Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

17 Eylül 2008

DENİZ

Eylül 17, 2008 0
DENİZ

Ben engin bir denizim. Sense mânâ.
Bir adasın hasılı, en derin arzularımın
Kıyılarını taşkın seller gibi sarmak istediği,
Beyaz dalgalar neşeyle uzanırken toprağına.

Sana şarkı söyleyeceğim, kederlenmeyesin diye
Rüyanda, oradaki altın güzellikte
Coşuşlar sonra, bahtiyarım. Bilmem ben kimim,
Ya sen kimsin? Aşkı bilirim ben sade.

Ve sen çok iyi bilirsin, mutluluğum sende yükselir
Seninle, Ey ada, senin enginliğinde
Neşeli kıyılarında, keyfim yerine gelir.

Seni kuşatan görkemli dalgalar
Benim neşe dolu ellerim, dinginleşir yavaşça
Seni tınılar harpın tellerinde.

FRİTHJOF SCHUON

KUZGUN

Eylül 17, 2008 0
KUZGUN

Evvel zaman önce ürkünç bir gecede,
Eski kitaplardaki yitik hikmeti,
Düşünüyordum güçsüz ve bitkin.
Başım öne düşmüş, uyumak üzereyken,
Nazik vuruşlarla kapı çaldı birden.
“Bir misafir” dedim “çalıyor kapımı”
“Bir misafir, başkası değil.”

Açık seçik hatırımda, bir Aralık günüydü,
Yerde bir hayalet gibi şöminenin ışığı.
Çaresiz sabahı istedim, kitaplardan diledim
Istırabın bitişini – Lenore’u kaybetmenin ıstırabı.
Meleklerin Lenore dediği o bakire, nurlu ve eşsiz,
Artık ebediyyen isimsiz.

İpeksi mor perdelerin süzgün hışırtısıyla,
Garip bir dehşet kapladı, hiç yaşamadığım.
Yineleyip durdum yatıştırmak için kalbimi,
“Odamın kapısında bekleyen kişi bir misafir,
Odamın kapısındaki gecikmiş bir misafir,
Başkası değil.”

Canlandım birdenbire, daha fazla beklemeden,
“Bayım” dedim “ya da bayan, affınızı diliyorum.
Gerçek şu ki uyukluyordum, usulca kapıya vurdunuz,
Usulca geldiniz, kapıma dokundunuz.
Emin olamadım işittiğimden.”
Sonra ardına kadar açtım kapıyı,
Karanlıktı, sadece karanlık.

Merak ve endişeyle baktım karanlığa uzun uzun,
Hiçbir faninin cüret edemediği hayaller içinde.
Sessizlik bozulmadı, ne de bir işaret karanlıktan,
Orada tek kelime “Lenore” idi, fısıldadığım.
Ve karanlıktan yankılandı bir mırıltı: “Lenore,”
Sadece bu, başka bir şey değil.

Ruhum alevler içinde döndüm odama,
Ardından yine bir tıkırtı, daha da şiddetli.
“Eminim” dedim “birşeyler var penceremde,
Gidip ne olduğuna bakayım, gizem çözülsün,
Kalbim sükun bulsun, bu gizem çözülsün.
“Rüzgardır, başka bir şey değil.”

Tam kepengi açacakken, kanat şakırtılarıyla
Heybetli bir kuzgun belirdi, kutsal günlerden kalma
Hiçbir şey söylemedi, ne bekledi ne durdu
Bir saygın kişi edasıyla, kapının üstüne tünedi,
Oda kapımın üzerinde, bir Pallas büstüne tünedi,
Tünedi ve oturdu, sadece bu

Cezbederek, takındığı ağır ve şiddetli tavırlarıyla
Üzgün ruhumu gülümsetti, çehresi bu siyah kuşun
“Sorgucun kırpılmış olsa da” dedim “Değilsin namert,
Karanlık kıyılardan gelen, korkunç ve gaddar kuzgun.
Söyle nedir, cehennemi gecenin kıyılarındaki saygın ismin”
Dedi kuzgun “Hiçbir zaman”

Şaştım bu hantal kuşun konuşmasına böyle açık,
Pek anlamlı, pek ilgili olmasa da söylediği;
Çünkü hiçbir şanslı insan yoktur, ki biliriz hepimiz
Oda kapısının üzerine tünemiş bir kuşla karşılaşsın
Kapının üstündeki büste tünemiş bir kuş ya da canavar,
Adı “Hiçbir zaman” olsun

