Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

30 Temmuz 2008

PAYLAŞMAK ADINA !..

Temmuz 30, 2008 0
PAYLAŞMAK ADINA !..

Paylaşmak adına ne yapıyoruz hiç düşündünüz mü !. Elimizde ki en küçük şeyi dahi sevdiklerimizle paylaşabiliyor muyuz acaba. Yoksa köşe bucak saklıyor muyuz her şeyi..
Paylaşılacak şeylerimizin olmasının aslında ne kadar da güzel bir şey olduğunu düşünmek bile içinizi ısıtmıyor mu hiç..Ya da paylaşacağımız insanların olması hayatımızda. Bence en önemlisi de bu. Ve öyle bir zaman geliyor ki, paylaşımda bulunduğumuz insanlar bir gün geliyor; hayatımızdan teker teker çıkıyorlar. Oysa neler paylaşmadık ki..Hüzünlerimizi, mutluluklarımızı, sevinçlerimizi ve en önemlisi de kalbimizi. Kalbimizi herkese açamayız; korkarız, saklarız; kimseler zarar vermesin diye. Eğer ki sevdiğiniz birine kalbinizin kapılarını açıp sizin için özel olan şeyleri paylaşırsanız, sanki bir anlık da olsa, yükünüzün hafiflediğini, sıkıntılarınızdan birazcık olsun kurtulduğunuzu ya da sevinçlerinizin bir kat daha arttığını hissetmiş olmalısınızdır. İşte o an sizin için önemli olan şeyler karşınızdaki içinde önemli oluvermiştir. O da sizin için sizin istediğinizi istemektedir. Sizinle ağlayarak, sizinle gülerek paylaşmaya başlar yüreğinizdekileri. Ne güzel bir şeydir gerçekten paylaşılacak şeylere ve onları paylaşacak insanların hayatımızda olması.
Bir su misali akıp geçen yıllara rağmen paylaşımlarınız hala ordadır bıraktığınız yerde. Aranıza giren mesafeler bile bu paylaşımların yok olmasına izin vermez siz istemedikçe. Onlar ordadır bıraktığınız yerde. Belki zamanın etkisiyle duygu ve düşüncelerimizde değişiklikler olmuştur ve olacaktır da zaten. Hayatımıza her geçen gün yeni yeni insanlar ve yeni yeni paylaşımlar girecektir elbette. Ve her paylaşımımızda hayat yeni şeyler öğretecektir bize. Önemli olan paylaşımlardan çok bize kattıklarından, bizi değiştiren etkenlere rağmen aldığımız tecrübeler olacaktır.
Hayatınızda paylaşımların ve paylaşım yaptığınız insanların daim olması dileklerimle sizde paylaşmayı deneyin…Göreceksiniz ki pişman olmayacaksınız !...

Mehpare ÖĞÜT

28 Temmuz 2008

DUYGULARIM SANADIR…

Temmuz 28, 2008 1
DUYGULARIM SANADIR…
Sensizliği yazıyorum satırlara, sayfalara; yetmiyor kağıdım, tükeniyor kalemim, geçmiyor
bir türlü zaman.

Ne zaman anlatmaya kalksam, baştan aşağı sırılsıklam, yangın yerine dönmüş bedenim ve küllenmiş ümitlerimle seni beklemekteyim.

Ümit, ümitlerim…
Nice zamandır yaptığım en iyi şeylerden birisi olsa gerek, bitip tükenmek bilmeyen ümitlerim.
Sana dair, aşkımıza ait, sevgimiz adına, elimden gelen ne varsa…
Tüm yaşanmış ve yaşanmamış aşklar adına…

Gözlerim arar, gördüğünü sanırda aldanır ağlar.
Ruhum yanar, sarar sarmalarda kanar.
Bekler durur, sever durur, arar dururda yanar.
Zaman geçer, ömür geçer de bir türlü sen geçmezsin o yoldan.
Yanık bir türkü olursun, söylenir durursun
Kaçar durur, unutursun.
Gün gelir devran döner,
Sen bu yolda beni arar durursun…


Mehpare ÖĞÜT
TEMMUZ 2008

SEYİR DEFTERİ ÖYKÜLERİ –II-

Temmuz 28, 2008 0
SEYİR DEFTERİ ÖYKÜLERİ –II-

SÜRGÜNDE

a.


