Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

28 Ekim 2026

CUMHURİYET, BİLHASSA KİMSESİZLERİN KİMSESİDİR

Ekim 28, 2026 0
CUMHURİYET, BİLHASSA KİMSESİZLERİN KİMSESİDİR


Cumhuriyet kelimesi, Türkçe'ye Arapça'dan geçen ve halk, topluluk, kalabalık ve kum yığını anlamlarına gelen, cumhur kelimesinden türemiş ve “iyet” ekini alması ile birlikte halka ait olan ve halkın idaresi anlamlarına gelen cümhuriyyat biçiminde oluşmuştur.

Tarihsel gelişimine baktığımızda ise, Osmanlı döneminde ilk olarak Venedik gibi seçilmiş yöneticilerle yani halkın seçtiği yöneticilerle idare edilen Avrupa devletlerinin yönetim şeklini tanımlamakta kullanmıştır. 1669'da ki Venedik cumhur ifadesi gibi...

1790-1792 yılları arasında ise, özellikle Fransız İhtilali sonrası kurulan rejimi ve bu devrimci siyasi görüşü karşılamak üzere Osmanlı entelektüel dilinde yaygınlaşmıştır.

Batı dillerindeki karşılığına ise baktığımızda “Rebuplic”kelimesinin Latince “kamusal şey, kamu malı, halkın işi” anlamlarına gelen “res publica” tamlamasından geldiğini görmekteyiz.

Cumhuriyet kelimesinin köken ve tanımlarına baktığımızda ise gördüğümüz şey devlet yönetimi gibi bir idare rejiminin tamamen halk tarafından seçilen, onaylanan kişiler tarafından belirlenen süre içerisinde yürütülmesi, idare edilmesini kapsamaktadır.

Cumhuriyet, sadece bir yönetim biçimi ya da anayasal bir metin değildir; benim gözümde bu toprakların gördüğü en büyük adalet hareketidir. Mustafa Kemal Atatürk’ün o derin ve sarsıcı ifadesiyle, "Cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin kimsesidir."

Bu söz, cumhuriyet rejiminin kalbidir. Monarşinin, padişahlığın ya da kişisel egemenliklerin hüküm sürdüğü eski dünyada, insanın değeri soyundan, sopundan ya da servetinden gelirdi. Arkası olmayan, gücü bulunmayan, Anadolu’nun ücra bir köyünde doğan bir çocuk, kaderiyle baş başaydı. İşte Atatürk ve yol arkadaşları, cumhuriyet rejimiyle bu makus talihi kökünden değiştirdiler.

Cumhuriyet, devletin gücünü arkasızların, yetimlerin, bu ülkenin sessiz çoğunluğunun arkasına bir kalkan gibi yerleştirmektir. Hiç kimsenin bu ülkede "ben yalnızım, benim sahibim yok" dememesidir. Çünkü cumhuriyette en büyük sahip, adaletiyle ve eşitlik ilkesiyle bizzat devletin kendisidir. Atatürk’ün kurduğu bu rejim sayesinde, yalın ayaklı bir köy çocuğu bugün bu ülkenin profesörü, mühendisi, valisi ya da cumhurbaşkanı olabiliyor. Cumhuriyet, fırsat eşitliğidir; kimsesiz bir çocuğun hayallerine pranga vurulmasını engellemektir.

Ben cumhuriyete baktığımda, sadece ilan edildiği o şanlı günü değil; sarayların imtiyazından alınıp halka teslim edilen o büyük egemenliği görüyorum. Atatürk’ün bizlere bıraktığı bu miras, insana sadece yurttaş olduğu için değer veren, onu her türlü şahsi tahakkümden koruyan bir özgürlük kalesidir. Bugün eğer başımız dik yürüyebiliyorsak, kimsesiz hissettiğimiz anlarda bile bu devletin ve bu rejimin eşit birer evladı olduğumuzu biliyorsak, bunu Atatürk’ün vizyonuna ve cumhuriyetin o kapsayıcı şefkatine borçluyuz. Kimsesizlerin kimsesi olan cumhuriyet, ilan edildiği günkü kadar taze bir inançla, bizim en güvenli sığınağımız olmaya devam edecektir.

İşte bu yüzden cumhuriyet, benim için sadece geçmişe duyulan bir saygı duruşu değil, geleceğe doğru atılan her adımda korunması gereken en kutsal kaledir. Atatürk, bu rejimi kurarken aslında bir toplumun ruhunu küllerinden yeniden inşa etti. Kul olmaktan çıkıp birey olmayı, tebaa olmaktan sıyrılıp "yurttaş" olabilmeyi biz bu topraklarda cumhuriyetle öğrendik.

