiyor? Eminim parmakla sayılacak kadar azdır. Ve eminim hic kimse yanlışın nerede olduğunu da bulamıyordur. Ben ten uyuşması kadar ruh uyuşmasının önemine inanırım. Hatta insanların eş ruhlarının olduğuna bile inanırım. Ama ruhları olmayan bedenler birbirleriyle ne kadar uyuşabilir ki?

Evet, önce göz görür fakat ancak ruh sever. Ayrıca ruhumuz olmadan eş ruhumuzu bulmak gibi bir şansımız olmadığına da eminim... İşte bu yüzden içimiz de sürekli bir eksiklik duygusuyla yaşıyoruz hepimiz. İşte bu yüzden sürekli duvarlara çarpıp,çarpıp kendimizi kanatıyoruz ve işte bu yüzden mutluluğu bir türlü yakalayamıyoruz.

Gerçekte hız çağında yaşıyoruz. Her şey o kadar hızlı geçiyor ki, ne işe , ne arkadaşlarımıza, ne ailemize, ne çocuğumuza, ne kendimize yeterince vaktimiz kalmıyor. Akrep ve yelkovanla yarış halindeyiz. Bu yüzden bütün ilişkiler yarım yamalak, bütün sevgiler bölük pörçük. Sevmeye bile vaktimiz yok bizim.

Oysa teknolojinin nimetlerinden fazlasıyla yararlanıyoruz. Ne çamaşır yıkıyoruz ne de bulaşık, çayımızı kahvemizi makineler yapıyor. İşlerimizi bir telefon, bir faksla hallediyoruz. Uçaklar bizi iki saat içinde dünyanın bir ucuna taşıyor. Hatta artık gitmeye bile gerek yok, internetle dünya elimizin altında. Ama yine de vaktimiz yok işte!

Bence doğanın kara bir laneti bu. Biz ondan uzaklaştıkça, o da bizden bütün zamanları çalıyor. Milan Kundera “yavaşlık” adlı kitabında; ”yavaşlık hep aldatır,hızlılık ise unutturur” diyor.

Telefon hızlılık mesela, konusulanları, söylenenleri unutturur. Mektupsa yavaşlık, hep vardır ve hep hatırlatır. Ben kendi adıma her zaman yavaşlıktan yanayım. Mesela uçaklardan hiç hoşlanmam, yeni bir şehre, yeni bir iklime hazırlanmaya, hatta hayal kurmaya bile vakit bırakmıyor bana ”Küt” diye başka bir hayatın içine giriveriyorum. Ve en kötüsü de dönüşler, daha ayrılığın hüznünü bile yaşamadan İstanbul’da olmak sahiden de cok tatsız.

Tabii ki ruhumun beni terk edip oralarda kalması da cok normal. Oysa trenler karanlık geceyi yırtan keskin düdüğü, uykuda olanlara yolculuk düşleri gösteren kara trenler... Dağları bölen, nehirlerle yarışan, köprülerden geçen, agaçları selamlayan, çocuklara el sallayan, güne bakanlara göz süzen, geçmişin hüznünü, geleceğin umudunu yaşatan, yolcularına yepyeni dostluklar hazırlayan kara trenler var bir de.

Uçak değil, tren olmak istiyorum. Böylece ruhum benden hiç ayrılmaz. Evet freni patlamış kamyon gibi yaşamanın hiç anlamı yok. Ayağımızı gazdan yavaş yavaş çekelim ve biraz mola verip ruhumuzun da bize yetişmesini bekleyelim artık. Aceleye ne gerek var?

Hayat yalnız biz izin verdiğimiz gibi geçer. İyi ya da kötü hızlı ya da yavaş... Her şey bizim elimizde, sevgi de, aşk da, başarı da. Ama ancak kendi ruhumuzla buluştuğumuzda...


Alıntıdır..


MEVLANA'DAN...

Ağustos 24, 2010 0
MEVLANA'DAN...


Ayrılıktan parçalanmış bir yürek,
İsterim ben derdimi dökmem gerek..
Şayet biraz ayrılsa can,
Öyle bekler vuslata ersin zaman...

...Ağladım her yerde hep ah eyledim,
Gördüğüm her kul için dostum dedim,
Herkesin zannında dost oldum.
Ama...
Kimse talip olmadı esrarıma.

Ney sesi tekmil oldu ateş,
Hem yok olsun kimde yoksa bu ateş!
Vakt-erip mevsim geçer,solmuş gülün...
Derdi ok feryadı çıkmaz bülbülün.