Tek bir söz söyledi o dingin büstteki kuzgun
Taştı sanki bütün ruhu o tek kelimeden
Ne bir söz ekledi, ne bir tüyü kımıldadı
Acıyla mırıldandım: “Diğerleri uçup gittiler,
Sabah o da terkedecek beni, umutlarım gibi”
Dedi kuş “Hiçbir zaman”

İrkildim tam yerinde söylenen bu sözle,
“Şüphesiz” dedim “bu söz, tek sermayesi,
Üzgün bir sahipten miras, zalim belaların
Şarkıları tek bir nakarata düşünceye dek kovaladığı
Umutsuz ve hüzünlü bir ağıt gibi tekrarlanan
“Asla---hiçbir zaman”

Kuzgun beni hala cezbedip gülümsetirken,
Yöneldim koltuğa, kapının, büstün ve kuşun önündeki
Gömülürken koltuğuma, düşünüyordum
Eski zamanlardan kalma bu uğursuz kuşun
Bu gaddar, hantal, korkunç, ve kasvetli kuşun
Neydi kastettiği, derken “Hiçbir zaman”

Tahmin yürütmeye koyuldum, tek ses etmeden
Ateşli gözleriyle sinemi dağlayan kuşa
Devam ettim düşünmeye, uzatıp başımı
Lambanın aydınlattığı kadife yastığın üzerine
Lambanın gözlerini diktiği kadife ve mor yastık ki
Ah, “hiçbir zaman” yaslanamayacak o!

Sonra görünmez bir tütsünün kokusuyla ağırlaştı hava
Yüce meleklerin ayak sesleri çınladı tüylü zeminde.
“Ey Sefil” diye haykırdım “Bir ferahlık verdi sana Tanrın”
Lenore’un hatıralarından kurtulasın diye bir ilaç,
İç bu iksiri kana kana ve sil Lenore’u aklından
Dedi kuzgun “Hiçbir zaman”

“Kahin” dedim “şeytani birşey! --kahin yine de, kuş ya da iblis”
Kışkırtıcı mıydı yoksa bir fırtına mı seni bu sahile atan
Kimsesiz ama gözüpek – bu afsunlu çöl toprağında
Bu perili evde—bana gerçeği söyle, yalvarıyorum
Var mı – günahların ilacı? Söyle bana–söyle, yalvarıyorum
Dedi kuzgun “Hiçbir zaman”

“Kahin” dedim “şeytani birşey! --kahin yine de, kuş ya da iblis”
Üstümüzde kıvrılan gökler ve yücelttiğimiz Tanrı adına
Söyle bu hüzünlü ruh, uzaktaki cennette, sarılabilecek mi
Meleklerin Lenore adını verdiği kutsal bir bakireye
Meleklerin Lenore dediği o eşsiz, nurlu bakireye
Dedi kuzgun “Hiçbir zaman”

“Bu söz ayrılık imimiz olsun ey kuş, ya da iblis”
“Dön artık fırtınaya, ve cehennemi kıyılara,
Söylediğin yalana nişan tek tüy bırakma.
Yalnızlığıma dokunma, terket o büstü,
Çek gaganı kalbimden, çek suretini kapımdan”
Dedi kuzgun “Hiçbir zaman”

Uçmuyor kuzgun, oturuyor orada, hala orada
Oda kapımın üzerindeki o süzgün büstte
Rüya gören bir iblisin bakışı gözlerinde
Gölgesi akıyor zemine yüksekteki lambadan
Ve bu gölgeden, yerde uzanmış yatan,
Yükselecek mi ruhum? – “hiçbir zaman”

EDGAR ALLAN POE

13 Eylül 2008

AH MİNE’l AŞK

Eylül 13, 2008 0
AH MİNE’l AŞK

Bir çoğalmadan ibarettir aşk, bir coşmadan, kabarmadan, büyümeden ibarettir.
Devamlı artmayan bir duygunun aşk olması ne mümkün? Sözün var olduğu günden beri, en fazla sarf edildiği alan aşktır.

