Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

31 Ocak 2009

NE DE OLSA SONBAHARDI

Ocak 31, 2009 0
NE DE OLSA SONBAHARDI

'12 EKİM 1989 tarihinde kaybettiğim babam Kemal Türker'in anısına,

Sanki yüz yıl önceydi. Ne çok, ne çok zaman geçmiş aradan.

Pencere kenarlarında sardunyalar. Pas yürümüş Vita tenekeleri. Karşıdaki duvardan fışkırmış yabani otlar..

" Kendine gel !" diyorum, ama söz geçiremiyorum düşüncelerime.

Babamı hatırlıyorum.

Sabah kırağısı inmiş çiçekler buz tutardı Vize soğuğunda.

Havada hep kar kokusu olurdu.

Babam biz okula gittikten sonra, ağır aksak dükkanını açmaya giderdi.

Üstüste kazak giydirirdi annem, önlüğümün altına. O kadar zayıftım ki, ablam elimi tutmasa o sert rüzgarlar beni uçuruverecek sanırdım.

Baba beni anlıyor musun ?

Sözlerini duymuyorum. Sesi hırıltılı. Boğuk. Bir şeyler anlatıyor. Duyamıyorum . Aslında söylediklerini hisseder gibiyim de kulağımdan beynimin kıvrımlarına, aktarmakta zorlanıyorum.

Güzelce boyamıştım bisikleti.Kırık döküktü, yıpranmıştı ama olsun.Bir bisikletim vardı artık. Babam almıştı.

İçimde kanat çırpan kuşların bir kez daha vurulacağını bilemezdim..

" Adressiz bir yabancıyım Cemal. Hayallerim vardı. Gemsiz, azısız hayallerdi bunlar. Kalbimin yelkenlerini açardım dilediğimce...her vaadimin gerçekleşeceğine inanırdım...inanmak isterdim."

Sessizlik büyüyor.

”Sabahı şerifleriniz hayırlı olsun Kemal Usta.."

O sabah yağışsız, kuru bir soğuk vardı. Bakır mangalın odun ateşi yavaş yavaş küllenmeye yüz tutmuştu. Maşa ile ateşin küllerini biraz eşeledi babam. Beş yaşında filan olmalıydım. Beni de alıp dükkana getirmişti. Zaten sessiz, sözdinleyen bir çocuktum. Bir tabureye oturmuş etrafa bakıyordum ki, bakkal Niko amca geldi.

" Kemal Usta," diye mırıldandı, "sana bir şey anlatmak istiyorum ama çekiniyorum.."

Babam şaşkınlıkla Niko amcayı süzdü.

"Ne kötülüğümü gördün ki bugüne kadar" diye sordu.

" Öyle de..bilmem ki.."

" Hayrola, ne oldu ?"

"Nasıl söyleyeceğim bilemiyorum. Belki laf edersin şimdi.."

" E,meraktan çatlatma, ne olduğunu anlat.."

Niko amca yutkundu. Benim varlığımı unutmuş gibiydi. Üstüste öksürdü.

Babamın kaşları çatılmıştı : "Bir şey mi gizliyorsun benden ?"

" Aslında geçen pazar İstanbul'a inmiştim ya...O’nu gördüm..."

" O kim ? Kahretme de söyle..."

Niko amca bir an dona kaldı sanki. Yüzü sarardı. Dudakları titriyordu. Neden sonra anlatmaya başladı : "Hani, mal almaya Eminönü'ne gitmiştim.. orada Gördüm. Cahide'yi."

" Konuştunuz mu,"diye kekeledi babam.

Cahide kimdi ?

" O da seni gördü mü Niko ?"

" Bilmiyorum, belki görmüştür.."

" Görmüştür de görmezden gelmiştir.Tanırım Cahide'yi."

" Günün o saatinde belli ki şişenin dibini bulmuştu çoktan, sallanıyordu.."

Cahide kimdi ? Annem tanırdı mutlaka, anneme sorardım eve dönünce.

Elektrikler kesilmişti.Mum ışığının tavanda yarattığı titrek gölgeler bir azalıp, bir çoğalıyordu.

Babam eve hangi saatte dönerse dönsün, o gelmeden uyumazdı annem.Solgun ve yorgundu yüzü hep.