Ney zehir,hem panzehir,
Ah nerede var böyle bir dost ,böyle bir özlemli yar?
Kanlı yoldan ney sunar hep arzuhal...
Hem verir Mecnun'un aşkından misal.

Sırf keder,gam gitti kaç gün,kaç gece?
Geçti yanlışlarla günler öylece.
Ey oğul hür olmalı bahtın senin?
Hep gümüş,altın mıdır ahdin senin?
Tut ki deryayı boşalttın testiye,
Kısmetinden fazla olmaz bil,niye?

Dost dilin şavkınca bulsaydım visal,
Ah ne sırlar anlatırdım,ney misal.
Maşukun sırrıyla aşık örtülü,
Sağ olan maşuktur,
Aşık bir ölü.

Vermedikçe sevgili etrafa nur,
Çevrenin idraki elbet yok olur.
Kim ki aşka meyli yoktur
Vah ona!
Kuş misal vermez kanat
Allah, ona.


HZ. MEVLANA




SEVGİ..

Ağustos 24, 2010 0
SEVGİ..


Ben senin en çok gülüşünü sevdim
Sevindiren, içimde umut çiçekleri açtıran
Unutturur bana birden acı...ları, güçlükleri
Dünyam aydınlanır sen güldüğün zaman
...
Ben senin en çok davranışlarını sevdim
Güçsüze merhametini, zalime direnişini
Haksızlıklar, zorbalıklar karsısında
Vahşi ve mağrur bir dişi kaplan kesilişini

Ben senin en çok sevgi dolu yüreğini sevdim
Tüm çocuklara kanat geren anneliğini
Nice sevgilerin bir pula satıldığı bir dünyada
Sensin, her şeyin üstünde tutan sevgini

Ben senin en çok bana yansımanı sevdim
Bende yeniden var olmanı, benimle bütünleşmeni
Mertliğini, yalansızlığını, dupduruluğunu sevdim
Ben seni sevdim, ben seni sevdim, ben seni sevdim


Ümit Yaşar OĞUZCAN


KENDİNİ SEV

Ağustos 24, 2010 0
KENDİNİ SEV



“Kendini sev” dediğimde bu hiç içlerine dönmemiş kişilere yöneliktir. Çünkü onlar yalnızca ikiliğin dilinden anlarlar. Kendini sev, kendini seven ve sevilen diye ikiye böl demektir. Bunu düşünmemiş olabilirsin ama içine döndüğünde kendini sevmezsin, sevgi sen olursun.

Sevgi denen enerji sen olursun.

Sevgiyle dolarsın, sevgi yayarsın.

Sevgi senin yaydığın koku olur.

İçinde ismin yok, egon yok. İçinde saf var, varoluştan ibaretsin ve o saf varoluşun içinden sevginin aroması yükseliyor.

OSHO



KIZILDERİLİLERİN ŞEREF YASALARI !

Ağustos 24, 2010 0
KIZILDERİLİLERİN ŞEREF YASALARI !
1 – Dua etmek için güneşle birlikte kalk. Tek başına dua et, sık sık dua et. Büyük Ruh dinler, eğer sen sadece konuşursan.


2 – Yollarında kaybolmuş olanlara karşı anlayışlı ol. Cehalet, kibir, öfke, kıskançlık ve açgözlülük, kayıp bir ruhtan kaynaklanır. Rehberlik bulmaları için dua et.


3 – Kendini, kendi kendine araştır, keşfet. Başkalarının senin yolunu senin için belirlemelerine izin verme. O senin, sadece senin yolundur. Diğerleri o yolu seninle birlikte yürüyebilirler, fakat hiç kimse o yolu senin için yürüyemez.


4 – Misafirlerine evinde saygıyla davran. Onlara en iyi yiyeceklerini ver, en iyi yatağı ver ve onlara saygı ve onurla muamele et.


5 – Herhangi bir kişiden, bir topluluktan, bir çölden ya da bir kültürden olsun, senin olmayan şeyi alma. O ne kazanılmıştır, ne de verilmiştir. Senin değildir.


6 – Yeryüzü üzerindeki her şeye saygılı ol – ister insan, ister bitki olsun.


7 – Diğer insanların düşüncelerini, isteklerini ve sözcüklerini onurlandır. Başka birinin sözünü asla kesme, alay etme ya da taklidini yapma. Herkese kişisel ifadeleri için izin ver.


8 – Başkalarına asla kötü bir şekilde konuşma. Evrene bıraktığın negatif enerji, sana katlanmış olarak geri döner.


9 - Herkes hatalar yapar. Ve tüm hatalar bağışlanabilir.