Aşk üzerine söylenmiş sözlerin sınırı yoktur. Belki söylenmemiş söz de yoktur;
ama her dönemde başka türlü söylenmekten dolayı çoğalan söz vardır. Söz nötr
bir varlıktır, üst derecesi kelam, alt derecesi laftır. Sözün kelam
derecesinde konusu aşktır. Söze en güzel manayı aşk verir. Bütün
boyutlarıyla sözü aşkla söylediğiniz zaman sözün güzelliğini hissedersiniz.
Bir cümleyi aşkla yazın; görün cümle ne kadar güzelleşir. Usulen yazılan
cümleden muhatabın alacağı pek bir şey yoktur.Hayatin aşktan yoksun olduğu hiçbir zaman gösterilemez ki. Bitkinin hayati olsun, insanin hayati olsun, dünyanın hayati olsun, bütün hayatların her
kademede aşka ihtiyaçları vardır.Aşkla bakmak; yürekle bakmak demektir. Göz sadece bir fonksiyonu yürütür; ama fonksiyonun içini dolduran, onu san’ata dönüştüren gönüldür. Biz
gözümüzle bakarız; ama gören gönüldür. Gönlümüzde aşk varsa, gözün gördüğü
güzeldir.“Yalnızca bir türlü aşk vardır; ama görüntüleri binlerce türlüdür” der bir
bilge.

Üç çeşidini söyleyelim: Aşk beşeridir; şakayla baslar, sorumluluk
getirir. Gözden girer, gönülde yasar. Surete meyledenler ziyandadır. Aşk
platoniktir; sohbetle baslar, zahmet getirir. Zihinden girer, gönülde yaşar.
Siretini süslemeyenler yol şaşırır. Aşk İlahidir; imanla başlar, vahdete
götürür. Gönülde doğar, gönülde yasar. Sırrı saklamayanlar, başını verir.Aşk, Allahu Teala’nın “Bilinmeyi istedim kainatı yarattım” buyurduğu noktada
başlar. Ve oradan bir ırmak gibi birdenbire coşkuyla akar, binlerce yola
ayrılır, binlerce ırmak oluşur. Bir bastan binlerce baş oluşur. Onun için
bir türlü aşk vardır. Varlığımızı sürdürdüğümüz medeniyet birikiminin içinde
aşkın bütün çeşitleri mevcut. Bugün dahi mevcut, biz hangi boyutunda
yasıyorsak aşkın, o türlüsünü tadıyoruz demektir.Beşeri aşkın (mecazi aşkın) İlahi aşka dönüşmesi tabii bir seyir. Pek çok mutasavvıf İlahi aşk için beşeri aşkı ilk basamak olarak görür. Çünkü Allah
güzeldir, güzelliği sever. Mevcudattaki o İlahi kudretin eserine bakarak
ancak bir izden asıla gidebilir, görüntüden orijinale geçebilir manasında
beşeri aşkı ilk basamak olarak görmüşlerdir ve atlamışlardır oradan.İşte; Leyla ile Mecnun. Leyla’nın bir beşer olarak aşkını Kays’in biriktirmesi… Kays içinde büyüyen o aşkla ileride bir eşikten atlayarak
Leyla ile bütünleştirmesi… Buradan da ileri giderek başka boyutlara yol
alması… Artık o Hallacın “enel hak” dediği noktadır, o Nesimi’nin cübbemin
altında “Allah’tan gayrisi yoktur” dediği noktadır. Gerek baş verirsiniz
gerek derinizi yüzerler. Sırları ifşa etmek noktasında aşk biter.Salt sırdır aşk. Aşk bir kişilik sırdır, iki kişiye müsaadesi yoktur. Zaten aşk tekildir. Sevilen hiçbir zaman aşkın içinde değildir. Aşkın içinde seven vardır o kadar. Sevilenin haberi bile olmayabilir aşktan, olması önemli de
değildir üstelik. Aşk tekil olduğu için sırları da, kederleri de, acıları
da, firkati de, hicranı da, gözyaşı da, ateşi de tekildir. Yani içinde
bulunduğu ateş sadece bir kişiyi yakar, gözyaşı da bir kişiden akar,
ayrılığı bir kişi çeker. Aşkı bunlar çoğaltır, aşkın “eksilmeyen fakat
artan” özelliği ayni zamanda buradan beslenir. Gözyaşı aşkı artırır, hicran,
hasret bu duygular aşkı devamlı büyütür, katmerler, yuvarlar bir çığ gibi.
Yani aşk, acı çekmeyi bastan göze almayı gerektiriyor. Aşkın bir tarifi de
acı ve bütün bu acılardan duyulan mutluluk. Onun ötesinde de insanin
kabiliyeti. Aşk her gönülde ayni kıvamda varolamaz. Gönül medeniyetindeki
gönüllerimiz aşkı değişik boyutlarda alacaktır, o zaman işin içine sırrı da
girer. Yani benim sırrım benim kalbime sığacak olan kadardır, daha ötesini
kaldıramaz. Sır, acı ve hasret varsa aşk vardır ve o aşk tekildir bir kişiyi
ilgilendirir.

