Bu Blogda Ara
29 Ağustos 2026
10 Temmuz 2026
Bugün içimde, dizelerin bile doldurmakta zorlandığı koca bir sessizlik var. Bana şiiri sevdiren, kelimelerin sadece kâğıt üstündeki siyah lekeler değil, kalbe dokunan birer nefes olduğunu öğreten o güzel insan, Ahmet Telli göçüp gitti bu dünyadan. Bir şairin ölümü, sadece bir ömrün sonu değilmiş meğer; onun dizeleriyle büyüyen, teselli bulan, dünyayı onun gözleriyle anlamlandırmaya çalışan bizlerin de içinden bir şeylerin kopup gitmesiymiş.
Herkesin hayatında onu bir yerinden yakalayan, ruhunun kuytularına dokunan bir rehber vardır. Benim rehberim de onun o mağrur, hüzünlü ama bir o kadar da umutlu sesiydi. Ne zaman sığınacak bir liman arasam, ne zaman bu dünyanın haksızlığına, kabalığına karşı içimde bir isyan büyütsem, kendimi hep onun dizelerinde bulurdum.
"Dövüşenler var bu dünyada, rüzgârlar var / Ve kalbini bir mızrak gibi göğe fırlatan çocuklar..." Onun şiirlerinde sadece aşkı, yalnızlığı ya da hüznü bulmadım ben; direnmeyi, ne olursa olsun insan kalabilmeyi, kırıldığımız yerden yeniden yeşermeyi öğrendim. O, bana hüznün de asil bir duygu olduğunu, acının içinden bile nasıl bir parça umut devşirilebileceğini gösterdi. Şiiri sevdiysem, şiirle iyileşebildiysem, bu tamamen onun o naif ve sarsılmaz kalemi sayesindedir.
Şimdi arkasında koca bir külliyat, zihnimize kazınmış yüzlerce dize ve buruk bir yürek bıraktı. "Belki yine geliriz" diyordu bir şiirinde... Gittin işte kaptan. Ama gidişin sadece fiziki bir ayrılık. Çünkü bana kattığın o ilk şiir sevgisi, her dizede çarpan o heyecanlı kalbim olduğu sürece, sen benim için hiç ölmeyeceksin.
Her yağmur yağdığında, her haksızlığa öfkelendiğimde ve her sevdada yine senin sesin yankılanacak içimde.
Güle güle usta, güle güle kalbimin şairi... Bize bıraktığın her bir kelime için sonsuz teşekkürler.
Ruhun şad olsun.
Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL
&
SOLUK SOLUĞA
"Uçurumlar var diyordun, insanlığın önünde
Ölüm diyordun, her solukta pusuda
Oysa biz bir aşkın tel örgülerinde
Kuşlar gibi çırpınan iki yaralı sığıntıydık."
Çocuksun Sen
"Çocuksun sen sesinin rengi çocuk
Dünyanın bütün sabahları seninle uyansın
Ve her şey seninle başlasın yeniden...
Çocuksun sen, unuttun mu Sınıfta kaldığını hüzün dersinden Ve ne zaman gelsen bir bayram gibi Gözlerinin içi gülerek gelirdin."
BELKİ YİNE GELİRİM
"Gidiyorum bu şehirden, içimde bir çocuk
Ağlıyor, gizlice el sallıyor arkamdan
Gidiyorum, ama gözlerim kalıyor sende
Belki yine gelirim, bir yağmur ikindisinde...
Çünkü bir çığlık gibi büyür içimde
Seni sevmenin o amansız macerası."
HÜZÜN İSYAN OLUR
"Hüzün taze bir ekmek gibi bölüşülürken
Biz o ekmeğin katığına isyanı sürdük
Çünkü bilirdik, hüzün tek başına
Bir yenilgidir karanlığın karşısında."
30 Haziran 2026
Aşkın ne olduğunu öğrenmediğimizden zaar
ilk gördüğümüze aşk demişiz heyhat
aşk, dağlara taşlara kazınmadıktan sonra
bahar olsa yüreğinde ne yazar
yaz gelse neye yarar.
Bir de kırılgan kalbin varsa
tozunu attırsan da şu dünyanın
her gördüğünü aşk sandığının
nice dertleri vardır
yandığının...
aşk, öyle kolay olsaydı
sultan olurdun her kalbe
görünmez bir tılsım ekerdin de;
dolaşırdın dilden dile.
Sevmeyi bilenlerin kalbinde
yer arardın kendine.
Kaybettiğin her aşkın ardından
yasını tutardın belki de...
Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL
HAZİRAN 2026
18 Haziran 2026
Kuşlar da uçuyor
insan hiç uçar mı !
Gözden düşünce
Yalnızlığa terkedilince
bir gün olsun kapısı çalınmayınca
ömürden ömür giderken
ölünce...
ölünce insan da uçar kuşlar gibi
özgürlüğüne doğru
herşeyden herkesden uzaklara
belki de
terkedince bu zalim dünyayı
unutur gider derdi tasayı
kaybolur sonsuzluğun içinde
başka alemlerde seyre dalarken
ölür ve uçar insan da
kuşlar gibi...
Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL
2026
11 Haziran 2026
Son zamanlarda durup kendimi, etrafımı, modern dünyanın bitmek bilmeyen o "daha fazlası" histerisini izliyorum. Herkes bir yerlere yetişme, bir şeyleri başarma ve en önemlisi "birileri olma" derdinde. Hepimizin içinde, adına kimi zaman hedef, kimi zaman ideal, çoğunlukla da kibarca "kişisel hırs" dediğimiz o canavar yatıyor.
Peki, bizi büyüttüğünü sandığımız bu hırs, aslında bizi yavaş yavaş tüketen bir virüsse?
Zirve Yanılsaması: Vardığın Yer Sadece Yeni Bir Başlangıç
Hırs, insana muazzam bir illüzyon sunar: “Şu eşiği de geç, o koltuğa da otur, şu kadar parayı da kazan, işte o zaman rahatlayacaksın.” Oysa bu, ufuk çizgisine doğru koşmaya benzer. Yaklaştığını sanırsın ama o hep aynı uzaklıktadır.
Bir dağı tırmanırken sadece zirveye odaklananlar, yol boyunca açan çiçekleri, yüzlerine vuran rüzgârı ve yanlarında yürüyen insanları asla fark edemezler. Zirveye ulaştıklarında ise onları bekleyen şey genellikle büyük bir zafer duygusu değil, "Eee, şimdi ne olacak?" boşluğudur.
Çünkü hırsın doğasında tatmin olmak yoktur. O, ulaştığı her başarıyı anında sıradanlaştırıp gözünü bir sonrakine diken, obur bir duygudur.
Hırs ve Azim Arasındaki İnce Çizgi
Burada kendimize şu dürüst soruyu sormamız gerekiyor: Ben azimli biri miyim, yoksa hırslı mı?
Bu iki kavram toplumda sıkça karıştırılsa da aralarında uçurumlar var.
*Azim; yaratıcıdır, sürece odaklanır, üretmekten keyif alır ve en önemlisi içinde sevgi barındırır. Düştüğünde ayağa kalkacak gücü kendinde bulmaktır.
*Hırs ise; yıkıcıdır, sadece sonuca odaklanır. İçinde sevgi değil, korku ve kıyas barındırır. Başkalarından daha iyi olma dürtüsüyle beslenir. Hırslı insan, kendi değerini sadece kazandığı zaferlerle ölçer.
Hırs, insanı kendi hayatının kölesi yapar. Sizi, "şimdi ve burada" olmanın huzurundan mahrum bırakıp, hiç gelmeyecek bir "gelecekteki mutluluk" vaadiyle uyutur.
Kendimize Dönme Vakti
Günün sonunda, hepimiz bu dünyaya bir kereliğine geliyoruz. Ve hiçbirimiz arkamızda bıraktığımız unvanları, banka hesaplarını veya kazandığımız hırslı savaşları öbür dünyaya götüremiyoruz. Hayat, sadece "başarı hikayelerinden" ibaret olmak için çok kısa ve çok kıymetli.
Sözün özü; hayatı ıskalamamak için hırslarımızın bizi yönetmesine izin vermeyi bırakmalıyız. Başarıyı bir amaç değil, sadece yürüdüğümüz yolun doğal bir getirisi olarak gördüğümüz gün, gerçekten özgürleşeceğiz.
Kendime ve bugünün dünyasında kaybolan herkese küçük bir hatırlatma: Bazen en büyük başarı, sadece sakin kalabilmek ve olduğun halinle yetinebilmektir.
Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL
Haziran 2026
18 Mayıs 2026
Bazen bazı şeyleri gerçekten durduramıyoruz.
Ne zamanı, ne içimizden geçenleri, ne de birine alışmayı…
Her şey akıp gidiyor; insanlar değişiyor, şehirler uzaklaşıyor, sesler yabancılaşıyor. Ama insanın içinde bazı anlar olduğu gibi kalıyor. Bir şarkının tam ortasında, gece uyumadan önce tavana bakarken ya da kalabalığın içinde sebepsizce gelen o boşluk hissinde…
Galiba en çok da zamanı durdurmak istiyoruz.
Bir sofrayı biraz daha uzun sürsün diye yavaş topluyoruz mesela. Sevdiğimiz biri gülerken gözünün içine daha dikkatli bakıyoruz. Çünkü biliyoruz; birazdan o an geçmiş olacak. Ve hiçbir şey aynı haliyle geri dönmeyecek.
İnsan büyüdükçe bunu daha iyi anlıyor.
Hayatın büyük kırılmaları değil bazen, küçücük detaylar can yakıyor. Eskiden her gün konuştuğun biriyle artık sadece “arada sırada” konuşmak… Bir evin kokusunu özlemek… Çocukken uzun gelen yaz akşamlarının şimdi bir kahve molası kadar kısa sürmesi…
Ama yine de güzel bir tarafı var bunun.
Durduramadığımız şeyler bize yaşamayı öğretiyor. Kıymet bilmeyi, sarılmayı, beklemeyi, bazen de sessizce kabullenmeyi… Belki de hayat tam olarak budur; geçeceğini bile bile bir şeyi sevmek.