Geceydi. Kasım ayının keskin ayazı içimize işliyordu. Soba yanıyordu yanmasına da, soğuğu kesmiyordu bir türlü.Yorganıma sıkı sıkı sarıldım. Üşüyordum. Esen karayelle camlara vuran yağmur taneleri ürkütücü sesler çıkarıyordu. Cahide\yi soracaktım anneme. unutmuştum. Hep ablamın yüzünden..

Ekim ayıydı. O sabah içimde tam nedenini anlayamadığım bir kıpırtı, bir heyecan, nasıl anlatsam bir sıkıntı vardı. Sanki geç kalmamalıydım.. hep eksik, yarım kalmış, unutulmuş birşey ya da şeyler olmalıydı..ama ne ? Çıkaramıyordum. Sigarayı yakarken Çiçek Pasajı geliverdi aklıma. Renkli ampuller arasında masa masa dolaşan akordiyoncu Madam Anait. Anason ve tütün karışı havada yağda kızarmış balık kokusu ağırlaşarak üzerimize dökülürdü. Cahide'yi hatırladım. Seneler ve seneler önceydi.

Komidinin çekmecesini açtım. Ne aradığımı bilmiyordum. Nüfus Cüzdanımı aldım yanıma. Ne olur ne olmazdı, cebimde dursun..diye düşündüm. Koridordan mutfağa doğru ilerlerken gözüm saatli Maarif Takvimine takıldı.12 Ekim yazıyordu.

62 yaşındaydım. Hangi ayda doğduğumu biliyordum. Annem çıkaramamıştı sorduğumda. Babam Hamit Bulgaristan’da orman koruma memuruydu.

Bulgaristan... 1934'de Türkiye'ye kaçtığımıza göre yedi yaşında olmalıymışım.Bir anda kaçıvermiştik, tüm topraklarımızı, evimizi geride bırakır. ama özlemi, zaman zaman da pişmanlığı yüreğimizin yakasına iliştirerek.

Babam Vize'yi daha bir yakın bulmuştu memleketine. Soğuk olurdu Vize..Yeşil ağaçlar, kerpiç duvarlı taş evler..günlerce kalkmayan kar...borç harç bir bakkal dükkanı edinmişti Vize'de.

" Hamit Bakkal" diye anılırdı babam.

Ikinci Dünya Savaşı’na yaklaşıyorduk... yokluk, darlık günleri. Karartma sadece gecelerimizle sınırlı değildi artık, gündüzlerimiz de, hayatlarımız da, hatta özlemlerimiz de karartılmıştı.

Atatürk öldüğünde on bir yaşındaydım. Herkes ağlıyordu...

" Büyüdün..senin yaşındayken ben.." dedi babam bir gün karşıma geçip.Üç seçenek sundu bana; Ya terzi, ya berber ya da ayakkabı tamircisi yanında çalışacak eve ekmek getirecektim.."

Ne diyebilirdim ki..."Terzilik" diye mırıldandım. En azından üstüm başım kir, pas içinde kalmayacaktı. Elalemin pisliğini temizlemeyecektim.

Bugün ayın kaçı diye sordu hanım..

12'si dedim.12 Ekim..

Ayı ortalamıştık neredeyse. Tekrar yatak odasına döndüm. Kırıklık vardı üzerimde. Üşütmüş müydüm ne ? Körüklü radyonun yer tuttuğundan yakınırdı hanım. Adam sende bir benim radyom mu gözlerine batacak.. kül tablam yine dolmuş. Çok sigara içiyorsun, diye başlamasa bari yine..bazen
kafam atıyor..yaşlılık, kepazelik derlerdi, doğruymuş meğer. Sürahiye takıldı gözüm..dudaklarım kurumuştu. Uzanıp su boşalttım bardağa.. tam içecekken vazgeçtim.. o sıkıntı yeniden yokladı. Doktora görünmeli bir ara.. grip olmalıyım...

Vize. Ahhh, Vizooommm. Ekim indi mi, kar ayazı düşerdi caddelere.

Karaoğlan da ihanet etti ya, bize giderayak. Olsun yine de Karaoğlan derim ben .Halkçıdır Karaoğlan. Kıratçılara benzemez.. İsmet Paşa'nın rahle-i tedrisinden geçmiş ne de olsa. Kıymetini bilemedik. Anarşiyi o çıkartmadı ki.. gençlerin ellerine silahları o vermedi ki..

Gazete gelmiş olmalı. Mecalim yok...ne var bu gazetede bunca okunacak der bizim hanım.. cevap vermem. Duymazdan gelirim.