Hafıza kaydıma baktığımda hep acıyı ve hep gözyaşını ve hep hüzne bulanmışları ve hep beni yoran manzaraları not ettiğimi görüyordum. Elimde değildi. İnsan kendisini seçemediği gibi, öyle kolay da değiştiremiyordu. İnsan ne yaşayacağını bilemediği gibi, kimle karşılaşacağını tahmin edemiyordu. İnsan işte, hep zayıftı, hep acizdi, hep yalnızdı, hep garipti... insan işte her an öğreniyordu ya da bir şekilde öğretiyordu hayat.

Soğuk insana bu kadar dokunurdu demek. Soğuk insanı içeri hapsederdi demek. Soğuk insanı kendine böyle kilitlerdi demek. Soğuk her yerde aynı soğuk değildi üstelik. Soğuk vardı, çok soğuk vardı, dondurucu soğuk vardı, bir de öldürücü soğuk vardı... Oradan bakınca Akdeniz sadece uzak bir hâyaldi; artık ulaşılamayan, artık gerilerde bir yerde sadece hatırlanan silik bir anı. Soğuk benim yaşanmışlıklarımı da dondurdu, arsızca ve umursamadan. Soğuk beni yavaşlatmayı ve beni durdurmayı başardı; her türlü direnişime rağmen, her türlü karşı duruşuma üstelik aldırmadan.

Bu yüzdendi çoğu kez “kış” dedim ben. Ve gördüm; kışın insanları ne çok yaraladığını, nasıl yakaladığını, nasıl taşlaştırdığını. Bozkır boyunca uğuldayan rüzgarda bir ses aradım çoğu zaman, benim içsel direnişime destek çıkabilecek ya da benim içsel mücadelemi sırtlanmama yardım edebilecek. O ses hep kayıptı. Ya da o sesi bastıranlar vardı. Ya da o sesi benden kaçıranlar tahminimden fazlaydı. Öyle ya da böyle arayışımın mesafesi neredeyse sonsuzdu.

b.

Geceydi. Sabaha yakın bir vakit, ama derin bir karanlıktı. Kış başlayalı olmuştu epey, kışın bitmesine epeyden de fazla vardı. Kar boy boydu tepelerde. Üzerine basanı içine çekiyor, aç kurtlar gece boyu canlı avına çıkıyordu. Tehlikeli zamanlardı. Fısıltılar kulaktan kulağa dolaşıyor, kimse duyduklarını sesli söylemeye cesaret edemiyordu. Bir kara bulut kocaman bir bölgeyi her geçen gün biraz daha karartıyordu. Uzaklarda birşeyler oluyordu. Çok uzaklarda çalkalanıyordu dünya. Dağbaşlarına bu çalkantı nasıl ulaşırdı, kim ulaştırırdı? İhtimal değildi, lâkin duru yürekler kötünün elinin nerelere uzanabileceğini kestiremeyecek kadar temizdi. Bu kış, her zamankinden zor geçecekti. Ya da bu kış geçmek bilmeyecekti. Ya da bu kış hep yerinde sayacaktı.

Geceydi. Bahçeli, ahşap çitlerle çevrili, yeşil boyalı, birbirine yakın evler içindekilerle beraber uykudaydı. Derin uykudan uyanacaklardı. Birazdan. Aniden. Korkuyla ağlayacaklardı çocuk ve bebekler. Yaşlılar bu yaşa gelmiş oldukları için üzülecek, “keşke hiç görmeseydik, keşke hiç duymasaydık” diyeceklerdi. Anneler çocuklarına sarılacaktı sımsıkı. İnsanlar utanacaktı kendilerine yaşıtılacaklardan. Kimse imdada yetişmeyecekti ya da yetişemeyecekti. O kadar hızlı olacaktı her şey. O kadar ani.

