Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

13 Temmuz 2008

GECE YARISI SARKILARI

Temmuz 13, 2008 1
GECE YARISI SARKILARI
" Herkesin içinde sabirli bir tohum gibi kendi kozasinda sakli duran bir
ask yatar; bir gün bir günes parlar bir yagmur düser ve tohumun çatlayip
çiçekler açtigini ruhunuzun rengarenk bir agaç gibi rüzgarlarla dans ettigini
görürsünüz. O rüzgarlarla dans eden çiçekler bazen manasiz kaprislerle,
yanlis anlamalarla, hoyrat firtinalarla örselenip yeniden insan ruhuna dökülür
ve bu kez acinin tohumlari olur askin çiçekleri.

Zakkum yesili çiçekler halinde büyüyüp içinizi yakip kavurur. Aska lanet eder
"unutmaya çalisir" aciyi öldürebilmek için aski da öldürmeye ugrasirsiniz.
Ve unuttukça bir seyler eksilir sizden!

Acidan kurtulabilmek için eksilmeye bile razi gelebilirsiniz. Bir gün " artik
unuttum" dersiniz" . Yahya Kemal gibi bir 'nekahat' dönemi yasadiginizi
sanirsiniz. Sonra bir çifte kayik geçer sulardan" bir kadin sesi sarki söyler"
bütün zakkumlar çildirir. Acinin çiçekleri yanik kokulariyla daglayip geçer
içinizi.

Çaresizlik özleminizi ve acinizi daha da büyütür. Unuttugunuzu sandiginizi
unutamadiginizi" eksik parçanizin gene eski yerine oturdugunu zakkum
çiçeklerini soluyarak kesfedersiniz.

Askin böyle bir aciya degmeyecegini düsünürsünüz. Falcilarin söyledigi
gibi " gözyasi olur kadinlarin yataginda" böyle zamanlarda. Asktan korkar"
bütün çiçekleri çigneyip gizli bir tohum gibi yeniden gömersiniz yüreginize.

Ne görür ne de bir kimseye sorarsiniz!

Sonra bir ses duyulur" bir yagmur damlar" rüyalarda bir günes görülür ve
tohum yeniden çatlar. Zamanla hayatin genis bir bahçe oldugunu" yalnizca
sevincin ya da acinin çiçeklerini degil" kaçinilmaz olarak hepsini birden
içinde barindirdigini" çiçeklerin bir kismindan vazgeçmenin bahçenin
bütününden vazgeçmek oldugunu anlar" bahçeyi bütünüyle seversiniz.

Zakkumlariniz açar ve biri size der ki " Birak açsinlar" çiçeksiz
kalmaktan iyidir zakkumlar".


Ahmet ALTAN

BANA SEVDAMI GERİ VER

Temmuz 13, 2008 0
BANA SEVDAMI GERİ VER

Kim, neyi kaybettiyse onu arıyor.

Kıymet arz eden ve kendi ruh dünyasında açılımlar sağlayan, olmak adına bir yerlere taşıyan , olgunlaşmak adına içerdikleriyle bir anlam ifade eden, oldum sanılan noktada yeni kapıların açılması ve yeniden başlamaya vesile olan. Sura yeniden üflenen ve yenilenerek arayışın bulunduğu noktanın başa dönüş olduğunu işaret eden. Bir noktadan bir merkeze ve bir merkezden bir noktaya, ol emrine muhatap ve olmak menziline rücû eden. Yükseğe, en yükseğe.

Kemale ermek ne yüceliktir.

Kemale ermek için kayıpların peşinde olmak ve kaybedilen cevher ne ise tedariki için çaba sarf etmek, kayıtlarda ben de varım demektir. Beşer olmanın kudsiyetini idrakle , bu idrakin gereklerini yerine getirmeye talip olmaktır. Hamdım piştim mertebesinde hamlığın farkında olarak, kemal kapısının eşiğine baş koymaktır.



Bana sevdamı geri ver.

