Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

25 Eylül 2010

HOŞGELDİN

Eylül 25, 2010 0
HOŞGELDİN

Sen ansızın çıktın karşıma
Unutmaya başlamışken / Vazgeçmişken sevmeyi
Bir bakışınla girdin yüreğimden içeri;
İyi ki de geldin sevgili;
Hoş geldin…

Daha önce nerelerdeydin diye sormayacağım sana,
Belli ki meşguldün,
Belki sen de beni arıyordun,
Şimdi bulduk ya birbirimizi,
Önemli değil gerisi…
İyi ki de geldin sevgili ;
Hoş geldin…
Hoş geldin…


Mehpare ÖĞÜT
2010

MEVLANA VE AŞK...

Eylül 25, 2010 0
MEVLANA VE AŞK...
Mevlana gibi herkesi ve her şeyi kabul edebilecek ve bağışlayabilecek, hoş görebilecekseniz, Evren kadar geniş bir yüreğe sahip olursunuz.

Hatırlanması gereken şey ise insanın sevgi olduğu ve sevginin her şeyin çaresi olduğudur.

Bu konuda Mevlana şöyle der:
Senin canının içinde bir can var, o canı ara!
Senin dağının içinde bir hazine var, o hazineyi ara!
Her şeyin ilacının sevgi olduğunu söylerken şöyle diyor: “Sevgiden bakırlar altın kesilir,dertler sevgiye derman olur ve ölüler sevgiden dirilir.”

Hayatı, sevginin müşahhaslaştığı bir şâheser olmuş olan Mevlana, sevgiye, üstün ve yüceltici bir değer atfederken, ayrıca, ona, en üst dereceden dönüştürme gücü ve kudretini de nispet etmektedir.

Yaşadığı sürece insanı olgunlaştırıp kâmil yapan sevgiyi, insanlık sevgisini esas tutan Mevlana, hudutsuz tolerans ile iyiliği, hayrı, sabrı, sakinliği, hazımlı olmayı, şiddet ve öfkeye esir olmamayı, merhamet ve affetmeyi öğreten Mesnevi'sinde şöyle sesleniyor: ”Sevgiden acılar tatlılaşır, sevgiden bulanık sular arı duru hale gelir, sevgiden dertler şifa bulur. Padişahlar kul olur.”

Mevlana’da aşk, hayatın aslıdır, özüdür; kâinatın yaratılış gayesidir.


TAVLA VE SATRANÇ...

Eylül 25, 2010 0
TAVLA VE SATRANÇ...
Pers imparatorunun başveziri Buzur Mehir tarafından,
1400 yıl önce tasarlanan tavla oyunu,
dünyanın en popüler oyunlarından biridir.

Zaman kavramından alınan ilhamla tasarlanan oyunun, zamana böylesine direnmesi son derece etkileyici.Senenin birliği olarak tavla bir tanedir.
4 köşesi 4 mevsimi, tavlanın içindeki karşılıklı 6'şar hane 12 ayı, pulların toplamı ayın 30 gününü, siyah-beyaz pullar gece ve gündüzü,karşılıklı 12'şer hane günün 24 saatini simgeler..

Eski zamanlarda Hint İmparatoru,satranç oyununu Pers imparatoruna, yanında bir mektup ile hediye olarak göndermiştir. Mektubunda oyunla ilgili hiç bir açıklama yapmazken şöyle bir mesaj yazmıştır.

Pers imparatoruna,

Kim daha çok düşünüyor,
Kim daha iyi biliyor,
Kim daha ileriyi görüyorsa
O kazanır.
İşte hayat budur...

Pers İmparatoru dönemin en alim veziri olan Buzur Mehir ile bu mesajı paylaşarak,ondan oyunu çözmesi ve kendisinin de karşılık olarak Hint İmparatoruna hediye edilmek üzere başka bir oyun icat etmesini ister.

Vezir haftalarca çalıştıktan sonra gönderilen satrancın her taşın hareketini ve oyunu çözer daha sonra da on günde tavlayı icad eder ve imparatora sunar.

Hint İmparatoruna tavla oyunuyla birlikte gönderilmek uzere şöyle bir mesaj hazırlanır.

Hint imparatoruna,

Evet,
Kim daha çok düşünüyor,
Kim daha iyi biliyor,
Kim daha ileriyi görüyorsa
O kazanır.

AMA BiRAZ DA ŞANSTIR.

İşte hayat budur..

SİZ HANGİSİ SİNİZ ?

Eylül 25, 2010 0
SİZ HANGİSİ SİNİZ ?
Bir baba ile kızı dertleşiyorlarmış. Kız, hayatında çok sıkıntı yaşadığından söz etmiş ve bunlarla nasıl başedeceğini bilemediğini söylemiş babasına. Sorunlar ardı arkasına devam ediyormuş hayatında.

Babası kızını dinlemiş, dinlemiş ve 'gel, sana bir sey göstereceğim!' diye kızını mutfağa götürmüş. Baba ünlü bir aşçı imiş. Ocağa üç tane eşit büyüklükte kap koymuş, üçüne de eşit miktarda su koymuş ve üçünün de altını aynı miktarda yakmış. Ve birinci kaba bir havuç, ikincisine bir adet yumurta, üçüncüsüne ise bir avuç çekilmemiş kahve çekirdeği koymuş. Ve her üçünü de tam yirmi dakika pişirmiş. Daha sonra ateşi kesmiş.

Masaya iki tane tabak ve bir tane boş bardak koymuş. İlk önce haşlanmış havucu alıp bir tabağa koymuş. Daha sonra kaskatı pişmiş olan yumurtayı alıp ikinci tabağa koymuş. En sonunda da artık suya iyice sinmiş ve tam kıvamında kahve görüntüsü olan kahveyi de alıp bir bardağa boşaltmış.

'Kızım ne görüyorsun?' diye sormuş.

Kızı 'havuç, yumurta ve kahve.' diye cevaplamış.

