Bu Blogda Ara
28 Aralık 2008
Şehre durmak tan vakti, şehri vurmak alt yapısından, mühim meseleleri tartışırken büyük isimler, onlara eşlik ederken uzaktan izleyenler, konuşurken çoluk çocuk mahalle memleket aynı tonlamaları, hiç de konuya uzanıp dokunamamak ucundan kıyısından, umursamazmış gibi görünmek değil de sanki olup biteni anlamlandıramamak, “neler oluyor” havasında yerden bir taş alıp öylesine atmak, ancak taşı hiç de farkına varmadan gediğine oturtmak, sonra bu taş yüzünden bütün bakışların üzerine odaklanması, “dünya dönüyor” demek, “hava sıcak” demek, “akşam oldu” demek gibi alelade bir cümle ile “benim mevzuyla bağlantım ancak bu kadardır” demeye getirmek, lakin daha da batmak, hasılı saplanmak balçığa, adam olamamak ve üstelik bunu çok iyi bilmek...
teskin edebilseydim kendimi düzelecek, uyanabilseydim uyuduğumu bilecektim
Yüzeysel meselelerin içine derinlemesine dalışa geçenlerden dolayı devasa bir kuru gürültü, patırtı, hır gür almış başını gidiyor, yönü olmadan; dünü belli, yarın da ne olacağı çok da belirsiz olmayan, başlıklar aynı, sözler aynı, manşetler aynı, dertler aynı; büyükler hep büyük, küçükler hep küçük, değişen sadece kötülüğün yayılma hızı, bu hızdan kaçamayanlar, ezilip kalıyor zeminde; amaçsız değilim de, hiçbir şey yapamayışımın ağırlığı yüzünden belki kulaklarımı tıkıyorum, “bilmesem daha mı kolay taşımak yükü?” ya da “hayata tahammülü mü zorlaştırıyor zalimlerin zalimliği”... insan olmak ne zormuş meğer, insanken insanlığından habersizleri görmek ne zormuş meğer, insan oluşun acziyetini idrak etmek ne zormuş meğer.
güneş doğdu; batacağından emin gibiyiz, hep
Sair yalanlar denizi yükselip kıyılardan taşıyor, şehirlere, şehirdeki evlere, evdeki insanlara kadar; katıp önüne sürüklüyor ıslak ıslak; kimini duvarlara vuruyor, kimini suyun dibine çekiyor, kimini bir ağacın dalına asıyor; yalan denizinde yüzenlerin rengi değişiyor siyaha kadar; sirayet ediş hızla gölgeliyor aydınlığı, “ah” eden daha çok “ah” etsin diye didinenler var, bunun yanında an an ölüme kayıp gidenler var; bir daha hiç görülemeyecek rüyalar var, sesi duyulmayacak sevdalar var, “hoşçakalın” diyemeden mekan değiştirenler en çok neyi severdi kim bilir; turnaları mı, toprak kokusunu mu, memleket havasını mı..? benim gibi her adımda azalanlar var; azalmak, artamamak mıdır; fazla ne varsa bir kenara bırak mak mıdır; durmak, hep hayâlde kurmak, bir köşeye kurulup oturmak, anmak ve anarak geçmişi hep taze, canlı, diri tutmak mıdır?
değiştirebilseydim kendimden başlayacaktım
“Ara sıra konuşabilmeli” diye düşünüyorum, bu suskunluk çok fazla; sustukça çekiliyor halka geriye, ortada bir nokta olarak kalıyorum; sesimi sessizliğimle duyurmam neredeyse imkânsız, bağıranlar mı hep duyuluyor, yoksa bağıranların gürültüsü yüzünden mi susanlar hepten kısık? İhtimâl... Olivia da konuşuyor noktasız, virgülsüz. Brezilya’da ölen kardeşinden, yaşamakta olduğu cilt kanserinden, yeni taşındığı bu şehrin insansızlığından, engelli oğlundan, onu alıp memleketine artık döneceğinden... dinliyoruz onu, Sally ve ben. Bazen dinlemekten başka hiçbir şey yapamıyor insan. İnsanların başına gelenlerden hayrete düşüyor, düştüğüm yerde kalakalıyorum; bunun “fate” olduğunu açıkladığımda ise sınıfta bütün gözlerin üzerimde takılıkalmasının anlamı daha geniş çaplı bir ifadelendirme beklemeleri belki. İzin verin yazayım, ben yazarım ya da daha iyi yazarım; yani yazarak anlatırsam eğer, hedefi tutturma ihtimâlim artabilir.
