Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

18 Mayıs 2026

DURDURALAMAYAN ZAMAN

Mayıs 18, 2026 0
DURDURALAMAYAN ZAMAN
 


Bazen bazı şeyleri gerçekten durduramıyoruz.
Ne zamanı, ne içimizden geçenleri, ne de birine alışmayı…
Her şey akıp gidiyor; insanlar değişiyor, şehirler uzaklaşıyor, sesler yabancılaşıyor. Ama insanın içinde bazı anlar olduğu gibi kalıyor. Bir şarkının tam ortasında, gece uyumadan önce tavana bakarken ya da kalabalığın içinde sebepsizce gelen o boşluk hissinde…
Galiba en çok da zamanı durdurmak istiyoruz.
Bir sofrayı biraz daha uzun sürsün diye yavaş topluyoruz mesela. Sevdiğimiz biri gülerken gözünün içine daha dikkatli bakıyoruz. Çünkü biliyoruz; birazdan o an geçmiş olacak. Ve hiçbir şey aynı haliyle geri dönmeyecek.
İnsan büyüdükçe bunu daha iyi anlıyor.
Hayatın büyük kırılmaları değil bazen, küçücük detaylar can yakıyor. Eskiden her gün konuştuğun biriyle artık sadece “arada sırada” konuşmak… Bir evin kokusunu özlemek… Çocukken uzun gelen yaz akşamlarının şimdi bir kahve molası kadar kısa sürmesi…
Ama yine de güzel bir tarafı var bunun.
Durduramadığımız şeyler bize yaşamayı öğretiyor. Kıymet bilmeyi, sarılmayı, beklemeyi, bazen de sessizce kabullenmeyi… Belki de hayat tam olarak budur; geçeceğini bile bile bir şeyi sevmek.
Ve insan en çok burada yoruluyor zaten.
Kalmasını istediği şeylerle vedalaşa vedalaşa büyüyor.
Yine de içimde küçük bir umut var.
Belki hiçbir şeyi durduramayız ama bazı hisler iz bırakır. Birinin sesi, bir cümle, bir bakış… Yıllar geçse bile insanın içine dokunduğu yerde yaşamaya devam eder.
Sanırım mesele zamanı durdurmak da değil.
Geçip giderken bile gerçekten hissedebilmek.
Bir de bazı hatıralar var…
Üzerinden yıllar geçse bile insanın içinden eksilmiyor.
Mesela eski bir mesajı silmeye kıyamamak gibi. Artık konuşmadığın birinin ses kaydını durup dururken tekrar dinlemek… Çocukluğundaki evin önünden geçince içinin sebepsizce sıkışması… Çünkü insan aslında mekânları değil, orada bıraktığı halini özlüyor.
Eskiden herkes daha yakındı sanki.
Akşam olunca bir evin ışığı yanardı, içeride birileri çay koyardı, televizyon sesi gelirdi mutfaktan… Şimdi aynı insanlar hâlâ yaşıyor belki ama hiçbir şey eski yerinde değil. Aynı masalar kuruluyor ama eksik sandalyeler var artık.
Bazı vedalar da hiç yaşanmıyor aslında.
Kimse “gidiyorum” demiyor. Bir gün son kez görüşmüş oluyorsun ama bunu o an bilmiyorsun. Son kahkaha, son sarılma, son yürüyüş olduğunu yıllar sonra fark ediyorsun. İnsan en çok buna üzülüyor belki de; bazı anların son kez yaşandığını bilememeye…
Bazen eski fotoğraflara bakıyorum.
Bir köşede çocuk halimiz duruyor. Yüzümüzde hiçbir şey bilmemenin huzuru… Hayatın bu kadar yorabileceğini bilmeden gülüyoruz. O fotoğraflardaki insanlara bakınca içim burkuluyor. Çünkü bazılarını kaybettik, bazıları değişti, bazılarıysa hâlâ yaşıyor ama artık eskisi gibi bakmıyor gözlerinin içi.
Ve ne garip…
Bir zamanlar “asla unutamam” dediğimiz acılar bile zamanla sessizleşiyor. Ama tam geçti sanırken bir şarkı çalıyor mesela. Bir koku geliyor burnuna. Ya da biri eski sevdiğin gibi gülüyor. İşte o an anlıyorsun; insan hiçbir şeyi tamamen geride bırakamıyor.
Sanırım kalbimizin içinde küçük bir oda var.
Kimsenin bilmediği, kapısını sadece geceleri açtığımız bir oda… İçinde yarım kalmış konuşmalar, gönderilmeyen mesajlar, özlenen insanlar ve geri dönmeyecek günler duruyor. Ne kadar büyürsek büyüyelim, o oda hiç kapanmıyor.
Ve belki de hayat…
Biraz bununla yaşamayı öğrenmek.
Geçmişe dokunamadan onu sevmeye devam etmek demektir...
Belki bir gün hepimiz bambaşka hayatların içinde kaybolacağız.
Başka şehirlerde uyanacağız, başka insanlarla konuşacağız, başka dertlerle yorulacağız… Ama içimizin bir yerinde hep aynı insanlar yaşayacak. Birlikte güldüğümüz o akşamlar, sabaha kadar edilen sohbetler, çocukluğumuzun telaşsız günleri… Hepsi sessizce bizimle kalacak.
Ve yıllar sonra bile, bir yerde ansızın durup geçmişi düşüneceğiz.
Belki bir pencere kenarında, belki gece herkes uyuduktan sonra… İçimizden birinin adı geçecek. Bir özlem oturacak boğazımıza. Çünkü bazı insanlar gitse bile yok olmuyor. Bazı anılar eskimiyor. Ve insan en çok da geri dönemeyeceğini bildiği şeyleri özlüyor.
Şimdi dönüp bakınca anlıyorum…
Meğer hayat dediğimiz şey; biraz geç kalmakmış, biraz özlemekmiş, biraz da kıymetini tam anlayamadığımız günleri içimizde taşımakmış.
Ve galiba biz, durduramadığımız zamanın içinde;
sevdiklerimizi, anılarımızı ve eski halimizi kaybetmemeye çalışan insanlardık sadece…
Ama yine de ne olursa olsun, iyi ki yaşandı diyebildiğimiz insanlar oldu hayatımızda.
İyi ki bir zamanlar gerçekten güldük.
İyi ki bazı anlar kalbimize bu kadar derin dokundu.
İyi ki,,, iyi ki !...