Kızını elinden tutmuş, masaya yaklaştırıp daha yakından bakmasını ve hissetmesini istemiş. Kız önce çatalı havuca batırmış ve yumuşaklığını hissetmiş ve 'haşlanmış yumuşak bir havuç' demiş. Sonra yumurtayı eline almış, masaya vurup çatlatmış ve açıp içine bakmış 'artık pişmekten içi katılaşmış bir yumurta' demiş. En son bardaktaki kahveden biraz içip 've bir bardak kahve' demiş. 'Hatta tadı oldukça iyi. İyi de baba, niçin gösteriyorsun bunları bana? ' diye sormuş ardından.

'Bak,' demiş babası, 'hepsi aynı şekil kapta, aynı sıcaklıkta, aynı sürede pişti. Fakat hepsi bu etkiye farklı tepki verdiler. Havuç ilk başta sertti, güçlü idi. Ama kaynatılınca yumuşadı, hatta güçsüzleşti. Yumurta çok kırılgandı, hafifçe dokunsan çatlayabilirdi, ama kaynatılınca içi sertleşti, hatta katılaştı. Bir avuç çekilmemiş kahve ise yine sertti, hepsi birbirine benziyordu, ama ısıtılınca ne oldu, bu kahve çekirdekleri, ısındılar, gevşediler ve içinde oldukları suya yayıldılar. Koku yaydılar, tat yaydılar ve suyu eşsiz tadda bir kahveye çevirdiler.'

'Sen hangisisin kızım? ' diye sormuş adam. 'Zorluklarla karşılaştığın zaman nasıl tepki gösteriyorsun? Sen havuç musun, yumurta mısın, yoksa kahve misin?'

Siz hangisisiniz? Havuç gibi sert bir kişi misiniz, ama sorunlar yaşayınca, yumuşuyor ve güçsüzleşiyor musunuz?

Yumurta gibi, içi yumuşak, her an kırılabilir bir kişi misiniz? Sorunlar karşısında (ölüm, ayrılık, krizler, vs.vs,) güçleniyor ve sertleşiyor musunuz?

Yoksa bir kahve çekirdeği gibi misiniz? Kahve sıcak suyu değiştirir, hatta suyun sıcaklığı en üst dereceye çıktığında, lezzet maksimuma ulaşır.

Eğer bu kahve çekirdeği gibi iseniz, çevrede ne kadar sorun olursa olsun, bunları olumluya çevirebilirsiniz. Çevreye güzel tadlar, duygular katarsınız. Kendinizi ve çevrenizi daha iyi yapmak için çalışırsınız.

Peki ya SİZ hangisisiniz?


BUGÜN SEVDİĞİNİ SÖYLE

Eylül 25, 2010 0
BUGÜN SEVDİĞİNİ SÖYLE


Garip bir çift olan Edward - İsabella Johnson beni evlât edindiklerinde henüz iki aylıkmışım. Ba­na karşı olan davranışları son derece sevgi ve şefkat doluydu. Bu nedenle, Lanchester, Minn.'daki çocukluk yıllarımı asla unut­mayacağım.
Evli ve iki çocuklu bir doktorun yanında çalış­mak üzere Chicago'ya gittiğimde artık yetişkin bir kişiydim. Ekim, 1958'de yeni bir apartmana taşı­nıyorduk, işlerimin yoğunluğundan babamın 4 Ekim'deki doğum gününü kutlayamadım.

6 Ekim günü telefon ettiğimde bana: "Yaşlı ba­banı unutmuş olduğunu düşündüm" diye sitem etti. Bu sitem bende, onun tak­dir ve teselli edilmeye ihti­yacı olduğu intibaını uyan­dırdı. Onun sitemine: "Oh, baba biliyorsun, seni asla unutmayacağım ve sana o­lan sevgim asla tükenmeye­cek." diye karşılık verdim. Bir müddet konuştuktan sonra sözü büyük çocukla­rının işlerine ve yeni apar­tmanımıza getirdim, fakat o, bu telefon görüşmesi sa­na çok pahalıya gelecek di­yerek konuşmayı kısa kes­mek istedi ve allahaısmar­ladık demeye başladı. Ko­nuşmaya devam etmemiz için beni neyin zorladığı­nı asla bilemeyeceğim. Ü­zerime aydınlık bir his gel­di ve içten gelen güçlü bir duygu; "Onu sevdiğini söyle" dedi. Birdenbire onun şefkatini, iyi karakte­rini, insanlarla dürüst alış verişini ve tüm yaşamıyla kendisini ne kadar çok takdir ettiğimi söyledim. Henüz daha genç olduğum dönemlerde cahilliğim ne­deniyle onu çok üzdüğüm için beni bağışlamasını di­ledim.

Geçmişe dönüp, ko­şan pars zambaklarını, su fışkırtan traktörleri ve beni yaban ördeği avına gö­türdüğü zaman ne kadar çok eğlendiğimi, sağnak halindeki yağmur altında birlikte av kuşu çevirdiği­miz günlerden söz ettim. Babam, tüm bunları başından sonuna kadar ses­sizce dinledi. Daha sonra; "Bunları dinlemek ne ka­dar güzel Pat!" dedi. Kü­çükken birlikte yaptığımız şeyler hakkında konuştuk ve bu arada tekrar, "Seni seviyorum babacığım." de­dim. "Pekâlâ, beni gerçek­ten çok mutlu ettin ve se­vindirdin." dedi gülerek. Bir süre sonra telefon soh­betimiz sona erdi.

İki gün sonra babam kalp yetmezliğinden öldü. Dehşetli bir keder içindeydim, ancak telefondaki o sohbetimiz ile teselli bula­bildim.

Son olarak konuştu­ğumuz gibi konuşmayı sık sık başaramamıştık, oysa o sözler gibi söylenecek daha pek çok şeyler vardı. Cenaze töreninden sonra bazı kimseler bana: "Babana öldüğü âna kadar onu mutlu edebilecek ne söyledin?" diye sorular sor­dular.


Patricia PARHAD, FATE’den

"KEŞKE" NİN PANZEHİRİ "İYİ Kİ" DİR...

Eylül 25, 2010 0
"KEŞKE" NİN PANZEHİRİ "İYİ Kİ" DİR...