sanıyorum, birçok yerde hata yapıldı
Naz FERNİBA
Ay Vakti –Aylık Kültür ve Edebiyat Dergisi’nden Alınmıştır.
teskin edebilseydim kendimi düzelecek, uyanabilseydim uyuduğumu bilecektim
Yüzeysel meselelerin içine derinlemesine dalışa geçenlerden dolayı devasa bir kuru gürültü, patırtı, hır gür almış başını gidiyor, yönü olmadan; dünü belli, yarın da ne olacağı çok da belirsiz olmayan, başlıklar aynı, sözler aynı, manşetler aynı, dertler aynı; büyükler hep büyük, küçükler hep küçük, değişen sadece kötülüğün yayılma hızı, bu hızdan kaçamayanlar, ezilip kalıyor zeminde; amaçsız değilim de, hiçbir şey yapamayışımın ağırlığı yüzünden belki kulaklarımı tıkıyorum, “bilmesem daha mı kolay taşımak yükü?” ya da “hayata tahammülü mü zorlaştırıyor zalimlerin zalimliği”... insan olmak ne zormuş meğer, insanken insanlığından habersizleri görmek ne zormuş meğer, insan oluşun acziyetini idrak etmek ne zormuş meğer.
güneş doğdu; batacağından emin gibiyiz, hep
Sair yalanlar denizi yükselip kıyılardan taşıyor, şehirlere, şehirdeki evlere, evdeki insanlara kadar; katıp önüne sürüklüyor ıslak ıslak; kimini duvarlara vuruyor, kimini suyun dibine çekiyor, kimini bir ağacın dalına asıyor; yalan denizinde yüzenlerin rengi değişiyor siyaha kadar; sirayet ediş hızla gölgeliyor aydınlığı, “ah” eden daha çok “ah” etsin diye didinenler var, bunun yanında an an ölüme kayıp gidenler var; bir daha hiç görülemeyecek rüyalar var, sesi duyulmayacak sevdalar var, “hoşçakalın” diyemeden mekan değiştirenler en çok neyi severdi kim bilir; turnaları mı, toprak kokusunu mu, memleket havasını mı..? benim gibi her adımda azalanlar var; azalmak, artamamak mıdır; fazla ne varsa bir kenara bırak mak mıdır; durmak, hep hayâlde kurmak, bir köşeye kurulup oturmak, anmak ve anarak geçmişi hep taze, canlı, diri tutmak mıdır?
değiştirebilseydim kendimden başlayacaktım
“Ara sıra konuşabilmeli” diye düşünüyorum, bu suskunluk çok fazla; sustukça çekiliyor halka geriye, ortada bir nokta olarak kalıyorum; sesimi sessizliğimle duyurmam neredeyse imkânsız, bağıranlar mı hep duyuluyor, yoksa bağıranların gürültüsü yüzünden mi susanlar hepten kısık? İhtimâl... Olivia da konuşuyor noktasız, virgülsüz. Brezilya’da ölen kardeşinden, yaşamakta olduğu cilt kanserinden, yeni taşındığı bu şehrin insansızlığından, engelli oğlundan, onu alıp memleketine artık döneceğinden... dinliyoruz onu, Sally ve ben. Bazen dinlemekten başka hiçbir şey yapamıyor insan. İnsanların başına gelenlerden hayrete düşüyor, düştüğüm yerde kalakalıyorum; bunun “fate” olduğunu açıkladığımda ise sınıfta bütün gözlerin üzerimde takılıkalmasının anlamı daha geniş çaplı bir ifadelendirme beklemeleri belki. İzin verin yazayım, ben yazarım ya da daha iyi yazarım; yani yazarak anlatırsam eğer, hedefi tutturma ihtimâlim artabilir.
sanıyorum, birçok yerde hata yapıldı
Naz FERNİBA
Ay Vakti –Aylık Kültür ve Edebiyat Dergisi’nden Alınmıştır.