Kendimi mi dinler oldum ne? Sanki derin nefes aldığımda göğsümde bir ağırlık hissi... aman, geçer. Acı patlıcanı kırağın vurduğu nerede görülmüş?

Cemal'e uğrasam akşama doğru. Büyük adam olacak derdim, oldu. En sessizleriydi aslında. Çalışır da çalışır..hiç yüksünmez. Sapsarıydı saçları ufakken..daha yirmi altı yaşında.. evlendi, barklandı, oğlu bile var... ne zaman gitsem Cemal bey diye insanlar etrafında pervane... e, hoşuma gidiyor tabii. Nasılda sıskaydı.. marazlı mı olacak, derdim kendi kendime. Bayılırdı kuzu postunun üzerine otursun açsın kitabını defterini çalışsın da çalışsın.. yüzü hep solgundu.

İnatçıdır ama Cemal. Maraza çıkmasın diye susup, tamam dese de yine bildiğini okur.Gözü yukardadır hep.. dedim ya inatçıdır.

O günler de bir günlermiş aslında. Şimdi rakının bile tadı kalmadı sanki. Gün dönmeye yüz tuttu mu dükkan önünde toplanırdık ..sonra gelsin politika. Süleyman'ın koyun güttüğünden, Bozbeyli'ye, İsmet Paşa'nın cevvalliğine.. sözler rakıyla ıslanırdı.. Rumelilik var serde. yensin içilsin severim oldum olası.. öyle zengin, şaşalı sofralar olacak.

Aklıma takıldı yine.12 Ekim..Yahu, neydi bu tarih..Çocukların doğumgünleri filan mı ? 12 Ekim. Gittiğimde sorarım Cemal'e..o hatırlar.

Kolumda bir karıncalanma başladı. Tam omuzumda. Sanki kemiğin içinden sinirler koparılıyor gibi. Sigara içmeyeceğim bir daha sabahın kör vaktinde.. boğazımda bir kuruma yaptı.Nerede o tütünler ? Akşam fazla kaçırdım yine yemeği. Midemde taş gibi bir ağırlık.. sanki kussam rahatlayacağım.. kussam..

Dört çocuk.. dördü de farklı.. aslında bütün çocuklar sevilir denir de, hikaye.. elbette birini daha çok sever insan..yalanım yok.. bende içlerinden birini daha çok severim.. ayrım değil ki bu.

Allah hayırlara çıkartsın tam göğsümün altında bir sıkıntı başladı şimdi. derin nefes alamıyorum.. aman adam sende, geçer şimdi..

Maden suyu mu içsem acaba..

Yaşlılık zor be..kaç saatir oturdum kendimi dinliyorum burada.Fakat sıkıntı ağrıya dönüşüyor..tam kalbimin altında ağrı..bıçak keskinliğinde..kolonya mı çeksem içime..iyi gelir mi acaba ? Üşütmüş olmalıyım..

Oda nasıl havasız..pencereyi açmalı. Hiç hava kalmamış.

Sırtımda.. bıçak keskinliğinde ağrı.. ama, ...birşeyler yapmalıyım... doktor.. geçer sanmıştım.. ağzımda ekşi bir tat... hayır, erken daha..erken..sanki..biraz daha..

Bir çift ayakkabı kapının eşiğine konuldu.

Sahipsiz bir çift siyah mokosen. Yorgun, kimliksiz.

Mutfak rafındaki kemik saplı ekmek bıçağı beyaz çarşafın üstüne konuldu.. pencereler açıktı.

Tüller uçuşuyordu. Kemik saplı bıçak buz gibiydi...

Sürahinin yanında unutulmuş yarım bardak su. Biraz içilmiş bırakılmış. Bardağın kenarında dudak izleri..

Gün batmak üzere... odanın ışığını yanıyor.. Yedi gece boyunca hep yanacak.

Ağrı geçti gitti. Demiştim ama..hep kendimi dinler oldum. Ondan..acı patlıcanı kırağ çalmaz.. uykum var biraz.. e, üşüttüm tabii..havalar sakat.. pencereyi açık bırakmış.. bizim hanımda yaşlandıkça bir tuhaf oldu.. hasta edecek bizi.. kalkıp kapamalı pencereyi.. a, bıçağın işi ne burda..ilahi kadın.. koskoca bıçakla Allah bilir elma soydu burada unuttu..