Eğer cumhuriyetin o kapsayıcı gölgesi olmasaydı, gücü elinde bulunduranların fermanlarıyla savrulan, hakkını aramaktan aciz yığınlar olarak kalacaktık. Ama bugün, cumhuriyet rejimi sayesinde biliyoruz ki; bu ülkenin her bir ferdi hukuk önünde eşittir. Hiç kimse bir başkasından soyu, inancı ya da ekonomik gücü nedeniyle üstün değildir. En zayıfımızın, en çaresizimizin dahi hakkı, Atatürk'ün kurduğu bu devletin namusuna emanettir.

Cumhuriyetin "kimsesizlerin kimsesi" olma vasfı, bizlere aynı zamanda büyük bir sorumluluk yüklüyor. Bu rejimin gerçek koruyucuları olarak bizler, nerede bir haksızlık, nerede bir yalnızlık görsek cumhuriyetin o şefkatli elini oraya uzatmakla mükellefiz. Atatürk’ün, "Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister" sözü, tam da bu toplumsal uyanışı ve adaleti ayakta tutma görevini anlatır. Bizler zihnimizi ve vicdanımızı hür tuttukça, cumhuriyet de o kimsesiz çocukların, geleceğe umutla bakan gençlerin sığınağı olmaya devam edecektir.

Atatürk’ün, "Cumhuriyet, fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister" sözünü rehber edinerek; gözü yaşlı bir ananın ümidi, yarınsız kalmış bir çocuğun sığınağı, bu toprakların en derin yaralarına merhemdir. Atatürk’ün bizlere bıraktığı bu kutsal emanet, sadece bir yönetim şekli değil; her birimizin bu vatandaki varlık sebebidir. Göğsümüzde taşıdığımız bu gurur ve minnetle, cumhuriyetin gölgesinde hiç kimsenin kendini yalnız hissetmeyeceği aydınlık yarınları hep birlikte inşa edeceğiz. Ulu Önderimizin yaktığı bu şefkat meşalesi, kalbimizde bir an bile sönmeden sonsuza dek yanmaya devam edecektir.

“Benim nâçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır" sözünü ruhumuza kazıyarak, emanetine son nefesimize kadar sahip çıkacağımıza dair verdiğimiz sarsılmaz bir bağlılık yeminiyle,,,

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün bizlere bıraktığı bu mukaddes miras, ilelebet payidar kalacaktır!



NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE !

CUMHURİYET BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN


MEHPARE ÖĞÜT ŞENGÜL

EKİM 2026




 

19 Ekim 2026

VAZGEÇME, SABAH VAR

Ekim 19, 2026 4
VAZGEÇME, SABAH VAR


Güzel günlere olan inancını yitirme…
Biliyorum,
bazı geceler vardır,
sabahı hiç gelmeyecek sanırsın.
Duvarlar üstüne üstüne gelir,
sessizlik büyür odanda,
insan kendi kalbinin sesinden bile yorulur.

Öyle zamanlarda
“Geçecek” demek kolaydır başkasına.
Ama sen bilirsin
geçmeyen saatlerin ağırlığını,
kimseye anlatamadığın kırgınlıkları,
gülümserken içine sakladığın
o derin sızıyı…

Yine de vazgeçme.

Çünkü hayat,
her zaman en güzel yüzünü
hemen göstermez insana.
Bazen önce sınar seni,
bazen eksiltir,
bazen elinden tuttuğun ne varsa
birer birer bırakır avuçlarından.

Ama sonra…

Hiç ummadığın bir anda
bir ışık düşer yüreğine.
Bir sabah uyanırsın,
pencereden içeri giren güneş
eskisinden biraz daha sıcak gelir.

Ve anlarsın;

Meğer bitmemiş.
Meğer hayat,
sadece seni başka bir başlangıca hazırlıyormuş.

Öyleyse
bugün ağlıyorsan ağla.
Yorulduysan biraz dinlen.
Kırıldıysan sus.
Ama kendinden vazgeçme.

Çünkü bazı yaralar
iyileşmek için zamana,
bazı umutlar
gerçek olmak için sabra ihtiyaç duyar.

Unutma;

Kış, bahara düşman değildir.
Gece, sabahın düşmanı değildir.
Her karanlığın içinde
gizlice büyüyen bir aydınlık vardır.

