Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

22 Kasım 2009

3 NUMARALI KONÇERTO

Kasım 22, 2009 0
3 NUMARALI KONÇERTO

Vazgeçemeyeceğim kadar kıymetli değil benim hayatım, ben şanslı olanlardanım, hayatımdan daha kıymetli bir şeylerim var benim, öyle altı imzalı boş mukaveleler taşımıyorum koynumda, hayatım karşılığında anlaşmalar yapmıyorum. Çıplak ayaklarının altında keskin pürtüklü kayalıkları, her seferinde 'belki de bu son'diyerek hissedip kendini bir uçurumdan aşağıya, bir avuç gözüken denize bırakan Amazonlar'ın o yabani çocukları gibi korkudan ürpererek bırakırım kendimi uçurumlara Siz bir sonsuza doğru düşmeyi bilmiyorsunuz, sonuncu kez olup olmadığını bilmeden ciğerlerinize doldurduğunuz geniş bir solukla, gözleriniz serin bir rüzgarla yanarken, dimdik korkuyla ve şehvetle titreyerek bir uçuruma uçmayı bilmiyorsunuz siz. Hayatınız kıymetli, hayatınızdan daha kıymetli bir şeyiniz yok çünkü. Koynunuzda altı imzalı boş mukaveleler taşıyorsunuz, küçük bir kumarbazın işaretli kağıtları dağıttığı gibi dağıtıyorsunuz onları ve her seferinde kaybediyorsunuz bütün küçük kumarbazlar gibi. Siz o filmi gördünüz mü? Hayatından geleceğinden, ailesinden ve aklından vazgeçmek pahasına o 'üç numaralı konçerto'yu çalan piyanistin filmini gördünüzmü siz? Rachmaninov'un 'üç numaralı piyano konçertosunu' Rachmaninov'un önünde çalıp o ünlü Rus kompozitöre, 'çalarken ruhuma dokundunuz'dedirten ve sol kolunu bir felce kaptırıp sakat kalan hocasının, 'piyano bir canavardır, onu denetleyemezsen yutar seni' dediği genç piyanistin, bir canavar tarafından yutulmayı göze alarak 'üç numaralı konçertoyu' çalmak için ihtirasla titremesini seyrettiniz mi? Hazırlıksız ve kırılgan bir ruhun taşıyamayacağı kadar büyük bir duygusal coşku gerektiren bu parçayı çalarken, yanlış sevgilerle örselenmiş ruhunu ortaya koyan o piyanistin, dünyanın en zor piyano parçası denilen konçertoyu çalabilmek için sağlığını, geleceğini ve bütün hayatını tehlikeye atmasını aptalca bulmadan önce, bir insan neden hayatını bir piyano parçası çalmak için tehlikeye atar diye sordunuz mu? Gizlilerde bir yerde böyle bir soru saklıyor musunuz; bir gün lazım olur da belki sorarım diye, hayatınızn bir bölümünde böyle bir soru hazırlayıp koydunuz mu bir yanınıza? Siyah smokini, bağlı olduğu baştan bağımsız ayrı bir canlı gibi kıvır kıvır uçuşan saçları ve kalın gözlükleriyle piyanonun başına gelip parçayı çalmadan önce gözlüklerini çıkartarak keskin bir bıçak gibi simsiyah parıldayan piyanonun üstüne koyan genç çocuğun, dokunduğu her notayla geleceğinden ve hayatından bir parçayı tuşlara bıraktığı o konserde, olağanüstü bir duyarlılıkla çaldığı parçanın bitiminde kendisini ayakta alkışlayan kalabalığın önünde selam verirken yıkılıp kalıvermesini görmelisiniz. Bir insanın hayatından kıymetli ne var ki, onun uğruna, bir piyano parçası için hayatını veriyor diye sormalısınız. Ruhunda ve aklında ne varsa, hepsini son karesine kadar 'üç numaralı konçertonun'ışıltılı tınılarına terk eden çocuğun zaten kırılgan olan iç dünyasının, bir zümrüdüanka yumurtası gibi çatlayıp kendi içindeki büyülü kuşun üstüne çökmesini ve çocuğun o parçayı çaldıktan sonra on yedi yılını akıl hastanelerinde geçirmesini anlamak zor, eğer hayatınızda daha kıymetli birşey yoksa Sizin hayatınızda çalmak için uğruna hayatınızı vereceğiniz bir 'konçerto'yok mu? İşte bunun için