Hani bilir misiniz, görünmez olmak, yok olmak, tüm varlığını tüm varlıklardan çekmek ister bazen insan. Kim bilir, belki yaşadıklarındaki acının sesini karşı dağa duyuramamaktan yorgun düşünce; saklanmakla, yitip gitmekle ses çıkarabileceğini sanmanın işkencesini aslında kendisine yaşattığı anlar vardır bazen insanın. Ne acı, çığlıklarının garipliğini fark ettiğinde onu susturmuştur.İşte öyle bir andı. Sesime ağlıyordum. Acınıyordum. Yükümü yüklenmiş bir dağ yoluna çıkmıştım, zirveden kendimi bırakacaktım ufuklarıma, umudum sonsuzdu. Ayaklarım hedefe yaklaşanın o kulak ardı edilen acısıyla sızlarken "O" nu gördüm.Adam. Gözlerinden kan akıyordu. Zirveden bana akan ışık, geldi onun kirpiklerinde durdu. Durdum. Öylece ona baktım, sadece kirpiklerini gördüm, üzerinde benim ışığım olan kirpiklerini, ve gözleri kanıyordu.Hiç konuşmadı, konuşmadık. Önünde bir çocuk cesedi vardı, çocuğa bakamadım, gözlerim adamın gözlerinde kalakaldım.O bir umut yolcusuydu, zirveye beş kala bitmişti, aynı yerde bende bittim. Çöktüm yanına.Biz ikimiz aynı zirveye doğru yol alan iki yolcuyduk, farkında olmadan onun gittiği patikadan onu takip etmiş olmalıydım, yolumun bir yerinde onun kaderi beni durdurmuştu. Tüm umudum yolumun onunla kesiştiği yerde öldü, anlam yitti, uçmak özlemi aldı başını gitti.Ardımda bıraktığım, önümde beni bekleyen ne varsa hiçbirisi aklıma gelmiyordu, sadece onun gözlerine bakıyordum. Biliyordum, görüyordum, okuyordum tüm yarımlarını, yarımları acıyordu.Eksik ve yarımlara lanet ettim. Ellerimi zirveye doğru açarak bağırdım,"uçmak istemiyoruuuuuuuuuuuuummmmm".Bulutlar dondu, kuşlar kanat çırpmadı, dağ duymadı, sesim sustu. O sırada gözüm çocuğa ilişti, çocuk bendim.Diz çöktüm sessizce sesime ağladım.***********
Yarim İstanbulu Mesken Mi Tuttun
Güz güneşi sarı sarı devriliyordu o ikindi üzeri de uzaklardaki mor dağların ardına. Elinde su testisi, köyün çeşme başında, sıraya girmişti. Yedi yıl önce beş altı yaşındaki kızlar şimdi varmışlardı on iki , on üçlerine. Düğün davulları aynı gün birlikte döğülen Hatça'yla Zalha'nın üçüncü çocukları koşup oynuyorlardı.
Derin bir iç geçirdi.
Bir çocuğu olsaydı bâri. Oğlan değil, kızı. O zaman olsaydı şimdiye yedi yaşında. Çeşmeden su getirmese bile, evde aşa muşa el atar, ortalığı toplar, anasına can yoldaşı olurdu. Ama İstanbul gurbetinde yedi yıldır eylenen eri, istemezdi kız evlât. Erkek olmalıydı çocuğu. Erkek olmalı babası gibi bilekli, kocaman kocaman elli, ayaklı, kaşı gözü kudretten sürmeli. On yaşına varmadan, çifte çubuğa el atmalıydı. Yedi yıldır İstanbul gurbetinde eyleşen böyle isterdi oğlunu. Babasının soyunu sürdürmeli, köy çocuklarıyla dere kıyısında güleş tutup, kendi akranlarını yere kabak gibi vurmalıydı:
Gene derin bir iç geçirdi.