.“Keşke”nin panzehiri “İyi ki”dir.
İlki ne kadar pısırıksa, ikinci o denli yiğit...tir.
“Keşke”, çoğunlukla bir “ahh”la kopup gelir ciğerden… esefler, hayıflanmalar, yerinmeler sürükler peşinden…
“İyi ki” ise, muzaffer bir “ohh”la büyür; cüretiyle öğünür.

“Keşke”li cümlelerde nasıl yaşanmamışlığın, yarım kalmışlığın o ezik tuzu kuruluğu varsa, “iyi ki”lilerde de göze alabilmişliğin, riske girebilmişliğin, tadına varabilmişliğin mağrur yaraları kanar.
Okulu hiç kırmamışsınızdır, sinemada öpüşmemişsinizdir; dokundurtmamışsınızdır kendinize, bir kez olsun gemileri yakmamışsınızdır.
Konuşmanız gerektiğinde susmuş, koşacağınız zaman durmuş, sarılacağınız yerde kopmuşsunuzdur.

Bir insana, bir işe, bir davaya ömrünüzü adamışsınızdır.
O insanın, o işin, o davanın, bunu hak etmediğini sezmenin hayal kırıklığındadır “keşke”...
“Şimdiki aklım olsaydı” dövünmesindedir.

Geriye dönüp baktığınızda, ayıplara, yasaklara, korkulara, tabulara feda edilmiş, “Ne derler” e kurban verilmiş, son kullanma tarihi geçmiş bir yığın haz, bilinçaltından el sallar.
“Keşke” cilerin hayatı, kasvetli bir pişmanlıklar mezarlığıdır.
“İyi ki” öyle mi ya…!
Onda, yara bere içinde de olsa, yana yana, ama doyasıya yaşamış olmanın iç huzuru ve haklı gururu haykırır.

“İyi ki”lerinizi toplayın bugün ve “keşke”lerinizden çıkartın.
Fazlaysa kardasınız demektir.
Aldırmayın yüreğinizdeki kramplara, mahzun hatıralara… Rüzgarlarla koştunuz ya…
“Keşke”leriniz, “İyi ki”lerden çoksa…

Telafi için elinizi çabuk tutun.

Tutun ki, yolunuzu gözlerken terk ettiğinizle bir gün yeniden karşılaştığınızda siz susarken, feri sönen gözleriniz “keşke” diye nemlenmesin...



Can DÜNDAR

SEBEPLER DIŞIMIZDA DEĞİL...

Eylül 25, 2010 0
SEBEPLER DIŞIMIZDA DEĞİL...
Sebepler sizin dışınızda değil. Temel neden içinizdedir ama siz her zaman dışarı bakarsınız, her zaman sorarsınız: Beni kim mutsuz ediyor? Benim kızgınlığımın sebebi kim? Ben kim hayata küstürüyor? Ve dışarı bakarsanız göremezsiniz. Sadece gözlerinizi kapayın ve her seferinde içe bakın. Tüm mutsuzluğunuzun, kızgınlığınızın, can sıkıntınızın kaynağı sizde, egonuzda gizli. Ve kaynağı bulursanız, onun ötesine geçmeniz kolaylaşacaktır. Eğer sizin başınıza dert açan şeyin kendi egonuz olduğunu görebilirseniz, ondan kurtulmayı tercih edersiniz çünkü hiç kimse mutsuzluğunun kaynağını anlayacak olduktan sonra onu taşıyamaz. Ve şunu unutmayın ki, egodan vazgeçmeniz için bir neden yoktur.
Ondan vazgeçemezsiniz. Ondan kurtulmaya çalışırsanız, "Alçak gönüllü oldum" diyen, daha zor fark edilen türden bir egonuz olacaktır. Alçak gönüllü olmaya çalışmayın. Bu kendini gizleyen bir egodur ama ölü değildir. Alçak gönüllü olmaya çalışmayın. Alçak gönüllü olmayı kimse deneyemez, ve kimse kendi çabasıyla alçak gönüllülüğü yaratamaz, asla! Ego ortadan kaybolunca, alçak gönüllülük size gelir. O yaratılan bir şey değildir. O gerçek merkezin gölgesidir. Ve gerçekten alçak gönüllü bir adam ne alçak gönüllüdür ne de bencil. O sadece basittir. Hatta alçak gönüllü olduğunun bile farkında değildir. Eğer alçak gönüllü olduğunuzun farkındaysanız, orada ego vardır. Alçak gönüllü kimselere bakın. Kendilerinin gerçekten alçak gönüllü olduğunu düşünen milyonlarca insan vardır. Yerlere kadar eğilirler, ama izleyin onları en sofistike egoistlerdir onlar. Artık onların besinlerinin kaynağı alçak gönüllüktür. "Ben alçak gönüllüyüm" derler ve sonra da size bakıp sizin onları takdir etmenizi beklerler. Sizin onlara "Sen gerçekten alçak gönüllüsün" demenizi isterler. "Aslında sen dünyanın en alçak gönüllü kişisisin; hiç kimse senin kadar alçak gönüllü değil". Sonra da yüzlerine gelen gülümsemeye bakın. Ego nedir? Ego "Kimse benim gibi değil" diyen bir hiyerarşidir. Alçak gönüllülükle kendisini besleyebilir. "Kimse benim gibi değil, ben en alçak gönüllü kişiyim"

Zamanın birinde: Sabahleyin hava henüz aydınlanmamışken fakir bir dilenci caminin birinde dua etmekteydi. Kutsal bir gündü ve o dua edip şöyle diyordu, "Ben bir hiçim. Ben fakirlerin en fakiriyim, günahkârların en büyüğüyüm" Birden. bir başka kişinin daha dua etmekte olduğunu fark etti. Adam ülkenin imparatoruydu ve bir başka kişinin daha dua etmekte olduğunun farkında değildi - karanlıktı ve imparator da, "Ben bir hiçim. Kimse değilim. Sadece kapındaki bir dilenciyim" diyordu. Başka birisinin daha aynı şeyleri söylediğini duyduğunda imparator dedi ki, "Durun! Beni geçmeye çalışan da kim? Sen kimsin? Bir imparator 'bir hiç olduğunu' söylerken, onun önünde aynı şeyi söylemeye nasıl cesaret edersin?"