Elektriği kapatsalar ya..gözümü alıyor ışık.


Cemal TÜRKER

29 Ocak 2009

AĞLADIĞIM AKŞAMLAR

Ocak 29, 2009 1
AĞLADIĞIM AKŞAMLAR
Çık gel artık saklandığın yerden, bak oyun bitti çoktan.
Ben yoruldum yoruldum seni aramaktan.
Ne gözümde yaş kaldı, ne yüreğimde aşk,
Daha fazla yormadan beni dön gel artık…

Farkına varamadım ne çabukta geçmiş seneler.
Saçlarımda artmış bembeyaz düşler.
Seni beklerken kurduğum hayaller,
Şimdi kırık dökük aynadaki izler…

Belki bir gün diyerek geçti günlerim;
Ağzımdan hiç düşürmediğim ismin.
Yüreğimden atamadığım sevgin,
Ve şimdi bu soğuk akşamlarda hayalimde resmin…

Gönderilmemiş mektuplar var sana dair yazılan.
Senden yadigar tek resim koynumda saklanan.
Bakıp bakıp da derdimi hatırlatan,
İşte böyle akşamlardır beni hep ağlatan…


Mehpare ÖĞÜT
29 OCAK 2009

DÜNYANIN İLK AŞK MEKTUBU

Ocak 29, 2009 0
DÜNYANIN İLK AŞK MEKTUBU

Philadelphia Üniversitesi profesörlerinden Hilprecht, 1889 1900 yılları arasında Mezopotamya'nın Niffer Vadisi'nde bir kazı yaptı. Bu arada topraktan çıkarılan önemli bir vesika, içeriğinin ne olduğu bilinmeyen çivi yazısı ile yazılmış diğer binlerce levha ile birlikte, kazı yapılan yerin sahibi olan Osmanlı Hükümeti'ne teslim edildi. 70 bin levhanın içine sıkışmış bulunan bu tarihi vesika; 58 yıl sonra, dünyaca ünlü Sümerolog Muazzez Çığ ve Hatice Kızılay tarafından ele alındı. Bu taş levha üzerindeki yazının ne anlam içerdiği çözülünce, uzmanlar hayretler içinde kaldılar. Çünkü bu taş levha, dünyanın ilk aşk mektubuydu. Hem de Sümer Medeniyeti'nin en büyük kral ve kraliçesinin aşkını anlatan bir mektup...
Milattan önce 2300 2500 yılları arasında Mezopotamya'da yaşayan ve şahane bir güzelliğe sahip olan Enlil adında Sümerli bir rahibe, Kral Su-Sin'e aşıktı. Sümerlilerin yeni sene bayramında, tesadüfen kralın gözüne çarparak onunla evlenmeğe muvaffak oldu. Evlendiği gün de aşk ateşi ile, sevgilisi krala bir şiir yazdı. Gerçek sevginin sembolü olan şiir sarayda o kadar beğenildi ki, daha sonra o devrin en ünlü musiki üstatları tarafından bestelendi ve kısa zamanda halk arasına kadar yayılarak ebedileşti... Aşkını taşlara kazıtan güzel rahibe Enlil mektubunda şöyle yazıyor:
Güveyi, kalbimin sevgilisi,
Senin güzelliğin fazladır, bal gibi tatlı
Beni büyüledin,
Senin önünde titreyerek durayım,
Güveyi, seni okşayayım,
Benim kıymetli okşayışım baldan hoştur,
Bağışla bana okşayışlarını,
Benim beyim Tanrım,
Benim beyim baygınlığım,
Enlil'in kalbini memnun eden Su-Sin'im,
Bağışla bana okşayışlarını.
Güzel bir rahibenin 4500 sene önce bir krala çivi yazısıyla yazdığı dünyanın ilk aşk mektubu, İstanbul Arkeoloji Müzesinde bulunmaktadır.

Alıntı
Nedim OLGUN

27 Ocak 2009

BİR HAYALİN PEŞİNDEN...7.BÖLÜM

Ocak 27, 2009 1
BİR HAYALİN PEŞİNDEN...7.BÖLÜM
Yeşim’in kafası karışmıştı ama aklına gelen her soruyu arkadaşına yöneltmekten de kendini alamıyordu. Sonuçta ikisi de ortak bir noktada buluştular.