Hayatınıza dokunan ya da hayatınızın herhangi bir evresinde gelip geçen ve size iyi ki dedirten yaşanmışlıklarınızın, anılarınızın ve size gerrçekten değer veren insanların var olması dileğiyle...


Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL

Mayıs 2026


19 Mart 2026

NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR? DEĞİL; NE GÜZELDİ O ESKİ BAYRAMLAR!

Mart 19, 2026 4
NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR? DEĞİL; NE GÜZELDİ O ESKİ BAYRAMLAR!

 



Şimdilerde bayram denince aklımıza ilk gelen şey "tatil planları" ya da telefonlarımıza düşen hazır mesajlar oluyor. Ama bir anlığına gözlerinizi kapatın ve çocukluğunuza gidin. Hatırlıyor musunuz o tatlı telaşı?

Bayram, günler öncesinden gelirdi eve. Annelerimizin yaptığı o mis kokulu ev baklavalarının şerbeti dökülürken mutfaktan yayılan koku, aslında bayramın ilk habercisiydi. En büyük heyecanımız ise yastığımızın altına sakladığımız o gıcır gıcır bayramlık pabuçlar ve ütüsü bozulmasın diye özenle asılan kıyafetlerdi. Onlarla uyumak, sabahın olmasını dünyanın en büyük sabırsızlığıyla beklemek ne büyük bir servetti meğer.

Sabahın ilk ışıklarıyla evde başlayan o tatlı koşturmaca... Bayram namazından dönen babanın, dedenin elini öpmek için girilen o neşeli sıra. Avuçlarımıza bırakılan o mendillerin içindeki madeni paralar ya da tülbentlerin kenarına iliştirilmiş harçlıklar bizi dünyanın en zengin insanı yapmaya yeterdi.