Yedi yıl, yedi koca yıldır İstanbul dedikleri güzeli bol, seyranı renkli İstanbul'da ne bekliyor da gelmek bilmiyordu? Sakın orda gül yüzlü, bal dudaklı, kara kaş kara gözlü bir güvercin göğsü topukluya... Ağlıyası geldi birden. Düşünmek istemiyordu bunu. O pençeli, o tuttuğunu koparan, o boylu poslu erkeğinin bir İstanbul kızına tutulup ondan dolayı sılasını unuttuğunu öğrense öldürürdü kendini. "Vallaha öldürürüm!" dedi içinden sert sert. "Günahı, vebali varsa ona. Kaba sakal hoca tevatür günah dediydi vaazda. Hele böyle bir şey olsun...."
Yanında bir karaltı. Kendine gelerek gözlerinin yaşardığına dikkat etti, sildi elinin tersiyle gözlerini.
Resullarin Emine anaydı gelen:
- Ne o kınalı kekliğim benim? dedi. Öksüzüm, yavrum. Ne ağlıyon? Telâşlandı:
- Yoook, ağlamıyorum nene...
Gün görmüş, umur sürmüş kırış kırış nene inanmadı:
- Ağlıyon kınalı kekliğim, sürmelim ağlıyon. Ben bilmem mi ne diye ağladığını? Vefasızın diktiği fidanlar meyveye geldi. Onunla gurbete gidenler yedinci sefer dönüyorlar sılaya. O nerde? Hani?
"Kınalı keklik" gene derinden bir çekti. Güneşin yarı yarıya derildiği mor dağlara baktı. Gözlerinden yuvarlananlara dur diyemiyordu gayri. Varsın aksınlardı Nene'nin dediği gibi, öksüze bu dünyada gülmek yoktu. Keten yelekli, burma bıyıklısı İstanbul gurbetinde belki de bembeyaz bir istanbul kızıyla unutmuştu sılasını. Dili de varmıyordu ama, unutmasa ne diye yedi yıldır dönüp gelmesin? Dönüp gelmedi diyelim, insan iki satır bir şeyler de mi yazamazdı? İlk gittiği aylar nasıl yazıyordu? Demek unutmuştu? Unutmuştu demek ha? Hıçkırdı. Genç, yaşlı kadınlar, ellerinin kınasıyla çiçeği burnunda kızlar toplandılar başına. Sormadılar hiçbir şey. Biliyorlardı. Sorup da ne diye yüreğini büstübün kaldırsınlar? Biri:
- Sus bacım, dedi. Sus! Bir başkası:
- Gözlerinden döktüğüne yazık!
Sağdan soldan herkes bir şey söylüyordu:
- El oğlu değil mi? En iyisinin köküne kibrit!
-Vallaha Amasyanın bardağı, biri olmazsa biri daha bence..
- En doğrusu bu ama....
- Dinlemiyor ki!
- Bu gençlik, bu tâzelik...
- Yedi yıl, yedi yıl anam. Dile kolay. İnsan eksik eteğini yedi yıl sılasında unutur mu?
Sıkıldı, bunaldı. Ağlamıyordu artık. Zaman zaman bu: Mâdem erkeği İstanbul gurbetinde yedi yıldır unutmuştu onu, o da varsın istidayı boşansın bir güzel, varsındı bir başkasına. Elini sallasa ellisi, başını sallasa...
Duramadı karıların arasında. Onüçünde bulup yitirdiği, yirmisine vardığı halde bir türlü geri dönemiyeni içinden bir sızı bir geçti. Testisini koydu çeşmenin iplik gibi akan suyunun altına. Testi dola dursun, gittiyse keyfinden mi gitmişti. İstanbul'a? Gözü kör olasıca yokluk. Düşmanına avuç açtıran yokluk yüzünden, birkaç para kazanıp öküzü ikileştirmek, birkaç dönüm tarla daha alıp babadan kalan bir kaç dönümüne eklemek için. O gece, o gece işte, nasıl yatırmıştı koluna! Nasıl okşamıştı saçlarını, neler demişti? İstanbul gurbetine gidecek, çok değil yazı orda geçirip, güze, olmazsa kışa koynunda desteyle para, dönecek. O zamana kadar bir de oğlu olmuş olursa, eh gayri, keyfine son olmıyacaktı!.
