Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

19 Aralık 2008

SOYKIRIMI ASLA KABUL ETMİYOR VE DE ÖZÜR DİLEMİYORUZ...

Aralık 19, 2008 0
SOYKIRIMI ASLA KABUL ETMİYOR VE DE ÖZÜR DİLEMİYORUZ...

Son günlerde yine bazı çevreler tarafından hortlatılan “Ermeni Soykırımı” iddiaları, hepinizin de bildiği üzere yine sözüm ona bu ülkenin aydınıyız diyen kesimleri tarafından desteklenmekte ve bir de bunun için özür dileme kampanyası başlatılmış bulunmaktadır. Bir insan ülkesinin tarihi hakkında ne kadar az şey bilir ise, o kadar çok yanılır. Kaldı ki, bu ülkede hiçbir zaman ne ermeni, ne de kürt soykırımları yapılmıştır. Burası bizim ülkemiz ve bu ülkenin geçmişi diğer ülkeler gibi üç beş günlük değildir. Tarihte bir yolculuk yapsaydınız bugün bu özür dileme kampanyasına imzanızı atmaz ve ne kadar da küçüldüğünüzü anlardınız. Siz kimsiniz ve kimden ne için özür diliyorsunuz. Siz bu ülkenin sınırları içerisinde yaşayan, bu ülkenin vatandaşı olup, pembe ve mavi kimliklere sahip olan, bu ülkenin okullarında okuyan, adam olan ve yine bu ülkenin bir bireyi olarak laik ve demokratik bir ortamda ağzınıza geleni kulağınız duymadan söyleyen zavallılar. Belki yaşım sizden küçük olabilir ve belki sizin kadar siyasete aklım da ermeyebilir ama, bildiğim bir gerçek var ki, benim atalarım ve onların ataları ve daha öncekiler bu topraklarda doğdular, bu topraklarda yaşadılar ve yine bu topraklar üzerinde yaşama veda ettiler. Ama sanırım siz bu ülkenin şartlarından memnun değilsiniz ve yine siz kendinizi çok aydın görenler olarak belki de bir Orhan PAMUK olma hevesinde de olabilirsiniz ama şunu asla unutmayın ! Hiçbir ülke asla ve asla çıkarı olmadan size kucak açmaz ve kucak açanlar sizlerle işleri bittikten sonra kapının önüne koyduklarında gidecek yeriniz olmadığında nereye gideceksiniz. Belki sığınma hakkı talep edeceksiniz kim bilir. Orası sizin sorununuz. Unutmayın ki, bu ülke şanlı ve şerefli bir geçmişe sahiptir ve bunu kirletmeye kimsenin gücü yetmeyecektir. Çünkü bu ülke üç günlük müteahhitlerin yaptığı çürük binalara benzemez. Çünkü bu ülkenin temeli sağlamdır. Bu ülke Atatürk’ün kurduğu yıkılmaz temeller üzerindedir. Ve yine unutmayın ki bu ülkenin gerçek sevenleri bir araya gelip her türlü haksız eleştirilere karşı kendisini ve ülkesini korumasını bilir. Bizler “NE MUTLU TÜRK’ÜM” demekten asla yılmayacağız ve bu ülkede doğduğumuz için kendimizi her an şanslı sayacağız ve asla sözde ermeni soykırımı için kimseden özür dilemeyeceğiz, bu da böyle biline….

Bu arada Ermeni tarihçiler bile kendi kökenleri hakkında gerçek bir bilginin olmadığını söylerken siz çıkmış bu ülkede 20.000 Ermeni’nin katledildiğinden kolaylıkla bahsedebiliyorsunuz. Ve bu ülkede hala özgürce yaşamakta olan Ermeni asıllı vatandaşlarımız var. Neden onlar çıkıp da böyle bir soykırımı gündeme getirmiyorlar da siz getiriyorsunuz. Amacınız ne. Bu sırnaşıklık kime. Kimden ne gibi bir çıkarınız var. Biz her şeyi biliyor,görüyoruz ama susmayacağız.