Biz aşkı genel kabulümüzde “beşeri aşk” derken bir zaaf olarak algıladık
“İlahi aşk”i da bir hedef olarak gördük. Beşeri aşkın ve İlahi aşkın
ikisinin de ayni anda ve ayni bünyede tezahürü bir geçiş itibarıyla
mümkündür.

Ahsenü’l-Kasas buyurulmuş Yusuf Suresi’nde; aşkı anlattığı için bu sure.
Mevlana “Zeliha o hale gelmişti ki…” diyor, “… çörekotundan öd ağacına
kadar her şeyin adi Yusuf’tu onun için. Yusuf’un adini başka adlara
gizlemişti, mahremlerine bu sırrı söylemişti. Mum ateşte yumuşadı, dese;
sevgili bize alıştı, yüz verdi, demiş olurdu. Bakin ay doğdu, dese; söğüt
dalı yeşerdi, dese (…); başım ağrıyor, dese; başımın ağrısı geçti, iyiyim,
dese hep ayrı manaları vardı bu sözlerin. Birini övse onu överdi, birinden
şikayet etse onun ayrılığını söylemiş olurdu. Yüz binlerce şeyin adini ansa,
maksadı da Yusuf’tu onun, dileği de…”

Hiçbir insan bir kadına aşık olmayı veyahut da bir kadının bir erkeğe aşık
olmasını, “beşeri aşk” dediğimiz duyguyu yadsıyamaz, ayıplayamaz. Ne din, ne
de yasalar yasaklamıştır aşkı; yürekler Allah’a aittir çünkü. Gönül ki Allah’ın
evidir, aşkın her çeşidine itibar eder.

Bütün milimetrekarelerinde ayni sevgili olmayan bir gönül aşkı bilir mi
acep?!. Bir kuru yakınlaşmayı, ilgiyi, arzuyu aşk sanarak yaşanılan ömür
adına va veyla ve va esefa!.. Bir Cemal’e kul, bir Ahmed’e köle, bir
Leyla’ya deli ve bir ışığa pervane olmayanın aşkı mi vardır, ya akli mi
vardır ki!.. Alem bir ask için yaratılmış ve “Aşk imiş her ne var alemde!…

“Muhabbetten Muhammed oldu hasıl
Muhammedisiz muhabbetten ne hasıl.”

Sevgi üzerine kullanılabilecek bütün mecazları üstüne alınmadır aşk. Aşk
acıdır, hasrettir. Hicran ve hayrettir, firkat ve gurbettir. Gözyaşı ve
ahtır; tazarru ve münacattır. Aşk ölümdür, can vermedir, kurban olmadır.
Canların birbirinde kaynayıp erimesidir; canların can özünde yitirilmesi ve
aranmamasıdır aşk. Parçalara böldükçe demiri, mıknatısı güçle bütün
parçaların yine birbirlerini aramalarıdır. Arama gücünü yitiren, zayıflatan,
küçülten parçalar bırakır; ancak birbirini kovalamayı. Tasın içinde saklı
olan ateştir aşk; bir kıvılcım çakınca kuşatır bütün evreni. Atom çekirdeği
etrafında saniyede iki bin kilometrelik hızla dönen elektronların karıdır
bu. Kudretin ve İlahi san’atin özündeki cevherden beşeri estetiğe akıp gelen
ilhamdır o. Bir şehre Ussak bir köye Asıklar adini vermektir. Aşk ki şiirde
Su kasidesi, mimaride Selimiye, musikide Ferahfeza’dir. Aşk, haddehanelerden
dökülen ateş, manaya gebe sözdür. Aşk, meşktir.

“Kim aşık olur da iffetini muhafaza eder, halini gizler ve bu yüzden ölürse
şehit olarak vefat eder.” diyen bir hadis-i şerif rivayet ediliyor.