Kapı kapı dolaşıp şeker topladığımız o sokaklar, sadece komşuların değil, çocuk neşesinin eviydi. "Kim gelmiş?" diye merakla açılan kapıların ardında, her zaman gülen bir yüz ve bir kase dolusu akide şekeri olurdu. Küskünlerin barıştığı, büyüklerin ellerinin hürmetle öpüldüğü, küçüklerin ise sevgiyle kucaklandığı o sofralar; sadece yemek yemek için değil, "bir olmak" için kurulurdu.

Belki dünya değişti, belki biz büyüdük. Ama o eski bayramların ruhu, aslında hala içimizde bir yerlerde o eski pabuçların heyecanıyla bekliyor. Önemli olan mesafeler değil, gönüllerin bir olması.

Bu bayram, sadece mesaj atmak yerine bir sevdiğinizin sesini duymaya, kapısını çalmaya ne dersiniz? Çünkü bayram, paylaştıkça ve hatırladıkça gerçekten bayram oluyor.



Sözün özü; o eski bayramlar aslında takvim yapraklarında kalmadı, biz onları yanımızda taşımayı biraz unuttuk. Bayramı "bayram" yapan ne pahalı sofralar ne de lüks tatillerdi; bizi mutlu eden, bir elin sıcaklığı ve "iyi ki varsın" diyen bir çift gülen gözdü.

Belki o eski pabuçlar artık ayağımıza dar geliyor, belki o kalabalık sofralardaki bazı sandalyeler artık boş... Ama içimizdeki o çocuğu elinden tutup sokağa çıkarabilirsek, bayram neşesini yeniden bulabiliriz. Gelin bu kez sadece geçmişi yad etmekle kalmayalım; sevdiklerimize onları ne kadar çok sevdiğimizi söyleyelim, ellerini sıkıca tutalım ve yeni bayramlarda anlatılacak yeni ve sıcak anılar biriktirelim. Çünkü hayat, paylaştığımız o küçücük samimi anların toplamından ibaret.



Eski bayramların o huzur veren kokusunu, çocuk neşesini ve sevdiklerinizle bir arada olmanın paha biçilemez sıcaklığını kalbinizde hissedeceğiniz şahane bir bayram dilerim. Mesafelerin sadece yollarda kaldığı, gönüllerin birbirine sımsıkı sarıldığı; büyüklerin dualarıyla, küçüklerin neşesiyle şenlenen o eski sofraların tadında bir bayram geçirmeniz dileğiyle... Bayramınız mübarek, her gününüz bayram tadında olsun.



Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL

Mart 2026

07 Mart 2026

İYİ OLALIM

Mart 07, 2026 2
   İYİ OLALIM

 


Son paylaşımımın üzerinden epey bir vakit geçmiş .. Tabii ki de boş durmuyorum. Geçen sene başladığım resim kursu bir hayli meşgul ediyor beni ve elbette çok sevgili kitaplarım. İnsanın içinde biriktirdiği, söylemek isteyip de söyleyemediği ne çok şey var. Bazen haykırmak, içindekileri kusmak istiyor ama olmuyor. Kendi adıma konuşmam gerekirse, bazen değil çoğunlukla eski çocukluk günlerime gidiyorum. Sanki o anı tekrardan yaşıyormuş ya da yaşamak istercesine... Size de oluyor mu böyle haller bilemem ama benim sıklıkla olur. Bunun geçmişle bağını koparamamakla ilgili bir durum olduğundan yüzde yüz eminim çünkü kopmasını istemiyorum. Çünkü yarım asırlık ömrümün çoğunluğunda en mutlu ama en mutlu olduğum yıllar çocukluğuma ait yıllardı. Sizler de eminim “evet” diyorsunuzdur içinizden... Neden biliyor musunuz ? Çünkü o yıllarda ne yokluktan, ne kavgalardan, ne kötülerden bihaberdik. Varsa yoksa aklımız oyun oynamakta, arkadaşlarımızla birlikte olmakta, komşunun bahçesinden çalacağımız elmada, annemizden yiyeceğimizi bildiğimiz dayağa rağmen yaramazlıktaydı. Güzel günlerdi.. Belki şu an da sahip olduğumuz bir telefona, bir bilgisayara ya da lüks sınıfına giren şeyler yoktu ama mutluyduk. Biz gerçekten mutlu çocuklardık. Çünkü bizleri yetiştiren anne babalarımız iyi insanlardı. Onlardan merhameti, saygıyı, sevgiyi, dürüst olmayı, kısacası insan olmayı öğrendik. Olmayanlar için yorum kapalı, konuşmak ise abes ile iştigal olmak demektir.