Sen yeter ki
kalbinin kapısını tamamen kapatma.

Belki bugün değil,
belki yarın da değil…

Ama bir gün
öyle güzel güleceksin ki,
bugün döktüğün bütün gözyaşlarına
uzaktan bakıp
“İyi ki dayandım,” diyeceksin.

Ve belki o gün
anlayacaksın;

Bazı geceler
sabahı geciktirir,
ama sabahı asla öldüremez.

Bu yüzden
ne olur,
güzel günlere olan inancını yitirme.

Çünkü hayatın
henüz yazılmamış sayfaları var.

Henüz karşılaşmadığın bir iyilik,
henüz duymadığın bir cümle,
henüz sarılmadığın bir insan,
henüz yaşayacağın bir mutluluk var.

Ve belki de
bütün hikâyenin en güzel cümlesi
henüz yazılmadı.

Dayan…

Biraz daha.

Çünkü bazen
insanın hayatı,
tam vazgeçmek üzereyken
yeniden başlar.

Ve sen bilmiyorsun…

Belki de
beklediğin o güzel günler
çoktan yola çıktı.

Sadece
henüz kapını çalmadı.

Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL
Ekim 2026


 

07 Ekim 2026

ÂŞIK SEYRANİ

Ekim 07, 2026 2
ÂŞIK SEYRANİ


Âşık Seyrani (1800-1866), 19. yüzyılda yaşamış en önemli Türk halk ozanlarından ve hiciv (taşlama) ustalarından biridir.

Doğum ve Asıl Adı: Asıl adı Mehmet'tir. Kayseri'nin Develi (eski adıyla Everek) ilçesinde doğmuştur. Doğum tarihi kaynaklarda 1800, 1805 veya 1807 olarak geçer.

  • Eğitimi: Yoksul bir mahalle imamı olan Cafer Efendi'nin oğludur. Memleketinde medrese eğitimi almıştır.

  • Gezileri ve Yaşamı: Bir süre İstanbul'da bulunmuş, ardından Anadolu ve çevre bölgeleri (Halep, Bağdat gibi) gezmiştir. Yaşamı boyunca büyük maddi sıkıntılar ve yoksulluk çekmiştir.

Ölümü: 1866 yılında doğduğu yer olan Develi'de hayatını kaybetmiştir

Âşık Seyranî, köken ve tarikat mensubiyeti olarak doğrudan Alevi-Bektaşi kökenli veya Alevi bir aileden gelmemektedir; Kayseri'nin Develi (Everek) ilçesinde yoksul bir mahalle imamının çocuğu olarak dünyaya gelmiştir ve kaynaklarda genel olarak Nakşibendî / Sünni bir çevreye mensup olduğu belirtilir.

Bununla birlikte, İstanbul'da bulunduğu dönemde Alevi-Bektaşi tekkelerine girip çıkmış, tasavvufi zevki ve bu geleneğin söyleyiş biçimlerini yakından tanımıştır. Bu nedenle şiirlerinde Hz. Ali, Ehl-i Beyt sevgisi ve On İki İmam gibi Alevi-Bektaşi edebiyatında sıkça kullanılan tasavvufi kavramlara ve motiflere genişçe yer vermiştir. Özetle; kendisi doğduğu çevre itibarıyla Alevi değildir, ancak şiirlerinde Alevi-Bektaşi kültüründen ve tasavvufundan etkilenmiş, bu iki kültürü harmanlayan bir halk şairidir.

Hiciv ve Mizah: Seyrani, halk şiirinde özellikle eleştirel mizahın ve taşlamanın (hiciv) zirve isimlerindendir. Dönemindeki aksaklıkları, adaletsizlikleri ve toplumsal bozulmaları cesurca eleştirmiştir.

  • Vezin Kullanımı: Hem halk şiirinin temeli olan hece veznini hem de Divan edebiyatı nazım biçimlerinde kullanılan aruz veznini ustalıkla kulanmıştır.

  • Üslubu: Çağındaki yenilikleri ve toplumsal değişimleri yakından takip ederek şiirlerine yansıtmıştır. Halkın duygularına tercüman olduğu için halk arasında büyük bir saygınlık ve şöhret kazanmıştır.

Âşık Seyrânî, tek bir divan veya kitap oluşturmamış; şiirleri cönklerde, el yazması defterlerde ve halk dilinde günümüze ulaşmış 800’ün üzerinde şiirden (taşlama, koşma, semai,destan,nefes) oluşan bir külliyata sahiptir.

