Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

25 Aralık 2008

GÜNDÜZÜ GECELEYİN ARA…

Aralık 25, 2008 0
GÜNDÜZÜ GECELEYİN ARA…

Peygamber bir sabah Zeyd'e " Ey temiz ve saf arkadaş, sabahı nasıl ettin? Diye sordu. Zeyd: " Mümin bir kul olarak" deyince " İman bağın yeşermiş, çiçekler açmışsa nişanesi nerede?" dedi. Zeyd dedi ki: " Gündüzleri susuz geçirdim, geceleri aşktan, yanıp yakılmadan uyumadım. Mızrak kalkandan nasıl geçerse ben de gündüzlerden, gecelerden öyle geçtim. (onlar beni tutamadıkları gibi onlardan bana bir şey de bulaşmadı.)

Ondan dolayı bence bütün şeriatler, bütün dinler birdir. Bence yüz binlerce yılla bir saat aynı. Ezelle ebet birleşti. Fakat akıl, kabiliyetsizliğinden buraya yol bulamaz." Peygamber "Peki, o yoldan, bu diyarın anlayışınca, bu diyar akıllılarının harcına getirdiğin bir hediye var mı, nerede? Çıkar bakalım!" dedi.

Zeyd dedi ki: " halk, gökyüzünü nasıl görürse ben de arşı, arştakilerle beraber öyle görüyorum. Benim önümde sekiz cennetle yedi cehennem, şaman önündeki put gibi apaçık ve meydanda. Halkı, değirmende buğdayı arpadan fark edercesine teker ,teker tanıyorum.

Cennetlik kim, yabancı nerede? Bence yılan ve balık gibi ap aşikar. " Kıyamet günü, bazı yüzler ak olur, bazıları kara..." Sırrı, şimdiden meydana çıktı. Bu halkın bir kısmının yüzü ak, bir kısmının kara."

Hakikatte bazı ruhlar, bundan önce de ( dünyaya gelmeden de) ayıplıydı. Fakat ana rahminde olduğu için hali, halka gizliydi. Şaki, ana karnında şaki olur (fakat bilinmez) Cisim alemindeyse cisimdeki hallerden, ruhun halleri de anlaşılır.

Vücut da ana gibi can çocuğuna gebedir. Ölüm, doğmak derdi ve kıyamettir. Bu dünyada geçmiş canların hepsi, " O ferahlı can acaba nasıl doğacak?" diye beklemektedirler. Zenciler, o mutlaka bizdendir derler. Beyazlar da, imkanı yok... O çok güzel olacak, derler.

Vücudun canı, ahiret alemine doğunca artık beyaz, kara ihtilafı kalmaz. Kara ise Zenciler alıp götürürler, beyazsa kendi cinslerinden olan bu çocuğu, beyazlar alıp götürürler. Fakat doğmadıkça anlamak, alemdeki müşkül işlerdendir.

Çünkü henüz doğmamış çocuğun nasıl olduğunu bilen azdır. Bunu anlayan kişi, ancak Allah nuruyla bakıp gören kişidir. Böyle olan zat, batına da nüfuz edebilir. Nutfenin aslı beyaz renkli ve hoştur. Fakat beyaz kişinin canının aksi; Nutfeye renk verir, onu en güzel şekle sokar; kara kişinin canının aksi de bir kısım halkı, en aşağılık bir renge, en bayağı bir şekle sürer, götürür.

Bu söze nihayet yoktur. Sen yine atını sür de biz kervandan geri kalmayalım. Bir gün her zümrenin önünde, saman çöpü müsün , dağ mı. Hindu musun, Türk mü? Meydana çıkar. Hindu ile Türk, ana karnında belli olmaz. Fakat doğunca zayıf mı kuvvetli mi... herkes görür anlar.

Zeyd " Ben halkı, kadın, erkek... Herkesi, kıyamet günündeymiş gibi apaçık görüyorum. Hemen şimdicik söyleyeyim mi? Yoksa kapayayım mı?" dedi. Mustafa, dudağını ısırarak sus demek istedi.

Zeyd dedi ki: "Ey Allah Peygamberi, haşir sırrını söyleyeyim de bugün dünyada kıyameti koparayım mı? Müsaade et bana, perdeleri yırtayım da aslım, mahiyetim güneş gibi parlasın; Güneş benim nurumdan tutulsun...

Hurma ağacı (gibi meyveliler) ile söğüt ağacını (gibi meyvesizleri) göstereyim. Kıyamet sırrını açayım, halis altın para ile ayarı bozuk parayı izhar edeyim. Elleri kesik Eshab-ı Simal-ı küfür rengiyle al rengi...

Tutulmayan, gidilmeyen ayın ziyasında yedi nifak deliğini... Şakilerin pırtıl elbiselerini göstereyim. Peygamberlerin davullarını, nöbetlerini duyurayım. Cehennemi, cennetleri, ikisinin arasındaki Araf'ı apaçık olarak kafirlerin gözlerinin önlerine getireyim.

Kevser Havuzunun çoşmakta olduğunu... suyunun, cennetliklerin yüzlerine vurmakta. "İç. İç!" diye seslenmekte ve bu sesin de kulaklarına gelmekte bulunduğunu... Susuzların, havuzun etrafında koşup durduklarını apaçık göstereyim.

Onların omuzları omuzlarıma sürünmekte, naraları kulağıma gelmekte. İşte gözümün önünde... Cennet ehli, dilekleriyle birbirlerini kucaklamışlar; Birbirlerinin ellerini ziyaret ediyor, musafahada bulunuyorlar, dudaklarından buseler yağmalıyorlar.

Aşağılık kişilerin hasret naralarından, " ah, ah" diye bağrışmalarından kulağım sağır oldu. Bu söylediklerim ancak işaretlerden ibarettir. Daha derin söylerim ama Peygamberi incitmekten korkuyorum."

Zeyd, böylece sarhoş, harap bir surette söyleyip duruyordu. Peygamber, yakasını büktü. Dedi ki: " Kendine gel, atın pek hızlı gidiyor, yuları çek. "Allah haya etmez" hükmünün aksi vurdu, utanma ortadan kalktı. Aynan, kılıftan çıktı. Ayna ve terazi yalan söyler mi?

Ayna ile terazi, kimse incinmesin, utanmasın diye sözünü saklar mı? Ayna ile teraziye yüzlerce yıl hizmet etsen onlar yine doğrucu ve kadri yüce mihenklerdir. Sen benim sırrımı sakla, doğruyu gizle; sen de eksik gösterme, fazla göster, ( diye yalvarsan bile) Onlar sana " Kendini maskara etme ayna, terazi nerede; hile düzen nerede?

Allah, hakikatlerin bizim vasıtamızla anlaşılması için kadrimizi yüceltti. Eğer bu doğruluğumuz olmasaydı ne değerimiz olurdu; iyilerin yüzünü nasıl ağartırdık?" derler. Fakat sen, gönlüne Sina dağındaki Allah tecellisi vurduysa bile yine aynayı koynuna koy!"

Zeyd, " Allah güneşi, ezeli güneş, hiç koltuğa sığar mı? Aslı olmayan şeyleri de yırtar, yakar; koltuğu da. Önünde ne delilik kalır, ne akıllılık!" dedi. Peygamber dedi ki: " Bir parmağını gözünün üstüne koydun mu... dünyayı güneşsiz görürsün.