10 - Kötü düşünceler zihinsel, bedensel ve ruhsal hastalıklara neden olur. İyimser ol.


11 – Doğa bizim için değildir, o bizim bir parçamızdır. Onlar senin dünyasal ailenin parçalarıdır.


12 – Çocuklar geleceğimizin tohumlarıdır. Onların yüreklerine sevgi ek ve bilgelik ve hayatın dersleriyle sula. Onlar büyürken, onlara büyümeleri için yer bırak.


13 - Başkalarının kalplerini incitmekten kaçın. Verdiğin acının zehiri sana geri döner.


14 - Her zaman dürüst ol.


15 - Kendini dengede tut. Senin Zihinsel ben ‘in, Ruhsal ben ‘in, Duygusal ben ‘in ve Fiziksel ben ‘in – hepsinin güçlü, saf ve sağlıklı olmaya gereksinimi var. Zihnini güçlendirmek için bedenini çalıştır. Duygusal rahatsızlıkları iyileştirmek için ruhsallıkta büyü.


16 – Kim olacağını ve nasıl davranacağını belirlerken bilinçli kararlar ver. Kendi eylemlerinin sorumluluğunu üzerine al.


17 – Başkalarının mahremiyetine ve kişisel yerlerine saygılı ol. Başkalarının kişisel eşyalarına dokunma – özellikle kutsal ve dini eşyalarına. Bu yasaktır.


18 – Önce kendine karşı dürüst ol. Önce kendini besleyemezsen ve kendine yardım edemezsen, başkalarını besleyemezsin ve onlara yardım edemezsin.


19 – Başkalarının dini inançlarına saygı göster. Kendi inancını başkalarına kabul ettirmeye çalışma.


20 – İyi talihini başkaları ile paylaş. Yardım kurumlarına bağışta bulun, şefkatli ol.



SÖZ BAŞIBOŞ BIRAKILMAZ...

Ağustos 24, 2010 0
SÖZ BAŞIBOŞ BIRAKILMAZ...

Çevrenizdeki insanlar Konfüçyüs`e “Bir ulusun tüm yönetimi sana bırakılsaydı önce ne yapardın?” diye sordular.
Bilge Konfüçyüs “Önce dilini geliştirirdim” dedi ve açıkladı:
“Dil düzgün olmayınca, söylenen, söylemek istenen değildir. Söylenen, söylemek istenen olmayınca, yapılması gereken yapılmadan kalır. Yapılması gereken yapılmadan kalınca, gelenek ve sanat geriler. Gelenek ve sanat gerileyince, adalet yoldan çıkar. Adalet yoldan çıkınca, halk çaresizlik içinde kalır. İşte bu nedenle söz, başıboş bırakılmaz.”




KONFUCYUS

KISSADAN HİSSE... BARDAK YA DA GÖL OLMAK

Ağustos 24, 2010 0
KISSADAN HİSSE... BARDAK YA DA GÖL OLMAK


Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli herşeyden şikayet etmesinden bıkmıştı.

Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi.

Hayatındaki herşeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi.

Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı.
- "Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle;
- "Acı" diye cevap verdi.

Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı.

Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi.

Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken ustası aynı soruyu sordu:
- "Tadı nasıl?"
- "Ferahlatıcı" diye cevap verdi genç çırak.
- "Tuzun tadını aldın mı?" diye sordu yaşlı adam,
- "Hayır" diye cevapladı çırağı.

Bunun üzerine yaşlı adam,suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:
- "Yaşamdaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır.

Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir.

Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış."



18 Ağustos 2010

VERDİM CANIMI GİTTİ

Ağustos 18, 2010 0
VERDİM CANIMI GİTTİ


Nerde bir topluluk görürsen, tellal,
hiç durma, bağır:
Kaçan bir kul gördünüz mü ey insanlar, de,
tertemiz kokan bir kul gördünüz mü,
ay parçası bir yüzü var,
baştanbaşa fitne.

Savaş vakti tez gider, de , tellal,
barış vakti uysal olur, de.

Nerde bir topluluk görürsen, tellal,
hiç durma, bağır:
İnce boylu, güler yüzlü, tatlı sözlü,
tez canlı, çevik bir kul gördünüz mü?
Sırtında bir al kaftan taşıyor.

Kucağında bir rebap, elinde bir yay var, de , tellal,
Çaldığı hep güzel, hep sıcak havalar, de.

Nerede bir topluluk görürsen, tellal,
hiç durma, bağır:
Onun bağından bir meyva devşiren var mı ey insanlar, de,
onun gül bahçesinden bir demet gül deren var mı?

