Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

02 Ağustos 2010

KİTAPLARDAN İNCİLER...

Ağustos 02, 2010 0
KİTAPLARDAN İNCİLER...


Ve size layık yöneticileriniz olacak...


..Bir insan ister akıl, ister altın yönünden varsıl olsun, bunlardan yoksun olanlarla konuşurken çok dikkatli olmalıdır...

....Yaşam ölümle anlam kazanıyor, günün anlamı olması için gece,konuşmanın anlamı olması için sessizlik, barışın anlamı olması için savaş gereklidir...



Bir toplum en güçsüz bireyini yalnız bıraktığı anda dağılmaya başlar...


.....Öyle yalanlar vardır ki onlardan ağızdan çok, kulaklar sorumludur.....

....Felaketler karşısında kadınlar eğilir, erkekler ise kırılır....

...Her toplumda başkaldıranlar olur, insanlar herkesin içinde onlara lanet okur, kendi kendine kaldığı zamansa onlar için dua eder...

...Sıradan halkın gözünde altın , kandan daha kolay kirlenir..

Çoğu zaman kusur erdemin bir koludur.En iyi eylemler en kötü

nedenler uğruna,ve en kötü eylemler de en iyi nedenler uğruna gerçekleştirilir...



Erdem; eğer bazı kabahatlerle yumuşatılmazsa sağlıksız, inanç kimi kuşkularla gölgelenmezse acımasız olur....


 
 
Afrikalı Leo - Amin Maalouf



ADONİS NEDİR YA DA KİMDİR ?

Ağustos 02, 2010 0
ADONİS NEDİR YA DA KİMDİR ?
Adonis, Yunan mitolojisine göre, Afrodit'in aşık olduğu tanrıdır.

Suriye kralının kızı Myrrha, Afrodit'e yeterli derecede tapınmadığı için Afrodit tarafından cezalandırılır ve kıza asla baş edemeyeceği bir baba arzusu verir. Dadısının yardımıyla babası ile 7 gün 7 gece beraber olur (bazı kaynaklarda 40 gün 40 gece olarak geçer). Babası son gece birlikte olduğu kişinin kızı olduğunun farkına varır ve onu öldürmek ister. Tanrılar kıza acıyarak onu mersin ağacına dönüştürler. Ağacın gövdesinden 9 ay sonra ölümlülerin en güzeli olan Adonis dünyaya gelir.



Afrodit görür görmez ona aşık olur ve onu saklaması için Persephone'ye verir. Persephone de delikanlıya vurulmuştur ve onu geri vermek istemez. İki tanrıça arasında kavga çıkar. Zeus araya karışır ve Adonis’in 6 ay Afrodit’in, 6 ay Persephone’nin yanında kalmasına karar verir. Adonis yeraltına girdiğinde yaz biter, kış başlar, yeryüzüne çıktığında toprakların bereketi tekrar gelir ve ilkbahar olur. Adonis avlanırken bir yaban domuzunun saldırısına uğrayarak ölür. Sonra ölümünden kendine pay çıkartan Afrodit, gider Zeus'tan onu geri vermesini ister... Buna çok üzülen Afrodit güzelliğini kaybetmeye başlayınca tanrılar Olympus dağının zirvesinde toplanırlar ve Adonise yeniden can verirler.Adonis can bulduğunda hava ısınmış,çiçekler açmaya başlamıştır.Bu yüzden Adonis çiçekli ve güzel baharın temsilcisidir.

28 Temmuz 2010

KAPILARI KAPANINCA İNSANIN, İÇERİDE KİM TUTUKLU KALIR ?

Temmuz 28, 2010 0
KAPILARI KAPANINCA İNSANIN, İÇERİDE KİM TUTUKLU KALIR ?


Kırık bir kuşkanadı. Acıdır. Acıtır insanı. Duvardan düşen her taşla yaralanır insan. Kalbini deler kurşunların hepsi. Elinden tutulacak her çocuk, avuçlarını kanatır insanın. Küstürülmüş ihtiyarlar gelir, kapısının önünde ağlar. Terk edilmiş sevgililerin hepsi kuc...ağına döker gözyaşlarını. Ötelerde bir kedi kurtulsa kuyudan, umutları tazelenir. Başka ülkelerde bir yetim sevinse, bir öksüz doyuverse, hüzünleri silinir.