Bir parmak bile, aya perde oluyor. İşte bu padişahın ayıp örtücülüğüne alamettir. Bir suretle bir nokta ( gibi olan parmak), cihanı örter; bir sürçme de güneşi küsufa uğratır. Dudağını yum, denizin dibine bak. Allah, denizi, insana mahkum etmiştir.

Nitekim selsebil ve Zencebil ırmakları da Allah'ın cennete koyduğu kulların hükmü altındadır. Cennetin dört ırmağı bizim hükmümüzdedir. Fakat bu gücümüzden, kuvvetimizden değil...Allah emriyle böyledir.

Bu ırmaklar, büyücülerin hükümlerine uyan büyüler gibi bizim hükmümüzdedir; onları nereye istersek oraya akıtırız. Bu akıp duran ve gönlün hükmü altında, canın fermanına tabi bulunan iki göz çeşmesi gibi...

Gönül dilerse gözler; zehrin, yılanların bulunduğu tarafa gider; gönül dilerse baktığı şeylerden ibret alır. Gönül dilerse görülen şeylere bakar; gönül dilerse örtülü , gizli şeylere akar. Gönül dilerse, gözleri külliyat tarafına sevk eder; gönül dilerse cüziyatta hapseyler.

Bu beş duygu da ( çeşmelerdeki lüleler, nasıl çeşmeye tabi ise) aynı tarzda gönle tabidir. Onun muradınca ve onun emrine göre iş görür. Gönül ne tarafı işaret ederse beş duygu da eteklerini toplayıp o tarafa gider.

Musa'nın elindeki sopa nasıl Musa'ya tabi ise el, ayak da apaçık gönlün emrine tabidir. Gönül isterse ayak, raksa girer, yahut yavaş yürürken hızlı yürümeye başlar. Gönül isterse el, parmaklarla hesaba girişir, yahut kitap yazar.

El gizli bir elin hükmündedir. O gizli el içerdedir, dışarıya teni dikmiş, kendisine onu vekil etmiştir. Gönül dilerse el, düşmana bir ejderha kesilir. Gönül dilerse sevgiliye yardımcı olur. Gönül dilerse el, yemek için kepçedir, on batmanlık gürz.

Acaba gönül, bunlara ne söylüyor ki? Bu ne şaşılacak vuslat, bu ne gizli sebep! Gönül, acaba Süleyman Mührünü mü ele geçirdi ki bu beş duygunun yollarını istediği gibi işaret etmekte! Beş zahiri duygu dışarıda kolayca onun mahkumu olmuş, beş batıni duyguda içeride onun memuru...

On duygu bunlardan başka yedi endam... Daha da dille söylenmeyecek kadar çok kuvvetler... Gayri sen say. Gönül mademki ululukta sen de bir Süleyman'sın...Parmağındaki saltanat yüzüğüyle perilere, şeytanlara hükmet! Bu saltanatta hileye sapmazsan o üç şeytan, senin parmağından yüzüğü alamaz.

Gayri adın, sanın, bütün dünyayı tutar. Cismin gibi iki cihan senin hükmüne uyar. Fakat şeytan elindeki yüzüğü alırsa padişahlık bitti, bahtın öldü demektir. Allah kulları, eğer iş böyle olursa bundan böyle kıyamete kadar ancak ve ancak " Ah hasretlik!" der, durursunuz. Hadi, tutalım, kendi hileni inkar edersin; canını teraziyle aynadan nasıl kurtaracaksın?"

Lokman efendisinin hizmetinde bulunan köleler arasında hor, hakir görünmekteydi. Efendi rahatça yesin, eğlensin diye kullarını meyve getirmek üzere bağa gönderdi. Lokman, kullar içinde, adeta onlara tabi bir kuldu. İçi manalarla dolu, görünüşü gece gibi kapkaranlıktı.

Köleler topladıkları meyveleri, tamah edip bir iyice yediler. Efendilerine de " Lokman yedi" dediler. Efendi, Lokman'a yüzünü ekşitti, ağır bir tavır takındı. Lokman bunun sebebini araştırıp anlayınca efendisine dargın bir tarzda ağzını açıp.

" Efendi; hain kul, Allah yanında, onun rızasını kazanmış bir kul olmaz. Ey kerem sahibi! Hepimizi imtihan et. Bize fazlasıyla sıcak su içir. Ondan sonra beni büyük bir sahraya çıkar. Sen atlı olarak koş, bizi de yaya olarak koştur. O zaman kötülük yapanı gör, sırları açan Allah'ın işlerini seyret" dedi.

Efendi, kullara saki oldu, sıcak suyu içirdi. Onlarda korkularından içtiler. Sonra onları ovalarda koşturmaya başladı. Kullar aşağı yukarı koşup duruyorlardı. Nihayet iyice yoruldular, kusmaya başladılar. İçtikleri su yedikleri meyvelerin hepsini çıkardı. Lokmanın da gönlü bulandı, o da kustu. Fakat onun karnından halis su geldi.

Lokmanın hikmeti bunu göstermeyi bilirse, varlığın Rabbi olan Allah'ın hikmeti nelere kadir değildir? Kıyamet gününde bütün sırlar çıkacak, bilinip görülecek. Sizin de bilinmesini istemediğiniz sır meydana çıktı. Sıcak suyu içtikleri gibi kendilerini rüsvay edecek sırları tamamı ile açığa vurulmuş oldu.

Taş; ateşle sınanacağı ( ateş içinde parçalanıp yumuşayacağı, eriyebileceği) için kafirler, ateşe atılırlar, onların azabı ateşle olur. O taş gibi gönle biz kaç kereler yumuşak sözler söyledik, fakat öğüt almadı.

Damarda da kötü yara olursa oraya kötü ilaç konur, eşeğin başına köpeğin dişi layıktır. "Habis olan şeyler habisler içindir" hükmü bir hikmettir. Çirkine münasip olan çirkin eştir. Şu halde sen de hangi eşi dilersen yürü, onu al. Allah'ta mahvol, onun sıfatlarını kazan!

Nur istersen nura istidat kazan; Allah'tan uzaklık istersen kendini gör, uzaklaş! Yok, eğer bu harap zindandan kurtulmaya bir yol istersen sevgiliden baş çekme, secde et de yaklaş!

Bu sözün sonu yoktur. Zeyd; kalk, natıka Burak'ını bağla! Söz söyleme kabiliyeti ayıbı açar; gayb perdelerini yırtar. Allah, nice yerlerde gaybı ister. Şu davulcuyu sür, yolu kapa. Atını hızlı sürme, yuları çek. Sıraların gizli kalması, herkesin gizli zannından mesrur olması daha iyi.

Hak kendisinden ümit kesenlerin de bu ibadetten yüz çevirmemelerini istemektedir; Onlar da bir ümide kapılsınlar, birkaç gün o ümidin maiyetinde koşup dursunlar; Allah'ın merhameti herkese şamil olduğundan diler ki o rahmet, herkesi aydınlatsın.

Her bey, heresir, ümit ve korkuyla Allah'tan çekinsin. Bu ümit ve korku: herkes bu perdenin ardında beslenip yetişsin diye perde ardına girmiştir. Ümit ve korku perdesini yırttın mı... Gayb, bütün şaşaasıyla ortaya çıkar.