Her kopuşta düğüm atarak ve her kırılmada tamiratla görünmez hale getirdiğimiz zaaflar, tükenişler, türeyişler, tasavvurlar bizi saklıyor, kendimizi göremez hale sokuyor. Anlam kaymaları bir yana, tanınmaz hale getiriyor. Biz kendimiz olmaktan çıkıyoruz da fark etmiyoruz, farklı imkan ve mekanlar ediniyor, farklı meziyetlere sahip oluyor, hayallerimizin erişemeyeceği şeyleri elde ediyoruz ama, olmak adına başladığımız noktadan uzaklaşıyor, başkalaşarak varlık muhasebesi yapmaya çalışıyoruz.

Muharref kimlik.

Ve asırlar boyunca tahrif etme, tahrif ederken de yerine ucûbe ve tanınmaz olanı ikame etme gibi bir emeli olanın sinsi çabası ve gayreti olarak nitelenmiştir. Bu sebepledir ki, asra yeminle insanın hüsranda olduğu zikredilmiş ve uyarılmıştır. Omurgası sağlam, akl-ı selim ve kalb-i emin olanın taşıyamayacağı bir kimliktir bu. Hangi makamda ve hangi mekanda olursa olsun, hangi zaman diliminde yaşarsa yaşasın, hangi imkanlarla donanırsa donansın, iman edenler ve salim amel işleyenler , hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna kılınmıştır. Müstesna kılınmak; müttaki olmaktır, sırat-ı müstakimde olmaktır.



Bana sevdamı geri ver.

Geriye dönük yorum ve değerlendirmeler yaparken duyduğumuz heyecen ve haz bizi bugün de var kılıyorsa, geriye dönük yaptıklarımız bugün de iç dünyamızda işlevini koruyorsa ve güzellik olarak gönül atlasımızda yer alıyorsa, kaybettiklerimizi ve kazanımlarımızı bir gözden geçirmek, bir sentez yapmak, değer miyarını yeniden kurgulamak zorundayız. Bu kurgulamadır ki, kayıplarımızı bulmamıza vesile olacak, ya da kaybettiğimiz ne ise farkında olmamızı sağlayacaktır.

Yitirdiklerimizi arar oluşumuzun özü, onların geçmişte bize sunduğu imkanlarla elde ettiğimiz ruh dinginliği ve gönül ferahlığıdır. Dirilten nefhanın bizi arzu ettiğimiz noktalara taşıması ve hakikat oluşudur. Eğer aradığımız hakikat değilse ve geçmişin kuru gürültüleriyse beyhude bir yöneliş ve arayış olur ki bu sevda değil, kısırdöngüdür.

Aşkla başlanan ve yürütülen nice şeyler var ki, hazzını duymak, onu bugün yaşadıklarımıza katık yapmak bir kazanım olacaktır. O kazanımı bugüne taşımak için göstereceğimiz gayret ve çaba, bugünü ve yarını dün gibi diri kılacaktır.

Keşke demek yerine, dün ve bugün muhasebesi.

Beyhudelikleri değil, güzellikleri temaşa.

Olmak adına.

Bana sevdamı geri ver.

Şeref AKBABA
http://www.ayvakti.net

12 Temmuz 2008

SENİ SANA ANLATIYORUM

Temmuz 12, 2008 0
SENİ SANA ANLATIYORUM



Bilir misin,
Elime aldığım her kağıt kalemde,
Bu bembeyaz sayfalara seni yazmak için oturuyorum.
Seni anlatmak için birleştirip sıralıyorum tüm cümlelerimi,
Seni sana anlatıyorum satırlarda,
Devleşiyorsun bir kez daha gözümde, yüreğimde, aklımda,
Sonra aklıma geliyor gidişin, buruşturup atıyorum önümdeki kağıdı, şiiri,
Yersiz bu satırlar diyorum, yersiz ve zamansız,
Değmez diye düşünüyorum, vazgeçiyorum, üzülüyorum,
Sonra kıyamıyorum, alıyorum onu yerden, düzeltiyorum ellerimle,
Yeniden başlıyorum yazmaya seni, sanki hiç kirlenmemişçesine.
Dile geliyor tüm duygularım, kalbimdeki yaralarım,
Seni sana anlatıyorum…