Kalplerimizin incelmesi, yüreklerimizin güzellikleri tatması ve tanıması
açısından her insanin aşka ihtiyacı vardır. Bunu yasaklayamazsınız. Fakat
gizlilik esastır. Aşık olan insan aşkını herkese ilan edemez, bu ayıp bir
şeydir. Çünkü sevgilinin adi onun için kutsaldır. Sevilen insanin eskiden
beri adinin ulu orta söylenmesi aşık’ı incitir. Aşık olmak değil, aşkı
söylemek ayıptır. Çünkü aşk bir sırdır dedik. Aşkı mutlaka kötü yorumlamamak
lazımdır. Çünkü aşk olgunlaştırıcıdır. Gönlümüzle, Allah’ın işaretlerini
görebilmemizi sağlayacak en önemli vasıtalardan birisidir aşk. Gönlü açmak
ancak sevmekle olur. Aşktan kaçış ta yoktur, siz istediğiniz kadar
yasaklayın o, kişiye bir gün gelir. Seyh Galib’in dediği gibi “Birden bire
bu aşkı bu tuhfe bulanındır.” (Tuhfe:hediye)

Önce beşeri aşkın rafine edilmesi lazım, İlahi aşka yükselmesi için. Bir
insanin esine veyahut da bir başkasına beslediği aşk-i mecazi var. Daha
sonra bu insan Aşk-i İlahi’ye yükseliyor. Bu hal ailesine karşı olan aşkında
bir düşme göstermeyecektir. İlahi aşkın içerisinde beşeri aşkın cüzleri
zaten mevcuttur. İlahi aşka vasıl olmak bilakis beşeri aşkların temelini
sağlamlaştırır. Denizin içinde damla vardır; ama deniz damladan ibaret
değildir. Bugün aşkla ibadet edebilen bir insan, yarin ibadet eder gibi aşık
olabilir. Bugünkü isini aşkla yapan da, ayni isi yarin aşk ile
yapamayabilir.

Aşk sayesinde insan ebedilik kazanır ve lamekan olur. Aşk bir hiçliktir
tasavvuf neşvesinde. Fakat o hiçlikte kendinizi “hiç” hissettikçe var
olursunuz ve hiçlik büyük bir varlığa sebep olur. Can verirsiniz; ama can
verdikten sonra yaşamaya başlarsınız, kendinizi feda edersiniz feda olduktan
sonra şöhret olursunuz.

“Güzelsiz olmazız amma oluruz etsiz ekmeksiz”.

Beşeri boyutta aşkın mekanı ve zamanı çok kısıtlı, insanlar sadece birisinin
gözlerini görebiliyor. “Küçüksu’da gördüm seni, gözlerinden bildim seni”
gözlerinden başka bir yerinden de bilmesi mümkün değil zaten. Böyle bir
kıyafet, böyle bir toplum yapısı, sokakta olmayan bir kadın. Beşeri aşkın
sadece gözyaşı getirdiğini, sadece acı getirdiğini, dolayısıyla bizim
şairlerimizin de “sevgili” diye hitap ettikleri insanların ancak kokularını
duyabildikleri; saba yeli sevgilinin saçının kokusunu getirdiği zaman,
acısının en fazla olduğu, yoldan geçecek diye günlerce yolda beklemek, bir
haber gelecek diye bir süzgün bakışına, bir gamzeli bakışına muhatap olurum
diye günlerce uykusuz kalmak. Bütün bunlar içerisinde beşeri ilişki ve
birliktelik çok sınrlı. Bu sınırlılık aşkın bir gömlek daha yükselmesini
sağlayabiliyor. İçinizde büyütüyorsunuz, hasretin çoğalması aşkın da
çoğalması demek.

“Eyitti ol peri bir gün düşüne gireyim bir seb, Sevincimden nice yıllar
geçiptir görmedim uyku” : O sevgili bir gün bana dedi ki hadi gönlün olsun
rüyana gireceğim bir gece, bu sözü duyduğumdan sonra sevincimden nice yıllar
geçiyor hala uyku uyuyamadım. Böyle bir tek söz, bazen bir çift göz ömür
boyu süren bir aşkın merkezidir. Böyle bir toplumda o güzellikten, o sözden
yola çıkan insan İlahi aşka gidebiliyor.