Bir genç dere kıyısında balık tutan birisini görüp, "Bu balıkçı Süleyman olmalı" diye zanna düştü. Süleyman'sa neden yalnız ve gizlenmiş; değilse nasıl oluyor da bu derece Süleyman'a benziyor?"

Süleyman tekrar müstakil bir padişah oluncaya kadar gönlünde bu şüphe vardı. Dev onun tahtından, diyarından yıkılıp gitti; baht kılıcı, o şeytanın kanını döktü. Yine yüzüğünü parmağına taktı dev ve peri askerlerini yine başına topladı.

Halk, seyretmek için tapuya geldiler, düşünceye kapılmış olan genç de onların arasına katılıp huzura vardı. Süleyman'ın parmağında yüzüğü görünce düşüncesi, kuruntusu tamamı ile geçti.

Vehim, işin gizli, kapalı olduğu zamandadır. Bu araştırma görünmeyen şey içindir. Ortada olmayan şeyin kuruntusu, büyüdükçe büyür. Fakat gaypta olana şey, meydana çıktı mı, kuruntu geçer.

Gerçi bir şeyin hakikatini izhar etmek esasen kemaldir ve canları kuruntudan kurtarır; Fakat gayba imanın, görünen şeye inanmaya nispetle bire yüz fazileti vardır. Bunu iyice bil de şüphe ve tereddütten kurtul! Nurlu gökyüzü yağışsız olmaz ama kara yeryüzü de nebatatı yetiştirmeden vazgeçmez.

Bana gayba iman edenler gerek... Onun için bu fani konağın penceresini örttüm. Nasıl izhar eder de gökleri yarar, açarım; eğer hakikatleri meydana korsam, nasıl " Bunda bir ayıp, bir noksan gördün mü?" diyebilirim?

Bu karanlıkta arayıp taradıkça herkes, yüzünü bir tarafa çevirir; İşler bir zaman aksine gider; hırsız, polisi dar ağacına sürükler... Böylece bir nice sultan, bir nice yüce himmetli, bir müddet kendi kuluna kul olur.

Kul, efendisinin huzurunda değilken de kulluğunu korur, itaatten çıkmazsa bu kulluk iyi ve hoş bir kulluktur. Bu padişahın önünde onu öğen kişi nerede, padişah yokken bile ondan utanıp çekinen nerede.

Memleket ucunda, padişahtan saltanat sayesinden uzak bir kale dizdarı; Kaleyi düşmanlardan korur, orasını sayısız mal ve para verse bile satmaz, Padişah orada değilken, hudut boylarında, padişahın huzurundaymış gibi vefakarlıkta bulunursa; O dizdar; elbette padişahın yanında, huzurunda bulunan ve can feda eden kişilerden daha değerlidir.

Şu halde yarı zerre miktarı, fakat gaibane emir tutmak; emredicinin huzurunda kulluk etmek ve emrine uymaktan yüz binlerce defa üstündür. Kulluk ve iman, şimdi makbuldür. Fakat ölümden sonra her şey meydana çıkınca inanmak, bir işe yaramaz.

Hakikatın kapalı, örtülü olması ve gayba inanmak daha iyi, daha makbul olunca ağzın kapalı, dudağın yumuk olması elbette iyidir. Kardeş, sözden el çek ki bizzat Allah, sende Ledün ilmini meydana çıkarsın. Güneşin varlığına delil kendisi yeter. Allah'tan daha ulu şahit kimdir?

Hayır... söyleyeceğim çünkü Kuran'da şahadet hususunda hep beraberce Allah da anılmıştır, melek de alimler de. Allah da şahadet eder, melekler de, bilgili kişiler de: Şüphe yok ki Rabb, ancak daimi Allah'tır...

Hak, şahadet edince melek kim oluyor ki şahadette Allah ile müşterek olsun! Çünkü ziyaya tahammül edemeyen zavallı gözlerle biçare gönüllerin güneşin nuruna ve güneşe takatleri yoktur. Bu çeşit gözler, böyle gönüller, yarasaya benzerler. Yarasa güneşin ışığına, güneşin hararetine tahammül edemez, ümidini keser ( güneşten mahrum kalır)

Gökyüzünde cilve eden güneşe şahadette, melekleri de bize dost, bize eş bil! " Biz o tek güneşten nurlandık, güneşin halifesi gibi zayıfları nurlandık" diye şahadet ederler. Her melek; yeni ay, yahut üç günlük ay, yahut da dolunay gibi kemal, nur ve kudret sahibidir.

O şule; üçer, dörder kanatlı meleklerin her birine, mertebelerine göre vurmakta, onları nurlandırmaktadır. Meleklerin kanatları insanların akıl kanatlarına benzer. İnsanların akılları arasında da çok fark vardır. İyilikte olsun, kötülükte olsun her insana kendisine benzer bir melek arkadaştır. Gözü tahammül edemediği için çipile, yıldız ışık verir, o da bu suretle yol bulur.

Peygamber " Sahabem yıldızlar gibi yola gidenlere ışık, şeytanlara taştır" dedi. Herkes uzaktan görebilseydi gökyüzündeki güneşle nurlanırdı. Ve ey aşağılık kişi, güneşin nuruna delalet etmek üzere yıldıza ne luzum kalırdı?

Ay; buluta, toprağa ve gölge der ki: "Ben de sizin gibi insanım. Ancak bana vahiy geliyor. Ben de yaratılışta sizin gibi karanlıktım. Fakat vahiy güneşi, bana böyle bir nur verdi. Güneşlere nispetle biraz karanlığım, fakat insanların karanlıklarına nispetle nurluyum. Tahammül edebilesin diye nurum zayıf. Çünkü sen parlak güneşin eri değilsin

Balla sirkeden meydana gelen sirkengebin gibi ben de nurlu zulmetten meydana geldim ve bu suretle kalp hastalığına yol buldum, faydalı oldum. Hasta adam hastalıktan kurtulunca sirkeyi bırak bal yiye gör."

Gönül tahtı, heva ve hevesten arındı; gönülde "Er Rahmanu alel arşisteva" sırrı zuhur etti. Bundan sonra Hak, gönle vasıtasız hükmeder. Çünkü gönül bu rabıtayı buldu. Bu sözün de sonu yoktur. Zeyd nerede? Ona rüsvay olmak iyi değildir, diyeyim!

Artık Zeyd'i bulamazsın, o kaçtı; kapı yanındaki son saftan fırladı, papuçlarını bile bıraktı! Sen kim oluyorsun? Zeyd bile, üstüne güneş vurmuş yıldız gibi kendisini kaybetti, bulamadı! Ondan ne bir nakış bulabilirsin, ne bir nişan... Hatta ne de saman uğrusu yoluna gidebilmek için bir saman çöpü!

Duygularımızla sonu gelmeyen sözümüz, sultanımızın bilgi nurunda mahvoldu. (Bu mazhariyete erenlerin) duygularıyla akılları iç alemde "Ledeyna Muhdarun" denizinde dalgalanmakta, dalga dalga üstüne, çoşup durmaktadır.