İşte ego böyle çalışır. Çok zor fark edilir. Onun çalışması çok kurnazca ve derindendir, çok çok uyanık olmalısınız, ancak o zaman onu görebilirsiniz. Alçak gönüllü olmaya çalışmayın. Yalnızca tüm mutsuzlukların, acıların ego yoluyla geldiğini görmeye çalışın.



OSHO

UNUTMA !

Eylül 25, 2010 0
UNUTMA !
Unutma!
Yüreğinde bir ismin imzası var.
Ve sen onu silemezsin, söküp atamazsın,
ne kadar uğraşsan da seninle beraber büyür içindeki sızı.
İlk önce onu hissedersin başkasına dokunduğunda. .
Unutma! Bir kere sevdin mi uzun uzun yanarsın.
Sitemler öfkeler birikirken içinde, sen azalırsın.
Dilinde küfür elinde kadeh, eksik... olmaz.
Günler böyle geçer alışırsın.
Unutma! Sabahlar artık gecikir.
İster sağa dön ister sola, gözüne uyku değil gidenin hayali gelir.
Kendini şiirlere verirsin.
Elin sigaraya gider her on dakika da bir fena zehirlenirsin.
Unutma!
Bir süre güvenmeyeceksin kimseye, kendine sığınacaksın.
Aşk konuşulduğunda sen susacaksın, of'larla ah'larla başlayacaksın her cümleye.
Çevrende senden başka herkes haksız olacak.
Senin haklılığınsa çaresiz gidecek çöpe.
Unutma!
Bir gün kaldığın yerden başlayacaksın.
Biri seni bulacak. .
Önce korkacaksın eski acılara yakalanmaktan, biraz ürkeceksin.
Ne kadar dirensen de nafile.
İnsansın sonuçta seveceksin.
Eski acılara bakıp da küsme sevdalara, gâvura kızıp da oruç bozulmaz.
Sök at kafandan acaba'ları!
Bir kemik aynı yerden İki defa kırılmaz.
Artık kararmaz gecelerin.
Bir daha yaşlar akmaz gözünden.
Sabahların gecikmez.
Kim bilir ağladığın günlere gülersin.
Bir defa öldün ya zamanında?
Bir daha ölmezsin.



Can YÜCEL

18 Eylül 2010

YEL GİRMİŞ ...

Eylül 18, 2010 0
YEL GİRMİŞ ...


Kapının zili çaldı. Canım yana yana kalktım yataktan. Sırt adelelerim tutulmuş kımıldayamıyorum. Bilgisayarın klavyesine eğilsem boynumda bir kama, böğrümde bir hançer, midemden belime doğru kocaman bir kasatura...

Gelen ablam. Yardıma gelmiş. "Sana Gamaflex getirdim, sabah akşam iç, Ben-Gay getirdim, süriyim sırtına, bi bişiceklerin kalmaz. Voltaren mi getirseydim ki diye düşündüm ama bu iyidir. Görümcemin Amerika'dan getirdiği merhemden de bir sıkımlık kalmış, o yetmez diye getirmedim."

"Sağol ablacım, eksik olmaz. Bende de IcyHot diye bir merhem var. Onu da kullanabiliriz. Adeleyi donduruyormuş gibi, buz gibi değiyor tene..."

"Aa, biliyorum, görümcemin getirdiği de öyle. Sonra da yakıyor di mi? Hadi git yat. en biraz mutfakta iş yapıp yanına gelip sürerim sırtına merhemi. Önce bir Neskafemi içeyim de."

Ablamı kapının ağzında bırakıp yatağa seyirtiyorum. Nefes alırken, konuşurken bile ağrıyor sırt adelelerim. Hastalık kötü bir şey, yatağa çakılıyorsun, iş yapamıyorsun. Hele benim gibi işkolik biri için cehennem gibi bir şey bu. Ama sağolsunlar, hastayım diye gelen giden eksik olmuyor. Yönetici aidatı istemek için bu günü buluyor, dilenci kapıyı alacaklı gibi çalıyor, işgüzar komşu postamı getiriyor sevinç içinde, kızı olan komşum da aşure getiriyor, kızının geleceği bereketli olsun diye. Öğrencim gazete getiriyor, öteki ablam bulgur pilavı ve pilaki. Oğlum geliyor bugün son günü olan faturaları, kredi kartlarını yatırma işini üstleniyor. Yeğenim senet sepet işlerimi üstleniyor. Geliyorlar, gidiyorlar... İkide bir kapıdayım.

Gelenlerin hemen hepsi aynı şeyi söylüyor girerken: "Ay uyuyor muydun? Rahatsız ettim."

"Yok canım ne rahatsızlığı. Buyrun. Hoş geldiniz."

Gerçeği nasıl söyleyeceğim onlara. Kapıya ve telefona çıkmamalıyım çünkü. Bu "sosyal formaliteler" beni iyice hasta ediyor. Oysa sırtüstü yatmam gerek. Sıcak tutmalıyım sırtımı. Adeleler birbirine bağlı. Sırt adelelerim koluma uzanıyor. Oradan göğsüme. Otururken sıkışan omur aralarımdan eklem yerlerime yürüyor ağrı. Canım koşmak istiyor, kaçmak... beden yatağa çakıl diyor... göğsümün orta yerinde bir tandır, midemde taş, sırtımda pala yatıyorum. İlaçlar yüzünden galiba, mideme de bir şey oldu. Su içsem taş gibi duruyor midemde. Ne yesem davul gibi karnım. Şişik ve kazık gibiyim.

Kocası doktor arkadaşım arıyor geçmiş olsuna. Neyin var diye sorunca anlatıyorum. "Aaa, bana da oldu," diyor, "yel girmiş sana. Geçen ay ben de olduydum hatırlasana. Üç hafta ilaç içtim, ama sıcak tut, havlu ütüle sırtına koy, ve sert bir yatakta yat, ama sakın ceryanda kalma. Sen İstanbul yolunda otobüsün kliması yüzünden hastalandın, ben sana söyliyeyim. Çekeceksin. Yel girdi mi böyle yatağa mıhlar adamı."

Bana yel girmiş. Çıkana kadar bedenden bu yel, epey çekeceğim var anlaşılan.