Başındaki beyat örtüyü çenesinin altında çözüp yeniden bağladı.
Yedi yıl, yedi koca yıl!
Kocasının isteğince bir oğlu olaydı bâri..
Testisinin dolup taşmakta olduğunun farkına bile varmadı: Bir oğlu olsa o zamandan bu zamana, altı yaşında mı olurdu? Bösböyük, palazlanmış delikanlı. Akranlarıyla dere kenarında güleş mi tutardı? Babası gibi pençeli olur da akranlarını yere kapak gibi mi vururdu? Ekimde tarlaya birlikte mi giderler, hasat vakti düveni birlikte mi sürerlerdi? Babasının kokusunu mu taşırdı?
- Kınalı keklik kaldın gene. Bak testin doldu, taşıyor!
Kendine geldi. İnsanoğlunun aklına şaştı. Gözleri testisindeydi güya. Testisinde olduğu halde, görememişti dolduğunu.
Çekti lülenin altından. Güldü acı acı.
Tuttu evinin yolunu. Tuttu ya, şimdi de aklından köyün yaşlıları, gençleri kaynaşmağa başlamıştı. Her kafadan bir ses:
- Deli anam deli bu!
- Doğru bacım, deli..
- Beni yedi yıldır sılamda unutacak da..
- Ben de hâlâ yolunu bekliyeceğim onu ha?
Sonra kafa kafaya, fısıl fısıl bir konuşma. Ah bu konuşma, ah bu konuşmalar... Evden içeri girerken, Dursunların Hacı'yı hâtırladı elinde olmıyarak. İnce, kapkara kaşları yıkıldı sinirli sinirli. Testiyi bıraktı kapının yanına, geçti pencerenin önünde dayandı duvara sağ omzuyla. Odada kimse yoktu, tek başınaydı ya, deminki karılar, kızlar, orta yaşlıların hayalleri doldurmuştu odayı. Alev saçan bakışlarıyla sanki topuna haykırdı:
- Dursunların Hacı, Kara Hacı başınızda parçalansın. Atın yerine eşeği bağlamıyacağım işte, bağlamıyacağım!
Kara Hacı da neydi ki sırma bıyıklı Ali'sinin yanında? Değil yedi yıl, on yıl dönmese sılasına, onu gene unutamazdı işte!
Güz güneşi çoktaan devrilip gitmişti mor dağların ardına. Gece iniyordu köye ağır ağır. Loş oda farkına varılmaksızın kararıyor, derinleşiyordu. Derken bu yandaki kapkara dağların ardından bakır kızılı kocaman bir ayın tekeri gözüktü. Sonra ağır ağır yükseldi göklere, ufaldı, bakır kızılını yitirdi, pırıl pırıl yanmağa, saz örtülü dumanlarıyla kerpiç evleri süslemeğe başladı.
Canı ne yemek istiyordu, ne de su.
Gel desen gelmez miydim? Şu güzellerin doldurduğu elmastan kadehleri ben dolduramaz mıydım?
Ali bakıyordu, sadece bakıyordu.
Oysa hem ağlıyor, hem söylüyordu:
- Ketenden yeleğini bile ben dikmedim miydi? Benim gibi bir öksüze dünyayı haram etmeğe nasıl kıydın? Yiğitliğine yakışır mıydı gurbette beklemek dayanacak özümün tükendiğini anlamadm mı?
Ali susuyor, boyuna susuyordu. Taştan ses çıkıyor, Ali'den çıkınıyordu. Sözlerinin ardını getirdi ağlıya ağlıya:
- İnsafsız yedi yıl oldu sen gideli, diktiğin fidanlar meyvaya geldi tekmil. Birlikte gittiklerinizin tümü yedişer sefer geldiler sılalarına. Buraların güzelleri çoktur ama sana yaramaz. Durmadın sözünde Ali'm. Sözünde durmayana erkek demezler biliyor musun? Kavlimizde gidip de dönmemek varmıydı vefasız?