MEHPARE ÖĞÜT
2008

UZAKLARDA YAKILMIŞ O TİTREK ALEV

Temmuz 12, 2008 0
UZAKLARDA YAKILMIŞ O TİTREK ALEV
Gittin ve her şey olduğu gibi duruyor bu hayatta... her şey bıraktığın gibi... seni tanımadan, bilmeden önce nasılsa yine öyle hazin, öyle buruk, öyle paramparça... bir bilgeden okumuştum çok önceden:siz bu hayatta iyi başlayıp kötü bitmeyen bir şey gördünüz mü? diyordu... inanmamış, yırtıp atmıştım o kitabı. meğer ne haklıymış.bu hayatta iyi başlayıp kötü bitmeyen hiçbir şey yokmuş... haklıymış, kimse düzeltemezmiş bu hayatın adaletsizliğini... oysa her büyümemiş insan gibi inanmıştım yaşadığım bu aşkın dünyanın ilk aşkı olduğuna, bu aşkın bütün çağların aşkı olduğuna... bu aşkın biz istersek dünyanın bütün adaletsizliklerini düzeltebileceğine inanmıştım... ne kadar çocukmuşum. meğerse bu hayatın bütün adaletsizlikleri bizim aşkımızdan başlayıp yayılmış her yere... gittin ve her şey olduğu gibi duruyor bu hayatta... kırgın ve gücenik anneler yine çocuklarını özlüyor. yine onların arkalarından boşluğa el sallıyorlar.yine mahkumlar üşüyor... yoksullar eskisinden daha çok acı çekiyor yine... insanlar ilerliyor sansın, herşey başladığı yere geri dönüyor... mevsimler senin o durmadan üşüdüğün kış mevsimine doğru dönüyor... yaza, yaz mutluluklarına kanmıştın, işte kış yine geldi...peki, kim ısıtacak şimdi seni... ben ki seni ısıtırken , senin üşümenden hiç bitmeyecek, hep sürecek bir yaz hayal ederdim. içinin ürpermesinden hiç lekelenmeyecek bir mutluluk yaratmayı düşlerdim... seni ısıtırken gülümserdin bana... o gülümseyişinde derin sulara gömülmüş bütün aşklarımın yüzleri belirirdi usulca. o yüzlerin hepsini birden senin yüzünde görmek isterdim. bu yüzden yorulmadan, bıkmadan, usanmadan ısıtırdım seni. sen, tamam, yorulma, geçti üşümem, desen de, duymazdım seni. çünkü sadece seni ısıtmak değildi isteğim... aşklarımın sulara batmış bütün o yüzlerini senin yüzünde birer birer ortaya çıkartmaktı... hepsini, hepsini belki de son ve ilk kez senin yüzünde yaşarken görmekti... senin de sulara batmış aşklarının yüzlerini ortaya çıkartmak için yapardım bunu en çok... ölüm saplantımı bilirdin, ama seni ısıtırken bu saplantıdan bile kurtulmuştum... yaşadığımız bütün aşklarımızı senin yüzünde görebilmek, onları senin yüzünde öpüp koklayabilmek, onlardan senin yüzüne sarılarak özür dilemek istiyordum. bu yüzden yaşamalıydım... onca acıdan, onca yıkımdan sonra bu yaşama isteğim bana göre bir mucizeydi ve mucizenin sırrı sendeydi... yüzünün ardında gizlediğin esrardaydı... o esrarın bütün bilinmezliğini üstlenmek ve bu bilinmezliğin bütün sonuçlarını ödemeye hazır hissediyordum kendimi... bu aşktan kurtulmak istediğinde, zamanın kurallarına kapılmaya başladığında, en çok yokluğunda fark ediyordum o esrarı... sana söylemiştim, ben bu dünya zamanının efendisi değilim, diye. görünenlerle, güvencelerle, kendimi sağlama almakla ilgili beklentilerim yok, diye... söylemiştim sana, ben sadece aşkla mümkünüm, diye... söylemiştim sana, aşk yoksa benim için hayat bir yanılsamadan ibarettir, diye..söylemiştim sana, benim iki kapım var, diye. biri doğum, biri ölümdür , diye... doğarsın, aşkın içinden geçersin ve ölürsün... buraya, bu dünyaya beni kimin gönderdiğini bilmiyorum. böyle kırılgan, böyle savrulmaya hazır, böyle açık