Ablam mutfakta bir şeyler yapıyor, bir yandan da söyleniyor. Merak ediyorum niye söyleniyor. Annem de böyleydi, kendi kendine konuşurdu mutfakta, yakınır da yakınırdı. Kalkıyorum yataktan bir kez daha.

"Niye kalktın. Sana çorba yapacağım ama hiç malzamen yok. Bileydim, gelirken bir şeyler alırdım. Ne bu Tamek, Knorr falan. Tukaş, Tat, hep konserve. Kahvaltılık bir şeyler hazırlayayım dedim. yumurtadan başka bir şey yok. Ne bu Barilla. Yeni mi çıktı bu marka. Nuh'un Ankara makarnasına ne olmuş? Ya da Piyale'ye?"

Buzdolabını da açtı.

"Nereden çıktı bu light merakı? Yoğurdun light, sütün light, ay inanmıyorum yumurtalar bile light. Ne yapıyorlar, yumurtayı açıp sarısını alıp gerisin geri kapatıyorlar mı? Pesupanallah."

"Abla ben yatayım, sen ne yaparsan yap."

"Kelebek mutfak yaptırdın, onca masraf ne için ha? Şöyle boyu boyuna, huyu huyuna uygun bir taze bulsan da evlensen. Hastalığında da başında olsa, sırtına masaj yapsa, geceleri yatağını ısıtsa. Bu mutfakta sana nefis yemekler yapsa, bizim de aklımız sende kalmasa ha, olmaz mı? Ben rahmetli anneme dediydim, bu oğlanı memleketten biriyle evlendirelim. Şehirli kızlarda iş yok. Burunlarından kıl aldırmıyor buraların kızları. Biz öyle miyiz ya, bak üç ablan da harika ev kadınları olduk."

"Tamam tamaam. Yarın evlenicem, söz."

"Sen dalga geç. Pril'in nerde? Şu bulaşıkları suya koy, tabağın içinde açıkta duran bulaşık işte böyle iğrenç olur, ay şu hale bak, macunlaşmış iyice. Cif'in falan var mı? Mutfağı bir güzel temizliyeyim. Şimdi geçmiş olsuna gelen giden olur. Allah bilir Vim'in bile yoktur."

"Var abla, hepsi var, lavabonun altındaki dolapta."
"Ay şu hale bak! Nasıl oturuyorsun bu evde, her taraf bir karış toz. Gözünü seveyim biraz çekidüzen ver kendine. İyiden iyiye kapıp koyverdin kendini."

Yatağa girdim. Yanıbaşımda incecik bir kitap. Ursula K. Le Guin'in Catwings adlı masalı. Yalın bir dille anlatıyor Ursula, kanatlı doğan dört şirin kedi yavrusunun diğerlerinden farklı, dolayısıyla ayrıksı oluşlarını, yuvadan uçup gitmek zorunda kalışlarını. Kanatlı kedi yavruları bilmedikleri, tanımadıkları bir doğa içinde yaşamayı, hayatta kalmayı öğreniyorlar çeşitli acılardan geçerek; sonunda iyi yürekli iki çocukla tanışıyorlar. Kanatlı kedilerin tüyleri yumuşak, kedilere değen çocuk elleri de iyi yürekleri gibi, usul, sevecen.

Ablam gene sesleniyor. "Bir şeyler koy da dinleyelim. Temizlik yaparken kulaklarımın pası gitsin bari."

Gene kalktım. Ablam Sanat Müziği sever.

"Sibel Can'ın kasedi var mı sende? Hani sanat müziği okumuş. Geçen gün paralı günde dinledim, hiç sevmem bu karıyı ama pek güzel okumuş, ne yalan söyliim. Sen almışsındır hemen."

Almaz mıyım? Koydum kasedi. Yattım yatağıma gerisin geri. Ablam da şarkılara eşlik edere temizlik yapıyor, bir de makarna.

"Sevmekten kim utaaanmııış, tadına doyum olmaaaz, hangi gönül uslanmıış, aaaah, sevenle oyun olmaz. Kaç kere yemin eeeettim, aaah kaç gönüle de girdim..."

Güzeldir ablamın sesi. Şarkıcı olabilirdi, ama fırsatları kaçırdı hep. Memur arkadaşlarından birine de aşık olup evlendi neredeyse otuz yıl önce. Ben masal kitabını bitirirken göz kapaklarım ağırlaştı, uyumak üzereyim. Şarkılar ve ablamın eşliği ninni gibi geldi. Belki de evde, evle, benimle ilgilenen birinin olmasının verdiği huzur geldi üstüme. İçim tam da geçmek üzereydi ki ablam yeni şarkıya eşlik etmeyi kesti. Şarkı bitene kadar da gıkı çıkmadı.

"Nazlı yardan hiç haber yok, genim derdim herkesten çok, ben nasıl yanmıyam dağlar, dağlaaar, dağlar, dağlar, dağlaaaar."

Meraklandım. Ablam şarkıya türküye eşlik etmeden ev işi yapmaz ki. Ya televizyon açık olur, ya teyp.

"Sevda denen bir masalmış, yar ellerde zevke dalmış. Unut diye haber salmış, ben nasıl yanmıyam dağlar, dağlar, dağlar, dağlaaaar!"

Mutfağa girdim. Ablam, elinde cifli spontex balkon kapısının camına dayamış burnunu hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Nescafe'sinin yarısı içilmiş, tencerede Piyale kaynıyor.

"N'oldu abla? Neyin var? Ekonomik krizse, hepimizin başında, Allah sağlık versin, nasıl olsa atlatırız."

Salona geçiyoruz, koltuğa oturtuyorum ablamı. Hıçkırıkları arasında, "Yok diil, o diil," diyebiliyor.

"Ne peki benim güzeller güzeli ablam?"
"Ne güzelliği? Güzellik mi kaldı?"
"Ona mı ağlıyorsun? Menapozlu, panik ataklı bir karı oldum çıktım diye mi ağlıyorsun?"

"Yok, az önceki şarkıyı yıllardır dinler söylerim, yeni anladım. Önce hep saçma derdim. Birinci kıtada haber yok diyor. İkinci kıtada unut diye haber salmış diyor. Saçma diyordum."