İş ki çıksın bir habercik getirsin biri ondan bana, tellal
çıksın biri ondan bana bir şeyler desin iş ki,
söyle, verdim canımı ona gitti, telal,
verdim ona gitti.


Mevlana Celaleddin Rumi


ZAMAN...

Ağustos 18, 2010 0
ZAMAN...

"ZAMAN değişti" derdi babam...Oysa ağarmış saçlarına, eğilmiş omuzlarına, derinleşmiş gözlerine bakardım da, babam daha çok değişmişti zamandan...Zaman yelkovanla-akrep arasında ya da takvim yapraklarında değildir...Zaman iki nefes arasında, iki lokma arasında, iki uyanış arasında, iki gece, iki sabah arasında, iki mevsim arasındadır...Biri doğarken biri ölürken, iki ağlayış arasındadır zaman... "Zaman ne kadar çabuk geçiyor" derdi babam...Oysa geçen babamdı.Günleri boş geçmişti, haftalar, aylar, mevsimleri boş...Bağlarındaki üzümden şarap basıp tadına bakmadan...Aşkları doyasıya yaşamadan...İçinden geldiği gibi kahkahalar atmadan...En sevdiği şeydi; taşlarla küçük küçük havuzlar yapıp, çamurdan kanallarla su getirmek havuzlara, çocuklar gibi...O zamanlar henüz akarsuları kurumamıştı Tülmen'in.Kısacası...Birçok şeyi yaşamadığını anlardım babamın; eski şarkılar çalınca ağlamasından...Ve ne babam zamanı doldurdu, ne de babamı bekledi zaman... "Zamanı gelir" derdi babam...Kimi zaman ben de boynumu büker "Zamanı gelir" derim...Bu iki kelimelik sabır ve avunma sözcüğü demek ki miras kaldı bana babamdan...Doğrusunu isterseniz çok şey de istemez bizim gibi insanlar; hani sadece bomboş geçen bir yaşama yanmadan...Karanlıklarda gizli gizli ağlamadan...Diyelim ki dizlerimize vurmadan...
Ne yapacaksınız...Keşke o en son gün söylediğini en başta söyleseydi babam:"O kötü bir yol arkadaşıdır...Durup da kimseyi beklemez zaman..."


Yazan: Bekir COŞKUN

İNAT İÇİN BU KADAR EZİYET ÇEKMEYE DEĞER Mİ ?

Ağustos 18, 2010 0
İNAT İÇİN BU KADAR EZİYET ÇEKMEYE DEĞER Mİ ?
Evlerimizde küslükler bazen günlerce sürer. Küsenler ve küsülenler birlikte ağır bir yükü paylaşmaktadırlar. Bir yandan küslüğümüzü sürdürmek isterken bir yandan da barışmak isteriz. Bu ikilem ruh sağlığımızı bozar. Aynı evde aylarca birbirine küs duran iki kardeşten birisinin, gece yatağından kalkıp diğerinin odasına giderek onu öptüğünü, sabah ise bu olayı hiç hatırlamadığını öğrenmiştim. Büyük bir ihtimalle bu kardeşler, barışmak için ilk adımın karşıdan gelmesini bekliyorlardı.

Böyle küçük bir inat için, bu kadar eziyet çekmeye değer mi?



ÜSTÜN DÖKMEN

AŞK DİLE GELMİŞ !...

Ağustos 18, 2010 0
AŞK DİLE GELMİŞ !...


.Hep "aşkın dili olsa da konuşsa" deriz. İşte birgün aşk konuşmaya başlamış ve demiş ki:

- "Ey insanlık hep peşimden koştunuz, bana ulaşmaya çalıştınız. Aslında bana ulaştınız ama hiç farketmediniz. Benım için ağladığınız zaman bile size hep yalan belki de şaka gibi geldim. Bana hep yakıştırmalar yaptınız. Size bir hikay...e anlatayım.
Birgün küçük bir kedi kuyruğunu yakalamak için hep kendi etrafında dönüp duruyormuş ve büyük kedi dayanamayıp ne yapmaya çalışıyorsun diye sormuş. Yavru kedi de bana ancak kuyruğumu yakaladığım zaman mutluluğa ulaşacağımı söylediler. Ben de onun için uğraşıyorum diye cevap vermiş.
Büyük kedi gülmüş ve "ben de küçükken senin gibiydim. Hep kendi etrafımda döner, kuyruğumu yakalamaya çalışırdım ama birgün durdum ve düşündüm ve yürümeye karar verdim işte o zaman anladım ki zaten o benim peşimden geliyordu."
İşte şimdi anladınız mı?