Öne Çıkan Eserleri ve Şiirleri

Seyrânî'nin bilinen en ünlü şiirleri ve halk arasında dilden dile dolaşan eserleri şunlardır: 

  • Eski Libas Gibi ("Eski libas gibi âşıkın gönlü")

  • Âlemde Bir Devir Dönüyor Amma

  • Ağlar Gezerim Aşkın Derdine Düşeli

  • Dünya Olur Bir Gün Harab

  • Muhabbet Yelleri

  • İdris Terziliği İcat Etmeden

  • Eyvah Fukaranın Beli Büküldü

  • Can İpini Ten Yününden

Sanatının Genel Özellikleri

  • Türler: Ağırlıklı olarak hece vezniyle yazdığı koșma, semai, destan ve şathiyeleriyle tanınır; bunun yanı sıra aruz ölçüsüyle yazdığı gazel ve divanları da vardır.

  • Temalar: Toplumsal yergiler (taşlama), rüşvet ve adaletsizlik eleştirileri, aşk, tasavvuf ve hikemiyat (bilgelik) şiirinin temelini oluşturur.

Özetle Seyrânî, edebiyat tarihimizde haksızlıklara karşı halkın sesi olmuş, korkusuzluğu ve keskin zekasıyla "taşlama geleneğinin" simge ismi haline gelmiştir.


Hak yoluna gidenlerin
Asa olsam ellerine
Er pir vasfın edenlerin
Kurban olsam dillerine
Torunuyuz bir dedenin
Tohumuyuz bir bedenin
Münkir ile ceng edenin
Silah olsam bellerine
Bir üstada olsam çırak
Bir olurdu yakın ırak
Kemiğimi yapsam tarak
Yâr zülfünün tellerine
Bir kâmilin yolun tutsam
Aşk oduna yanıp tütsem
Bülbül gibi feryat etsem
Muhabbetin güllerine
Vücudumu kavursalar
Yönüm yâre çevirseler
Harman gibi savursalar
Muhabbetin yellerine
Seyranî kaldır parmağın
Vaktidir Hakka durmağın
Deryaya akan ırmağın
Katre olsam sellerine

Son zamanlarda severek dinlediğim bu şiir Gönül Atalay tarafından bestelenerek müzik platformlarında yerini almıştır. Dinlemek için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz.. 



09 Eylül 2026

ÇOCUKKEN SIRADAN GELEN, ŞİMDİ ÖZLEDİĞİMİZ HER ŞEY

Eylül 09, 2026 4
ÇOCUKKEN SIRADAN GELEN, ŞİMDİ ÖZLEDİĞİMİZ HER ŞEY

 


Biz sıradan zevkleri olan sıradan çocuklardık.

Arka mahallede koşturan, salya sümük eli yüzü kirli

düşünce dizleri kanayan

ağaçtaki meyveyi yıkamadan yiyen

sokağın ablalarına imrenen

komşunun oğluna aşık olup

teyzen, halan, dayın geldiğinde mutlu olan

küçük yaşamları olan sıradan insanlardık

dünyanın ve yaşamanın hakkını veren.

Biri öldüğünde üzülen

yemekten kesilen

oyundan vazgeçen

gerçek insanlardık biz

duyguları olan

gözyaşı akıtan

vicdanlı, namuslu...

büyüğüne saygılı

küçüğünü seven

eş, dost, akraba hatrını bilen

her gece gökte ki yıldızları sayan

ya da yoldan geçen arabaları saymak için pencere önlerinde bekleyen

bazen de anne korkusuna rağmen küçük yaramazlıklar yapan

kimi zaman bir terlik, belki de bir dayak ile karşılık bulan

her şeye rağmen yine de güzel çocuklardık;

güzel çocukluk yaşadık biz..

yarınlar için endişe duymadan

türlü türlü hayalleri olan

vatan millet aşkıyla yanan

güzel çocuklardık biz

bu ülkenin güzel insanlarıydık vesselam.


Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL

 EYLÜL 2026


04 Eylül 2026

NORMAL SANDIĞIMIZ GARİP ŞEYLER

Eylül 04, 2026 0
 NORMAL SANDIĞIMIZ GARİP ŞEYLER

 

Günlük hayatımızın tüm koşuşturmacası içerisinde, aslında hepimizin telaşının olduğu anlarda bile sıradan, normal karşıladığımız ancak garipsenebilecek pek çok şeye de tanık oluyoruz..

Bilemiyorum belki de sadece bana garip gelen, ama başka insanlar için oldukça sıradan şeyler... Mesela birkaç örnek vermek gerekirse;


_Telefonla konuşurkan ayakta dolaşmak.