yakarım geleceğimi' dediğiniz bir parça bulunmuyor mu repertuarınızda? Yoksa eğer bu, hayatınızda hayatınızdan daha kıymetli bir şey bulunmuyor demektir. Kolay anlaşmalar yaparsınız o zaman.Budalalar karşısında susar, zorbalar karşısında eğilirsiniz. Koşumları yalandan, kırbacı çıkarcılıktan yapılmış arabalara koşulursunuz siz de. Hayır'demeyi unutursunuz Herkese dağıtısınız o lanet olasıca boş mukavelelerinizi. Katiller efendiniz olur, sahtekarlar padişahlık taslar size, kulaklarınız artık hiçbir müziği duymaz, ruhunuz kayalara çarpıp terk edilmiş eski bir gemi gibi yosunlanıp çürümeye koyulur ve ortak bayağılıkların içinde atarsınız kulaçlarınızı. Ve inanın, hayat, içi boşaldıkça ağırlaşır.Taşınması zor bir yük olur. O boşluğu saklamak için siz de başlarsınız yalanlara, ne kadar boşalırsa hayatınız o kadar çok yalan söyler, calkalanırsınız ve boş bir hayatı taşımanın aslında nasılda büyük bir akıllılık olduğunu anlatmaya koyulursunuz. Biliyormusunuz, romantiklerin sonuncu büyüğü denilen Rachmaninov, besteciliğinin yanı sıra çok da önemli bir piyano virtüözüydü, çocuk yaşında saraylarda konserler vermeye başlamıştı.Dokuz yaşındayken gittiği bir asilzade konağında çaldığı bir parçanın orta yerinde daha etkileyici olmak için esas çarpıcı akoru basmadan önce ellerini tuşların üstünden kaldırıp biran beklemişti ve o sırada müzikten pek de anlamayan yaşlı bir kontes çocuğun parçayı unuttuğunu sanıp şefkatli bir sesle, 'istersen daha iyi bildiğin birşey çal' demişti. Daha iyi bildiğiniz birşey çalmak istermisiniz yaşlı konteslerin şefkatine sığınıp? Yoksa müzikten anlamayanların şefkatini reddedebilecek misiniz? Uğruna geleceğinizi mahvedeceğiniz, akıl hastanelerine, hapishanelere, sefaletlere düşeceğiniz bir 'üç numaralı konçertonuz' var mı? Ben bunu çalacağım'dediğiniz bir parça.'Bunu çalacağım ve başka da birşey çalmayacağım'dediğiniz bir konçerto için kamaşıyor mu yüreğiniz, parmaklarınız kıpır kıpır oynaşıyormu içinizde? Hayat bir canavardır, onu denetleyemezsen yutar seni' deyip vuruyormusunuz hayatın akorlarına, konçertonun bir ucundan girip öbür ucundan ter içinde ve çıldırarak çıkıyor musunuz? Vazgeçemeyeceğim kadar kıymetli değil benim hayatım, ben şanslı olanlardanım, hayatımdan daha kıymetli bir şeylerim var benim. Bir yazı, bir aşk, bir isyan. Belkide bu son kez diyerek Amazon'un o yabanıl çocukları gibi her yanımda kayaların keskin pürtüklerini hissederek bırakacağım kendimi bir uçurumun dibinde küçücük gözüken denize, gözlerim rüzgardan yanacak ve şehvetle titreyecek içim.Suya çarptığımda ince bir ok gibisaplanacağım derinlerine ve eğer çıkabilirsem yeniden suyun üstüne, ıslak sakallarımla gülümseyeceğim ve edepsiz bir oğlan çocuğu gibi övüneceğim size 'hayatımda daha kıymetli şeylerim var' diye. Şayet sizde gülümserseniz, çırılçıplak ve baştan aşağıya ıslak tutacağım ellerinizi, 'çalın'diyeceğim, 'çalın şu üç numaralı konçertoyu'. Bir uçurumdan uçarak basacaksınız tuşlara.Ter içinde ve çıldırmanın kenarında dolaşarak, sevişir gibi hayatı yakıp bir hayatı doğuracaksınız. Bütün mukaveleleriniz parça parça olup kuş tüyleri gibi savrulacak havaya. Hayatla yaptığınız bütün anlaşmaları yırttığınızda ve 'başka birşey çalmayı'reddettiğiniz de, işte o zaman anlayacaksınız belki de hayatın ne olduğunu. Ve piyanistin, bir canavarı yutup çıldıran o çocuğun, niye o 'üç numaralı konçertoyu'çaldığını.