Gözlerine pırıltı değer insanın bir masûm ipten dönse. Bir katil elinden bıçağını düşürse, yüzüne kan doluşur, dudağına tebessüm dolanır. Bombaların parçaladığı her beden bin pıhtı atar kalbine. Yol kenarlarında, kuyu diplerinde, çıkmaz sokak başlarında, köprü altlarında, yalnız odalarda, yakasına sarılmaya hazır hüzünler ve sevinçler nöbet bekler. Ayağını geri çekemez insan başka hayatların kuytularından.



Uzak yoktur insana. Hep yakındır acılar. Çok yakındır hüzünler. "İnsan"dır çünkü. Dağların taşıyamadığını taşır omuzlarında. Gökleri çatlatacak o ağır sorumluluğu kalbinin odacıklarında ağırlar. "Ben" olma sancısını büyütür göğsünde.



"Ben" olmak, fark etmektir. Fark etmek, herkesi "ben" bilmektir. Varlığına "ben" diyebildiği için insan, her acıya kaçınılmaz bir özne olur. Kaçamaz. Başkalarına dokunan acılar ona dokunur. Kaçılmaz olur. Başkalarının sevinçleri de sevinci olur. En uzak köşelerdeki en küçük mutluluklar bulaşır ellerine.



Kuştüyünden yastıkları olur kanadı kırık kuşların yeniden cıvıldamasıyla. Yuvaya dönen her ceylan yavrusu haberi, evine taşır insanı. Hiç gitmeyeceği şehirlerde, hiç tanımadığı sokakların pürneşe adımlanması insanın süsüdür. Hiç bilmediği pencere önlerinde açılan rengârenk çiçekler insanın sevincidir. Saksılara dökülen sular önce onun yüreğini serinletir. Hiç uğrayamayacağı odalarda, hiç tanıyamayacağı, tanısa bile belki hiç sevemeyeceği, sevse bile belki ilgilenemeyeceği insanların huzuru, insanın kalbinde göllenir. Yüreğinin loş sokakları başkalarının mutluluklarıyla daralır ve genişler.



Kapıları açıktır ötekilere. Kapatamaz gözeneklerini dışarıya. Alışı vardır verişi vardır. Umursamaz değildir. Kalın kabuklarla sarıp sarmalayamaz kendini. "Kendi" olarak var oldukça, her yerine çizikler atar yeryüzünün kıpırtıları. Eksilmeler çoğalmalar, ölümler kalımlar, kurtulmalar yitmeler nabzına yürür, damarlarını doldurur. "Bana ne!"lerin soğuk duvarlarına hapsetmeye kalksa bile kendini, her aynaya baktığında gözlerinden utanır. Bahanelerin siperine girip sorumluluğunu unutmak istese de, yakalanır acılara. Sobelenir utancına. Evet, utanır insan gözlerinden. Aynada kendine bakan adam tutar yakasından sessizce... Bağırıp çağırmaz ama hesap sorar gizlice. Ya saklar yüzünü aynadaki adamdan ya gel-geç hazların makyajıyla avutur bir süreliğine. Ama bir süreliğine. Sonra yine utanır. Ki utanabiliyor olması bile iyi haberdir. Ya hiç utanamasaydı? Ya vicdanıyla sıcak temasını hepten kaybetseydi? Vicdanının itirazını susturacak denli sağırlaşanların düştüğü yalnızlık kuyusuna kimse el uzatamaz. Uzatsa bile uzanan bir el bulamaz.



Yazık değil mi bencilliğini bile fark etmeyecek denli bencilleşmişlere? Kibrini kibrinin çuvalında unutup da elini kolunu bağlayanlara ne demeli? Başkalarını rahatsız etmesi bile kendisini rahatsız edemeyecek kadar zulmün karanlığında yitmişler ne kadar acınasıdır?



Başkalarını görmeyen insan insansızlaşır. Komşusunu dert edinemeyenin kalbi sokaksızlaşır. Şefkatini dışarı taşırmayan insan kalpsizleşir. Ötekilerin varlığını hesaba katmayan insan kendine yabancılaşır. Kendinden öte uzanamayan insanın varlığı azalır. Başkasına hayrı dokunmayınca, kendine de hayırsızlaşır.



Dediğince âlemlere rahmet Peygamberinin [asm], "insanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır."