"Evet, saçma."

"Belki öyle, ama şimdi başka bir şey anladım ben. Nazlı yardan haber olmayışı, unut beni haberinin ta kendisi işte."

"E bundan sana ne abla? Sen enişteme aşık olup da evlendin, yani benim bildiğim."

"Evet. Ona da aşık oldum, ama enişten ilk değildi. İlki, lise yıllarındaki aşkım, onsuz olmaz dediğim, gitti Almanya'ya bir daha da hiç gelmedi. Hep bekledim. Biz de göçtük büyük şehre ama ben değişmedim, dayandım, ona hep sadık kaldım. O ise, bir gitti pir gitti.. Bir kere olsun ara, hiç değilse unut beni de di mi, sebep ne olursa olsun, beni bekleme de, Almanya beni değiştirdi falan... insan bir mazaret bulur, mazaret de istemedim hiç, ama bir kez arasaydı ve deseydi unut beni... dönmeyeceğim... ama yapmadı, gitti ve bir daha ne bir ses, ne bir haber... Şimdi anlıyorum, o sessizlik unut beni demekmiş. Meğer aslında bir haber salmış."

Ablama da yel girmişti. Sibel Can'ı susturdum.

Sonra, sarıldım ablama, saçlarını okşadım. Bir süre öyle durduk. İpek gibiydi ablamın saçları.



"Sen doktor olmalıymışsın," dedi. "Elin başımın ağrısını alıverdi."

Sonra birden ayağa kalktı.

"Sen hasta değil misin? Git yat çabuk! Ne dolanıp duruyorsun ayakta. Git yat, birazdan gelip IcyHot süreceğim sırtına."

Merhemi sürdü ablam. Yel girmiş bedene buz gibi değiyor merhem. Sonra aynı buz gibi merhem ısıtıyor bedeni. Sabah akşam, günde iki kez sürmek gerekiyormuş. Birkaç gün içinde geçermiş sırt ağrılarım.



Yusuf ERADAM


NE GELİR ELİMİZDEN İNSAN OLMAKTAN BAŞKA...

Eylül 18, 2010 0
NE GELİR ELİMİZDEN İNSAN OLMAKTAN BAŞKA...


Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

Hiçbir şey ! Kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında
Yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla
Dönüşür içimizde az menekşe, bir sarmaşık
Menekşe, hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara
Mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur
Her yandan güneşler kurur, sanki yaz günüyledir
Bir adam kayboluyordur bir taşra sıkıntısıyla
Deriz ki, "şuram ağrıyor" bir de, "başım dönüyor", "yanıyor
avuçlarım"
Belki de bir çığlık mı bu, bu seziş, bu yakınma
Bir çığlık, hem de nasıl, katılmış, donmuş,yaşıyorcasına
Uzansak ellerimizde uzansak avuçlarımızda, bir çığlık
Nedir mi ellerimiz-korkunçtur bir elin bir köşesinde insan
olmalarıyla-
Korkunçtur insan olmalarıyla kıyısında bir yüreğin
Kıyısında gibi yangından, çok karanlıktan geçilmez caddelerin
Ve korkunç anlamsız gözlerinde ha dünya ha bir park
bekçisinin
Korkunçtur insan olmaları, bir ceset, suda bir şapka gibi
sallanaraktan

Bitmeyen bir selam gibi, hastayken, inceyken, yalnızlıklarda
aranan
Korkunçtur-bunu anlıyoruz-bir yüzün en çoğul beyazında
Korkunctur insan olmaları güz ortalarında, eriyen türbe
ışıklarında
Ve korkunçtur eriyip kaybolmaların bir köşesinde insan
olmalarıyla
Korkunçtur korkunç!
Diyerek: ben kimim, kime anlatıyorum, neyi anlatıyorum
ayrıca
Neyim ben, bu olanlar ne, ya kimdir tüketen isteklerimi
Tüketen kim. Hani görmeden daha, sezmeden herşeyin bittiğini
Ama ne zaman saçları kurularken çok eski bir alışkanlıkla
Çökerken üstümüze bir sözün, bir gümüş kupanın o sebepsiz
inceliği
Ansızın bir ürperişte: bitti mi herşey bitti mi
Yoo, hayır! öyleyse kimdir tüketen isteklerimi
Bir rüzgar, duyulup binlercesi birden bir rüzgar
Birakıp giden beni bir kenara, bir uzağı, yada bir boşluğu bırakır
gibi
Ve ben ki hazırımdır bir süre unutulmaya
Ama hep sorulur gibidir benden: ben şimdi ne yapsam acaba.
Ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız
Hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına
Eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında
Okunmaz kitaplarda, uzaksı giyişlerde çocuksuz avlularda
Anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda, asılmış koyun
butlarında
Ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan
olmalarımla

Kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada
Anılar bulacaksam- anılar mi dediniz ? ne sesli bir vuruşma
Odalar bulacaksam, odalarda kadınlar, çiçekler, çok aynalar
Rakılar, gene rakılar, kırıklar sonsuz yaralar
Bulacaksam orada, bir koltuğu bir koltuğa doğru
Bir yüzü bir yüze, bir eli bir ele doğru yaklaştıran çocuklar
Sinekler bulacaksam, kaskatı yapan boşluğu, sinekler
Zorlanmış bir gülüşten-iğrenip birden-kusmalar, bulantılar
Bulacaksam belki de: susanlar, bilmem ki niye susanlar
Ölüler bulacaksam-ölü gözleri onlar, cesetler, giderek dışa
vurmalar
Ne dedik, dışa vurmalar mı, yani ilk aydınlığı mı ölümün
Ölümün ilk aydınlığı mı, ne dedik, sahi biz ne deseydik bu
konuda
Ne deseydik bilmiyorum, ama var bu kadarcık birşey insanın
sonsuzunda
Bu kadarcık bir şey-İyi ya, peki, şimdi kim var sırada
Sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
Yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
Ne güzel ellerimizle.. Başlayın, hadi başlasanıza
Örneğin bir kahve falı ? Az müzik ? Diyorum biraz İskambil!..
Ama hiç seslenmeyelim-seslenmeyelim-içimizden oynayalım
ayrıca
- Dört kişiyiz!
- Hayır on!.
- Bin kişiyiz!
- Bana kalırsa..
Ne kadarcık bir fark var bizimle bütün insanlar arasında
Öyleyse başlayalım: Koz kupa! Ah şu sinek onlusu bire bir
unutulmaya
Çayınız soğuyacak! Çayınız mı dediniz ? Ne tuhaf biraz
anlıyorum