Aşk bir kedinin kuyruğudur ki ona ulaşmak için peşinden koşmanız gerekmez, o zaten her hareketinizde arkanızdan gelir.


MARANGOZUN GÖREMEDİĞİ..

Ağustos 18, 2010 0
MARANGOZUN GÖREMEDİĞİ..


Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti. Patronuna işten ayrılarak artik ailesi ve torunlariyla zaman geçirmek istedigini söyler. Bunun karşılığında patronu marangozdan son bir istegi oldugunu ve ondan son kez bir ev yapmasini istediğiniz söyler. Marangoz kabul eder ve ise girisir. Fakat gönlü artik iste olmadigi için bastan savma isçilik ve kalitesiz malzeme kullanarak evi bitirir. Isini bitirdiginde isveren, evi gözden geçirmek için gelir. Dış kapinin anahtarini marangoza uzatır. "Bu ev senin" der, "sana benden hediye". Marangoz şoka girer. Bu nasıl olur diye düşünür. Bu son diye bir an önce bitirmek için yaptığı evin kendisinin olduğunu öğrenince çok utanır. Bu evin kendi evim olduğunu bilseydim hiç böyle yapar mıydım diye düşünür ve o anda yaptığı hatanın farkına varır. Bir başkası için yaptığı iş aslında kendi kullanacağı standartların çok altındadır. Evet kendi hayatınızda da marangoz sizsiniz. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar yada bir duvar dikersiniz. Hayat bir "kendin yap" tasarimidir. Başkaları için yaptığınızı düşündüğünüz olumlu ya da olumsuz herşey sizin kendi evinizi inşa eder. Oturdugunuz evin güzelligi de, çirkinligi de sizin eserinizdir.


PROBLEMİN ÇÖZÜMÜ ONUNLA YÜZLEŞMEKTEN GEÇER

Ağustos 18, 2010 0
PROBLEMİN ÇÖZÜMÜ ONUNLA YÜZLEŞMEKTEN GEÇER

Günlük yaşam içinde problemlerimiz çoğalmaya mahkûmdur. Kaçınılmaz şekilde yüzleşmek zorunda kaldığımız problemlerimiz; yaşlılık, hastalık ve ölümdür. Bunları göz ardı etmek ya da onlar hakkında düşünmemeye çalışmak geçici bir süre rahatlama getirebilir belki; ama bana kalırsa daha doğru bir yaklaşım mevcut. Eğer acın ve kederinle doğrudan doğruya yüzleşirsen, problemin derinliği ve niteliği hakkında daha gerçekçi bir anlayışa sahip olursun. Diyelim ki, bir savaştasın, düşmanının statüsü ve rekabet yeteneğinden habersizsen, korkunun esiri olmaktan ve elin kolun bağlı oturmaktan başka bir şey yapamazsın. Ancak eğer rakibinin savaşma ve direnme becerisi, ne tür silahlar kullandığı gibi durumlar hakkında bilgi sahibi olursan, savaşa girdiğinde hazırlıklı ve tedbirli davranırsın. Aynı şekilde, problemlerinden kaçmak yerine onlarla yüzleşmeyi tercih edersen, onların üstesinden gelme konusunda daha iyi bir konumda olursun.




DALAI LAMA

ÖMÜR HANIMLA GÜZ KONUŞMALARINDAN...

Ağustos 18, 2010 0
ÖMÜR HANIMLA GÜZ KONUŞMALARINDAN...
Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir parçamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hünerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duygularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pencereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla.

 
Şükrü ERBAŞ


14 Ağustos 2010

....

Ağustos 14, 2010 0
....


İnsanlar yavaş yavaş inanmamayı, güvenmemeyi, sevmemeyi,kronik şüpheciler olmayı öğrenir. Ve bu o kadar yavaş, o kadar küçük dozlarda olur ki, başına gelene karşı asla uyanık değilsindir. Bu gerçekleştiğinde, artık çok geçtir. İnsanların "tecrübe" dediği şey budur. Kalbiyle bağlantısını kaybetmiş bir insana tecrübeli derler: Onun çok deneyimli, çok akıllı, çok kurnaz bir insan olduğunu, onu kimsenin kandıramayacağını söylerler.