Geceydi. Ahşap kapılar dipçik darbeleriyle sarsılmaya başladı. Bütün köye dağılmıştı darbe sesleri. Bütün kapılar aynı anda gümledi. Bütün kapılar aynı anda kırıldı. Bütün kapılar aynı anda ardındakini saklayamaz oldu. Yataklarından uğrayanlar ne olduğunu anlayamadılar, apar topar dışarı çıkarıldılar. Bütün köyü o kadar çabuk bir araya yığmıştı ki askerler, insanlar üstlerine kalın giysiler alacak vakit bulamadılar. “Gideceğiniz yerde bunlara ihtiyacınız olmayacak” dediler. Demek nereye gideceklerini biliyorlardı bu vicdansızlar. “Nereye gidiyoruz böyle?” diyeni bir yumrukla yere serdiler. Karanlıktı. Kimse kimsenin yüzünü seçemiyordu. Kimse kimsenin yüzüne bakamıyordu, bakmak istemiyordu.

Geceydi. Bir yığın halinde yürümeye başladılar, yanlarında bir dizi asker. “Konuşmayın. Ağlamayın. Susun. Çocuklarınızı susturun. Düz yürüyün. Soru sormayın” diyorlardı. Soğuktu. Soğuktan içlerine büzülmüşlerdi. İhtiyarlar ara sıra tökezleyip düşüyorlardı. Düşenlere bir de onlar vuruyordu. “Merhametsizler!” diye bağırdı Ziya amca. “Merhametsizler!” Gün gelir merhametsizler merhamet dilenirdi. Tarih, bütün merhametsizlerin “yetiş!” çığlıklarını her zaman kayda aldı, gün gelecek yine alacaktı koyu kırmızı bir tonla.

Geceydi. Yürüyüş istasyona kadar sürdü. Tren bekliyordu gecenin orta yerinde. Onları bekleyen paslı ve kirli ve kara ve konforsuz ve çirkin tren, her şeye şahit olacaktı. Şahit olacak, ancak ne gördüklerini anlatabilecek, ne de bu garip yolcularını taşımayı reddedebilecekti. Vagonların kapılarını açtılar, gürültüyle. Bütün insanları tepeleme vagonlara tıkıştırdılar, gürültüyle. Ayakta duracak yer kalmayana kadar üst üste yığdılar, gürültüyle. “Neden?” diye bağıranlar oldu. “Neden?”

Geceydi. Bütün vagonlar doldu. Tren homurdana homurdana, yükü olağandan bin kat-milyon kat daha fazla; hareket etti. Oturamıyorlardı. Ayakta duramıyorlardı. Sallantıdan birbirlerinin üzerine yıkılıyorlardı. Nereye götürüldüklerini bilmiyorlardı. Ne olacaklarını bilmiyorlardı. Bilmiyorlardı; kimin ne istediğini, kimin derdinin ne olduğunu, kimin hangi sebeple çıldırdığını; ki ancak bir delilikle, bir çılgınlıkla, bir hastalıkla açıklanmaya çalışılabilirdi bu zulüm. Bir delinin hazin anlarına denk geliş miydi şimdi bu? Bilmiyorlardı. Hiçbir şeyi bilmiyorlardı.

Geceydi. Ölüm treni, can verene kadar herkes, böyle gidecekti. Trık trık, trık trık- trık trık, trık trık... Günler bu ritimle geçti. Haftalar bu ritimle geçti. Tren hep ilerledi, istasyonu yokmuş gibi, son duraktan hep kaçar gibi... Bir bir öldü yaşlılar. Bir bir öldü hastalananlar. Bir bir öldü çocuklar. Bir bir öldü soğuğa dayanamayanlar. Bir bir öldü açlıktan kıvrananlar. Ölülerini askerler alıp vagonlardan atmasınlar diye sakladılar. Toprağa vermek istediler ölülerini, vahşi hayvanlara değil. Askerler hepsini teker teker bulup boşluğa fırlattılar. Çocuklar annelerini, babalar çocuklarını kaybettiler. Bütün torunlar dedesiz ve ninesiz kaldı. Bütün çocuklar öksüzdü, yetimdi artık. Vagonlar yükünü yavaş yavaş atıyordu dışarı, kan ve irin karışımı kusuyordu tren. Ölüm treni durmak bilmedi. Dolandı durdu bozkırlarda. Asya ağladı. Asya hep ağladı. Bir tek işitmeyi bilenler duydu onun ağıtlarını.

c.

