Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

27 Ağustos 2009

YAŞAMAK HAYATI…

Ağustos 27, 2009 0
YAŞAMAK HAYATI…


Hayatı yaşamak doyasıya. Bir gün bu dünyayı terk edeceğimizi hiç unutmadan, kırmadan, gücenmeden, öfkelenmeden, kalbimizi daha fazla yormadan yaşamak keyifle…

Bazen odamın penceresinden dışarı bakarım, gözlerim bulutlara kayar. Orada olmak nasıl bir duygudur diye sorarım kendi kendime. Çocukça bir düş geçer aklımdan ve içimi gıdıklayan bir gülümseme yayılır yüzüme. Olmayacak şeyler vardır ya bazen, olmuş varsayarak dalarım hayallere. Bulutların üstüne oturarak gezmeye başlarım diyar diyar. Yüksekte olmak ayrı bir heyecan, ayrı bir duygu verir insana. Herkese yükseklerden bakmak, aslında ben dünyanın en güçlü, en zengin, en baba insanıyım diyenin bile, yukarılardan bakıldığında aslında ne kadar da küçük ve bir o kadarda zavallı olduğunu görmek. O nedenle insanoğlunun hayatı boyunca böbürlenmesi niye. Acizliğimizin ne kadar da büyük olduğunu görmek, aslında bir hayal kırıklığımıdır yoksa farkına varmanın hüznümüdür bilinmez ama, her şey yukarılardan göründüğü kadar küçük ve küçücüktür aslında…

Sonrasında yanımdan kanat çırparak geçen kuşlar beliriverir ansızın. Ne kadar özgür olduklarını düşünürüm. İstedikleri zaman istedikleri ülkelere uçarak gidebildiklerini. Bir kanat çırpıncaya kadardır her şey ya sonrası. Mutlu mudurlar acaba sürekli böyle uçmaktan derim ve ben de onlar gibi olsaydım, değişik yerler görmekten keyif alır mıydım diye kendime sorarım. Nereye kadar diye de bir soru gelir aklıma ve devam ederim gökyüzündeki yolculuğuma.

Ardından mavilikler karşılar beni. Eşsiz ve engin mavilikler. Ucu bucağı olmayan göz kamaştırıcı mavilikler. Güneşin ışığından sızan yansımalar ayrı bir ahenk katar mavilikler üzerinde. Bir yorgan misali üzerimizi kaplayan “mavi atlas iğne batmaz” tekerlemesi dökülürken dilimden, kendimi birden derinliklerde buluveririm. Neresidir burası diye sormaya fırsat bulamadan daha, bir başka alemde devam ederim düşsel yolculuğuma. Burası eşsiz bir dünya, eşsiz bir güzelliğe sahip olan belki de yeryüzünün altındaki cennettir diye düşünürüm. Bir tarafta adını bile bilmediğim değişik bitkiler, önümden sürüler halinde geçen tanımadığım balıklar. Ve sonrasında gördüğüm rüyadan uyanmak düşer bana.

Güzeldir yukarılardan seyretmek dünyayı ve neden normal hayatta farkında değilizdir ki bunca güzelliklerin. Neden yok etmek gereği duyarız ki. Neden ağaçları bir hiç uğruna kesip, sonra da yakarız ki. Neden, kendimizi nimetten sayıp da başkalarına tepeden bakarız ki. Bitip tükenmek bilmeyen nedenler sıralana dururken ardı ardına, hayatı doyasıya yaşamın tadına varalım bir kez daha. Bir kez daha nefes almanın….


Mehpare ÖĞÜT

SENİNLE..

Ağustos 27, 2009 1
SENİNLE..

Söyleyemediklerimi yazsam bembeyaz satırlara,,,
Onlar bile ağlardı yalnızlığıma.
Üşüyen yüreğimden geçen kelimeler eksik
Ve aşkımı anlatmaya yetersiz kalırdı bildiğim tüm cümleler…

Sen gökyüzündeki tuttuğum en parlak yıldız olsan,
Ve her gece baktığım penceremden bana göz kırpsan.
Hayallere dalıp senli sabahlara uyansam,
Sarılsam, sarılsam ve hiç bıkmadan adını sayıklasam…

Beklemek düşüyorsa payıma ve sen geleceksen sonunda,
Razıyım çekilecek tüm sıkıntılara,
Yokluğun acı verse de bana,
Eğer ki birleşmek varsa bu aşkın sonunda,
Senin için bir ömür bile beklemek helaldir bana…

Şimdi çekilip köşeme seni yaşayacağım sensizliğimde.
Belki de okuduğum bir şiirde karsılasacagım seninle.
Kimbilir bir hikayenin iki kahramanı oluruz belki de
Ve gün gelir de yeniden birleşiriz seninle…

Mehpare ÖĞÜT
20 Temmuz 2009

24 Ağustos 2009

KİMSELERE DİYEMEM

Ağustos 24, 2009 1
KİMSELERE DİYEMEM

Öyle çok pazarlık ettim ki Seninle ey Rabbim.