Belki onu kimse kandıramaz, ama o kendini kandırır. Değerli her şeyi kaybetti; hepsini kaybetti. O zaman çok tuhaf bir olay meydana gelir: İnsanlar, başka insanları sevemez, çünkü insanlar çok aldatıcı olabilir; nesneleri sevmeye başlarlar. Büyük bir sevgi ihtiyacı olduğu için, onun yerine koyacak bir şeyler bulmaya devam ederler: Kimisi evini sever, kimisi arabasını sever, kimisi elbiselerini sever, kimisi parayı sever.


OSHO



BEKTAŞİ VE HAMAM BÖCEĞİ

Ağustos 14, 2010 0
BEKTAŞİ VE HAMAM BÖCEĞİ


Baba erenlerden Bektaşi, bir gün hamama gitmiş. Güzelce yıkanmış, temizlenmiş, göbek taşına uzanıp keyif çatmaya başlamış. Derken, gözü hamamın içinde dolaşan, milletin ayakları altında ezilen hamam böceklerine takılmış. Bektaşi ister istemez düşünmüş ve içinden Allah'a seslenmiş:

-Yüce Allah'ım !?.. Hikmetinden sual olunmaz, lakin ne diye şu hamam böceklerini yarattın ? Zavalıi hayvanlar, hepsi de kara kuru çirkin, hiçbir işe yaramaz. Bir de böyle hamam köşelerinde, ordan oraya koştururlar, çile çekerler, ayaklar altında ezilirler. Bektaşi biraz daha fikredip hamam sefasını tamamlamış ve evine dönmüş. Aradan haftalar geçmiş. Bir gün baba erenlerin kaba etinde bir kaşınma başlamış. Ama ne kaşınma! Önce tatlı tatlı kaşınırken, Bektaşi artık dayanamaz olmuş. Kaşındıkça kaşınmış, kaba etleri yara bere içinde kalmış. İş zevk vermekten iyice çıkıp adeta bir işkenceye dönüşmüş. Erenler artık sırtüstü yatamaz, oturamaz olmuş. Tanıdığı ne kadar doktor varsa hepsine kaba etlerini göstermiş, bir çare bulamamışlar. Bektaşi canı acıya acıya kaba etlerini ovalıyor,resmen şakır şakır kan akıyormuş. Sonunda, al canımı ya Allah diye dualar etmiş.

Nihayet baba erenlere şifalı otlar kullanarak her hastalığı iyileştiren bir kocakarıyı tavsiye etmişler. Erenler, çaresiz, kadını çağırmış, cildi yara olan kaba etini ona da göstermiş.

Kadın, Bektaşiye:

- derhal uşağını hamama gönder. Bulabildiği kadar hamam böceği toplasın, demiş .

Söylediğini yapmişlar. Şifacı kadın getirilen böcekleri bir tokaçla güzelce ezmiş. İçine çesitli otlar katmış, macun kıvamında bir merhem hazırlamış, Bektaşi'nin kaba etlerine sürmüş. Bu merhemi iki hafta boyunca duzenli kullanirsaniz hicbir seyiniz kalmaz demis ve gitmis. Hakikaten birkaç hafta sonra Bektaşi tamamen iyileşmiş. Iyileştikten sonra Bektaşi bir iş gereği deniz yolculuğuna çıkmış. Gemi güzel güzel ilerlerken birden firtına kopmuş.Dev gibi dalgalar gemiyi sanki bir findık kabuğu gibi ordan oraya savurmaya başlamış. Kaptan duruma bakmiş, yolcuları cağırmış ve onlara seslenmiş:

-Bu firtınaya dayanamayız. Işimiz Allah'a kaldı ! Herkes dua etsin, belki yüce Allah halimize acır, firtınayı uzaklaştırır.

Bunun üzerine yolcular bildikleri bütün duaları okumuşlar. Kimisi adaklar adiyor, kimisi eğer kurtulursa yüzlerce fakiri doyuracağını falan söylüyormuş. Içlerinde sadece baba erenler, diğer yolculara aldırmadan piposunu yakmış, firtınayı seyrediyormuş.

Bunu gören kaptan, Bektaşi'yi azarlamış:

- Bre zındık, herkes dualar ediyor, sen niye bize katılmıyorsun?

O zaman Bektaşi cevabı yapıştırmış.

- Bak, kaptan efendi, ben Cenab-ı Allah'ın işine sadece bir defa karıştım,

aylarca götümün üstüne oturamadım..! Bundan sonra asla işine karışmam.

Gemi onun,

ister batıııırır, ister çıkarııııır...





KENDİN OLMAK (OLUMLAMA)...

Ağustos 14, 2010 0
KENDİN OLMAK (OLUMLAMA)...