Bir gece durduruldu tren. Açıldı vagonlar. Kalanların adı tek tek yazıldı defterlere. Aynı aileden kaç kişi kalmış geriye aceleyle baktılar. Bir bir saydılar hepsini, zaten parmakla gösterilecek kadar azdılar. Sonra... Her şehirde her aileden bir fert bıraktılar. Bütün aileleri bilmedikleri, daha önce görmedikleri topraklarda parçaladılar. Her şehirde bıraktıklarını bir aile gibi aynı eve koydular. “Bu senin annen” dedi Remile’ye askerin biri. “Bu da senin baban. Artık burada beraber yaşayacaksınız. Sana bir de isim verelim. Bundan sonra senin adın Nadya. Remile yok. Nadya var. Duydun mu beni çocuk?”

Remile duydu her kelimeyi. Tek kelime karşılık vermedi. Ne Remile ne de Nadya olmak istiyordu artık. Annesinin arkasından gitmeliydi. Babasına yetişmeliydi. Ninesini bulmalıydı. Beş yaşında hayatta kalmayı başarmış bu çocuk Remile, üzerindeki tüm pisliği akıtmak istiyordu toprağa. Olmadı. Olamadı.

Kayıtlar tutuldu. Bir barakaya bırakıldılar “nasıl olsa ölürler” diyerek. Bir kadın, bir adam ve Remile... Üçü de birbirine bakamayacak kadar perişandı. Üçü de birbirine yabancıydı. Üçü de ölümün hemen yanıbaşındaydı. Remile her şeyi gördü, her şeyi duydu; hiçbir şey söylemedi.

ç.

Ahıska arkadan baktı hep; taşını, toprağını, otunu, ağacını, suyunu, havasını alıp yanına; peşlerine takılamadı gidenlerin. Mahzun bekledi dönüş vaktini. Yıllar geçti, nesiller değişti o vakit bir türlü gelmedi. Oradan oraya bir kaybolmama öyküsü sürüp giderken sürgün yeri sürekli değişti, sürgün hâli hiç değişmedi. Remile elli-beş yıl sonra, “sen de o trende miydin?” diye sormaya devam ediyor her kimle karşılaşırsa.



“Siz de o trende miydiniz?”

Naz FERNİBA



SEYİR DEFTERİ ÖYKÜLERİ - 1

Temmuz 28, 2008 0
SEYİR DEFTERİ ÖYKÜLERİ - 1

KARLAR ERİR

a.

Kış burada beklemeden ve bekletmeden gelirdi. Yazın hemen arkasından kupkuru bir soğuk yakardı tenleri. Ara mevsimler bu iklime göre değildi. Hep uç noktaları yaşayan topraklardan bir tanesi olarak, belki de ilkbaharı ve belki de sonbaharı şimdiye kadar hiç tanıma fırsatı yakalayamamıştı.

Bu yüzden bu topraklar üzerinde yaşayanlar bu denli keskin, bu denli sert, bu denli katı ve bu denli kapalıydı. Ya da bana öyle geliyordu. Hislerim ne kadar doğru, ne kadar yanlış zaman gösterecekti bana. Zaman; kimine göre her şeyin ilacı, kimine göre acının sürüncemede kalmasına sebepti.


Kış burada beklemeden ve bekletmeden gelirdi. Bu yüzdendi işte; kış burada hiç beklenmez, gitsin diye kapılar aralık bırakılırdı. Ziyaretin kısası makbuldü madem, bu gitmek bilmeyen misafir nasıl karşılanırdı buralarda? Bu denli keskin, bu denli sert, bu denli katı ve bu denli kapalı insanlar “kış” üzerine hangi vurguları yapmışlar, hangi şarkıları söylemişler, hangi ağıtları yakmışlar; onu hangi ninniye almışlar ve hangi masalda sevmişlerdi onun soğuk, beyaz, parlak, güneşli, yakıcı ve bitmez yanlarını?