Fakat gece olunca gene teklif ve icazet vakti gelir; gizlenmiş yıldızlar işlerine, güçlerine koyulurlar. Allah akılsızların akıllarını kulaklarında halka halka küpeler olduğu halde geri verir. Hepsi hamdüsena ederek ayaklarını vurur, ellerini çırpar, nazlı nazlı "Rabbimiz bizi dirilttin bize hayat verdin" derler.

O çürümüş deriler, dökülmüş kemikler, yerden tozlar koparan atlılar kesilir; Kıyamet günü, şükrederek, yahut kafir olarak yokluktan varlığa hamle ederler. Niçin başını çevirir, görmezlikten gelirsin? Önce yoklukta da böyle baş çevirmemiş miydin?

"Beni nerede yerimden tedirgin edecek? Deyip yoklukta da böyle ayağını diremiştin. Allah'ın sun'u; görmüyor musun? Nasıl seni alnındaki perçemden tutup çekerek: Evvelce hatırı hayalinde olmayan bu çeşit hallere uğrattı. O yokluk da daima Allah'a kuldur. Ey dev kulluk et. Süleyman diridir!

Dev havuzlar gibi kaseler yapmakta; kudreti yok ki bu işi yapmaktan vazgeçsin, yahut emredene bir cevap versin! Bir kendine bak, yok olmaktan nasıl titreyip durmaktasın? Yokluğu da aynen böyle tir,tir titrer bil! Dünya mansıplarını elde etsen bile yine kaybetme korkusundan canın çıkar.

En güzel olan (Güzeller güzeli ) Allah'ın aşkından başka ne varsa can çekişmeden ibarettir, hatta şeker yemek bile! Can çekişme nedir? Ölüme yaklaşmak, abıhayatı elde edememek. Halkın iki gözü de toprağa ve ölüme saplanmıştır. Abıhayat var mı, yok mu, bunda yüz türlü şüpheler var.

Sen cehdet de bu yüz şüphen de sana düşsün. Geceleyin yürü ,yol al... Uyudun mu gece gitti gider! O gündüzü geceleyin ara; karanlıkları yakan o aklı, kendine kılavuz yap! Kötü renkli gecede çok iyilikler vardır. Abıhayat, karanlıkların eşidir, karanlıktadır.

Böyle yüzlerce gaflet tohumunu ekip durdukça başını uykudan kaldırabilir misiniz? Ölü uyku, ölü lokmaya dost oldu; efendi uyudu, geceleyin iş gören hırsız da hazırlığa koyuldu. Senin düşmanın kimlerdir? Bilmiyorsun.

Ateşten yaratılanlar, topraktan yaratılmışların varlığına düşmandır. Ateş suyun ve oğullarının düşmanıdır. Nitekim su da ateşin canına düşmandır. Suyun ve çocuklarının düşmanı olduğundan su da ateşi öldürür, söndürür. Bütün bunlardan sonra ( şunu da bil ki) bu ateş, şehvet ateşidir, günahın suçun aslı ondadır. Dış alemdeki ateşi su söndürür. Fakat şehvet ateşi kıyamete kadar sürüp gider. Şehvet ateşi, su ile sakin olmaz. Çünkü azap ve elem bakımından cehennem tabiatlıdır.

Şehvet ateşine ne çare var? Din nuru. Müminler ;nurunuz kafirlerin ateşini söndürdü. Bu ateşi ne söndürür? Allah nuru. Bu hususta İbrahim'in nurunu kendine usta yap. Ki öd ağacına benzeyen bu cismin, Nemrut gibi olan nefis ateşinden kurtulsun!

Şehvet ateşi yanmakla eksilip bitmez. Yanmakla güzelce eksilir, nihayet yok olur. Bir ateşe odun attıkça o ateş nereden sönecek? Fakat odun atmazsan söner. Çünkü bu çekinme ateşe su serper. Yüzüne, kalplerin haramdan çekinmesinden kızıllık süren kişinin güzel yüzü, hiç ateşten kararır mı?

Ömer'in zamanında bir yangın oldu. Ateş, taşları bile kuru ağaç gibi yakmaktaydı. Yapıları, evleri yakmağa, hatta kuşların kanatlarını ve yuvalarını bile tutuşturmağa başladı. Alevler şehrin yarısını sardı. Su bile ondan korkmakta, şaşırmaktaydı!

Akıllı kişiler, ateşe kovalarla su ve sirke döküyorlar. Yangın inada gelip alevini artırıyordu. Ona Allah yardım etmekteydi.

Halk Ömer'e yüz tuttular, koşa koşa gidip "Yangınımız suyla sönmüyor?" dediler. Ömer "O yangın, Allah alametlerindendir. Sizin hasislik ateşinizden bir şuledir. Suyu bırakın yoksullara ekmek dağıtın. Eğer bana tabi iseniz hasisliği terk edin" dedi.

Halk, Ömer'e " Bizim kapılarımız açık. Cömert kişileriz, mürüvvet ehliyiz, dediler. Ömer dedi ki: " Siz, adet olduğu için yoksullara ekmek verdiniz, Allah için eli açık olmadınız. Öğünmek, görünmek, nazlanmak için cömertlik etmektesiniz; korkudan. Allah'tan çekinmeden, ona niyaz etme yüzünden değil!"

Mal tohumdur, her çorak yere ekmek; kılıcı her yol vurucunun eline verme! Din ehlini kin ehlinden ayırt et; Hakla oturanı ara, onunla otur! Herkes, kendi kavmine ( meşrebine uygun kimselere) cömertlik gösterip mal, mülk verir, Nadan kişi de bu suretle bir iş yaptım sanır.

MEVLANA
MESNEVİ
1.CİLT

DUYGUSAL UNUTMA

Aralık 25, 2008 0
DUYGUSAL UNUTMA

Nefreti aşmanın tek yolu var: Affetmek. Başkalarını affettiğimizde özgürleşiriz.

Nefret yaşamdan zevk almamızı, insanların güzel yanlarını görmemizi engeller. Hiç kimse saf iyi ya da saf kötü değildir. Salt kötülükleri görmek bir süre sonra şüphe, depresyon ve umutsuzluk denizinde boğar insanı. Nefret dolu bir yaşam umutsuz bir yaşamdır. Affetmek insanı derinleştirir. Affetmek için, insanın ruhsal ve zihinsel olarak kendisini hazır hissetmesi gerekir. Çünkü affetmek bir seçimdir. Kimsenin zorlamasıyla affetmek mümkün değildir. Affetmek bir süreçtir. Birdenbire affedilişler bile bir sürecin ürünüdür. Affetmeyi seçtiğinizde kimse size borçlanmayacaktır. Yani koşullu affetme yoktur. Diğer insanın da sizi affetmesini, değişmesini veya sizin istediğiniz gibi olmasını beklemeyin. Affetmek bir seçimdir. Amacı sizin rahatlamanızdır, sizin özgürleşmenizdir. Nefret duyduğunuz kişinin yaşıyor yada ölmüş olması sizin affetme sürecinde duyduğunuz acıların yoğunluğunda bir farklılık yaratmayacaktır. O acılar sizin acılarınız. Affetmek kolay değildir. Fakat özgürleşmek için gereklidir. Çoğu insan affetmenin nefret ettiği kişiyi suçsuz ya da haklı bulduğu anlamına geleceğini sanır. Oysa affetmek, geçmişteki anıların boyunduruğundan kurtulmak, yaşamımızı kontrol altında tutmasına son vermek demektir.
Affetmek, o kişiyi sevmek değil. Affetmek, o kişiyle konuşmak zorunda olmak değil. Affetmek, o kişiyle ilişkiyi sürdürmek değil. Affetmek, o kişinin beklentileri doğrultusunda davranmak değil. Affetmek o kişiyi kucaklamak değil. Affetmek o kişiyi suçsuz bulmak değil. Affetmek o kişiyi haklı bulmak değil. Affetmek o kişinin vermiş olduğu zararları telafi etmek için çaba göstermemek değil. Affetmek kırgınlığın, küskünlüğün, nefretin hapishanesinden özgürlüğe kavuşmaktır. Affetmek, artık acıyı hissetmemektir. Yapılanları zihinsel olarak unutmak zaten mümkün değildir. "DUYGUSAL UNUTMA" affetmenin diğer adıdır.