Dr.Senai DEMİRCİ

BİR İNSAN ANCAK KİŞİSEL BÜTÜNLÜĞÜ KADAR KENDİSİDİR

Temmuz 28, 2010 0
BİR İNSAN ANCAK KİŞİSEL BÜTÜNLÜĞÜ KADAR KENDİSİDİR


Kişisel bütünlüğün ilk gereği, kendi gerçeğini algılamayı ve algıladığı bu gerçeğe saygılı olmayı gerektirir. Hüzünlü isen hüzünlü olduğunu, korkuyorsan korktuğunu, kaygılı isen kaygılı olduğun gerçeğini kabul etmek gerekiyor. Bunu kabul etmeyen kişi kendi gerçekliğinden uzaklaşır, 'mış gibi' biri olur.

Kişisel bütünlük her insanın üzerinde düşünmesi gereken yaşamın önemli bir boyutu.

Korku nedeniyle, ya da bir menfaat temin etmek nedeniyle, veya başka bir nedenle, insan kendi olmayı bırakır, bir başkası imiş gibi algılar, düşünür ve davranırsa, o zaman çelişki içersinde bocalar. Yani, 'aynı zamanda hem o, hem de o değil, olamaz . Bir insan aynı zamanda ve aynı boyutta hem kendisi, hem de bir başkası olamaz. Eğer, bu ilkeyi ihlal ederse kişisel bütünlük içinde olmuyor demektir ve zaman içinde özdeşimini kaybeder

Dünyadaki hiçbir çıkar,verdiğiniz sözü tutmamaya veya kendinize olan saygınızı kaybetmeğe deymez.

Bir insan ancak kişisel bütünlüğü kadar kendisidir. Kendisi olmayan insanın etkileme gücü de yoktur. Bu nedenle, insanın ancak kişisel bütünlüğü kadar etkileme gücü vardır, diyebiliriz.

Hepimiz özü sözü doğru insana güveniriz ve onun dediğine inanırız. İki birey arasındaki ilişkide, ailede, şirkette, toplumda özü sözü doğru insan, yani kişisel bütünlük içinde olan insan daha etkilidir. Bu değerler içinde olmayan insan kendi gücünü yok etmeğe mahkumdur.

'Mış gibi' yaparak var olan insan, etkili olamadığı gibi, hiçbir zaman anlamlı ve coşkulu bir yaşam da süremez.



DR.DOĞAN CÜCELOĞLU / "SAVAŞÇI" KİTABINDAN

VARLIĞIMIN DERİNLİĞİNDE SINIRSIZ BİR SEVGİ KUYUSU VAR....

Temmuz 28, 2010 0
VARLIĞIMIN DERİNLİĞİNDE SINIRSIZ BİR SEVGİ KUYUSU VAR....

 
Şimdi bu sevginin açığa çıkmasına izin veriyorum. Bu sevgi yüreğimi, bedenimi, bilincimi, özvarlığımı dolduruyor. Etrafımda her yöne doğru ışıl ışıl yayılıyor ve çoğalarak bana geri dönüyor. Sevgiyi kullanıp verdikçe, daha da çok vermek istiyorum. Kaynak sonsuz. Sevgiyi verdikçe kendimi iyi hissediyorum. Çünkü sevgi, içimdeki sevinç duygusunun bir ifadesi. Kendimi seviyorum. Bu yüzden bedenime bakıyorum. Onu sağlıklı besinlerle besliyor, temiz tutuyor ve temiz giysilerle donatıyorum. Bedenim de bana sağlıkla, canlılıkla dolu enerjiyle karşılık veriyor. Kendimi seviyorum. Bu yüzden kendime ihtiyaç ve zevklerime hitap eden rahat bir ev ortamı sağlıyorum. Odalarını sevgi titreşimleriyle dolduruyorum. Böylece ben dahil, eve giren herkes bu sevgiyle beslendiğini hissediyor. Kendimi seviyorum. Bu yüzden yaratıcı yeteneklerimi kullanabildiğim, birlikte çalıştığım insanlardan zevk aldığım, sevdiğim ve sevildiğim bir ortamda, gerçekten yapmayı sevdiğim bir işte çalışıyorum. Kendimi seviyorum. Bu yüzden herkes için sevecen düşünceler besliyor ve sevecen davranıyorum. Verdiğim her şeyin çoğalarak döneceğini biliyorum. Dünyama sadece sevecen insanları çekiyorum. Çünkü onların, benim bir aynam olduklarını biliyorum. Kendimi seviyorum. Bu yüzden geçmişi ve geçmişte yaşadıklarımı affediyor ve tümüyle özgür bırakıyorum ve özgürüm. Kendimi seviyorum. Bu yüzden her anı iyi ve dolu yaşıyorum. Geleceğimin parlak, haz, mutluluk ve güven dolu olduğunu bilerek her anımı seviyorum. Çünkü Evrenin sevgili çocuğuyum ve Evren şimdi ve sonsuzluğun içinde her an bana sevgiyle bakıyor.