Kış burada beklemeden ve bekletmeden gelirdi. Hafif engebeli arazide rüzgar estiğinde, küçük çalılar yerinden çıkar bir top gibi yuvarlana yuvarlana uzaklaşırlardı. İnce ağaççıklar hep yere doğru eğilmiş beklerlerdi sıcakta da, soğukta da. Rüzgar estikçe yeri süpürürdü dalları, kimi uzanıp kıvrıla kıvrıla akan Mürön’e dokunurdu. Hepsi güzeldi, her şey güzeldi. Uğultular, mırıltılar, fısıltılar, kar ve soğuk, yaz ve sıcak... Kışın donan, yazın çağlayan nehirler... Atlar, oklar, kartallar... Hepsi güzeldi, her şey güzeldi. Sıcak günlerde kışın ne vakit geleceğini, soğuk günlerde kışın ne vakit gideceğini konuşurdu insanlar.

b.

Undam, hepsi beş katlı, soluk mavi boyalı apartmanlardan ikinci girişin beşinci katında... pencerelerden birinde durmuş, buz tutmuş camın arkasından birşeyler görmeye çalışıyordu. Buz tutmuş camlar kalın bir perde gibi kapatıyordu görülebilecek her ne var ise. Yine de bakıyordu Undam. On yaşındaki küçük bir kız ne düşünebilirse o kadarını düşünebiliyor, günlerdir eve gelmeyen babasını sessizce çağırıyordu.
Kar ince ince yağıyordu yine. Bir önceki ince kar tabakası yeri kapladığı yerde donmuş, bu yeni yağan da onun üzerine boyluboyunca uzanmakla meşguldü. O da donacaktı. Bir sonra yağan kar da... ondan sonraki de... Bu böyle sürüp gidecekti, vakit erimeye durana kadar. Yükseldikçe yükselecekti buzun kalınlığı. Kaldırımları aşacak, eşiklere taşacak, rüzgarın köşelere yığdığı kar birikintileri tepeleşecekti. Sonra çocuklar bu tepelerden aşağı kayacaklardı üç-beş kere. Bu soğukta kimse dışarıda uzun süre durmaya cesaret edemezdi.

Undam, ilk yağan karın topak topak yağışına hayran kalırdı da, sonraki yağan karın neden rendelenmiş buz gibi göründüğüne anlam veremezdi. İnsanı keserdi, çizik çizik yapardı bu rendelenmiş buz kıymıkları. “Bu yıl ilk kar erken yağdı” diye düşündü, pencereden ayrılıp kanepeye doğru yürürken. Yerdeki kalın muşamba her adımında gıcırdıyor, ayağındaki keçe çizmeler tuhaf bir hışırtı çıkarıyordu.

Oturunca duvarı kaplayan karanlık duvar kağıdına takıldı. İnce kağıt çok eskimiş, yırtılmış, beton duvarın delikleri ortaya çıkmıştı. Kim bilir hangi Rus kadın bu duvarlara bakarak oturmuştu bu odada. Adı belki Lena’ydı, belki Galina’ydı, belki Marta’ydı, belki de Luda’ydı. Ne farkederdi ki, kimbilir kaç Rus aile yemek masasında oturup ondan-şundan-bundan konuşmuştu burada. Şimdi onlar gitmiş, yerine çadırlarını bırakıp gelenler yerleşmişti üçer-beşer-yedişer. Birileri gidiyor, birileri geliyordu işte. Zamanla her şey değişiyordu. Bu yüzdendi belki de; “Şu duvar kağıtlarını” derdi babası, “yenileriyle değiştireceğim birgün.” Undam, babasını o gece de bekledi. O gece de gelmedi. Sonraki gece bekledi. Sonraki gece de gelmedi.

Daha sonraki gece de... Ondan sonraki gece de... “Aavaa” * diye bağırıyordu içinden. Aav * gelmedi. Gelemedi.

c.

Tren garında çalışırken birgün, istasyona yanaşan trenlerden birine atlayıp gitmişti belki de. Belki de Gobi’yi aşacak, güneye inip deniz görecek; sonra geri gelecekti evine. Bu aralar “belki” ile başlayan, “belki” ile biten, “belki” ile süslenen cümleler kuruyordu Undam. Yorucuydu. Sıkıcıydı. Boş evde dolanmaktan, konuşacak birilerinin olmamasından bunalmıştı. Babası gelmeli, “yiyecek ne var?” diye sormalıydı. Undam koşup dolaba bakmalı, “pek bir şey yok” demeli, masanın üzerindeki sert ekmeği dilimleyip bir tabağa koymalı, birkaç parça kuru peynirin yanına hemen çay demlemeliydi. Küçük sarı elmalardan da kaç tane varsa masaya taşımalıydı.