Alıntıdır…

GÖRMEK VE HİSSETMEK

Aralık 25, 2008 0
GÖRMEK VE HİSSETMEK

Genç kadın cıvıl cıvıl çocukların, koşup oynadığı, eğlenceli çığlıklar attığı bir parka yaklaştı usul usul. Bu eğlenceli çığlıklar onun hayal kırıklıyla dolu yaşantısında hiçbir anlam ifade etmiyordu. Yinede birşeyler okuyup vakit geçirmek maksadıyla oturdu bir banka.
Yaşadığı günün öncekilerden farksız, renksiz ve umutsuz olduğunu düşündüğü bir anda; küçük bir çocuk yaklaşıverdi yanına. Elinde bir çiçekle ansızın giriverdi düşleriyle gerçekler arasına. Başı önünde idi küçük çocuğun, "Bak ne buldum" dedi heyecanla. Umursamaz ve küçümseyen tavırla şöyle bir göz attı çocuğa.
Küçücük elleri arasında yaprakları yıpranmış, ya yağmur almamış ya da yeteri kadar ışık, solgun bir çiçekle bekliyordu başucunda.
Sahte bir gülüş fırlattı çocuğa, ölmüş çiçeğini de alıp bir an önce başından gitmesi tek dileği. Gitmek şöyle dursun iyice yerleşmişti çocuk kadının oturduğu banka. Çiçeği yaklaştırdı burnuna "Kokusuda güzel, kendisi de, bu yüzden kopardım onu, sizin için." deyiverdi bir anda.
Çiçek ne parlak kırmızı, ne de canlı ışıltılı görünmüyordu. Yine de alması gerektiğini düşündü çiçeği, yoksa gitmeyeckti bu küçük afacan başından. "Tam da istediğim gibi" dedi sevinmiş görünmeye çalışarak.
Çocuk çiçeği eline vermek yerine, nedeni olmadan havada tutmuştu öylece. İşte o zaman, o an farkına varmıştı çiçeği tutan çocuğun gözleriyle göremediğinin.
Boğazına bir şeyler düğümlenmişti. Göz yaşları engel tanımıyordu artık. Küçük çocuğa zorlukla "Dünyanın en güzel çiçeğini bana getirdiğin için teşekkür ederim." diyebildi ancak.
Küçük çocuk o mutsuz, karamsar kadına neler kazandırdığının farkında bile olmadan "Önemli değil" dedi ve tekrar karıştı arkadaşlarının oyununa neşe içinde.
Kadın oturup kaldı. Bu küçük çocuğun görmeyi nasıl başardığını düşündü öylece.
Eski bir söğüt ağacının salkım saçak dalları altında, kendisine acıyarak oturan bu kadının acı çektiğini nasıl hissetmişti? Belki de o küçücük yüreği ile görüyordu dünyayı. Bu küçük yürek ona öğretmişti hayattan tat almayı, güzellikleri keşfetmeyi. Sorun dünyada yaşananlarda değil, kendisindeydi. Güzellikleri görmeyi kendisi reddetmişti çoğu zaman. Bu küçük çocuk öğretmişti ona, taktir etmeyi hayatın her saniyesini.
Dünyası değişmişti yaşanan dakikalar içerisinde. Solmuş çiçeğin bütün kokusunu içine sindirirken; O an gülümseyerek baktı küçük çocuk, elindeki çiçekle yaklaşıyordu hayatını değiştirmek üzere yaşlı bir adama


Alıntıdır…

GERÇEK ASK

Aralık 25, 2008 0
GERÇEK ASK

Ey dostlar! Bu hikayeyi dinleyiniz. Hakikatte o bizim bu günkü halimizdir
Bundan evvelki bir zamanda bir padisah vardi. O hem dünya, hem din saltanatina malikti. Padisah, bir
gün hususi adamlari ile av için hayvana binmis, giderken ana caddede bir halayik gördü. O halayigin kölesi
oldu. Can kusu kafeste çirpinmaya basladi. Mal verdi o halayigi satin aldi.Onu alip arzusuna nail oldu.
Fakat kazara o halayik hastalandi.
Birisinin esegi varmis, fakat palani yokmus. Palani ele geçirmis, bu sefer esegi kurt kapmis. Birisinin ibrigi
varmis, fakat suyu elde edememis. Suyu bulunca da ibrik kirilmis!
Padisah sagdan, soldan hekimler topladi. Dedi ki: Ikimizin hayati da sizin elinizdedir. Benim hayatim bir
sey degil, asil canimin cani odur. Ben dertliyim, hastayim, dermanim o .Kim benim canima derman ederse
benim hazinemi, incimi ve mercanimi ( atiye ve ihsanimi) o aldi (demektir).
Hepsi birden dediler ki: Canimiz feda edelim. Beraberce düsünüp beraberce tedavi edelim. Bizim her
birimiz bir alem Mesih'idir, elimizde her hastaliga bir ilaç vardir.
Kibirlerinden Allah isterse (insaallah ) demediler. Allah da onlara insanlarin acizligini gösterdi.Insaallah
sözünü terk ettiklerini söylemeden maksadim, insanlarin yürek katiligini ve magrurlugunu söylemektir.
Yoksa arizi bir halet olan insaallah'i söylemeyi unuttuklarini anlatmak degildir. Hey gidi nice insaallahi
diliyle söylemeyen vardir ki cani insaallah la es olmustur.
Ilaç ve tedavi nevinden her ne yapildi ise hastalik artti maksat da hasil olmadi.O halayikcagiz, hastaliktan
kil gibi olunca padisahin kanli göz yasi irmaga döndü. Kazara sirkengübin safrayi arttirdi. Badem yagi da
kuruluk tesirini göstermeye basladi. Karahelileyle kabiz oldu, ferahligi gitti; su, neft gibi atese yardim etti.
Padisah, hekimlerin aciz kaldiklarini görünce yalinayak mescide kostu.Mescide gidip mihrap tarafina
yöneldi. Secde yeri göz yasindan sirsiklam oldu.Yokluk istigrakindan kendisine gelince agzini açti, hos bir
tarzda medhü senaya basladi:
En az bahsisi dünya mülkü olan Tanrim! Ben ne söyleyeyim? Zaten sen gizlileri bilirsin.Ey daima dilegimize
penah olan Tanri! Biz bu sefer de yolu yanildik.Ama sen Ben gerçi senin gizledigin seyleri bilirim. Fakat
sen, yine onlari meydana dök dedin.
Padisah, ta can evinden cosunca bagislama denizi de cosmaya basladi.Aglama esnasinda uykuya daldi.
Rüyasinda bir pir göründü.
Dedi ki: Ey padisah, müjde; dileklerin kabul oldu. Yarin bir yabanci gelirse o, bizdendir.O gelen hazik
hekimdir. Onu dogru bil, çünkü o emin ve gerçek erenlerdendir.Ilacinda kati sihri gör, mizacinda da Hak
kudretini müsahede et.
Vade zamani gelip gündüz olunca... günes dogudan görünüp yildizlari yakinca:Rüyada kendine
gösterdikleri zati görmek için pencerede bekliyordu.Bir de gördü ki, faziletli, fevkalade hünerli, bilgili bir
kimse, gölge ortasinda bir günes;Uzaktan hilal gibi erismekte, yok oldugu halde hayal seklinde var gibi
görünmekte.