yaralar içinde... kim, neden gönderir benim gibileri bu dünyaya bilmiyorum, ama oluyor işte... birilerinin bu dünyanın haksızlıklarını, adaletsizliklerini tek başına yüklenmesi gerekiyor sanıyorum. hayat normal yolunda aksın, binalar yükselsin, dükkanlar açılsın, alışverişler yapılsın, şehirler büyüsün,insanlar bir yerden bir yere gidip dönebilsin diye, benim gibilerin bu görevi üstlenmesi gerekiyor belki de..neden ben, diye sormuyorum ne zamandır.yazgıma asla lanet okumuyorum. böyle olması gerekiyormuş... bu yazgıyı değiştiremeyeceğimi biliyorum artık... peki seni nasıl kabul etmeliyim, benimleyken mi, yoksa, gidişindeki o her şeyi kabullenmiş, bu hayata razı olmuş halinle mi... seni böyle kabul etmek, senden ayrılırken çektiğim acıdan daha büyük inan. senin sandığım insan olmadığını bilmek, senin o diğerleri gibi olduğunu bilmek ölümünü yaşamaktan daha büyük bir ıstırap. senin benim için hiç doğmadığını, beni hiç hissetmediğini, sadece bana yazdığın o çok bilindik, o çok klişe senaryonda basit bir rol verdiğine inanmak ve onu istediğin gibi oynayamadığımda başkasına dönmen sanki hayatımı ve onca aşkı boşuna yaşamışım gibi derin bir hayal kırıklığı şimdi bana... sen bu hayata sımsıkı sarılırken sadece aşkı özledin. ama küçük, kısa bir soluklanmaya çıkıp tekrar dönecek kadar özledin... bu hayatın can sıkıcılığından, her şeyin o çok önceden bilinip ona göre yaşanmasından, çok önceden çizilmiş çizgilerin o adaletsiz sınırlarından biraz olsun çıkıp,saçının birkaç telini yakıp yeniden kendini toparlayıp, bu kadar yeter, artık kendimi korumalıyım, diyene kadar özledin... sen doğdun ve orada hayatı gördün ve ona sımsıkı sarıldın. ölüm, diye bir kapın yok senin. hep bu hayatın içinde sonsuza dek yaşayacağına inanıyorsun. bu yüzden senin iyi ve korunaklı yaşaman gerekli. yıpranmaman ve huzur içinde olman, seni hep koruyacak, geriye döndüğünde koşulsuz kabul edecek güçlü ve sağlam kapıların olmalı... bu yüzden sen sırtını o güçlü ve sağlam kapılara dayayıp, bir gün geri döneceğine bilerek uzaktaki aşklara kibarca el sallamalı, onlar için zarifçe gözyaşı dökmelisin... aşk diye yaşadıklarından geriye, o sağlam, o korunaklı evlerinden birine, sanki çok renkli bir panayırdan, oldukça heyecanlı gösterilerin yaşandığı bir sirkten geri döner gibi dönmelisin... oysa aşk doğum ve ölüm kapısının ortasında yaşanan en hakiki geçittir. bu geçitten geçilirken asla arkaya bakılmaz. asla ileriye bakılmaz. bu geçitte bütün zamanların hükmü biter. aşkın kendi zamanı başlar. ve bu zaman ileriye, geleceğe doğru değil, içerlere, derinlere doğru işlemeye başlar. orada artık bu zamanın kuralları yoktur, orada bu hayatın korkuları biter, orada insan kendi yokluğundan yeni anlamlar çıkarır, hiç gitmediği yollar çıkarır... aşkın o geçidinde bir an yüzlerce yıla bedeldir... bu geçitte geçmişin ne ağır kanlı korkuları, ne de basit, çıkarcı saplantıları vardır. bu geçitten geçerken kimse kimseye bir gelecek vaat edemez. bu geçitte aşkın kendi zamanı, kendi büyüsü, kendi gerçekliği vardır. çünkü aşkın bir anın da yüzlerce yıl yaşayan bir insan ne geçmişten ne de gelecekten bir şeyler ummayı aklına getirebilir... hiç bilinmedik, hiç tadılmadık bir ateşle yanarsın orada; bütün bildiklerini, bütün öğrendiklerini unuta unuta yanarsın, içindeki o