Undam boşuna bekledi. Aylar geçti. Güneş doğdu battı. Kar yağdıkça buz tabaksı daha da kalınlaştı. Okula gitmekten vazgeçti, pencere önünde geleni gideni izledi, kimi görse babası sanıp içi titredi... Undam bir kış boyu yol gözledi; buz çözülmeye, ortalık sulanmaya, sert rüzgar yumuşamaya, her gün parlayan güneş azar azar ısıtmaya başlayana kadar. Birgün kapıya “güm güm güm” diye vurduklarında, Undam yol gözleme işiyle meşguldü yine. Birden korkuyla yerinde hopladı. “Baba!”

Değildi. Gelen birkaç tanımadığı adam, bir de Lama. Undam demedi bir şey, dinledi. Her kelime, içine saplandı, saplandığı yerde kaldı.

ç.

“Kışın azizliği” diye söyleniyordu adam. Elinde küçük bir poşet elma vardı. Geceydi. Zifiri karanlığın orta yeri, bir damla ışık kırıntısı yoktu. Koyu bir gece, koyu bir kar... yeri kaplamış beyaz tabaka altında artık kaybolmuş olan yol boyunca ayaklarını sürüyerek ilerliyordu. Adam hasta bedenini ara sokaklardan birine taşımaya çalışırken geniş düzlüğün bitmek bilmeyecek uzanışına baktı kısa bir süre. Ezbere bildiği eve dönüş yolunda, bu karanlığın içinde ilk kez böyle kayboluyordu. Sağa sapmalı mıydı? On adım saymış mıydı? Yoksa yanlış mı dönmüştü? Düz gitti. Sekiz adım sol, yirmi-üç adım sağ... Sonra? Geri dönse, yeniden başlasa... Gücü tükenmişti. Değil bunu yapmak, bir adım ileri adım atacak hâl kalmamıştı. Önce elindeki elma poşeti kayıp karların içine gömüldü. Sonra derin bir yarığın dibine yuvarlandı ağır bedeni. Kar, beyaz örtüsünü hızla üzerine serdiğinde onu karanlıktan ve geceden ve sessizlikten başka bir gören olmadı. Şimdi derin bir uykuda, sıcak rüyalara akan adam; buzun bütün bedenine dolandığını hiç hissetmedi. Aylarca, bütün kış, üzerinde kalın buz tabakası öylece uyuyakaldı.

d.

Günler geçti. Undam artık bir daha hiç gelmeyeceğini bildiği babasını beklemekten vazgeçti. On yaşında bir kız, Undam. Bir ses duyduğunda hiç tereddüt etmeden zemini eğimli balkona çıktı. Beşinci kattan her şey çok güzel görünüyordu. Bir ses daha duydu. Hemen ağaşıdan. Lama ona işaret ediyordu. “Aşağıya in, ziyarete gideceğiz” diyordu. Undam, yavaşça balkon demirinin üzerine çıkıp ellerini havaya kaldırdı. Hoş bir his uyandı içinde. Kendisini beyaz bir kartal gibi, kanatlarını açmış da uçuyor sandı.

Lama bütün gücüyle bağırıyordu aşağıdan. “Hayııııır!”

Undam onu duyduğunda, “ben şimdi ölsem, nereye giderim?” diye sordu. “Sen bilirsin, her şeyi bilirsin; sen bana söyleyebilirsin, ben şimdi ölürsem ne olurum?”

“Öldüğün an yeniden doğarsın dünyaya.”
“Ben bu dünyaya yeniden gelmek istemiyorum.”
“Sen bir Budistsin. Ölürsen yeniden başlarsın.”
“O halde... ben bir Budist değilim artık.”

Naz FERNİBA




* Aavaa: (Moğolca) babacığım – Aav: baba