SÖZCÜKLERLE RESİM ÇİZMEK

, , No Comments
Şöyle başlar John Steinbeck, çok beğenilen “Fareler ve İnsanlar” romanına: “Soledad’’ın bir kaç mil güneyinde Salinas nehri, bir tepenin yamacını yalayarak yemyeşil ve derin bir şekilde akar…Suyu ılıktır da…Çünkü bu dar yatağa erişmeden önce, güneş altındaki sarı kumlar üzerinden parıldayarak inmiştir…Nehrin bir tarafında tepenin yaldızlı sırtları, kudretli ve kayalık Gabilan dağlarına kadar kıvrıla kıvrıla uzanır…Ama vadi tarafında nehrin iki yanı ağaçlarla çevrilidir…Her bahar taptaze yeşil bir renk alan yapraklarının alt kısımları kışın kabaran suların bıraktığı izleri taşıyan söğütler, benekli yaprakları ve dalları suyun üstünde bir kubbe teşkil eden Frenk çınarları vardır…Ağaçların altındaki kumsalda, yapraklar kalın bir halı gibidir…Bu halı o derece kurudur ki bir kertenkelenin geçişi bile büyük bir çatırtı yaratır…Akşamları tavşanlar, fundalığın içindeki yuvalarından çıkarak buraya gelir, kumların üstünde otururlar…Kumların nemli yerlerinde geceleri dolaşmış racconların, kocaman ayaklı çiftlik köpeklerinin ve karanlıkta su içmeye gelen geyiklerin çatal tırnaklarının izleriyle kaplıdır…Söğüt ve Frenk çınarlarının arasından dar bir yol geçer…Burası derin suda yüzmek için çiftliklerden gelen çocukların ve yorgun argın geceyi geçirmek için dere kenarına inen serserilerin ayaklarının sertleştirdiği bir yoldur…Dev yapılı bir Frenk çınarının ufka paralel uzanan dalı önünde birçok ateş yakıldığını belli eden kül yığınları vardır…Dal da üzerine oturulmaktan temizlenmiş, cilalı gibi olmuştur…”

Hayalimizi de katarak bir tablo oluşturduk bu betimleme ile gözümüzün önünde…Oradayız sanki…O toprak yolda biz de yürüyoruz…Ağaçları, onların yapraklarını, yapraklarının hışırtısını görüyoruz, duyuyoruz…Nehrin oluşturduğu nefis manzara karşımızda…Oraya hiç gitmedik, görmedik aslında; ama yazar bize sözcüklerle bir resim çizdi…O bölgeyi anlattı…Bize hissettirdi…İşte böyle bir şey betimleme…Sözcüklerle resim çizmek bir sanat!..Hiç kolay değil, layıkıyla yapabilmek…Bir romanı roman yapan temel özelliklerden biridir betimleme…O nedenle romanlar filme aktarıldığında hiç beğenmiyoruz…Çünkü yazarın sözcüklerle çizdiği tablo hayalimizde canlandırdığımız gibi aktarılamıyor film karelerine…Aktarılması da mümkün değil…Çünkü anlatırken yüreğini de içine katıyor yazar…