Dünyamda her şey iyi ve güzel.



Louise HAY

KENDİNİ UCUZ SATMA; ÇÜNKÜ DEĞERİN PEK FAZLA SENİN...

Temmuz 28, 2010 0
KENDİNİ UCUZ SATMA; ÇÜNKÜ DEĞERİN PEK FAZLA SENİN...
Birisi, burada birşey unutmuşum dedi. (Mevlânâ) buyurdu ki:

Dünyada unutulmaması gereken birşey var. Herşeyi unutsan da onu unutmasan korku yok. Fakat herşeyi yerine getirsen, hatırlasan, unutmasan da onu unutsan hiçbir şey yapmamış olursun. Hani bir padişah seni belli bir iş için bir köye yollasa, sen de gitsen de o işten başka yüzlerce iş basarsan, hangi iş için gittiysen onu yapmadın, başarmadın ya, hiçbir iş başarmamış sayılırsın. Şu halde insan dünyaya bir tek iş için gelmiştir, maksat odur. Onu başarmadı mı, hiçbir iş başarmamış demektir. "Gerçekten de biz, arzettik emâneti göklere ve yeryüzüne ve dağlara. Derken onlar, onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular ve onu yükledik insana; şüphe yok ki çok zalim oldu, çok bilgisiz bir hale geldi o." O emâneti göklere arzettik, kabul edemedi. Bir bak da gör, göklerden aklı şaşırtan ne işler meydana gelmede. Taşları l´âl, yakut yapıyor; dağları altın, gümüş madeni haline getiriyor. Bitkileri, yeryüzünü coşturuyor, diriltiyor, ölümsüz cennete döndürüyor. Yeryüzü de tohumları benimsiyor, meyveler veriyor, ayıpları örtüyor,anlatılmasına imkân bulunmayan yüz binlerce şaşılacak işler başarıyor, şaşılacak şeyler meydana getiriyor.

Dağlar da çeşit-çeşit madenler veriyor. Bütün bunları yapıyorlar, yapıyorlar amma onlardan o bir tek iş meydana gelmiyor da o tek işi insan görüyor, başarıyor, "And olsun ki Ademoğullarını ululadık" dedi,"Göğü, yeri aluladık" demedi. Şu halde insanın elinden bir iş geliyor ki ne göklerin elinden geliyor o iş, ne yerlerin, ne dağların. O işi de gördü mü, onda ne zalimlik kalıyor, ne bilgisizlik. Amma sen, o işi görmüyorsam bunca iş görüyorum ya dersin; dersin amma seni öbür işler için yaratmadılar ki. Bu, şuna benzer: Padişahların hazinelerinde bulunabilen, değer biçilmez bir çelik Hint kılıcını tutmuşsun da kokmuş öküz etine satır olarak kullanıyor, sonra da boşu-boşuna bırakmadım ya, böylesine bir işe kullanıyorum onu diyorsun. Yahut da zerresiyle yüzlerce tencere alınabilen bir altın tencereyi getirmişsin, içinde şalgam pişiriyorsun. Yahut da mücevherlerle bezenmiş bir bıçağı kırık bir kabağa mıh yapmışsın da diyorsun ki; İş görüyorum; kabağı ona asıyorum, şu bıçağı öylece bırakmıyorum ya. Acınacak, gülünecek işler değil de nedir bunlar? O kabak, bir pul değerindeki bir tahta, yahut demir çiviye de asılabilirken yüz dinarlık bıçağı bu işe kullanmak, akıl işi midir ki?