Yeşim,
- Demek ki, senin bu mektubu bulmanı istedi. Ben böyle şeylere inanmam ama, bunlar bir tesadüf olamaz değil mi ! Bazen filmlerde filan olur da gerçek hayatta olacağına dair…

Fulya,
- Ben de inanmam böyle şeylere ama, birbirimizi bu kadar sevmenin sonucunda sanırım gittiği yerden bile beni gözlüyor. Aradan geçen onca yıla rağmen içimde hiçbir zaman ona karşı bir öfke duymadım. Ama hep merak ettim ve belki bir gün ondan bir haber alırım ümidiyle yaşadım. Gerçek aşk sanırım ikimiz arasında yaşanan şeyden başka bir şey olamaz

Bunları konuştukları sırada Yeşim arkadaşına dönerek,

- Peki ne zaman ölmüş olabilir. Bir dakika bir arkadaşı vardı onun Erhan isminde. Gazeteciydi. Çok sık görüşürlerdi. Hatta geçenlerde bizim oraya geldi bir işi varmış müdürle. Hemen onu arayalım. Onunla ilgili bir şeyler biliyor olabilir.

Fulya,
- O zaman hemen arayalım, bakalım bize söyleyeceği bir şeyler var mı ?

Yeşim önce müdür beyi arar ve onun telefonunu alır. Daha sonra da Erhan’ı ararlar. Durumu olduğu gibi anlatırlar. Erhan duydukları karşısında oldukça hüzünlenir, sesi titremeye başlar. Ağlamaklı bir sesle,

- Hasta olduğunu ilk söylediğinde beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Tek bir çıkış yolu vardı bu illetten kurtulmanın ki o da ameliyat olmaktı. Her ne kadar istemese de, Fulya için, sevdiği kadın için olması gerektiğini biliyordu. Her geçen gün aleyhine işliyordu ve sonunda ameliyat oldu. Doktorları başarılı bir operasyon geçirdiğini söylese de her şeyin patoloji sonucuna bağlı olduğunu , onu gördükten sonra asıl kararını vereceğini söyledi. Patoloji sonucunu aldığımız gün her ikimiz için de kötü ve hüzünlü bir gündü. Çünkü sonuç kötü çıkmıştı. Doktorları zamanla bu hastalığın vücudunun değişik yerlerinde hasar bırakacağından bahsetti ve kendini önceden hissettirmediği için geç kalındığını, bununda tedavisini imkansızlaştırdığını söyledi. O günden sonra kendini bıraktı, dünyayla olan ilişkisini tamamen kesti. Ne kadar yaşayacağı konusunda hiçbir şey konuşmak istemiyordu. Tek söylediği seni üzmek istemediği ve bu yüzden asla ve asla sana bir şey söylenmemesiydi. Son zamanlarda durumu iyice ağırlaşmıştı. Artık söyledikleri bile anlaşılmıyordu ve nitekim 14 Nisan 1996’de öldü. Ölmeden önce kendini zorlayarak söylediği şey ise sana bir mektup yazdığı oldu. Ancak ben mektubu bir türlü bulamamıştım. Demek ki, hala seni gözetliyordu gittiği yerden ve o mektubu okuman için sana nasıl oldu bilmiyorum ama gözüktü bir şekilde. Böyle şeylere pek inanmam aslında ama, bunun başka bir açıklamasını göremiyorum.


Fulya derin derin iç çekerek ağlıyor, ağlarken ağzından “neden ?, neden o” diye sorular çıkıyordu. Ama Tanrı’nın emrine karşı gelinmeyeceğini de biliyordu. O gitmişti çoktan, artık yoktu. Yıllardır kendisini terk ettiği inancıyla yaşamak mı daha iyiydi yoksa böyle bir acı gerçekle yüzleşmek mi bilemiyordu. En iyisi mi onu anılarda en güzel bir şekilde hatırlamaktı. Tıpkı yıllardır yaptığı gibi bir hayalin peşinden kalkıp öğrendiği gerçek sayesinde, yine en güzel hayal olarak hatırlamak en doğrusuydu. Öyle yapacaktı. Bütün soru işaretlerinin karşılığı böylelikle cevaplarını bulmuştu. Artık ağlasa da , söylense de yersizdi. Önemli olan onun gittiği yerde huzurlu olmasıydı. Ve onu hayatının her anında en güzel şekilde sevgi dolu bakan gözleriyle ve kocaman yüreğiyle hatırlamaktı.



…SON …

MEHPARE ÖĞÜT
@ 2008