Elimde “Fareler ve İnsanlar” romanı pencereden izliyorum olanı biteni…Eşim elinde kahve fincanları ile odaya giriyor…Mis gibi kokuyor Türk kahvesi…Güler yüzüne kahve kokusu sinmiş eşimin…Birlikte başlıyoruz sohbete…Pencereden bakıyorum dışarı…Hava güneşli; ama puslu…Kar birikintilerinin üzerine düşen güneş ışınları beyaz ışık yansıtıyor etrafına…Güvercinler ve serçeler bir o yana bir bu yana uçuşuyorlar…Komşu apartmanın 3. katı penceresine konulmuş bulgurları ve ekmek kırıntılarını kavga edercesine iştahla yiyorlar kuşlar!..Öğretmen emeklisi hanım onları izlerken çok mutlu…Selamlaşıyoruz pencereden pencereye…Hava çok soğuk…Kaldırımda yürüyen insanlar atkılarını yüzlerine sarmış, buz tutan karların üzerinde düşmemek için itina ile adımlarını atıyorlar…Çocuklar aldırmıyorlar buza…Kayarak gidiyorlar pür neşe…Dershaneye gelen çocuklar kar topu atıyorlar birbirlerine…Kahkahaları kuşların seslerine karışıyor bir anda…Dolmuş son durağında bekleyen insanlar, üşümemek için ritm tutuyorlar ayaklarıyla…Sıra bir hayli fazla…Simitçi görüyorum, yol boyunca yürüyen…Sesi buzlanmış sanki…Kısık kısık çıkıyor…”Simitçi” sesine koşuyor dershane öğrencileri…Birden kalabalıklaşıyor etrafı…Simitçi mutlu…Simitini alan öğrenci ayrılıyor tezgah başından…Her şey yeniden başlıyor…Kahkahalarla karışık bağrışmalar giderek uzaklaşıyor bizden…Bir yaşlı amca, bastonuyla tutunmaya çalışıyor buzların üzerinde…Yardım eden olsa demeye kalmadan bir genç beliriyor hemen…Yaşlı amcanın elinden tutuyor büyük bir şefkatle…Eşimle birbirimize bakıyoruz…Gencin davranışını alkışlıyoruz sessizce…Dolmuşlar geldikçe azalıyor bekleyen insanlar…Yeni bir gün daha başlıyor…Köpüklü kahvelerimiz de bitmek üzere…Ne güzel yaşamak!..Yüreği yaşama sevinciyle doldurmak!..

Büyük betimleme ustası Yaşar Kemal “İnce Memed” romanına şöyle başlar:”Toros dağlarının etekleri ta Akdenizden başlar…Kıyıları döğen ak köpüklerden sonra doruklara doğru yavaş yavaş yükselir…Akdenizin üstünde daima, top top ak bulutlar salınır…Kıyılar dümdüz, cilalanmış gibi düz killi topraklardır…Killi toprak et gibidir…Bu kıyılar saatlerce içe kadar deniz kokar…Tuz keskindir…Düz, killi, sürülmüş topraklardan sonra Çukurovanın bükleri başlar…Örülmüşcesine sık çalılar, kamışlar, böğürtlenler, yaban asmaları, sazlarla kaplı koyu yeşil, ucu bucağı belirsiz alanlardır bunlar…Karanlık bir ormandan daha yabani, daha karanlık!..Biraz daha içeri, bir taraftan Anavarzaya, bir taraftan Osmaniyeyi geçip Islahiyeye gidilecek olursa, geniş bataklıklara varılır…Bataklıklar yaz aylarında fıkır fıkır kaynar…Kirli, pistir…Kokudan yanına yaklaşılmaz…Çürümüş saz, çürümüş ot, ağaç, kamış,çürümüş toprak kokar…Kışınsa duru, pırıl pırıl taşkın bir sudur…Yazın otlardan, sazlardan suyun yüzü gözükmez…Kışınsa çarşaf gibi açılır…Bataklıklar geçildikten sonra, tekrar sürülmüş tarlalara gelinir…Toprak yağlı ışıl ışıldır…Bire kırk, bire elli vermeye hazırlanmıştır…Sıcacık, yumuşacıktır…Üstleri ağır kokulu mersin ağaçlarıyla kaplı tepeler geçildikten sonradır ki kayalar birdenbire başlar…İnsan birden ürker…Kayalarla birlikte çam ağaçları da başlar…Çamların birer billur parıltısındaki sakızları buralarda toprağa sızar…İlk çamlar geçildikten sonra gene düzlüklere varılır…Bu düzlükler boz topraktır…Verimsiz, kıraç…Buralardan Torosun karlı dorukları yanındaymış gibi gözükür…”

Ben Adana’ya hiç gitmedim…Çukurovaya da…Ama Yaşar Kemal sayesinde Çukurovayı da pamuk işçilerinin dramını da Adana sıcağını da iyi bilirim…

Sözcüklerle çizilen resimler hayal dünyamızın coşkulu renkleridir…Gök kuşağı gibi…Büyüleyici ve etkileyici…

Sevgiyle kalın!..

Asım ERDOĞAN

Yorum Gönder