Ulu Allah, sana pek büyük bir değer vermiştir. Buyurdu ki: "Gerçekten de Allah, cennet karşılığı olarak inananların canlarını, mallarını satın almıştır."
Değer bakımından iki dünyadan da artıksın; Fakat neyleyeyim ki değerini sen bilmiyorsun
Kendini ucuz satma; çünkü değerin pek fazla senin. Ulu Allah buyuruyor ki: Sizi de, soluklarınızı da, vakitlerinizi de, mallarınızı da, zamanınızı da satın aldım ben; bana harcarsanız, bana verirseniz karşılığı ölümsüz cennettir; değerin budur işte bence. Fakat sen, tutar da kendini cehenneme satarsan kendine zulmetmiş olursun. Hani o yüz dinarlık bıçağı duvara saplayıp ona bir kabak, yahut bir testi asan kişi gibi.
 

 
MEVLANA - FİHİ MA-FİH


HOŞ BİR YAZI..

Temmuz 28, 2010 0
HOŞ BİR YAZI..

"Her iki gözünle de aynı şeyi, kendinin butun ve mükemmel olduğunu ve senin Benim suretimde ve benzeyişimde yapılandığını gör…Asla kendini küçümseme ya da kendinin en kötü yanını düşünme. Düşüncelerini yücelt ve kendin hakkında çok olumlu ol. Eğer hatalar yaptıysan, kendini bağışlamayı öğren ve ondan sonra da ileriye ve yukarıya dogru ilerle. Kendini siddetle cezalandirmana ve ondan sonra da kendinle ilgili kaygılanarak ve kendine acıyarak etrafta dolanmana ihtiyacim yok.
Sen böyle yaptiginda kendini Bana kapattığını ve seni çalısmalarımda kullanamadığımı farketmiyor musun? Açık ol; hatalarından öğren. İnsanlara sevgi duyarak ve hizmet ederek, kimlik-
Benliği tümüyle unut. Sen baskalarini düşünmeye başlar baslamaz, kimlik-benlik unutulur. Hizmet büyük bir şifacidir, denge ve istikrar icin büyük bir yenileyicidir. O nedenle, kendinin en iyi yanını , en iyi oldugunu bul; ve bunun ne oldugunu bildiğin zaman, onu tüm kalbinle sun. İleriye gitmeye devam et; asla geriye değil..."

Eileen Cady


24 Temmuz 2010

SEN ÇOK ÖZELSİN...