Ahmet ALTAN

AVUCUNUZDAKİ KELEBEK

Kasım 22, 2009 0
AVUCUNUZDAKİ KELEBEK

Zamanın birinde iki tane kız kardeş varmış, nasıl akıllılarmış anlatamam.
Etrafındaki ve okuldaki tüm bilgi onlara yetmez olmuş.
Bir gün anneleri onları dağdaki bilge adama götürmeye karar vermiş. Kızlar,
bilge adamla karşılaşınca ona sorular sormaya başlamışlar. Bilge
adam bütün soruları doğru cevaplamış: kızlar çok sevinmişler ve
annelerinden eğitimleri için bir süreliğine izin isteyerek bilge adamın
yanında kalmışlar.
Sordukları soruların hepsinin cevabı doğruymuş. Bir süre çok mutlu
olmuşlar: ama sonra sıkılmaya başlamışlar, "Bilgenin bilemeyeceğ bir soru
bulmamız lazım" diye düşünmüşler. Kızlardan biri bir gün" Buldum! " diye
sevinmiş."
İki elimin arasında bir kelebek koyacağım ve bilge adama soracağım "
Avucumun içinde bir kelebek var. Canlı mı, ölü mü? " " Ölü" derse kelebeği
bırakacağım. canlı derse avucumu hafifçe bastıracağım.
Her ne derse cevabı bilemeyecek.
Kızlardan birisi kapalı tuttuğu ellerini bilgeye doğru uzatmış.
(Şimdi lütfen siz de yapın. Avuçlarınız birbirine bakacak şekilde
ellerinizi birleştirin ve uzatın. Ben açın deyinceye kadar da açmayın). Ve
sormuş:
"Avucumun içinde bir kelebek var: canlı mı, ölü mü?
Bilge adam cevap vermeden önce uzun süre kızın gözlerine bakmış, bakmış ve
cevaplamış:
"Senin ellerinde kızım. Senin ellerinde........."

Şimdi bakın hayatınıza ve mutluluğunuza..
Nerede mi?
Açın avucunuzu..
Sizin ellerinizde: Tam avucunuzun içinde .

Bir Portekiz atasözü der ki: "Yaşadıkça yaşlanmazsınız, yaşamadıkça
yaşlanırsınız."

31 Ekim 2009

İMPARATORUN DERSİ

Ekim 31, 2009 5
İMPARATORUN DERSİ

Bir zamanlar, Uzak Doğu'da, artık yaşlandığını ve yerine geçecek birini
seçmesi gerektiğini düşünen bir imparator varmış. Yardımcılarından ya da
çocuklarından birini seçmek yerine; kendi yerine geçecek kişiyi değişik
bir yolla seçmeye karar vermiş. Bir gün, ülkesindeki tüm gençleri çağırmış
ve:

"Artık tahttan inip yeni bir imparator seçme vakti geldi. Sizlerden birini
seçmeye karar verdim." demiş.