Ruhumuzda da hayal, yok gibidir. Sen bütün bir cihani hayal üzere yürür gör!Onlarin baslari da, savaslari
da hayale müstenittir. Ögünmeleri de, utanmalari da bir hayalden ötürüdür.Evliyanin tuzagi olan o hayaller,
Tanri bahçelerindeki ay çehrelilerin akisleridir.
Padisahin rüyada gördügü hayal de o misafir pirin çehresinde görünüp duruyordu.Padisah bizzat
abeyincilerin yerine kostu, o gaipten gelen konugun huzuruna vardi.Her ikisi de asinalik (yüzgeçlik)
ögrenmis bir tek denizdi, her ikisi de dikilmeksizin birbirine dikilmis, baglanmislardi.
Padisah: Benim asil sevgilim sensin, o degil. Fakat dünyada is isten çikar.Ey aziz, sen bana Mustafa'sin.
Ben de sana Ömer gibiyim. Senin hizmetin ugrunda belime gayret kemerini bagladim dedi.
Tanri'dan edebe muvaffak olmayi dileyelim. Edebi olmayan kimse Tanri'nin lütfundan mahrumdur.Edebi
olmayan yalniz kendine kötülük etmis olmaz. Belki bütün dünyayi atese vermis olur.
Alisverissiz, dedikodusuz Tanri sofrasi gökten iniyordu.Musa kavmi içinde birkaç kimse terbiyesizce hani
sarimsak, mercimek dediler.Ondan sonra gökyüzünün sofrasi, ekmegi kesildi; ekme, bel belleme, orak
sallama kaldi.Sonra Isa sefaat edince Hak, yemek sofrasi ve tabaklarla ganimetler gönderdi.Yine
küstahlar edebi terk ederek sofradan yemek artigini asirdilar.
Isa bunlara yalvardi. Bu devamlidir, yeryüzünden kalkmaz.Bir ulu kisinin sofrasi basinda kötü zanna
düsmek ve harislik etmek küfürdür dedi.O rahmet kapisi, hirslarindan dolayi bu görmedik dilencilerin
yüzlerine kapandi.Zekat verilmeyince yagmur bulutu gelmez zinadan dolayi da etrafa veba yayilir.Içine
kasavetten, gussadan ne gelirse korkusuzluktan ve küstahliktan gelir.
Kim dost yolunda pervasizlik ederse erlerin yolunu vurucudur, namert odur.Edepten dolayi bu felek nura
gark olmustur: Yine edepten dolayi melekler masum ve tertemiz olmuslardir.Günesin tutulmasi, küstahlik
yüzündendir. Bir melek olan Azazil de yine küstahlik yüzünden kapidan sürülmüstür.
Kollarini açip onu kucakladi, ask gibi gönlüne aldi, caninin için çekti.Elini, alnini öpmege, oturdu yeri,
geldigi yolu sormaya basladi.Sora sora odanin baskösesine kadar çekti ve dedi ki: Nihayet sabirla bir
define buldum.
Ey vuslati, her sualin cevabi! Senin yüzünden nisligin anahtaridir sözünün manasi, Ey vuslati, her sualin
cevabi! Senin yüzünden müskül, konusmaksizin, dedikodusuz hallolur gider.Sen, gönlümüzde, onlarin
tercümanisin, her ayagi çamura batanin elini tutan sensin.
Ey seçilmis,ey Tanri'dan razi olmus ve Tanri rizasini kazanmis kisi, merhaba! Sen kaybolursan hemen
kaza gelir, feza daralir.Sen, kavmin ulususun, sana müstak olmayan, seni arzulamayan bayagilasmistir.
Bundan vazgeçmezse...O agirlama, o hal hatir sorma meclisi geçince o zatin elini tutup hareme götürdü.
Padisah, hastayi ve hastaligini anlatip sonra onu hastanin yanina götürdü.Hekim, hastanin yüzünü görüp,
nabzini sayip, idrarini muayene etti. Hastaliginin arazini ve sebeplerini de dinledi.
Dedi ki: Öbür hekimlerin çesitli tedavileri, tamir degil; büsbütün harap etmisler. Onlar, iç ahvalinden
haberdar degildirler. Körlüklerinden hepsinin akli disarida. Hekim, hastaligi gördü, gizli sey ona açildi.
Fakat onu gizledi ve sultana söylemedi. Hastaligi safra ve sevdadan degildi.
Her odunun kokusu dumanindan meydana çikar. Inlemesinden gördü ki, o gönül hastasidir. Vücudu
afiyettedir ama o, gönüle tutulmustur. Asiklik gönül iniltisinden belli olur, hiçbir hastalik gönül hastaligi gibi
degildir.
Asigin hastaligi bütün hastaliklardan ayridir. Ask, tanri sirlarinin usturlabidir. Asiklik ister cihetten olsun,
ister bu cihetten... akibet bizim için o tarafa kilavuzdur. Aski serh etmek ve anlatmak için ne söylersem
söyliyeyim... asil aska gelince o sözlerden mahcup olurum. Dilin tefsiri gerçi pek aydinlaticidir, fakat dile
düsmeyen ask daha aydindir. Çünkü kalem, yazmada kosup durmaktadir, ama ask bahsine gelince;
çatlar, aciz kalir. Askin serhinde akil, çamura saplanmis esek gibi yatti kaldi. Aski , asikligi yine ask serh
etti.
Günesin vucuduna delil, yine günestir. Sana delil lazim ise günesten yüz çevirme. Gerçi gölgede günesin
varligindan bir nisan verir, fakat asil günes her an can nuru bahseyler. Gölge sana gece misali gibi uyku
getirir. Ama günes doguverince ay yarilir (nuru görünmez olur). Zaten cihanda günes gibi misli bulunmaz
bir sey yoktur. Baki olan can günesi öyle bir günestir ki, asla gurub etmez.
Günes gerçi tektir, fakat onun mislini tasvir etmek mümkündür. Ama kendisinden esir olan günes, öyle bir
günestir ki, ona zihinde de, disarida da benzer olamaz. Nerede tasavvurda onun sigacagi bir yer ki misli
tasvir edilebilsin!
Semseddin'in sözü gelince dördüncü kat gögün günesi basini çekti, gizlendi. Onun adi anilinca
ihsanlarindan bir remzi anlatmak vacip oldu.Can su anda etegimi çekiyor. Yusuf'un gömleginden koku
almis! Yillarca süren sohbet hakki için o güzel hallerden tekrar bir hali söyle, anlat. Ki yer, gök gülsün,
sevinsin. Akil, ruh ve göz de yüz derece daha fazla sevince, neseye dalsin (diyor). Beni külfete sokma,
çünkü ben simdi yokluktayim. Zihnim durakladi onu görmekten acizim. Ayik olmayan kisinin her söyledigi
söz... dilerse tefekküre düssün, dilerse haddinden fazla zarafet satmaya kalkissin... yarasir söz degildir.