Fakat Ali hiç ses vermeden bakmış bakmış, sonra çekip giderken duman olmuştu âdeta. Bağırmıştı ardından, bağırmış, bağırmış... Fakat Ali...
Uyandı. Güneş bir mızrak boyu yükselmişti Kalktı yaslandığı yerden:
- Hayırdır inşallah, dedi.
Kalktı usulcak, gitti kapıya, örttü, kalın tahta sürgüsünü itti. Ne olur ne olmazdı. Kara, kuru Hacı kötü dadanmıştı çünkü. Köy bakkalında kafayı çekip elinde saz, düşüyordu tek gözden ibaret evininin yakınlarına. Daha bir günden bir güne ne kapısına dayanıp böyle böyle demiş, ne de çeşmeye giderken, yahut da tarlanın yolunu tek başına tuttuğunda yolunu kesmişti. Kesmemiş, lâf da atmamıştı ama, köyün cadı karıları pek yakıştırmışlar onu Kara Hacı'ya! Yedi yıldır İstanbul'u mesken tutan vefasızını düşüne düşüne uykuya varıverdi. Dünya çoktan silinmiş, ay devrini tamamlayıp elini eteğini çekmişti dünyanın göklerinden.
Devrile kaldığı yerde mışıl mışıl uyuyordu.
Uykusunda düş.
Düşünde İstanbul gurbeti. Taşı toprağı altındandı İstanbul gurbetinin. Ali'sini aramağa gitmişti düşünde. Bulmuştu da. Güzellerin arasındaydı. Bir kıyıdan bakıyordu. Güzellerden biri dizine başını koyup uzanmıştı boylu boyunca. Bir başkası gümüş bir kupayla şarap veriyor, daha bir başkası da dudağından öpmeğe uzatıyordu dudaklarını.
O zaman, o zaman işte, gizlendiği kıyıdan çıkıvermişti. Ali şaşırmış, bırakıp güzellerini, koşmuştu yanına. Açmıştı ağzını Ali'sine, yummuştu gözünü:
- İstanbul'u mesken mi tuttun? Bu güzelleri gördün beni unuttun mu? Sılasına gelmeğe yemin mi ettin yoksa?
Yarim İstanbul'u mesken mi tuttun aman
Gördün güzelleri ben unuttun aman
Beni evinize köle mi tuttun aman
Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman
Yarim sen gideli yedi yil oldu aman
Diktigin fidanlar meyveye döndü aman
Seninle gidenler silaci oldu aman
Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman
Alıntıdır.
Yazarını Bilmiyorum
Kurşun sesi kadar hızlı geçer yaşamak;
Öyle zordur ki, kurşunu havada, sevgiyi yürekte tutmak!
Bazen duygularımız bizden erker yaşlanır ve bizden hayatın geri kalanını alır.
Hayatın, kendini anlayanları cezalandırmasıdır bu.
Durup, durup ardına bakan kadınlar vardır. Geçmişi düşünmekten, şimdiyi yaşayamazlar.
Her şeyi didikleyip duran, mazisinin gölgesinden, anılarının yüzünden bir türlü kurtulamayan, gözleri ufuk yorgunu kadınlar.
Güçlü, köklü bir biçimde yeni arkadaş edinecek yaşları geride bıraktıysan eğer, hasar görmüş eski arkadaşlıkları onaracak çağı da geride bırakmış olursun.
Zaman ilerledikçe birçok şey, daha zor olmaya başlar.
Beklentisi yüksek olan kadınların yalnızlığı daha koyu olur.
Büyük lafların gölgesinde geçen hayatlar, bir daha iflah olmuyor, geçip gittiğiyle kalıyor.
Zaman, aşk……..herşey !
Ayrılıkları ayıntılar acıtır, kadınları mahveden erkekler değil, ayrıntılardır.
Erkekler, erkekliklerinin tadını alabildiğince çıkartırken, kadınlar bu konuda umutsuzdurlar.
Çünkü kadınlar bekler…
Alıntıdır…