hazin ıssızlıkla birlikte, bu hayatın sana dayattığı umutlarla, bütün yanılsamalarınla birlikte, yanarsın... nafile yanarsın... ve oradan bu hayatın kurallarıyla yaşarken arayıp bulamadığın her şeyi bambaşka bir yüz ve bambaşka bir kalple bulup çıkarsın... aşk yaşarken ölümü göze almaktır. aşk bu ölümü göze alanlara gülümseyebilir ancak. hayatında bir kez olsun bile bu ölümü göze almamış bir insan yaşamaya hiç başlamamış demektir.sense bana gelirken, ölümü hiçbir zaman göze alamadan çıktın yola... bana gelirken bir gözün hep arkada, o güçlü, o sağlam kapıdaydı... hiç düşünmediğin, hiç beklemediğin şeylerle karşılaştığında yeniden geri dönebilmek için bir gözün hep arkandaydı... bana gelirken gözünün birinde kamera vardı... sen hayatını sağlama alırken , aynı anda aşkın büyüsünü yaşamak istedin... çokları öyle yapıyor. ne bu hayattan vazgeçiyorlar, ne de aşkın heyecanından. kısa, küçük, basit ve heyecanlı yolculuklar yapıp yine evlerine, korunaklı dünyalarına dönüyorlar... hiç aç kalmamak ve hep geleceklerini garanti altına almak için... oysa aç kalabilmeyi bile göze almaktır aşk... bu bedeli göze alamadıkları için bir çoğu zavallı, sefil bir oyuna çevirirler aşk diye yaşadıklarını... bu yüzden hep sığ kalır gönül dünyaları, hep fakir... gönül dünyaları sığ kalanlar bu yüzden hayata ve paraya sımsıkı sarılırlar... güneşten ve yıldızlardan çok paraya taparlar... her şeyin fiyatını bilirler, ama anlamlı hiçbir şeyin değerini bilmezler..artık kalplerindeki esin ve ışık değildir onlara bir gün aşık olacakları umudunu veren... ne kadar çok para biriktirirlerse; ne kadar çok mala ve mülke sahip olurlarsa o kadar çok güvenirler kalplerine... o rüyasız, ışıksız, o ziyan olmuş kalplerine... işte ben yıllardır senin o rüyasız, ışıksız, o ziyan olmuş kalbini sevmişim meğer... nasıl kendi yazgımı değiştiremiyorsam, bu yazgıyı da değiştiremem artık... nasıl kendi yazgımı sonuna kadar yaşayacaksam, bu yanılgının yazgısını da sonuna kadar yaşayacağım... bu aşkın bittiği yerden hiç ayrılmayacağım... çünkü artık gidebilecek hiçbir yerim yok.bu dünyaya niye gönderildiğini bilmeyen ben, hem nereye gidebilirim ki... aslında bilmediğim yerlere çekip gitmeyi çok isterdim. beklentisiz ve özgür olmayı... ama buradan gidemem hiçbir yere... burada senin o rüyasız, ışıksız kalmış, o ziyan olmuş kalbinin yasını tutacağım... aşkımızın yasını... bu mahvoluşta kendi suçlarımı düşünerek tutacağım bu yası... tutkuları yüzünden kabilesinin yok oluşuna neden olmuş , asi ve gururlu bir kızıl derili savaşçısı gibi, kanlar içinde kalmış topraklarımızda hep seni bekleyeceğim... döndüğün hayattan hiçbir nasibim yok artık benim. orada bir şeyleri umut etmek tarifsiz yaralanmaktan başka bir şey değil. orada mutlu olduğunu sanmak ve bu oyunu sürdürmek öylesine acı vermişti ki bana, dönsem şu anda olduğundan daha büyük acı çekeceğim ,inan... artık mutluluğu olmadığı yerde aramaktan çoktan vazgeçtim... burada, bu kanlar içindeki topraklarda beni görmek istediğin gibi görmeyi yasak ettim kendime. artık senin aynanda görmüyorum kendimi... beni benden koparan zayıflıklarımı yaralı bir kol gibi kesip attım... burada kimseye haksızlık etmiyorum, bu yüzden bu kederli halim... çünkü döndüğün yerde insanlar birilerine haksızlık ettikçe hep kazandıklarını ve