- Üç karo!
- Pas diyorum!
- Susalım baylar, dört kupa!
Ah şu sinek onlusu! Koz kupa! Çayınız mı dediniz ? Susalım!
Susalım-Niye susalım-Anılar mı dediniz ? Ne sesli bir
vuruşma!
Ya sonra ? Bırakın şu sonrayı, bilmem ki nedir o sonra
Gene mi, başladınız mı ? peki şimdi kim var sırada
Sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
Yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
Ne güzel ağzımızla.. Yok canım, ben var ya, istiyorum sırada
olmayı istiyorum-Sahi mi- ama isterseniz siz olun
Siz olun, biz olalım kim olacak ? -Hep böyle oyalansanıza
Yani "Şu sinek onlusu, susalım baylar, koz kupa."
Gibi oyalansanıza
Biraz oyalansanıza.

Bir oyun başka olamaz oyundan gibi
Bir söz başka olamaz sözden gibi
Bir şey başka olamaz şeyden gibi
Tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka

Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

Hiçbir şey ! Kimse bir gün gözlerimi sevmeyecek korkuyorum
Bir yaşlı kadın en erkek boyutunda

Kendisiyle çiftleşecek kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, kaç kere şaşırmış, bitkin kaç kere
Bir ölgün ses bulacak sesinden çok uzaklarda
Vardır ya, hani bir yer, uzakta çok uzakta
Ölüm mü- yok canım, çok sesli bir evrende çok erken daha
Üstelik bilmiyoruz da, doğrusu bilmiyoruz, ölüm mü, bunu
hiç bilmiyoruz
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla
Tavşansı sıçramalarla bitirsek şu ormanı
Böylece, niye olmasın, işte bir orman daha
Sanki bir gölgeye geldik; yorulduk, acıktık, susadık biraz
Ve doyduk, ve içtik, ayıldık bir anlamda
Ayıldık ve sorduk, baktık ki hep ormandayız
Kaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımız
Yani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnız
Ne ölmek, ne ansımak! sadece yaşamakla
Tam öyle gibi.. Demeyin: eh, biraz yorulsak da
Demeyin, sakın haa, yok şu kadar bir şey insanın sonsuzunda
Biz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte biraz
bilmiyoruz ya
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla.



Edip CANSEVER
(1961)


BAZEN APTALCA DAVRANMAK İYİDİR

Eylül 18, 2010 0
BAZEN APTALCA DAVRANMAK İYİDİR
Eğer çocukluğundan beri kendini gerektiği gibi ifade edememiş, söylemek istediklerini söyleyip, yapmak
istediklerini yapamamışsan, ifade bulamamış bu enerji boğazında takılıp kalır. Boğaz ifade merkezidir: o
yalnızca bir şeyleri yutmaya değil, bir şeyleri ifade etmeye de yarar. Oysa birçok insan bu merkezi yalnızca bir şeyler yutmak içi...n kullanır. Bu onun işlevinin bir yarısıdır, diğer, daha önemli yarısı ise aç bırakılmış olur.

Birisini seviyorsan, içinden gelen şeyleri, bunlar aptalca görünse bile söyle. Bazen aptalca davranmak iyidir. İçinde beliren şeyleri anında söyle, onları tutma. Birisini seviyorsan buna kendini tamamıyla kaptır; kendini kontrol etme. Öfkeliysen ve bir şeyler söylemek istiyorsan, bunu gerçekten sıcağı sıcağına, kızgın bir şekilde söyle. Kötü olan yalnızca soğutulmuş öfkedir- kızgın olan değil- çünkü soğuk öfke gerçekten tehlikelidir. Ve insanlara öğretilen de bu: kızdılarsa bile soğuk kalmaları, ama o zaman, o zehir insanın içinde kalacaktır.
Bazen bağırıp, çağırmak, her duyguyu sonuna kadar yaşamak iyi bir şeydir.



OSHO

KEŞKESİZ BİR HAYAT…

Eylül 18, 2010 0
KEŞKESİZ BİR HAYAT…
Hayat bir matematik hesabından başka bir şey değildir aslında. Davranışta bulunurken sana neler getireceği ve senden neler alabileceği üzerinde düşünür de davranırsan daha az acı çekersin. "Keşke" diye bir şey yok. Sende olan aklın sana zaten bunun için verilmiştir. Yapacağın şeyin sonucunu düşünmelisin. İnsanlar eylemlerinde özgürdür....


Kendi davranışlarından bizzat kendisi sorumludur insan. Özgür iradesiyle karar verdiği bir davranışın sonuçlarına katlanamayacaksa niye yapar o zaman?


Bazen kötü iki şeyden birini seçmek zorunda kalırsın. O zaman da biraz kadercilikle işin içinden yine sıyrılırsın. Demek ki birini yaşamak zorundasın. Çünkü hiç bir şey tesadüf değil. Bu hayat bize bir şeyler öğretmek için çok özenilerek hazırlanmış. Başına gelen her olay insan için bir fırsat. Anlayabilene...



Neden insanlar geçmişi unutmaz? Geçmiş, gelecekte aynı hatayı yapmamak için vardır. Ama geçmişe takılıp kalmak da, bizim için ne getireceği belli olmayan bir gelecek için endişe duymak da yanlış. Doğrusu; geçmişten ders alıp geleceğe hazırlanırken "an"da kalmak. Çünkü geçmiş adı üstünde geçmişte kaldı. Gelecek ise henüz gelmedi. Bizi biz yapan "an"da yaşadıklarımız ve "an"da seçtiklerimizdir.


"Keşke" insanı mutsuz etmekten başka hiç bir şeye yaramaz...

17 Eylül 2010

TAHİR İLE ZÜHRE MESELESİ...