Sen çağırınca, kendime ayırdığım vakitlerden çalındığını düşündüm. Ezan okununca, sevdiklerimle geçirdiğim zamanların azalmasından korktum. Vakit girince, içim “cız” etti hep. Odamdan uzaklaştım, bıraktım işimi, bozdum keyfimi; öylece namaza durdum. Ayak diredim, “az sonra kılsam da olur!” dedim. “Az sonra”larım “çok sonralara döndü, geç kaldım, geç kalmaktan utanmadım. Sonunda ayaklarımı sürüye sürüye vardım huzuruna. Pazarlığımı vaktin daralmışlığını bahane ederek yeniden ileri sürdüm. Kaçıyordu namaz ya; o yüzden çabucak kıldım, selam verdim, hemen kalktım, rahatladım.

Oysa rahatlığı Sana borçluyum. Ağrımayan her bir dişim kadar huzur borçluyum Sana. Damarlarımın her bir noktasında pıhtılaşmayan kanım kadar sükûnet borçluyum Sana. Tenimin kaşınmayan her bir noktası kadar rahatlık borçluyum Sana. Dişlerim ağrıyacak olsa her biri için harcayacağım zaman Senin. Kanım pıhtılaşıp damarlarım tıkanacak olsa, her defasında ızdırap ve korkuyla geçireceğim saatlerin hepsi Senin. Tenim her noktasında yırtılacakmış gibi acıyacak olsa, kendi kendime dar geleceğim huzursuz günler Senin.

Gün oldu; usandım. Sabrımı tükettim; tükendim. Kendimi yontmaya heveslendim. Benden istediğin zamanı çok gördüm. Benden istediğini, benim için istediğini bile bile, huzurunda huzursuz durdum. Fazla buldum namazın rekatlarını; kısaltmak için bahaneler aradım. Günümü delik deşik etmeni, işimin arasına kesintiler sokmanı, hayatımın ortasına duraklar koymanı, uykumu bölmeni lüzumsuz gördüm. “Beni bana bırak!”larla durdum huzuruna; içim başka bir yerlerin türküsünü söylerken, ben seccadende, belki sadece bedenimle, mıhlı kaldım.

Oysa Sen, dileseydin dar edebilirdin zamanı bana! Bir uçurumun dibine savrulmuş bir arabada çaresizce Sana yalvartıyor olabilirdin beni. Korkulu bir savaşın orta yerinde ateş ve kan kusan bombaların altında günümü de, işimi de, uykumu da, hatta rüyalarımı da delik deşik etmelerini takdir edebilirdin. Düşmeyen bombalar kadar, uçuruma savrulmayan arabalar kadar genişlik borçluyum Sana.

İçten pazarlıktı benimkisi. Öyle içten ki kendime bile söyleyemedim. Gözlerimle birlikte gönlümü de secdene kilitlemeyi çok gördüm. Kendimi sıfırlamayı, benliğimi hiçe indirgemeyi beceremedim. Ensemde kaderin sıcacık nefesini hissedecek o teslimiyetin vadisine inemedim. Acelem vardı; alnımı koyduğum gibi kaldırdım seccadeden. Bütün benliğimle aşağı inemedim. İşim vardı, secdemi işime zaman kazandım. Secdeye kalbimi de sığdırmaya çalışmadım. Uykum vardı, secdemi sığ bırakıp uykumu derinleştirdim.

İtirafımdır: Bencilliğimi de sırtıma alıp rükûlarda eritemedim. Bedenim eğilirken huzurunda, “emrolunduğum gibi dosdoğru olma”nın ağırlığını sırtıma almayı erteledim. “Sırası değil!”di; “hele dur; sonra da olur!”du. En Sevgili’ni bir gecede ihtiyarlatan emri üzerime alınmadım.
Sen dileseydin, çocuğumun cılız nabızlarının eşliğinde, loş ve neşesiz bir yoğun bakım odasında, gözümü de gönlümü de, umutsuzca, çaresizce, ürpertiyle, korkuyla bir monitörün ekranına kilitleyebilirdin. Dileseydin, yeryüzünün sükûnetini bir anda kesip, küçücük bir duvar kıpırtısının gölgesinde, mini mini bir sarsıntının beklentisi içinde saçlarıma aklar düşürebilirdin.

İçten pazarlık mı denir buna? Sen bilirsin Seninle ettiğim pazarlığı. Kendime sakladığım ve hatta kendimden de sakladığım sır bu. Dilime bile değdirmekten korktuğum, ağzıma almaktan utandığım öyle bir sır işte. Fısıldaması bile acı veriyor ya… Meselâ, uzayınca Fatiha, uzayınca sûre, heceler sanki özgürlüğe giden yolu taşlar gibi kestikçe, “bitmez şimdi bu namaz!” dediğim çok oldu. Ama içimden. Kimseler duymadı.