“Olmadığım bir şeyi deneyimlemeyi
bırakıyorum; olduğum şey oluyorum.
Kendim oluyorum.”
Sadece kendim olmayı seçiyorum,
her şeyi ile ve bütün olarak.
...O zaman ben olmadığım şeyi deneyimlemiş
olmaktan getirdiğim bilgiyle, olduğum
şeyin ne olduğunu çok iyi bilirim.

Mükemmel olmak yerine, kendim olmayı
seçtiğimde, aslında gerçek mükemmelliğin
bu olduğunu bilirim. Kendim olmanın
o muhteşem duygusunu.

İyi olmak yerine, kendi gerçeğini ifade
etmenin ne kadar akıllıca olduğunu bilirim.

Çünkü insan ancak kendisi olabilir ve
bu, yapabileceği en iyi şeydir.

Nasıl ki bir çam ağacı bir kestane olmadığı
için kendisinin mükemmel ya da
iyi olmadığını düşünmüyorsa, nasıl ki bir
kedi bir kuş olmadığı için iyi olmadığını
düşünmüyorsa; ben de kendimden
başka bir şey olduğumu sandığım
zamanlarda hissettiğim yetersizlik
ve eksiklik duygusunun ne kadar
komik olduğunu fark ediyorum.

Evet, o zaman öyle düşünmeyi seçmiştim,
şimdi ise, böyle düşünüyorum.
İkisini de ben seçtim.

Düşüncelerim bana aittir. Benim kişiliğimin
orijinal ürünleridir onlar.
Onlara bakar, izler ve artık işime
yaramayanları ve bana ait olmayanları
ayıklar, değiştiririm.

Her iki durumda da onlar sadece benim
düşüncelerim oldukları için onları severim.
İnançlarım bana aittirler.
Onları adım adım oluştururum.
Her an değiştirip-düzelterek ilerlerim.

Her bir deneyimim, ki bütün deneyimlerim
birer öğrenme eylemidir, bana yeni şeyler
öğretir. Ve böylece ben inançlarımı da
geliştirir, öylece yoluma devam ederim.

Hatalarımı seviyorum, çünkü onların
benim deneyimlerim olduğunu öğrendim.
Hiç hata yapmasaydım,
hiç öğrenmiyor olacaktım.

Bedenimi seviyorum.
Oradaki her bir kıvrımı, her bir uzvumu;
çünkü onlar bana aitler.
Benim biricikliğimi, tekliğimi ve
özel oluşumu yansıtan şeylerdir onlar.

Yüzümün ifadesini seviyorum.
Dünyada her şeyi ile benle aynı olan
ikinci bir kişi yok.

Yeteneklerimi seviyorum.
Onları ben bir çok hayatlar boyunca
elde ettim. Oluşturdum ve geliştirdim.

Aklımı seviyorum. Kendime ait
özel düşünme biçimim ve zekâ türümle
farklı oluşumu seviyorum.

Ve başka insanların farklılığına,
özgünlüğüne baktığımda o muhteşem uyumu
görüyorum; çeşitlilikteki birliği!

Aynaya baktığımda, göz bebeklerimde
gördüğüm kişiyi seviyorum.
O benim. Yüzyıllar boyunca
birlikte yolculuk yaptığım kişi.
Ve hep onunla olacağım.

Ben kendi orijinalliğimi ifade ettikçe
ve başkaları da aynı şekilde yaptıklarında;
o zaman dünya daha renkli ve
daha zengin bir dünya olur.

Herkes kendisi olmayı başardığında,
biz bilinçli olarak dünyada cenneti
yaratmış oluruz.


"KUANTUM OLUMLAMA" KİTABINDAN ALINTI




....

Ağustos 14, 2010 0
....



Kader hayatmızın önceden çizilmiş olması demek değildir.Bu sebepten "ne yapalım kaderimiz böyle" deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir.Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir.Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir.Öyleyse ne hayatına hakimsin, ne de hayat karşısında çaresizsin...


Şems-i Tebrizi


GELİNCİK...

Ağustos 14, 2010 0
GELİNCİK...