Ve insan en çok burada yoruluyor zaten.
Kalmasını istediği şeylerle vedalaşa vedalaşa büyüyor.
Yine de içimde küçük bir umut var.
Belki hiçbir şeyi durduramayız ama bazı hisler iz bırakır. Birinin sesi, bir cümle, bir bakış… Yıllar geçse bile insanın içine dokunduğu yerde yaşamaya devam eder.
Sanırım mesele zamanı durdurmak da değil.
Geçip giderken bile gerçekten hissedebilmek.
Bir de bazı hatıralar var…
Üzerinden yıllar geçse bile insanın içinden eksilmiyor.
Mesela eski bir mesajı silmeye kıyamamak gibi. Artık konuşmadığın birinin ses kaydını durup dururken tekrar dinlemek… Çocukluğundaki evin önünden geçince içinin sebepsizce sıkışması… Çünkü insan aslında mekânları değil, orada bıraktığı halini özlüyor.
Eskiden herkes daha yakındı sanki.
Akşam olunca bir evin ışığı yanardı, içeride birileri çay koyardı, televizyon sesi gelirdi mutfaktan… Şimdi aynı insanlar hâlâ yaşıyor belki ama hiçbir şey eski yerinde değil. Aynı masalar kuruluyor ama eksik sandalyeler var artık.
Bazı vedalar da hiç yaşanmıyor aslında.
Kimse “gidiyorum” demiyor. Bir gün son kez görüşmüş oluyorsun ama bunu o an bilmiyorsun. Son kahkaha, son sarılma, son yürüyüş olduğunu yıllar sonra fark ediyorsun. İnsan en çok buna üzülüyor belki de; bazı anların son kez yaşandığını bilememeye…
Bazen eski fotoğraflara bakıyorum.
Bir köşede çocuk halimiz duruyor. Yüzümüzde hiçbir şey bilmemenin huzuru… Hayatın bu kadar yorabileceğini bilmeden gülüyoruz. O fotoğraflardaki insanlara bakınca içim burkuluyor. Çünkü bazılarını kaybettik, bazıları değişti, bazılarıysa hâlâ yaşıyor ama artık eskisi gibi bakmıyor gözlerinin içi.
Ve ne garip…
Bir zamanlar “asla unutamam” dediğimiz acılar bile zamanla sessizleşiyor. Ama tam geçti sanırken bir şarkı çalıyor mesela. Bir koku geliyor burnuna. Ya da biri eski sevdiğin gibi gülüyor. İşte o an anlıyorsun; insan hiçbir şeyi tamamen geride bırakamıyor.
Sanırım kalbimizin içinde küçük bir oda var.
Kimsenin bilmediği, kapısını sadece geceleri açtığımız bir oda… İçinde yarım kalmış konuşmalar, gönderilmeyen mesajlar, özlenen insanlar ve geri dönmeyecek günler duruyor. Ne kadar büyürsek büyüyelim, o oda hiç kapanmıyor.
Ve belki de hayat…
Biraz bununla yaşamayı öğrenmek.
Geçmişe dokunamadan onu sevmeye devam etmek demektir...
Belki bir gün hepimiz bambaşka hayatların içinde kaybolacağız.
Başka şehirlerde uyanacağız, başka insanlarla konuşacağız, başka dertlerle yorulacağız… Ama içimizin bir yerinde hep aynı insanlar yaşayacak. Birlikte güldüğümüz o akşamlar, sabaha kadar edilen sohbetler, çocukluğumuzun telaşsız günleri… Hepsi sessizce bizimle kalacak.
Ve yıllar sonra bile, bir yerde ansızın durup geçmişi düşüneceğiz.
Belki bir pencere kenarında, belki gece herkes uyuduktan sonra… İçimizden birinin adı geçecek. Bir özlem oturacak boğazımıza. Çünkü bazı insanlar gitse bile yok olmuyor. Bazı anılar eskimiyor. Ve insan en çok da geri dönemeyeceğini bildiği şeyleri özlüyor.
Şimdi dönüp bakınca anlıyorum…
Meğer hayat dediğimiz şey; biraz geç kalmakmış, biraz özlemekmiş, biraz da kıymetini tam anlayamadığımız günleri içimizde taşımakmış.
Ve galiba biz, durduramadığımız zamanın içinde;
sevdiklerimizi, anılarımızı ve eski halimizi kaybetmemeye çalışan insanlardık sadece…
Ama yine de ne olursa olsun, iyi ki yaşandı diyebildiğimiz insanlar oldu hayatımızda.
İyi ki bir zamanlar gerçekten güldük.
İyi ki bazı anlar kalbimize bu kadar derin dokundu.
İyi ki,,, iyi ki !...
Hayatınıza dokunan ya da hayatınızın herhangi bir evresinde gelip geçen ve size iyi ki dedirten yaşanmışlıklarınızın, anılarınızın ve size gerrçekten değer veren insanların var olması dileğiyle...
Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL
Mayıs 2026