Olamamışların dünyasında yaşamak, aynı havayı solumak, yanyana durmak... Aynı şeyleri düşünmemek ne korkunç bir şey. İşte o yüzden basit bir yaşamın aksine şiddeti, öfkeyi, kötülüğü arzulayanlar ve sırf bunlardan beslenen insanlarla çevrili bir dünya. İnsan korkmuyor değil. Elbette korkacağız. Yaşamımızın, Yaradanın dışında başka birisi tarafından elimizden alınmasından, yollarda korkarak yürümekten, yarına ne olacak diye düşünmeden edememekten ya da gelecek güzel mutlu günlere erişip erişemeyeceğimizden... İyilik ve kötülük... İki kavram. İşte insanlık burada başlıyor. Tarafını seçeceksin illa ki. Ya iyilerden olup kazanacak ya da kötü olup kaybedeceksin. Kötü olup kazanacağını düşünenler aslında büyük bir yanılgının içindeler. Öyle ki şu an onlara her şey yolunda gidiyor gibi gelse de aslında hiç de öyle değil inanın ki. Eğer inançlı bireylerseniz mutlaka kötülerin kaybettiğini ve er ya da geç iyilerin kazandığını bilirsiniz. O yüzden ben iyi olmayı seçiyorum bugünde, yarında... Belki çok fazla şeyim yok ama önemli olan sahip olamadıklarımda değil bana bahşedilen bir avuç mutlulukta. Sevdiklerimle, sevenlerimle ve şu kısacık ömrümde sahip olduğum yaşadığım, hayat bulduğum, beni ben yapan anılarımda. Önemli olan da bu değil mi!

İyi olalım, iyi insanlar, iyi bir toplum... Kötülükten kim ne kazanmış ki !! Hayat denen şu kısacık zamanda kötülükle, öfkeyle, başkalarına verilen zararlarla elimize ne geçecek ki ! Hadi geçti ya sonra ? Bu işin sonrası yok. Sonrası ölüm, sonrası kaybediş... Sonrası yok oluş....


Bugün içimden geldiği gibi yazmak istedim. Çok yazma isteği olmasa da...


Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL

Mart 2026


12 Ocak 2026

KENDİNLE BARIŞIK OLMAK

Ocak 12, 2026 9
KENDİNLE BARIŞIK OLMAK
Kendinle barışık olmak,
aynaya bakınca kusur saymayı bırakmaktır önce.
Yarım kalmış cümlelerini
geç kalmış sevinçlerini
ve yanlış yerlerde sustuğun anları
aynı masaya oturtabilmektir.
İnsan kendisiyle barıştığında
geçmiş artık bir suç dosyası olmaz;
sadece okunup kapatılmış bir defterdir.
Ne inkâr edersin olanı
ne de sürekli yargılarsın.
“Böyleydim” dersin,
“ve buraya kadar geldim.”
Barış, büyük bir zafer değildir aslında;
her sabah kendine
biraz daha az sert davranmaktır.
Hatalarını savunmadan,
doğrularınla övünmeden
aynı cümlede tutabilmektir kendini.
Kendinle barışık olduğunda
kimsenin onayına yaslanmazsın.
Sessizlik eksiklik değil,
yalnızlık kusur olmaktan çıkar.
İçinde taşıdığın insan
nihayet yorulmadan yürür.
Ve o zaman anlarsın:
Dünyayla aranı düzelten şey
başkaları değil —
kendinle imzaladığın
sessiz bir anlaşmadır.

Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL 
Ocak - 2026