ölümsüz olduklarını sanıyor... bir tek onlar arkalarına bakmadan çekip gidebiliyor istedikleri yere... ne yaşarlarsa yaşasınlar hiç bir şey onlarda iz bırakmıyor, bir tek onlar özgür... hiç umma, hiç ürkme, asla ardından gelmem. döndüğün yerleri çok iyi biliyorum... o kasveti, o köleliği, o can sıkıntısını... hiç merak etme, sevginin büyüsünü hiç olmadığı yerlerde aramayacağım artık... döndüğün yerlerde onun olmadığını iyi biliyorum... sen hep yaptığın gibi bir kez daha dön oralara... açgözlülükle sarıl o korunaklı mutluluğuna... ama şunu iyi bil ki ona hiç doyamayacaksın... kalbin rüyasız, kalbin ziyan oldukça, kalbin ışıksız kaldıkça o sahte mutluluklara daha bir aç gözlülükle saldıracaksın... onu hiç olmadığı yerlerde arayacaksın.ama ne yaparsan yap hiç yalnız kalmayacaksın... o ışıksız kalbinin içinde küçük bir ışık, o rüyasız kalmış, o ziyan olmuş kalbinin içinde seni sana hatırlatacak can çekişen bir rüya, kanayan bir soru hep acı verecek sana... arkadaşlarınla düzenlediğiniz o sahte mutluluk partilerinden çok sıkıldığın bir gece; kim bunlar, ben burada ne arıyorum, dediğin anlarda, parfüm, alkol ve sigara dumanı kokularından sıyrılıp balkona çıkacaksın. serin ve arınmış bir acı vuracak yüzüne... yıllardır susuz kalmış gibi uzaklara, ormanlara, uzaktaki dağların doruklarına bakacaksın... bağırmak isteyeceksin, bağıramayacaksın... ağlamak isteyeceksin, ağlayamayacaksın... işte o zaman daha iyi anlayacaksın bu hayatın kurallarına göre yaşandığında iyi başlayıp kötü bitmeyen hiç bir şey olamayacağını... işte o zaman anlayacaksın mutluluğu hiç olmadığı yerlerde aramanın içini nasıl daha da acıttığını... bu dünyada içinden sadece aşkın geçtiği iki kapı olduğunu, bunun doğum ve ölüm kapısı olduğunu anlayacaksın... işte o zaman anlayacaksın sadece haksızlık edenlerin bu hayatta kazandığını ve ne yaşarlarsa yaşasınlar arkalarına bakmadan istediklerini yere çekip gidebileceklerini... işte o zaman anlayacaksın sadece kötülerin özgür olduğunu... işte o zaman kalbin sığındığın bu hayatın hücrelerine çarpıp geri dönecek... uzaklarda yakılmış bir titrek alev göreceksin, ben diye bakacaksın o titrek aleve... o alevi görünce yıllardır içinin ne kadar üşüdüğünü hatırlayacaksın... o alevi görünce mevsimlerin hiç ilerlemediğini, nereye gidersen git, başladığın yere geri döndüğünü anlayacaksın... mevsimlerin hep üşüyen kalbine geri döndüğünü anlayacaksın... o titrek alevi gördüğünde o ziyan olmuş kalbini sonsuza dek benimle, bu uzaktaki dağ başında bıraktığını anlayacaksın... oysa ne çok isterdin kalbinin yanında olmasını, sana sarılıp seni ısıtmasını... oysa çok isterdin ne denli kirletmiş olsan da yalnızlığının seninle birlikte olmasını... ama artık yalnızlığının yerinde koca bir boşluk olacak... nereye gidersen git, yanında o boşluğu götüreceksin... eğlenirken, sevişirken, bir şeyler hayal ederken, bakkaldan sigara isterken bile yalnız olmadığını hissedeceksin, dönüp ona sarılmak isteyeceksin, ama onun yerine koca bir boşluğa sarılacaksın... .çünkü ben bir yere gitmedim. burada aşkımızın bittiği yerde o rüyasız, ışıksız, o ziyan olmuş kalbini bekliyorum... kendi kalbimi bekler gibi... ben seni özledikçe, ben senin kalbini bekledikçe sen de hiç özgür olamayacaksın... çünkü "sadece kötüler özgürdür... "


CEZMİ ERSÖZ