Bir Sen duydun beni ey Rabb’im. Sırrımı bir Sen bildin. Kendimi lüzumsuz hissederken seccadenin üzerinde, dudağım anlamına yetişemediğim kelimeler için oynarken, Sen beni söylediğimden fazlasıyla duydun, söyleyemediğimi de, dile getiremediğimi de bildin. Ruhumu alıp uzaklara gittiğim halde, bir bedenimi bıraktığım halde huzurunda, kovmadın beni, yakınlığında tuttun.

İtirafımdır; öyle anlatıldığı gibi özleyebilmeyi beceremedim henüz namazı… “Aradan çıkarmaya çalıştığım” oldu namazı. Geçiştirdim namazı. Bir “sorun”du çözdüm, hallettim. Selam verip sonra yaşamaya başladım… Yaşamayı namazın içinde aramalıydım. Namazı yaşamanın içine sızdırmalıydım oysa. Bilemedim.

Kafa tuttum, ayak diredim, pazarlık ettim; ama Sen utandırmadın, yine yine yine huzuruna aldın beni. Her secdede rahmetinle okşadın alnımı. Her rükûda “aferinler” fısıldadın gönlüme. Her vakitte yeni bir sayfanın aklığına çağırdın ruhumu. Yüzüme vurmadın. Azarlamadın. Aşağılamadın. Hepten umut kesmedin benden. Yok saymadın. Utandırmadın.

Pazarlık ettiğimi Seninle bir Sen bildin ey Rabb’im. Kimselere söylemedin. Sırdaşım Sensin, bir Sana açabilirim içimi, bir Senin beni ayıplamandan korkmam. Ben işte böyleyim; yine “bana ait”lerin hesabındayım. Başka kime söyleyeyim? Başka kimin anlayışından medet umarım?


Senai DEMİRCİ

19 Ağustos 2009

AŞK DAVETSİZ BİR MİSAFİR GİBİDİR

Ağustos 19, 2009 4
AŞK DAVETSİZ BİR MİSAFİR GİBİDİR
AŞK DAVETSİZ BİR MİSAFİR GİBİDİR. ÇAĞIRIRSAN GELMEZ, KOVARSAN GİTMEZ!

Uzun zamandan beri üzerinde çalıştığım ve hala anlamakta zorlandığım konu :
Aşk..

AŞK iki sessiz bir sesli harften oluşan ve yüzyılardır tanımlanmaya çalışan bir kelime. Ömrünün 3 yıl olduğuna dair duyumlarda mevcuttur.

Aşkta bencillik,mutluluk,heyecan,karmaşa,acı,mide büzüşmesi,kusma hissi vs... hisler mevcuttur


Elle tutulmaz Gözle görülmez bir şey.. bu yaşanan somut acılar,güzellikler. Tek başına aşkı tanımlamak ,onu herşeyden soyutlamak mümkün mü? Evet ancak bu güçlü iradeye bağlı !

Ben Aşkı daha çok beyin tümörüne benzetiyorum ; tedavisi mumkun olamayan bir hastalık gibi ..
Siz onu düşündükçe içinizde büyüyen ve sizi etkisi altına alan bir hastalık..


Aşk, hayatın bize hazırladığı en acı ve aynı zamanda en tatlı bir sürprizdir. Bu yüzden de kalpleri ne zaman ele geçireceği hiç belli değildir. Daha ne olduğunu bile anlayamadan onun hükümdarlığına giriverirsiniz..

Aşk'ta mantık yoktur..

Aşk tamamen duygulara bağlı olan bir olgudur...

Aşk elde etme arzusudur..

Aşkın zamanını ayarlanamaz. kime neden aşık olduğumuzu anlayabilseydik,aşkın sırrını da çözerdik herhalde. Ama o zaman da aşkın insanı alıp götüren büyüsü tamamen kaybolurdu.

Aşkın zamanı yoktur, hep hazırlıksız yakalar insanı. Evli olmanız, sevgilinizin olması, bir ayrılığın taze yaralarını kurutmaya calışmanız,bağlılıktan korkmanız, ailenizden çekinmeniz, hatta sevilenin hapse girmesi bile onun hiç mi hiç umrunda değildir. İşte bu yüzden Aşkta mantık yoktur diyoruz.

Aşk, mayın gömülü bir tarlaya benzer.
Yanlış bir adımla,tüm hayatınızı alt üst eder!

Birgün bu davetsiz misafir kapınızı çalacak olursa, adımlarınızı dikkatlice atmanızı tavsiye ederim.!


alıntıdır