Bu nedenle size vermek istediğim bir adres var. Bilenler bilir ama bilmeyenler, bilip de daha önce hiç uğramamış olanlar var ise lütfen bu adrese uğrayın ve lütfen dikkatlice okuyun. Hafızalarınızı tazeleyin …

Son olarak geçen sene 12 puanla Eurovision’a oy veren ülkemizdeki bazı yalakalar bu sene Türkler ve Köpekler giremez şarkısıyla bizi kötü olarak lanse edecek ve hakaret edecek olan grupla ilgili olarak ne düşünüyorlar çok merak ediyorum doğrusu…


FORSNET
http://www.ermenisorunu.gen.tr

THE ARMANIAN FILE
http://genocide.blogcu.com

16 Aralık 2008

KONFİÇYUS’A GÖRE BEŞ AĞIR SUÇ

Aralık 16, 2008 1
KONFİÇYUS’A GÖRE BEŞ AĞIR SUÇ
Konfiçyüs, Hükümdar’ın isteği üzerine bir süre için şehrin yönetiminde olmayı kabul etti. Yedi gün izledi. Yedinci gün yüksek memur Şao-Çeng’i idam ettirdi, cesedin üç gün açıkta kalmasını emretti.

Öğrencileri çok şaşırdılar, yanına gittiler, sordular:
”Şao-Çeng bu şehirde hatırlı ve kuvvetli bir adamdı. Şimdi şehrin yönetimini aldıktan sonra ilk işiniz onu astırmak oldu. Bu yaptığınız doğru mudur? Bildiğimiz kadarıyla bu adam haydutluk, hırsızlık yapmamıştı...”

Konfiçyus “Yaptığımın nedenlerini size açıklayayım” dedi ve anlattı:


”Dünyada beş ağır suç vardır. Haydutluk ve hırsızlık bunların arasında değildir, daha sonra gelirler. Bu beş suç şunlardır:

Birincisi uyumsuz ve asi bir tabiatla birlikte gözüpeklik;

İkincisi aşağı bir hayat tarzıyla birlikte inatçılık;

Üçüncüsü çenesinin kuvvetli olmasıyla birlikte yalancılık;

Dördüncüsü herkesin ayıbını, kusurunu aklında tutmakla birlikte herkesle dost geçinmek;

Beşincisi hak ve adalet duygusu olmamakla birlikte yaptığı haksızlıkları süslü ve parlak gerekçeler arkasına gizlemek...

Şao-Çeng’de bunların beşi de vardı. Nereye gitse taraftar topluyor, hizipler yaratabiliyordu; aldatıcı fikirlerini parlak konuşmaların arkasına gizleyebiliyordu; zulmüyle adaleti tersine çevirebiliyordu.

Aşağılıklar birleştiği zaman ortaya çok güçlü bir kötülük çıkar. Ben de şehir halkı için tasalanmak yerine bu adamı idam ettirmeyi tercih ettim...”,,
KONFİÇYUS-

NE GÖRÜYORSUNUZ?

Aralık 16, 2008 0
NE GÖRÜYORSUNUZ?

Harp sırasında kocam New Mexiko’daki Mojave çölüne gönderilmişti. O, çölde tatbikata katılırken yanında olabilmek için ben de çölün yolunu tuttum. Kendimi cehennemin kucağına atmıştım.

Ortalık yanıyordu. Küçük bir kulübede oturuyordum ve yanında olmak için tehlikeye atılarak geldiğim kocamı unutmuş, can derdine düşmüştüm.

Etrafımdaki Meksikalılar ve yerliler, tek kelime İngilizce bilmediğinden, kimseyle konuşamıyordum. Sıcak rüzgar, bir taraftan bedenimi kavuruyor, diğer taraftan yediğim yemeği de, ağzımı burnumu da kumla dolduruyordu.
Canıma yetmişti.

Kağıda kaleme sarılıp babama bir mektup yazdım.
”Gelin, beni buradan alın” dedim. “Burada yaşamaktansa hapishanede yaşamayı tercih ederim.”

Babamı beklerken cevabı geldi. Sadece iki satır yazmıştı:
”İki adam hapishane penceresinden dışarıya baktı. Biri çamuru gördü, diğeri yıldızları.”

Bu iki satırı okuyunca utancımdan kıpkırmızı kesildim. Ben hep çamuru görmüştüm. Halbuki yıldızlar da vardı.

Derhal yerlilerle dost oldum. Kilimlerine, çanak ve çömleklerine olan hayranlığımı belirttim. Turistlere para ile vermeye yanaşmadıkları kıymetli eşyalarından bana hediyeler verdiler.

Kaktüsleri, yukka ve erguvan ağaçlarını inceledim. Kır köpeklerini tanıdım. Çöl gurubunu seyrettim. Çöl, yüzlerce yıl önce deniz dibi olduğundan kumun içinde deniz hayvanlarının kabuklarını aradım.