Bir insan telefonla konuşurken ne amaçla ayakta dolaşır bunu hala anlamış değilim. Yani konuştuğun insan tam da karşında olsa yine aynı şekilde ayağa kalkıp mı konuşacaksın. Belki bir açıklaması vardır ama bana gerçekten garip geliyor.


_Bir mağazaya girdiğinizde çalışanın “yardımcı olabilir miyim” sözüne karşılık “sadece bakıyorum” demek.

Bu, o sorunun cevabı değil. Neye, kime bakıyorsun. Ajan mısın da bakıyorum diyorsun. Gizli görevin mi var. Alt tarafı girmişsin bir mağazaya kıyafet ya da her neyse ona bakıyorsun. Sanki mağaza senin babanın da her şeyin yerini elinle koymuş gibi bir sen biliyorsun. Gerçekten normal gibi görünse de garipsenecek bir davranış şekli değil mi sizce de!


_Birinin bize el salladığını sanıp karşılık vermek ama aslında arkamızdaki kişiye salladığını fark etmek.

Bu hemen hemen hepimizin başına gelmiştir. Yakın zamanda benim de başıma böyle bir şey gelmişti. Karşımda ki kişinin söylediği bir şeyi üstüme alıp cevap vermeye yeltenmem ancak sonrasında başkasına yöneltiğini birkaç saniye içinde anlayıp kendime kızmam ve tuhaf hissetmem.


_Bir yabancıya çarptığımızda özür dilemek ama cansız bir eşyaya çarpınca ona da “pardon” demek.

Bir insana çarptığımızda özür dilemek gayet medenice bir davranış eve ama bunu ya cansız bir eşyaya çarptığımızda ise.. Lise yıllarımda okul dönüşünde arkadaşlarımla birlikte evlerimize kadar yürürdük. Bazen o kadar sakar olurdum ki yine bir gün, arkadaşıma bir şey anlattığım sırada sert bir şeye çarptığımı farkettim ve çok özür dileyerek kendimi geri çektim. Kendimi çekmemle çarptığım şeyin bir ağaç olduğunun farkına vardığımda arkadaşım kahkahalar atmaya başlamıştı. Bu da benim sıklıkla yaptığım sakarlıklardan biriydi ve ardından da özür dilemek adet haline getirdiğim bir davranıştı.


_Market kuyruğunda başka sıraya geçip kendi sıramızın hızlandığını görmek.

Bir markette alış veriş yapmışsınız. Sıraya girmişsiniz. Önünüzde bir sürü insanda sizinle birlikte sırasını bekliyor. Sonra bir bakıyorsunuz ki yan sırada kuyruk daha az oraya geçeyim diyorsunuz. Bir de bakıyorsunuz ki kendi sıranız hızlanmış, geçtiğiniz sırada hala bekliyorsunuz. Hepinizin, hepimizin başına gelmiş şeyler bunlar elbette.


İşte bu ve benzeri türlü türlü olaylar aslında normal gibi görünüp garip sayılabilecek şeyler. Neden garip sayılacak diyorum çünkü; bu ve benzeri olaylar sanki hep bizim başımıza geliyormuş gibi hissediyoruz da ondan. Halbuki hepimizin yaşayıp hissedebileceği şeyler öyle değil mi ! Belki de biraz fazla abartıyoruzdur. Belki de asıl garip olan bizizdir kimbilir...


Düşünün bir bakalım. Size de garip gelen şeyler var mı günlük yaşamınız içinde. Neler hissettiriyor ya da düşündürüyor . İsterseniz paylaşabilirsiniz de benimle...


Sevgiyle....


Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL

29 Ağustos 2026

TARİHİN AKIŞINI DEĞİŞTİREN GÜN: 30 AĞUSTOS

Ağustos 29, 2026 8
TARİHİN AKIŞINI DEĞİŞTİREN GÜN: 30 AĞUSTOS


 

 

BÜYÜK ZAFERİ EN İYİ ANLATAN ŞİİR

…Ayın altında kağnılar gidiyordu.
Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.
Toprak öyle bitip tükenmez,
dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişmeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle.
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık, kısacıktılar,
ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizliyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine. (…)
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru. 

…Dağlarda tek
tek
ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saatı sordu.
Paşalar : «Üç,» dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı. 

…«Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim…
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim…»

NAZIM HİKMET KUVAYI MİLLİYE DESTANI'NDAN ALINTIDIR.