04 Aralık 2010



"Yaklaş" diye fısıldadı Dağın Şeyhi. "Daha yakına. Buraya otur."
Başları neredeyse aynı yükseklikteydi. Yüzlerinin arasında sadece bir karış mesafe vardı. Quaim şaşılacak denli güçlü bir sesle konuşuyordu: "Tanrıya inanıyor musun?"
"Sadece inanmakla kalmıyor, onu görüyorumda" diye karşılık verdi Orlando.
"Onu görüyor musun?"
"Yarattıklarıyla her gün karşımıza çıkıyor."
"Demek bir yaratıcıya inanıyorsun! Neden?"
"Bunu nasıl sorabilirsiniz? Göğü ve yeri ondan başka kim yaratabilir?"
"Demek her şeyin birileri tarafından bir zamanda yaratılmış olduğunu düşünüyorsun."
"Elbette, başka türlü nasıl olabilir ki?"
"Peki onu kim yarattı?"
"Kimi?"
"Yaratıcını?"
"Tanrıyı kimse yaratmamıştır. o her daim var olmuştur."
"Tuhaf" dedi Hasan Sabbah. "Söz konusu Tanrı olduğu zaman, başı ve sonu olmayan, her zaman var olan ve var olacak olan bir şeyi tasavvur etmekte güçlük çekmiyosunuz. Ancak sıra Kainata gelince, onu yaratmış olan birine ihtiyaç duyuyorsunuz. Sayısız yıldızla dolu kainatın sonsuzluğuna bak. Ne zamana, ne mekana bağlı olmadan, ezelden beri var ve sonsuza dek var olacak. Bir tanrı olsa bile, böyle bir şeyin birisi tarafından yaratılmış olabileceğine aklın yatıyor mu gerçekten?"
"Ama tanrı..."
"Kaşfol as-Rar, son sır işte bu: Tanrı Yoktur! Tanrı sadece bir düşten ibarettir. Ancak insan düş görmek zorundadır. Aksi takdirde aklını yitirebilir. Biz hepimiz şifa bulmaz birer din budalsıyız."
"Tanrının varlığından şüphe mi duyuyorsun?"
"Varlığından şüphe duymuyorum. onun varolmadığını biliyorum. Yüksek ateşten dolayı sayıkladığımı sanma sakın. Aklım başımda. Şimdi beni iyi dinle! Üç tür insan vardır: Tanrıyı arayan ve bulduktan sonra ona hizmet edenler, Tanrıyı arayan ama bulamayanlar ve ihtiyaç duymadıkları için onu aramayanlar. İlk grup mutlu ama mantıksızdır. Son grup belki mutlu değildir ama mantıklıdır. Durumu kötü olanlar ise ortadakilerdir, çünkü hem mutsuz hemde mantıksızdırlar."
"Tanrıya inanmanın mantıksız olduğunu mu söylemek istiyorsun?"
"Var olmayan bir şeye inanmak mantıklı bir davranışmıdır?"
"Hayatta gerçekleştirilmesi en güç olay imandır."
"İman gerçek olan her şeyi gerçek olmayana dönüştürür."
"Tanrı varolan her şeyin yaratıcısıdır."
"O bizi değil, biz onu yarattık."
"Ya Muhammed ve İsa?"
"Onlarda da bunu biliyordu. Sırra vakıf olmuşlardı."
"Yani Tanrının varolmadığını bildiklerinimi söylüyorsun?"
"Evet"
"Demek onların birer yalancı olduğunu düşünüyorsun."
"Hayır, onlar insanlara yalan söylemediler. Onlara, insanlığa verilebilecek olan en değerli şeyi sundular: Ölümsüzlük hayali. Bunun yanında gerçeğin ne inemi kalır ki? Biz gerçeğe sahip olduğundan daha büyük önem veriyoruz. Bir düşüncenin gerçeğe dönüşmesinden daha büyük bir hayal kırıklığı var mıdır?"
"Nasıl olur? Tanrı uğruna yaşamlarını feda eden bunca insan, bir hiç uğruna mu öldü?"
"Tanrı uğruna savaşmak mümkün değildir. Kuran'ın 29. suresinde şöye yazar: 'Allah uğruna savaşan, kendi ruhunun kurtuluşu için savaşmış olur. Allah kendi yarattıklarına ihtiyaç duymaz.'"
"Fakat neden..."
"Yaşamın nasıl olması gerektiği konusundaki görüşlerimiz, yaşamın gerçekte nasıl olduğuyla örtüşmüyor. Etimizin yaşlanması, geçiciliği, çürümüşlüğün pis kokusu midemizi bulandırıyor. Demek insan Tanrının suretinde yaratılmış! Ne büyük bir yanılgı! İnsan, varlığının sadece kısa süreli olduğunu kabul etmek zorunda değil. Suya ve havaya nasıl ihtiyaç duyuyorsa, ruhu da ölümsüzlük düşüncesine o denli ihtiyaç duymakta. Kendisini kotuyan yüce bir varlığa iman etmek, en zayıf insana bile muazzam bir güç kazandırır. Mesele Tanrının var olup olmaması değil. Esas önemli olan, ona duyulan inanç. Dinler bu nedenle bu kadar büyük önem taşır. Onlar olmasaydı, insanın hayvandan farkı olmazdı. Tanrının suretinde yaratıldığı inancı, insana onur ve sorumluluk duygusu kazandırmıştır."