Esi bulunmayan o sevgilinin vasfina dair ne söyleyeyim ki bir damarim bile ayik degil! Bu ayriligin, bu ciger
kaninin serhini simdi geç, baska bir zamana kadar bunu birak!
(Can) dedi ki: Beni doyur, çünkü ben açim. Çabuk ol çünkü vakit keskin bir kiliçtir. Ey yoldas, ey
arkadas! Sufi, vakit ogludur (bulundugu vaktin iktizasina göre is görür). Yarin demek yol sartlarindan
degildir. Sen yoksa sufi bir er degilmisin? Vara veresiyeden yokluk gelir.
Ona dedim ki: Sevgilinin sirlarini gizli kapakli geçmek daha hostur. Sen, artik hikayelere kulak ver, isi
onlardan anla! Dilbere ait sirlarin, baskalarina ait sözler içinde söylenmesi daha hostur. O, Bunu apaçik
söyle ki dini açik olarak anmak, gizli anmaktan iyidir. Perdeyi kaldir ve açikça söyle ki ben, güzelle
gömlekli olarak yatmam dedi.
Dedim ki: O apaçik soyunur, çirilçiplak bir hale gelirse ne sen kalirsin,ne kucagin kalir, ne belin! Iste ama
derecesine göre iste; bir otun bir dagi çekmeye kudreti yoktur.
Bu alemi aydinlatan günes, bir parçacik yaklasti mi, her sey yandi gitti! Fitneyi, kargasaligi ve kan
dökücülügü arastirma, Sems-i Tebrizi'den bundan fazla bahsetme. Bunun sonu yoktur; sen yine hikayeye
basla, onu tamamlamana bak.
(Hekim) dedi ki: Ey padisah, evi halvet et, yakini da uzaklastir.Köseden , bucaktan kimse kulak
vermesinde ben bu cariyecikten bir seyler sorayim.
Oda bosaltildi, Hekim ile hastadan baska kimsecikler kalmadi. Hekim tatlilikla yumusak yumusak dedi ki:
Memleketin neresi? Çünkü her memleket halkinin ilaci baska baskadir. O memlekette akrabandan kimler
var? Kime yakinsiniz; neye baglisiniz? Elini kizin nabzina koyup birer birer felekten çektigi cevir ve
mesakkati soruyordu.
Bir adamin ayagina diken batinca ayagini dizi üstüne kor. Igne ucu ile diken basini arar durur, bulamazsa
orasini dudagi ile islatir. Ayaga batan dikeni bulmak bu derece müskül olursa, yürege batan diken nicedir?
Cevabini sen ver! Her çer çöp (mesabesinde olan,) gönül dikenini göreydi gamlar, kederler; herkese el
uzatabilir miydi?
Bir kisi, esegin kuyrugu altina diken kor. Esek onu oradan çikarmasini bilmez, boyuna çifte atar. Ziplar,
zipladikça da diken daha kuvvetli batar. Dikeni çikarmak için akilli bir adam lazim. Esek, dikeni
çikarabilmek için can acisi ile çifte atar durur ve yüz yerini daha yaralar. O diken çikaran hekim üstaddi .
Halayigin her tarafina elini koyup muayene ediyordu. Halayiktan hikaye yolu ile dostlarin ahvalini
sormakta idi. Kiz, bütün sirlarini hekime açikça söylemekte, kendi duragindan, efendilerinden, sehrinden
ve sehrinin disindan bahsetmekteydi.
Hekim kizin anlatmasina kulak vermekte, nabzina ve nabzinin atmasina dikkat etmekte idi. Nabzi kimin
adi anilinca atarsa cihanda gönlünün istedigi odur(diyordu). Memleketinde ki dostlarini saydi, döktü.
Ondan sonra diger bir memleketi andi. Memleketinden çikinca en evvel hangi memlekette bulundun?dedi.
Kiz bir sehrin adini söyleyip geçti. Fakat yüzünün rengi nabzinin atmasi baskalasmadi.Efendileri ve
sehirleri birer birer saydi;o yerleri, yurtlari, oralarda geçirdigi zamanlari, tuz, ekmek yedigi kisileri tekrar
tekrar söyledi.Sehir sehir, ev ev saydi döktü, kizin ne damari oynadi, ne çehresi sarardi.
Hekim seker gibi Semerkand sehrini soruncaya kadar kizin nabzi tabii haldeydi fazla
atmiyordu.Semerkand'i sorunca nabzi atti, çehresi kizardi, sarardi. Çünkü o, Semerkad'li bir kuyumcudan
ayrilmisti.O hekim, hastadan bu sirri elde edip o dert ve belanin aslina erisince:Onun semti hangi
mahallede? diye sordu. Kiz, Köprü basinda, Gatfer mahallesinde dedi.
Hekim, Hastaliginin ne oldugunu hemen anladim. Seni tedavi hususunda sihirler gösterecegim;Sevin, ilisik
etme, emin ol ki yagmur çimenlere ne yaparsa ben de sana onu yapacagim;Ben, senin gamini
çekmekteyim, sen gam yeme; ben sana yüz babadan daha sefkatliyim;Aman, sakin ha, bu sirri kimseye
söyleme; padisah senden bunu ne kadar sorup sorustursa yine sakla;Sirlarin gönülde gizli kalirsa o
muradin çabucak hasil olur;dedi.
Peygamber demistir ki: Her kim sirrini saklar ise çabucak muradina erisir. Tohum toprak içinde gizlenince,
onun gizlenmesi, bahçenin yesillenmesi ile neticelenir. Altin ve gümüs gizli olmasalardi... madende nasil
musaffa olurlar, nasil altin ve gümüs haline gelirlerdi? O hekimin vaadleri ve lütuflari hastayi korkudan emin
etti. Hakiki olan vaadleri gönül kabul eder, içten gelmeyen vaadler ise insani istiraba sokar. Kerem ehlinin
vaadleri akip duran, eseri daima görünen hazinedir. Ehil olmayanlarin, kerem sahibi bulunmayanlarin
vaadleri ise gönül azabidir.
Ondan sonra hekim, kalkip padisahin huzuruna gitti.; padisahi bu meseleden birazcik haberdar etti. Dedi
ki: Çare sundan ibaret: bu derdin iyilesmesi için o adami getirelim. Kuyumcuyu o uzak sehirden çagir, onu
altinla, elbise ile aldat. Padisah, hekimden bu sözü duyunca nasihatini, candan gönülden kabul etti. O
tarafa ehliyetli, kifayetli, adil bir iki kisiyi elçi olarak gönderdi.
O iki bey, kuyumcuya padisahtan mustucu olarak Semerkand'e kadar geldiler. Dediler ki: Ey lütuf sahibi
üstad, ey marifette kamil kisi! Ögülmen sehirlere yayilmistir. Iste filan padisah, kuyumcubasilik için seni