Aşkın en büyük özelliği ruh terbiyesine müsait olması. Seven daima niyazda,
sevilen daima nazda. Sonuçta insanin yaratılısındaki özü, mutlak suretle
hissetmesini sağlayacak bir acı ve kederle kalbi yumuşatmak, mumları
eritmektir. Kalp mumlaşıp mum da eriyince ister istemez bir yanış, “Hamdım,
pistim, yandım” olur. Yanma son noktadadır. Artık çeşitli tecellileri kabul
etmeye hazırız; hoşgörü, affetme, sabır ve hatta bütün ömrünüz boyunca
ulaşacağınız duyguları kapsar. Bunu yapmadıkça, kalp çiğ kalır, ister
istemez meseleleri de hazmetmek zor olur. Onun için ayrılık vardır, acı ve
hasret vardır. Aşkta vuslat yoktur, vuslat olduğu an aşk yoktur. Vuslat
aşkın düşmanıdır üstelik.

Bugünün nisanlılıkları üç ay, evlilikleri iki-üç sene sürüyor. Çünkü aşk
diye yaşanılan şeyler riyakarca yürütülen bir oyundan ibaret. Her iki taraf
da gerçek yüzlerini gizliyorlar, karşı tarafa hoş gelecek geçici bir hale
bürünüyorlar. Oğlan bir simit alıp gelesiye kadar, kız yeni bir sevgili
bulabiliyor mu kendine, ona bakmak lazım. Bu kadar vazgeçilebilir duygulara
aşk diyebiliyorlarsa onu sorgulasınlar.

Aşk sorgulanmalıdır; bir ilgi midir, bir sevgi midir, bir tutku mudur.
Anormalliktir; ama bu anormalliğe geçiş sürecinde bizim duygularımızı hangi
derecede, hangi merhalede tuttuğumuza bağlı. Bir üstünlük, bir ayrıcalık
vesilesi yani. Oysa bugün hepsine aşk diyoruz, hatta cinselliğe bile aşk
deniyor, aşk yapmak aşk adına çok küçültücü bir şey üstelik. İnsanin bir
ilgiyi aşk sanması; onun askıdır; fakat aşkın ancak bir nebzesidir. İçinde
aşk yok değil mutlaka vardır; ama askın ne kadarıdır iste ona bakmak
lazımdır. Mutlak aşktan herkes ancak nasibi kadarını alabilir.

Bir şeyin aşk olabilmesi için tutkulu olması, patolojik olması, anormal
olması gerekir. İştahla yemek yerken hatırlayıp sevileni, yemek boğazda
düğümleniyorsa; derin uykularda görülen rüyadan sonra bir daha uyku
girmiyorsa gözlere, sen bir mecliste adi anıldığında onun, inziva engin bir
boyut kazanıyorsa, hamasi bir söylevin tam ortasındaki bir kelime, bir cümle
ne dediğini bilmezleştiriyorsa insani, iste odur aşk. O ki, göz kapakları
kapandığında karanlıkları son bulmuyorsa, ne cür’et aşktan söz edile!?.

Eskiler “Ah mine’l-Aşk” yani “Ah aşkın elinden!…” demişler. Galiba biz de
“Ah Bine’l-Aşk ” yani “Ah aşka ulaşmak!…” demeliyiz.

İSKENDER PALA

AŞK ONARIR

Eylül 13, 2008 0
AŞK ONARIR

söylediğin yalanlara dönerse bir gün
söyleyemediğin bütün sevgiler
kırılırsa incecik dallar gibi
yarınlara ertelediğin düşler
aşk onarır

kalbindeki günlerin çan kulesi
yıkılmışsa aldanışın fırtınasında
rüzgarın savurduğu kum taneleri
gibi kanarsa zaman avuçlarında
aşk onarır

konukları kendisini sevmeyen
bir otel odası gibiyse yalnızlığın
çıkıp gidemiyorsan çivilenmiş gölgenden
paslanmışsa kilidi sığındığın anların
aşk onarır

geçtiğin yollardaki bütün ay perileri
terk ettiğin kendinin şarkısını söylerse
ve hayat birdenbire bir veda resmi gibi
yırttığın albümlerden çıkıp geliverirse
aşk onarır

kanındaki ateşler tenini yakmıyorsa
unuttuysan şarabi gecelerin rengini
sevişmenin elması artık parlamıyorsa
elinde kırılmışsa dokunuşun kadehi
aşk onarır

aynalarda bıraktığın suretine benzerse
içindeki delinin bütün yüzleri
her gidişin bir dönüşün eviyse
o varmayan yolları, o yaralı deliyi
sadece aşk onarır

Ayten MUTLU