Quaim bitkin bir ifadeyle sustu. Uzun bir moladan sonra tekrar konuşmaya başladı:
"Dinleri bu kadar büyük yapan şey, insanların onlara bağladıkları umuttur. İyi ve adil bir varlığa inanmak, insanları daha soylu kılıyor. Tanrı sadece bir ideal, ama ideallerimiz varlığımızın iyi kısmı değilmidir? Gerçek o kadar acınası, o kadar zavallı ki! Tanrının varolmadığı firkinde insanı avutan bir şeyler var. En büyük vahiy sessizliktir, hiçliktir. Yaşamımızın en önemli anlarında etrafımızı sessizlik kaplar. bir insana sevgiyle baktığımızda, yada onun için matem tuttuğumuzda sessizliğe bürünürüz. Dinlerken, okurken, düşünürken ve dua ederken de suskunlaşırız. İnsan aklının ulaştığı belli bir merhalede, düşünceler bile bizimle konuşmatan vazgeçer. Aydınlanma karanlıktan, varlığın en yüksek konumuda hiçlikten doğar. Bu, Tanrı içinde geçerlidir. İşte Aşa Atu as-sırra, seni sırra vakıf ettim..."
"Peki eğer Tanrı yoksa geriye ne kalıyor?"
"Sen. Eskisinden daha da büyük olarak sen kalıyorsun geriye. çünkü artık ipleri Tanrının elinde olan bir piyon değilsin. Güneşin her doğuşunda kutsallık bulunur. Kutsallık yağmurdadır, kutsallık dağların zirvesindedir, çöllerin derinliklerindedir. Kutsallık yaşlı ağaçlardadır, mağrur çehrelerdedir, her tatlı su kaynağındadır. Kutsallık başkalarına armağan ettiğimiz gülüştedir, döktüğümüz yaşlardadır. Çocuklarımızın gülümseyişindedir. Dünya, insanı hayretten hayrete düşüren mucizelerle dolu. Mesela yıldızlarla kaplı göyüzü, bunların en güzel örneği. Ve sen hala bir Tanrıya ihtiyaç duyuyorsun öyle mi? Yaşamın amacı Yaşamın ta kendisidir. Aşa Atu as-sırra..."

Hiçbir şey ümit etmiyorum.
Hiçbir şeyden korkmuyorum.
Ben özgürüm...

O gece Orlando'nun gözüne uyku girmedi.
Tanrı yok. Ne müthiş bir düşünce! İnanılmaz! Çılgınlığın ta kendisi!
Bir cevap bulmak ister gibi bakışlarını gökyüzüne çevirip duruyordu. Tanrı olamdan ne kadarda boştu dünya! şöyle düşünüdü ve karar verdi; Kendim olabilmek için, Tanrıya ihtiyaç duyuyorum...


Hiçbir şey gerçek değildir, her şey serbesttir!!



GÜVERCİN GERDANLIĞI İBN HAZM





 


ŞAİRANE @ 2007-2017. Blogger tarafından desteklenmektedir.
google-site-verification: google58d5a065b06d6d7a.html

ŞAİRANE . 2017 Copyright. All rights reserved. Designed by Blogger Template | Free Blogger Templates