Eylül 17, 2010 0
TAHİR İLE ZÜHRE MESELESİ...
Tahir olmak da ayıp değil, Zühre olmak da,
Hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
Bütün iş Tahir'le Zühre olabilmekte,
Yani yürekte..

Meselâ bir barikatta dövüşerek,
Meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken,
Meselâ denerken damarlarında bir serumu,
Ölmek ayıp olur mu?

Tahir olmak da ayıp değil, Zühre olmak da,
Hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Seversin dünyayı doludizgin,
Ama o bunun farkında değildir.
Ayrılmak istemezsin dünyadan
Ama o senden ayrılacak.
Yani sen elmayı seviyorsun diye
Elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık,
Yahut hiç sevmeseydi,
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

Tahir olmak da ayıp değil, Zühre olmak da,
Hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil...



Nazım HİKMET



EİNSTEİN VE ŞOFÖRÜ...

Eylül 17, 2010 0
EİNSTEİN VE ŞOFÖRÜ...


Einstein konferanslarına hep özel şoförü ile
gidermiş. Yine bir konferansa
gitmek üzere yola çıktıkları bir gün şoförü
Einstein'a;

"Efendim, uzun zamandır siz konuşmanızı yaparken
ben de arka sıralarda
oturup sizi dinliyorum ve neredeyse söyleyeceğiniz her
şeyi kelimesi
kelimesine biliyorum" demiş. Einstein gülümseyerek ona bir teklifte
bulunmuş:
"Peki, şimdi gideceğimiz yerde beni hiç
tanımıyorlar... O halde
bugün palto ve şapkalarımızı değiştirelim, benim
yerime sen konuş,ben de
arka sırada seni dinlerim." Şoför, gerçekten
çok şahane ve başarılı bir
konuşma yapmış ve sorulan bütün soruları doğru
cevaplamış. Tam yerine
oturacağı sırada bir kişi,
o güne kadar konferansta sorulmamış ağır bir
fizik sorusu sormuş.
Şoför, hiç duraksamadan soruyu soran kişiye dönüp:

"Böylesine basit bir soruyu sormanız gerçekten çok
garip" demiş.
Sonra da salonun arkasında oturan Einstein'ı
işaret ederek şöyle devam
etmiş:
"Şimdi size arka sırada oturan şoförümü
çağıracağım ve sorduğunuz soruyu,
göreceksiniz, o bile cevaplayacak."


HALİL CİBRAN'DAN...

Eylül 17, 2010 0
HALİL CİBRAN'DAN...
Dostum, göründüğüm gibi değilim. görünüş sadece giydiğim bir elbisedir. senin sorgularından beni, benim kayıtsızlığımdan seni koruyan, özenle örülmüş bir elbise.
benim içimdeki ‘ben’, dostum, sessizlik içinde oturur, sonsuzluğa dek kalacak orada, doyulmaz, erişilmez.
Ne söylediklerime inanmanı, ne de yaptıklarıma güvenme...ni isterim- çünkü sözlerim senin aklından geçenlerin dile getirilmesinden, yaptıklarımsa umutlarının eylemleştirilmesinden başka bir şey değildir.
‘rüzgar doğuya esiyor’ dediğin zaman ‘evet, doğuya esiyor’ derim: çünkü düşüncelerimin rüzgarda değil, deniz üzerinde dolaştığını bilesin istemem.
denizlerde gezen düşüncelerimi anlayamazsın, zaten anlamanı da istemem. bırak denizimle başbaşa kalayım.
Senin için gündüz olduğu zaman dostum, benim için gecedir: böyle olsa da ben yeşil tepelere değerek oynayan öyle vaktini, vadiden süzülen mor gölgeleri anlatırım; çünkü sen ne karanlığımın türkülerini duyabilir, ne de yıldızlara çarpan kanatlarımı görebilirsin-görmemenden, duymamandan hoşnudum ben. bırak gecemle başbaşa kalayım.
sen cennetine yükselirken ben cehennemime inerim- o zaman bile bu ulaşılmaz uçurumu ötesinden bana seslenirsin,’arkadaşım, yoldaşım’ ben de sana seslenirim, ‘yoldaşım, arkadaşım’-çünkü cehennemimi görmeni istemem. alevler görüşünü yakacak, duman burnuna dolacaktı. senin gelmeni istemeyecek kadar çok severim cehennemimi.bırak, cehennemimle başbaşa kalayım.
sen gerçeği, güzeli, doğruluğu seversin; ben de sen hoşnut olasın diye bunları sevmenin yerinde ve iyi olduğunu söylerim ama içimden senin sevgine gülerim. gene de gülüşümü göresin istemem. bırak kahkahalarımla başbaşa kalayım.
dostum, sen iyi, ihtiyatlı, akıllısın; hayır sen eksiksizsin- ben de seninle ölçülü ve düşünerek konuşurum. oysa ben deliyim. ama gizliyorum deliliğimi. bırak deliliğimle başbaşa kalayım.
dostum, sen benim dostum değilsin, ama ben bunu sana nasıl anlatacağım? benim yolum senin yolun değil, gene de birlikte yürüyoruz elele


Halil CİBRAN

YAŞAM...

Eylül 17, 2010 0
YAŞAM...


"Yaşamın bir yılının ne olduğunu mu merak ediyorsun: Bu soruyu yılsonu sınavında başarısız olmuş bir öğrenciye sor.Yaşamın bir ayı: Bu konuda erken doğum yapmış,bebeğini sağ salim kollarına almak için kuvözden çıkmasını bekleyen bir anneyle konuş. Bir hafta: Ailesine bakmak için bir fabrikada ya da maden ocağında çalışan bir adama sor. Bir gün: Kavuşacakları günden başka bir şey düşünemez olmuş aşıklara sor. Bir saat: Asansörde mahsur kalmış bir klostrofobiğe sor. Bir saniye: Bir araba kazasından kıl payı kurtulmuş bir adamın yüzündeki ifadeye bak. Ve saniyenin milyonda birini olimpiyatlarda uğruna ömrünü verdiği altın madalya yerine gümüş madalya almış atlete sor."




Marc Levy /Keşke Gerçek Olsa