Temmuz 24, 2010 1
SEN ÇOK ÖZELSİN...
Bir masal ülkesiydi onlarınki Hepsi aynı köyde yaşayan, tahtadan yapılma, kısa boylu varlıklardı. Feni ismini taşıyan bu tahta varlıkları Sani isminde bir oyma ustası yapıyordu ve Sani'nin atölyesi fenilerin köyüne hakim bir tepenin üzerine kuruluydu. Feniler farklı farklıydı. Kimisinin burnu büyüktü, kimisinin gözleri. Bazıları uzun, bazıları kısaydı. Kimi çok zekiydi, kimi daha az zeki. . Anlaşılan, Sani, hepsini tek tip yapmak yerine, çeşit çeşit sanatlarını göstermek istiyordu. Gelgelelim, feniler zamanla bu farklılıkları yanlış anlamaya başladılar. Sonradan sonraya bir âdet edindiler: her Allah'ın günü sabahtan akşama kadar bıkmadan usanmadan birbirlerine etiketler yapıştırıyorlardı. Her bir feni, bir kutu altın yaldızlı etiket, bir kutu da donuk gri noktalı etiket edinmişti. Sokaklarda, evlerde, okullarda, işyerlerinde, kısaca her yerde birbirlerine etiketler yapıştırıp duruyorlardı. Herkesin uymak zorunda olduğu bir de kural vardı: Üzerine yapıştırılan etiketi kimse söküp atamazdı! Güzel fenilere, yani tahtaları pürüzsüz, boyaları kaliteli olanlara, hep parlak altın yaldızlı etiketler veriliyordu. Bir feninin tahtası pütürlü mü, boyası dökülmüş mü; ona ancak gri noktalı etiketler lâyık görülüyordu. Yetenekli feniler de yaldızları kapıyordu tabii ki. Bazıları kafalarının üstünde büyük etiketler taşıyabiliyor, bazıları ise büyük sözler etme hünerini sergileyebiliyor veya güzel şarkılar söyleyebiliyordu. Elbette, herkes de onlara altın yaldızlar veriyordu! Öyle ki, bazı feniler sabahtan itibaren yapıştırılan yaldızların altında kaybolabiliyordu. Böyleleri akşamları evlerine gittiklerinde üzerlerine yapıştırılan bu yaldızlı etiketleri özenle büyükçe bir kutuda biriktirir, evlerine gelen misafirlere gösterip ne kadar önemli kişiler olduklarını sergilerlerdi. Aralarında gizli bir anlaşma varmışçasına, birbirlerine karşılıklı yaldızlar yapıştıranlar da yok değildi. Bu arada, çok parlak olmayan, ya da diğerlerine o kadar yaranamayan feniler de vardı. Onlara koyu gri noktalar düşüyordu ancak. Hele bunlardan Mezlem isminde bir feni vardı ki, durumu içler acısıydı. Arkadaşları gibi yaldızlı etiketlere lâyık olmak için, meselâ yükseğe zıplamak ister, ama her defasında düşerdi. O yere düşünce diğer feniler etrafına toplanır ve ona gri noktalar verirlerdi. Kimi zaman düşmelerin sonucunda tahtasında izler oluşur, o zaman diğer feniler ona yine gri noktalar verirlerdi. O, niye düştüğünü açıklamaya çalışınca, bu defa işler tamamen sarpa sarar, aptal durumuna düşer ve tabii yine gri noktalar alırdı. Bir süre sonra, Mezlem'in o kadar çok gri noktası oldu ki, hiç kimseyle konuşmak, dışarı çıkmak içinden gelmedi. Çünkü, diğer fenilerin, yaldızlı etiket kazanayım derken yapacağı sakarlıklar yüzünden ona gri noktalar vermesinden korkuyordu. Gerçi, Mezlem gibilerin çoğu kez fazladan bir sakarlık ya da yanlışlık yapmalarına ihtiyaç kalmıyordu. Üstlerindeki o kadar çok gri noktayı gören diğerleri, durup dururken yeni gri noktaları yapıştırıp gidiyorlardı. Neden diye soracak olsanız verecekleri cevap hazırdı: "O daha çok gri noktayı hakediyor. İşin kötüsü, bir zaman sonra Mezlem de onlara inanmaya başladı. "Ben iyi bir feni değilim" diyordu sürekli. Dışarıya çıktığı nadir zamanlarda, üzerlerinde bir sürü gri noktalı etiket bulunan fenilerin arasında geziyor, böylece kendisini daha iyi hissetmeye çalışıyordu. Ve... Bir gün, Mezlem, o güne kadar gördüklerine hiç benzemeyen bir feniyle tanıştı. Bu feninin üzerinde ne koyu gri noktalar vardı, ne de parlak altın yaldızlar. O da tahtadan yapılma bir feniydi, ama öylesine rahattı ki. Diğerleri, adı Ebid olan bu feniye de etiket yapıştırmak istiyorlardı. Ama onların şaşkın bakışları altında, bu etiketler onun üzerinden kayıp yere düşüyordu! Bazıları üzerinde gri noktalar bulunmadığı için Ebid'e hayran kalıp ona altın yaldızlar yapıştırmak istiyor, ama bu yaldızlar hemen düşüyordu. Bazıları da üzerinde hiç yaldız olmadığı için ona tepeden bakıyor ve gri noktalar yapıştırmak istiyor, ama bu noktalar da ona asla yapışmıyordu! "Ben de böyle olmak istiyorum" dedi kendi kendine Mezlem. "Hiç kimsenin etiketlerini istemiyorum. Etiketleri onların olsun!" Sonra, binbir utangaçlıkla Mezlem'e bunu nasıl başardığını sordu. "Kolay," dedi Ebid, "Her gün Sani'yle görüşüyorum." "Sani mi?" diye şaşkınlıkla sordu Mezlem. "Sani de kim?" "Sani, tahta oyma ustasıdır. Onun atölyesinde oturuyorum ve Onunla birlikte vakit geçiriyorum." "Neden