Ne değişmişti de, dün nefret ettiğim çöle bugün bağlanmıştım?

Çöl mü değişmişti? Hayır. O yine kavuruyordu. Yerliler mi değişmisti? Hayır. Onlar, yine İngilizce bilmiyorlardı...

Sadece ben değişmiştim.

Pencereden kafamı uzatmış ve yıldızları görmüştüm.

Thelma THOMPSON

DOST

Aralık 16, 2008 0
DOST
Terentius, “Onunla her şeyi paylaşmak zevkinden mahrum kalınca, hiçbir zevki tatmamaya karar verdim” demiş, yitirdiği bir dostunun ardından.

Nasıl bir insandan bahseder Terentius? Karşısında zavallı gibi görünmekten gocunmadığımız, bizi değiştirmeye değil geliştirmeye çalışan, yargılayan değil, kendimizi sorgulamamıza yardımcı olan biri midir yitirilen?

Sabahın üçünde çaldığımız kapısını açtığında, tek kelime etmeden kollarına atılıp ağlayabileceğimiz bir insan mıdır Terentius’un acısını bu şekilde dillendiren?

Nedenlerini merak etse de, göz yaşlarımızın dinmesini bekleyecek kadar anlayışlı, titrek sesimiz ve telaşlı cümlelerimizi sükunetle dinleyecek kadar sabırlı, acımızın bir kısmını kendine yük edinecek kadar cömert ve yürekli insanlar mıdır dost diye seçtiklerimiz? Sadece sohbeti değil, sessizliği de sıkıcı olmayan; yalnızlığımızı unutmak için varlığı, eksikliğini hissetmemiz için yokluğu kafi gelen insanlara mı dostum deriz?

Başımıza gelen güzel bir şeyin coşkusu yüreğimize sığmadığında, saate aldırmayıp telefona sarıldığımız ve karşımızdaki uykulu sese “Kulaklarına inanamayacaksın!” diye bağırdığımızda, “Sabahı bekleyemez miydin?” demeyen biri midir gerçek bir dost?

Güzel bir film izlediğimizde, keşke O da olsaydı dediğimiz, okuduğumuz bir kitaptan bahsedebildiğimiz ve en mahrem sırlarımızı anlattıktan sonra rahatça uykuya dalabildiğimiz bir sırdaş mıdır yoksa?

Konuşurken gözlerimizi kaçırmadığımız, kendimizi saklamadığımız ve yüzümüze en acı gerçekleri haykırırken bile darılmadığımız yalnızlığımız mıdır dost dediğimiz insanlar?

Ne bileyim, aynı fikirde olmasak da uzlaşabildiğimiz, köprüleri atmadan da tartışabildiğimiz, her savaştan birlikte ve biraz daha güçlenmiş bağlarla çıktığımız insanlar mıdır dost payesi verdiklerimiz?

Tanıdığımızı sanırken, daha keşfedilmeyi bekleyen nice el değmemis duygular ve düşünceler taşıdığını gördüğümüz; sürekli bizi şaşırtan kendimiz midir onlarda sevdiğimiz?

Aristo haklı mıdır; “Dostluk bir ruhun iki ayrı bedende yaşamasıdır” derken ve Terentius, başka bir bedende toprağa verdiği ruhunun yasını mı tutmaktadır? Paylaştığı her şeye ölüm de mi dahildir?

Acaba, neyi kaybedeceğini, dostu ölmeden önce fark etmiş midir?

Ya biz; her şeyi paylaşmanın, iddialı ve gerçek dışı geldiği günümüzde, sahip miyiz gerçek bir dosta?

Ya da adımızın önüne dost sıfatı koyan insanlar var mıdır hayatımızda? Yoksa kendimizi sevmeyi başaramadığımızdan, şaşırıyor muyuz bizi sevdiğini söyleyen birinin varlığına, inanamıyor muyuz yanımızda kalmasına ve uzaklaştırıyor muyuz içten içe bizi sevmesini istediğimiz insanı kendimizden?

Ve bir gün, bir el daha kayıp gittiğinde avuçlarımızdan, kendi mezarımızın başında ağlayacağımızı biliyor muyuz?

İş işten geçmeden önce teşekkür edebiliyor muyuz sevdiğimize, hiç değilse bizi sevdiği için...