Uzaklarda bir köyde, kocası, çocuğu doğmadan ölmüş, tek başına yaşayan...
Hamile ...bir kadın kendisine arkadaş olması açısından dağda yaralı olarak
Bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar. Gelincik kadının yanından bir
An bile ayrılmaz.
Her ne kadar evcil bir hayvan olmasada, oldukça uysallaşır. Bir kaç ay
Sonra kadının çocuğu doğar. Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve
Yavrusuna bakmak zorundadır. Günler geçer ve kadın bir gün bir kaç
Dakikalığına da olsa evden ayrılmak zorunda kalır.
Gelincik ile bebek evde yanlız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer
Ve anne eve gelir. Eve geldiğinde gelinciği ve kanlı ağzını görür. Anne
Çıldırmışcasına gelinciğe saldırır ve oracıkta öldürür hayvanı. Tam o sırada
İçerideki odadan bir bebek sesi duyulur. Anne odaya yönelir Ve odada
Beşiği, beşiğin içindeki bebeği ve bebeğin yanında parçalanmış olan yılanı
Görür.


Einsteinin bir sözü vardır:
"insanlardaki önyargıyı parçalamak benim atomu parçalamamdan daha zor
 

 



09 Ağustos 2010

HADİ GİT

Ağustos 09, 2010 0
HADİ GİT

 


Git iş işten geçmeden, çok geç olmadan vakit,
Günahıma girmeden, katilim olmadan git!

Git de şen şakrak geçen günlerine gün ekle,
Beni kahkahaların sustuğu yerde bekle.

Git ki siyah gözlerin arkada kalmasınlar,
Git ki gamlı yüzümün hüznüyle dolmasınlar.

Mademki benli hayat sana kafes kadar dar,
Uzaklaş ellerimden uçabildiğin kadar.

Hadi git, benden sana dilediğince izin,
Öyle bir uzaklaş ki karda kalmasın izin.

Kahrımın nedenini söylesem irkilirler;
Çünkü herkes beni Kays, seni Leyla bilirler.

Sanırlar ki sen beni biricik yar saymıştın;
Oysaki hep yedekte, hep elde var saymıştın.

Hadi git, ne bir adres, ne bir hatıra bırak,
Zannetme ki, pişmanlık, mutluluk kadar ırak!

Sanma ki fasl-ı bahar geldiğim gibi gitmez,
Sanma ki hüsranını görmeye ömrüm yetmez.

Her darbene tahammül edecektir bedenim,
Gururum mani olur perişanıma benim.

Yari Ferhat olanın ellerle ülfeti ne?
Şirin ol katlanayım dağ gibi külfetine.

Henüz layık değilken tomurcuk kadar aşka,
Sana gül bahçesini kim açar benden başka!

Hercai arılara meyhanedir çiçekler,
Kim bilir şerefinden kaç kadeh içecekler!

Mademki aşk tablosunun takdirinden acizsin,
Git de çağdaş ressamlar modern resimler çizsin.

Ne vedaya gerek var, ne de mektuba hacet,
Git de Allah aşkına bir selama muhtaç et!

Güllere de aşk olsun gene sen kokacaksan!
Fallara da aşk olsun gene sen çıkacaksan!

Kopsun nerden inceyse artık bu bağ, bu düğüm!
Her gece daha berbat, daha vahim gördüğüm.

Korkulu düşlerimi yorumdan kaçırıyorum;
Sırf sana üzülüyor, sırf sana acıyorum!

Git iş işten geçmeden, çok geç olmadan vakit,
Günahıma girmeden, katilim olmadan git! ...



CEMAL SAFİ


SAKLI SEVDALARIM

Ağustos 09, 2010 0
SAKLI SEVDALARIM



Saklı kalmış sevdalarım var yüreğimde,
Kimselere söyleyemediğim, söylemekten korktuğum.
Düş kurarken geceleri avunduğum,
Saklı kalmış sevdalarım var yüreğimde;
Özlem, aşk, sevgi dolu..
İlk ve son hecesi ümit kokan…
Saklı kalmış sevdalarım var yüreğimde,
Baş harfi ben, son harfi sen.
Saklı sevdalarım var yüreğimde,
Bir ömür boyu gelmesini beklediğim,
Beklerken yorulduğum…


Mehpare ÖĞÜT

AŞKNAME'DEN...

Ağustos 09, 2010 0
AŞKNAME'DEN...


Bir zamanlar adamın biri derdinden ağlayıp sızlanıyormuş. Ünlü şeyhlerden Şibli onun halini görmüş, ağlamasının sebebini sormuş.İşte cevap: “Güzelliği canıma can katan, ömrümü arttıran bir sevgilim vardı. Geçenlerde öldü, şimdi ayrılığı beni de öldürüyor”.“Mademki sevgilinin hasretiyle yanıp tutuşuyorsun, demiş Şibli, o halde yeni bir sevgili bul kendine.Ama dikkat et, bu sefer âşık olduğun sevgili ölenlerden olmasın.”



İSKENDER PALA -AŞKNAME