böyle yapıyorsun?" "Neden bu sorunun cevabını kendin bulmuyorsun? Tepeye çık ve Onu ziyaret et. O orada!" Ebid, başka birşey söylemeden Mezlem'in yanından ayrıldı ve gözden uzaklaştı. "Ama O beni görmek ister mi bakalım?" diye Ebid'in ardından haykırdı Mezlem. Ancak, Ebid çoktan uzaklaştığından onu duymadı bile. Mezlem de evinin yolunu tuttu. Penceresinin önüne oturup tahtadan varlıkların birbirlerine alelacele altın yaldızlar veya gri noktalar yapıştırmalarını seyretmeye başladı. "Bu doğru değil," diye mırıldandı kendi kendisine. Sonra da ne olursa olsun Sani'yi görmeye karar verdi. Ne var ki, kolay birşey değildi bu onun için. Çünkü, köydeki söylentilere göre, kim köyün dışına çıkarsa başına kötü şeyler geliyordu. Hele hele o tepeden çok tehlikeli diye bahsediliyordu. Çoğu feniye göre, köyden kısa bir süre de olsa tepeye çıkmaya çalışanlar akıllarını kaybedip dönüyordu. Ama Mezlem bütün cesaretini topladı ve köyün çıkışına kadar geldi. Onun köyün dışına çıkmaya hazırlandığını gören bazı feniler "Çıldırdın mı, ne yapıyorsun?" diyerek yakasına gri noktalar yapıştırıverdi. O bunlara aldırmadan tepeye uzanan dar yolda yürümeye başladı. Hayret, yürüdükçe içi ferahlıyor ve yüreğini buran sıkıntılar hafifliyordu! Sonunda, Sani'nin büyük büyük oymacı dükkanına ulaştı. Kapının eşiğinde içini garip bir ürperti kapladı. İçerde kendisini nelerin beklediğini bilmiyordu. Nasıl olup buralara kadar geldiğini bile bilmiyordu. "İçeri giremem" diyerek dönüp gidiyordu ki, arkasından kendisine seslenildiğini işitti: "Mezlem!" Ses öylesine derinden ve güçlü geliyordu ki. Mezlem olduğu yerde kalakaldı. "Mezlem, buraya gelmen ne kadar güzel" dedi ses bu defa. "Gel de sana bir bakayım." Mezlem yavaşça arkasına döndü ve tahta oymacısına baktı. Şaşkınlık içinde şöyle dedi: "Şey, ama, siz benim ismimi biliyorsunuz efendim." "Elbette biliyorum. Çünkü seni ben yaptım." Sani Mezlem'i tuttuğu gibi atölyesine götürdü ve tezgahının üzerine oturttu: "Hımmmm," dedi Sani, onun üzerindeki gri benekleri incelerken. "Sana çok fazla gri nokta verilmişe benziyor." "Şey, Sani, aslında öyle olsun istemedim. Çok çabaladım, ama..." "Kendini savunmak zorunda değilsin Mezlem" dedi Sani. Ben diğer fenilerin ne dediğine aldırmam." "Sahi mi? Aldırmaz mısınız gerçekten?" "Hayır. Senin de aldırmaman gerekir. Kim kime yaldız ya da nokta veriyor? Onlar da senin gibi feniden başka birşey değil ki! Onların ne düşündüğü hiç ama hiç önemli değil. Önemli olan Benim ne düşündüğüm. Ve ben senin çok özel birisi olduğunu düşünüyorum." Mezlem güldü. "Ne, ben özel miyim? Ben nasıl özel olabilirim?" Ne hızlı yürüyebilirim, ne de zıplayabilirim. Ne sesim güzel, ne de yüzüm. Boyalarım dökülüyor. Üstelik, sürekli aptalca hatalar yapıyorum. Ben nasıl özel olabilirim ki?" Sani Mezlem'e sevgiyle baktı ve ellerini onun küçücük omuzlarına koyarak tane tane şunları söyledi: "Özelsin, çünkü sen benimsin. Bu yüzden benim için önemlisin." Mezlem daha önce kimsenin kendisine böyle baktığını görmemiş ve kendisine böyle güzel konuştuğunu duymamıştı. Ne söyleyeceğini bilemedi. "Mezlem, her gün beni görmeye gelmeni bekledim" diye devam etti Sani. "Geldim, çünkü üzerinde hiç etiket olmayan akıllı Ebid'le tanıştım." "Biliyorum, Ebid senden bahsetmişti." "Peki etiketler neden Ebid'e yapışmıyor?" "Çünkü, Ebid benim düşündüklerimin başkalarının düşündüklerinden daha önemli olduğuna karar verdi. Etiketler ancak sen izin verirsen sana yapışırlar." Mezlem'in aklı karışmıştı: "Nasıl?" "Evet, etiketler ancak sen onlara önem verirsen senin üzerinde kalırlar. Benim sevgime güvendikçe, o etiketlere daha az aldırırsın." "Anlattıklarınızı anladığımdan emin değilim." "Anlayacaksın, ama bu biraz zaman alacak. Üzerinde çok fazla gri nokta var. Şimdilik her gün beni görmeye gel, benim yanımda olmadığın zamanlarda ise beni düşün. Benim sana ne kadar önem verdiğimin farkına var." Sani Mezlem'i kaldırıp yere koydu ve şöyle dedi: "Unutma, sen özelsin, çünkü seni ben yaptım ve ben hata yapmam." Mezlem'in aklında hâlâ sorular vardı, ama yüreğinde şunları hissediyordu: "Söylediklerinde çok ciddi." Ve Mezlem köyün girişinde kendisine ayıplayan fenilerin bakışları altında köyüne geri döndü. Sani'nin kendisine söylediklerini her hatırlayışında ve onu her ziyaretinde ve onunla sohbetinde, Mezlem'in üzerindeki noktalar teker teker döküldü. Döküldüler, döküldüler ve sonunda Mezlem'in üzerinde hiç nokta kalmadı. Ona etiket yapıştırmak istiyenler de hep başarısız oldu...