Gençler şaşırmışlar, ancak o sürdürmüş:
"Bugün hepinize birer tohum vereceğim. Bir tek tohum... Ama bu çok özel
bir tohum. Evlerinize gidip onu ekmenizi, sulayıp büyütmenizi istiyorum.
Tam bir yıl sonra büyüttüğünüz o tohumla buraya geleceksiniz. Sizi,
yetiştirdiğiniz o tohuma göre değerlendirip, birinizi imparator seçeceğim.
"

Saraya çağırılan gençlerin arasında Ling adında biri de varmış.
O da diğerleri gibi tohumunu almış...
Evine gidip heyecanla olayı annesine anlatmış.
Annesi bir saksı ve biraz toprak bulup, onun tohumu ekmesine yardım etmiş.
Sonra birlikte dikkatlice sulamışlar. Her gün sulayıp büyümesini
bekliyorlarmış.

Yeterince zaman geçtikten sonra diğer gençler tohumlarının ne kadar
büyüdüğünü anlatırken, Ling hayal kırıklığı içinde, kendi tohumunda hiçbir
değişiklik olmadığını görüyormuş.

Üç hafta, dört hafta,beş hafta geçmiş... Hâlâ hiçbir gelişme yokmuş.
Diğerleri yetişen bitkilerinden söz ederken Ling çok üzülüyormuş.
İmparatorun onu beceriksiz sanmasından çok endişeleniyormuş. Arkadaşlarına
da hiçbir şey diyemiyor, sabırla bekliyormuş.

Sonunda bir yıl bitmiş ve gençlerin yetiştirdikleri bitkileri imparatorun
huzuruna götürecekleri gün gelip çatmış.
Ling, annesine boş saksıyı götüremeyeceğini söyleyince, annesi ona cesaret
verip; saksısını götürüp dürüst bir şekilde olanları imparatora
anlatmasını istemiş. Ling, pek istemese de, annesinin sözünü tutmuş ve boş
saksıyla saraya gitmiş.

Saraya varınca arkadaşlarının yetiştirdiği bitkilerin güzellikleri
karşısında şaşırmış.

Sonra imparator gelmiş ve tüm gençleri selamlamış. Ling, arkalarda bir
yerlere saklanmaya çalışıyormuş.
"Ne büyük bitkiler, çiçekler ve ağaçlar yetiştirmişsiniz. Bugün biriniz
imparator olacak." demiş imparator.

Aniden arkada elinde boş saksısıyla Ling'i fark etmiş. Hemen muhafızlarına
onu öne getirmelerini emretmiş. Ling çok korkmuş. "Sanırım
beceriksizliğimden dolayı beni öldürtecek."

Ling öne geldiğinde imparator adını sormuş.
"Adım Ling." demiş.

Diğer gençler gülüşüp onunla alay etmeye başlamışlar. İmparator onları
susturmuş. Ling'e ve elindeki saksıya dikkatle bakıp kalabalığa doğru
dönmüş. "Yeni imparatorunuzu selamlayın. Adı Ling!" demiş.

Ling inanamamış. Çünkü tohumunu yeşertememiş bile, nasıl imparator
olurmuş?...

İmparator devam etmiş:
" Bir yıl önce burada herkese bir tohum verdim. Siz ekip, sulayıp bir yıl
sonra getirecektiniz. Ama hepinize kaynamış tohum vermiştim. Asla
büyüyemeyecek olan... Ling'in dışında herkes ağaçlar, bitkiler ve çiçekler
getirdi; çünkü tohumun büyümediğini fark edince hepiniz onu bir başka
tohumla değiştirdiniz. Sadece Ling içinde benim verdiğim tohum olan boş
saksıyı getirme cesaret ve dürüstlüğünü gösterdi. Beklentisi
gerçekleşmeyince umutsuzluğa kapılsa da, dürüstlüğünden vazgeçmedi...
Onun için yeni imparatorunuz o olacak !"

***
En sade doğrular mı?
Rengârenk yalanlar mı?