seçti. Zira (bu iste) pek büyüksün, pek kamilsin. Simdilik su elbiseyi, altin ve gümüsü al da gelince de
padisahin havassindan ve nedimlerinden olursun.
Adam çok mali, çok parayi görünce gururlandi, sehirden çoluk çocuktan ayrildi. Adam neseli bir halde
yola düstü. Haberi yoktu ki padisah canina kastetmisti. Arap atina binip sevinçle kosturdu, kendi kaninin
diyetini elbise sandi.
Ey yüzlerce razilikla sefere düsen ve bizzat kendi ayagi ile kötü bir kazaya giden. Hayalinde mülk, seref ve
ululuk. Fakat Azrail Git evet, muradina erisirsin demekte!
O garip kisi yoldan gelince, hekim onu padisahin huzuruna götürdü; Güzellik mumunun basi ucunda
yakilmasi için onu, padisahin yanina izzet ve ikramla iletti.
Padisah onu görünce pek agirladi, altin hazinesini ona teslim etti. Sonra hekim dedi ki: Ey büyük sultan o
cariyecigi bu tacire ver ki visali ile iyilessin, visalinin suyu o atesi gidersin.
Padisah, o ay yüzlüyü kuyumcuya bahsetti, o iki sohbet müstakini birbirine çift etti. Alti ay kadar murat
alip murat verdiler. Bu suretle o kiz da tamamen iyilesti.
Ondan sonra hekim, kuyumcuya bir serbet yapti, kuyumcu içti, kizin karsisin da erimeye basladi. Hastalik
yüzünden kuyumcunun güzelligi kalmayinca kizin cani, onun derdinden azat oldu, ondan vazgeçti.
Kuyumcu, çirkinlesip hastalaninca kizin gönlüde yavas yavas ondan sogudu.
Ancak zahiri güzellige ait bulunan asklar ask degildir. Onlar nihayet bir ar olur. Keske kuyumcu bastan
basa ayip ve ar olsaydi, tamami ile çirkin bulunsaydi da basina bu kötü hal gelmeseydi! Kuyumcunun
gözünden irmak gibi kanlar akti, yüzü canina düsman kesildi.
Tavus kusunun kanadi, kendisine düsmandir. Nice padisahlar vardir ki kuvvet ve azametleri helaklerine
sebep olmustur.
Kuyumcu,Ben o ahuyum ki göbegimin miskinden dolayi bu avci, benim saf kanimi dökmüstür. Ah ben o
sahra tilkisiyim ki postum için beni tuzaga düsürüp tuttular, basimi kestiler. Ah ben o filim ki disimi elde
etmek için filci benim kanimi döktü. Beni benden asagi birisi için öldüren, kanimi döken; bilmiyor ki benim
kanim uyumaz! Bu gün bana ise yarin onadir. Böyle benim gibi bir adamin kani nasil zayi olur?
Duvar gerçi (günün ilk kisminda yere) uzun bir gölge düsürür; fakat o gölge, gölgeyi meydana getirene
avdet eder.
Bu cihan dagdir, bizim yaptiklarimiz ses. Seslerin aksi yine bizim semtimize gelir dedi.Kuyumcu bu sözleri
söyledi ve hemen toprak altina gitti.
O cariyecik de asktan ve hastaliktan arindi, tertemiz oldu. Çünkü ölülerin aski ebedi degildir, çükü ölü
tekrar bize gelmez.
Diri ask ruhta ve gözdedir. Her anda goncadan daha taze olur durur. O dirinin askini seç ki bakidir ve
canina can katan saraptan sana sakilik eder.
O ‘nun askini seç ki bütün peygamberler, onun aski ile kuvvet ve kudret buldular, is güç sahibi oldular.
Sen Bize o padisahin huzuruna Varmaya izin yoktur deme. Kerim olan kisilere hiçbir is güç degildir.
O adamin, hekimin eliyle öldürülmesi, ne ümit içindi ne korkudan dolayi. Tanrinin emri ve ilhami
gelmedikçe hekim onu padisahin hatiri için öldürmedi.
Hizir'in o çocugun bogazini kesmesindeki sirri halkin avam kismi anlayamaz.
Tanri tarafindan vahiy ve cevaba nail olan kisi her ne buyurursa o buyruk, dogrunun ta kendisidir. Can
bagislayan kisi öldürse de caizdir. O, naibdir eli tanri elidir.
Ismail gibi onun önüne bas koy. Kilicinin önünde sevinerek gülerek can ver. Ki Ahmed'in pak cani,
Ahad'la ebediyse senin caninda ebede kadar sevinçli ve gülümser bir halde kalsin. Asiklar, ferah kadehini,
güzellerin elleri ile öldürdükleri vakit içerler.
Padisah o kani sehvet ugruna dökmedi. Suizanda bulunma münakasayi birak. Sen onun hakkinda kötü ve
pis is isledi deyip fena bir zanda bulundun. Su süzülüp durulunca, berrak bir hale gelince bu berraklikta bulaniklik ve tortu kalir mi, süzülüs suda tortu birakir mi?
Bu riyazatlar, bu cefa çekmeler, ocagin posayi gümüsten çikarmasi içindir.Iyinin kötünün imtihani, altinin
kaynayip tortusunun üste çikmasi içindir.
Eger isi tanri ilhami olmasaydi o, yirtici bir köpek olurdu, padisah olmazdi. Sehvetten de tertemizdi,
hirstan da, nefis isteginden de. Güzel bir is yapti, fakat zahiren kötü görünüyordu.
Hizir denizde gemiyi deldi ise de onun bu delisinde yüzlerce saglamlik vardi. O kadar nur ve hünerle
beraber Musa'nin vehmi, ondan mahçuptu; artik sen kanatsiz uçmaya kalkisma. O, kirmizi güldür, sen ona
kan deme. O, akil sarhosudur, sen ona deli adi takma. Onun muradi Müslüman kani dökmek olsaydi
kafirim, onun adini agzima alirsam! Ars kötü kisinin ögülmesinden titrer; suçlardan ve süpheli seylerden
korunan kisi de kötü methedilince, metheden kisi hakkinda fena bir zanna düser.
O padisahti, hem de çok uyanik bir padisah. Has bir zatti, hem de tanri hasi. Bir kisiyi böyle bir padisah
öldürürse onu, iyi bir bahta eristirir,en iyi bir makama çeker yüceltir.Eger onu kahretmede yine onun için
bir fayda görmeseydi; o mutlak lütuf nasil olurda kahretmeyi isterdi?
Çocuk hacamatcinin nesterinden titrer durur, esirgeyen ana ise onun gamindan sevinçlidir. Yari can alir,
yüz can bagislar. Senin vehmine gelmeyen o sey yok mu? Onu verir. Sen kendince aklindan bir kiyas
yapmaktasin ama çok, pek çok uzaklara düsmüssün; iyice bak!

MEVLANA


MESNEVİ-CİLT -I-