(İlham Öyküleri)

MEVLANA DEMİŞ Kİ;

Temmuz 24, 2010 0
MEVLANA DEMİŞ Kİ;
Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.
Işığı gördüm, korktum.
Ağladım.

Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi. ..
Ağladım.

Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar... olduğunu
öğrendim.


Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla...
Zamanla yarışılmayacağını,
zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim...

İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...
Sonra da her insanin içinde
iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.

Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi...
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu
öğrendim.

İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu.. .
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.

Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek
Gerektiğini öğrendim.

Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar
önemli olduğunu öğrendim.

Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...

Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi...
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...

Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yasta...
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asil yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine vardım.

Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek
olduğunu öğrendim.

Namusun önemini öğrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;
gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el
sürmemek olduğunu öğrendim.

Gerçeği öğrendim bir gün...
Ve gerçeğin acı olduğunu...
Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da
“lezzet” kattığını öğrendim.

Her canlının ölümü tadacağını,
ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.

Ben dostlarımı ne kalbimle nede aklımla severim.
Olur ya ...
Kalp durur ...
Akıl unutur ...
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur ...

 MEVLANA

EVLİLİK ÜZERİNE...

Temmuz 24, 2010 0
EVLİLİK ÜZERİNE...
Evlilik, sabahleyin üstünüz açık uyandığınızda, "yorganı hep üstüne çekiyor" diye kızmak değil, "iyi, gece üşümeden uyuyabilmiş" diye sevinebilmektir. Eşinizin de "eyvah, o üşümüş" diye üzülebilmesidir.

Evlilik, birlikte oyun oynamaktır. Ama birbirine oyun oynamak değil.
Evlilik, dostlar gittiğinde elinizde kalan yegane şeydir. Evlenince dostlar zaten giderler.
Aşksız evlilik, evliliksiz aşkı doğurur.
Evlilik, en şiddetli tartışmaları bile bir buse ile bitirebilmeyi başarmaktır. Bazı başka buseler de en şiddetli tartışmalara yol açabilir.
Evlilikte sağır bir koca ile kör bir kadın mükemmel çift oluşturur.
Evlilik çılgınca birşeydir. Aklınız başınızda değilken evlenirsiniz, evlendiğinizde aklınız başınıza gelir, ama yine de bu çılgınlığı sürdürmeye devam edersiniz.
Evlilikte çiftler turnusol kağıdına benzer. Turnusol kağıdı aside girince başka, baza girince başka renk alır. Evlenen insanlar da tıpkı bunun gibi evlilik ortamında değişir.
Evlilik erkeklerin özgürlükleri, kadınların da mutlulukları üzerine oynadıkları bir kumardır.
Evlilik, eşlerin kendi kendilerine "ben, eşimin hayatına eşlik görevimin dışında ne tür bir anlam katıyorum?" diye sormalarıdır. Siz "Ben, eşimin hayatına ne tür sorunlar katıyorum ve bunları nasıl en aza indiririm?" sorusuyla da başlayabilirsiniz.
Evlilik saksı çiçeğine benzer, sürekli sevgi gösterip sulamazsanız ölür. Taraflardan sadece biri sürekli sulayacak olursa, çiçek sağ kalır, ama sulayan taraf bıktığı anda çiçek ölür. Her iki tarafın da ilişkiye dengeli bir biçimde bakması, yeşertmesi gerekir. Bir çiçeği çok fazla sularsanız da köklerini çürütürsünüz!