25 Şubat 2009

İÇİNİZDEKİ YAPRAKLAR...

İçinizde yaprak kımıldamaz ya bazen hani.. Hiçbir duygusuz kalmışsınızdır..
Özlemezsiniz kimseyi.. İstemezsiniz hiçbir şeyi.. Sevgi dallarınıza
sular yürümez artık, kurur kalır çıtırtılarla sürgünleri.. Hiçbir cümlenin
başı yoktur ve sonu da; hatta sözcüklerin ilk hecesinde kalır.. Ne fazla,
ne eksiksinizdir, bilemezsiniz, anlayamazsınız...
Bir başka ruhun evinde gibi duyumsarsınız kendinizi, sanki bu
istemsiz konukluğunuzla, kendinizden millerce uzaklaşmışsınızdır...
Silik bir flulukla örtülmüştür geçmişiniz, hatıralarınız;ve bir sis
kaplıdır gözünüzün ufkunda da..
Öründüğünüz kozanızda kalakalmışsınızdır,ne yapacağınızı bir
zamanlar bilmenize ve yapmamanıza rağmen, bu kez ne yapmanız gerektiğini
bile bilemiyorsunuzdur...
Yüreğiniz bir tavan arasıdır, düşleriniz bir yangın bahçesi, umut
martılarınız haykırışsız, elleriniz bir buz pramitine dokunmaktadır sanki,
üşüyemezsiniz bile, üşümeye ya alışmışsınızdır, ya da ısınmak gibi,
üşümeyi de unutmuşsunuzdur çoktan..
Unutmak istersiniz her şeyi, kim olduğunuzu, neler olduğunu ya da
olmadığını,unutarak eksilmek, madem hiç tam olamıyorsanız, sıfırlanmak ..
Bilirsiniz ki aslında; keder, mutsuzluk ve umutsuzluk, ne
kadar,üzerinize bir yaşlı ağaç gibi yığılıp kalsa da, sedefli yeşiliyle ve
turuncu damlalarıyla akıp giden günün gözlerinin taa içine bakıp, hayatı
düşünmek gerekir..
Bir inci avcısı gibi, maviliklerin derinlerine dalıp, istiridyeleri
tek tek arayıp, mutluluk incileri toplamak gerekir yüreğin avuçlarına...
Ve yine bilirsiniz ki, gün batımında, aslında ay doğumunu düşünmek
gerekir karanlıklara inat, ışığa daha çok koşmak gerekir gölgelerde...
Yaşantılarımızı bir kazı yerine çevirmeden, sandukalara saklamadan,
hayatın içinden, duyarak,dinleyerek, anlayarak, hissederek geçmek
gerekir...
Yaşam denizinin derinlerine varmak, suyun yüzeyindeki, çer çöp sap
görüntülerinin arasından, nilüferleri,mavi su güllerini, sedef kabuklarını
bulup, toplamak gerekir; bilirsiniz bunu da..
Ama bazen bilmek de yetmez... Tüm edimleriniz öylesine
ölmüşlüktedir ki, konserve bir yaşamda öylesine sahte bir tazelikle
yorulmuşsunuzdur ki,som olan tüm düşleriniz ve dilekleriniz, öylesine
azarlaştırılmıştır ki,hiçbir bilme ve farkındalık yetmez size...
Acılanmışsınızdır usul usul,bile bile... Sadece durursunuz...
öylece durakalırsınız... ne yapılacakbir şey vardır, ne de yapılmamış bir
şey kalmıştır..
Yaptıklarınızdan mı pişmansınızdır, yapamadıklarınızdan mı?
Yaşamak isteyip de yaşayamadıklarınızın özlemi mi yaşatıyordu sizi,
yoksa yaşayamadıklarınızın girdabında mı tükendiniz?
Erteleyip, biriktirdiğiniz düşlerinizin sancısı mı şu an
kıvrandıran sizi;yoksa hiçbir sancıyı hissedemeyecek kadar geç mi kaldınız
artık..??
En çok unutmaya çalıştıklarınız mı yaşatıyor sizi, en unutulamaz
olanlara olan özlemleriniz mi..??
En özlediğiniz mi, en çok unutmaya çabaladığınız, yoksa o mu en
unutmak istediğiniz..??
Galiba içimizi en çok acıtan, göze alamadıklarımız ve alamadıkça
da, özlemiyle içimizde besleyip büyüttüklerimizdir... Onlar bir an gelir,o
kadar büyürler ki, taşarlar içinizden, bedeninizden, ruhunuzdan, kimsesiz
kalırsınız, kendinizsiz hatta...
Adını koyabildiğiniz hiçbir duyguyu yardımınıza gelmez, duymaz bile
sizi... Sığınaksızsınızdır, kendinize bile...
Iskalanmış yaşam mekanları intikam almaya koyulur sizden... Yaban
kalırsınız, yabancı kalırsınız..
Rüzgarlı bir alev denizini özler gözleriniz, mum alevli... Her titrek aleviyle,hikayesi değişen mum ışıltılı bir denizin, ılık esintilerinin sarhoşluğunda,gömülmek istersiniz evrenin yaşam sularının aynasına... Sular akıp gitse de, denizinizin mum alevleri yerinde kalacaktır, sizin kalacaktır, sizinle kalacaktır, bilirsiniz...
özlersiniz...
istersiniz...
Herşeyi varmış da, hiçbir şeyini kullanmayan o acizliğinizin kınından soyunup, mum alevli sularınıza atlamak, dalmak istersizin, sizi usul usul çağıran,göze alamadıklarınızdan bu kez vazgeçmemek istersiniz...
Yüreğinizin düşler haritasında artık doğru rotada, doğru dağları, nehirleri, şehirleri, ovaları aşarak, yol almak, göze almak zorundasınızdır..
İçinizde büyütüğünüz o çığın altında, bir kez daha kalmak, acılanamayacak kadar bile hissizleşmek istemiyorsanız yeniden -ki belki bir dahaki sefer, bir son şansınız bile olmayacaktır, şimdi bile bu kadar donakalmış, durakalmışlığınızla, içinizde bir daha geri gelmemek üzere giden bir şeylerin kanat seslerinin kulaklarınızdaki sağırlığına mahkum edilmişliğinde kıvranmaktayken- , yarım bırakmayın artık yüreğinizin serüvenlerini, göze alın..
Yağmursuz bir gökkuşağı olmayın..
Ya da papatyasız bir kır..
Ya da kımıltısız kalmasın içinizin yaprakları...



İran'lı bir şair der ki:
"Aşka uçarsan kanatların yanar"
Bunun üzerine Hz.Mevlana şu cevabı verir:
"AŞKA uçmayacaksan kanat neye yarar?..."


Alıntıdır…

1 yorum:

sarıgül dedi ki...

ne güzel anlatmış insanın ruhunun darladığı,herşeyin önemsizleştiği anları...paylaşımın için teşekkürler sevgiler