Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

02 Şubat 2009

GİZLEDİKÇE AŞK

Şubat 02, 2009 0
GİZLEDİKÇE AŞK

Kışın soğuk balıktan günlerini sayıyorum ağımda.
O yaza hiç dönülmeyecek!
O başlatılmamış, o varsayılan ortasında yaşanmış sevda
yakılmamış bir mum gibi aklımda.
Kesik ağzıyla suları iğrilten
boğaza karşı durup da
oraların kuşu yalıçapkınını hecelemiştik
beyaz bir yelkenli geçişiyle sulara.

Kışın vurgusu açık, bağımsız bir ses,
esiyor bize değmeden, bizden almadan
hiç uğramadığımız bir yerlerden doğruca.
Uçuyor cinsiyetin kindar ağzıyla.
İbret olsun diye savuruyor
uzaklara bir meddücezir haritasını.
Ne uzanma, ne geri çekiliş
biz varsayılanın ortasında
iki içine işleyen zaman,
iki uyurgezer nokta.

Şimdi sen bile bu şiir için
çeperleri kapanmış, kendi başına bir ses,
kışın soğuk balıklardan takviminde
sadece kendine dökülen bir yapraksın.

Yalıçapkını yeni bir sözcüğe uçuyordur şimdi
bilmediğimiz bir lügatta

Adnan ÖZER

31 Ocak 2009

HİLALİN GÖZÜKTÜĞÜ İLK GECE

Ocak 31, 2009 1
HİLALİN GÖZÜKTÜĞÜ İLK GECE

Ege' de bir efsane vardır; " Hilal' in gözüktüğü ilk gece, yıldızların altında denize dileğinizi iletirseniz, deniz size mutlaka geri döner ve dileğinizi yerine getirir... "

Gülay, iskelenin ucuna doğru yürümeye başladı. Güneş, batmaya hazırlanıyordu ve deniz oldukça dalgalıydı. Dalgalar zaman zaman iskeleyi aşıp, ayak bileklerini ıslatıyordu. Yavaş ve donuk gözlerle, iskelenin ucuna kadar yürüdü ve durdu. Yavaş hareketlerle oturarak ayaklarını denize bıraktı. Bacakları ıslanıyor, arada bir gelen dalgalarla da baldırlarına kadar ıslanıyordu. Gözlerini kısarak ufuğa baktı. Turuncu ve kırmızının karışımından oluşan karışım, hafif hafif karanlık maviye karışıyor ve bulutların arasından karşıdaki adalar gözüküyordu. Gökyüzünde bulutlar simetrik bir şekilde duruyorlar ve çok hafif bir şekilde ilerliyorlardı.

Gülay bir İstanbul çocuğuydu. Genç yaşta aşık olmuş, okuduğu üniversiteyi sevdiği adamla evlenmek için bırakmıştı. Çok kısa bir zamanda hazırlıklarını tamamlamışlar ve sade bir düğünle evlenmişlerdi.

Evliliklerinde, kimsenin çözemediği bir mutluluk sırrı vardı. Onlar hiç tartışmaz, kavga etmez ve daima iyi geçinirlerdi. Herkes bunu kötüye yorsa bile, onlar böylesine mutlu ve huzurlu iki sene geçirmişler, ikibin sene daha geçirmeye yetecek kadar da yanlarında sevgi biriktirmişlerdi. Mutluluk sırları eşinin trafik kazasında hayatını kaybetmesiyle son buldu. Gülay, adeta yıkılmış ve erimişti. Kazadan aylar sonra bile halen eşinin eve döneceğini düşünür, her akşam onu karşılamak için en güzel kıyafetlerini giyerdi. Gece olduğu halde halen eşi eve gelmeyince, sinir krizleri geçirir, ağlayarak sabahı bulurdu. Ailesi bir süre sonra Gülay' ı yanına almıştı. Daha sonraları iyice içine kapanan genç kadın, zamanla insanlarla konuşmayı bile bırakmış ve sadece dalgın dalgın düşünür olmuştu. Böyle zor geçen 1 senenin ardından Gülay psikolojik tedavi görmeye başlamış ve ilaçlarla yaşamaya alışmıştı. İlaçlar onu bol bol uyutuyordu. Uyandığı zamanlarda karnını doyuruyor, eşine mektuplar yazıyor ve akşamları erken saatlerde tekrar uykuya dalıyordu. Bir süre sonra uyku ilaçlarının müptelası olan genç kadın, doktor tavsiyesiyle, ailesi ile birlikte Çanakkale' ye taşındı. Evleri Çanakkale yolu üzerinde bir köyün biraz uzağındaydı. Evlerinin hemen arkasında yükselen yüksek dağlar ağaçlarla kaplıydı. Evlerinin hemen önünde ufak bir bahçeleri ve deniz balkonları vardı. Bahçenin önünde taşlıkla kaplı bir sahil ve hemen ilerisinde deniz vardı. Gülay denize girmeyi çok sevmesine rağmen, buraya taşındıklarından beri hiç denize girmemişti. Gündüzleri bahçedeki çiçekler ve ağaçlar ile uğraşıyor, ailesinin sohbetlerini dinliyor ve akşamları deniz balkonlarında eşine mektuplar yazıyordu.

Ayaklarına gelen suyun soğukluğu ile irkildi. Hava iyice kararmaya yüz tutmuş ve az önceki o güzel renk karışımı, yerini sise bırakmıştı. Deniz biraz daha durgunlaşmış ve dalgalar yerini ufak çırpıntılara bırakmıştı. Burada her insan mutluluğu tadabilirdi çünkü doğanın güzelliklerini her saat görebilirdiniz. Sabahları adeta bir havuz gibi sakin olan denizde yürüyerek bile balıkları seyredebilir, akşamları çıkan rüzgarlar ile ruhunuzun en derinliklerinde yolculuklara çıkabilirdiniz. Fakat bunlar genç kadını mutlu etmeye yetmiyordu. O, eşinin ölümüyle birlikte sanki bir yarısınıda kaybetmişti. Gördüğü her güzelliği ve tadına baktığı her mutluluğu onunla paylaşmadığı sürece, ne anlamı vardı bu güzelliklerin ? İçi her zamanki gibi, kara bulutlarla kaplanmıştı. Ufukta görebildiği son noktayı seçmeye çalışıyor ve amansız bir şekilde içinin yandığını hissediyordu. Bu acımasız olay neden onun başına gelmişti ? Devamlı mutluluğunun neden ve kimin tarafından kıskanılıp, yok edildiğini düşünüyor fakat bir türlü düşüncelerini bir yere bağlayamıyordu. Eşini her düşünüşünde, ona bir daha dokunamayacağını, bir daha öpemeyeceğini ve bir daha asla onun kokusunu koklayamayacağını farkediyor ve bu düşünce yüreğini sıkıyordu. Kurtulmak için çırpınsa bile kurtulamıyor, çevresinde ki herşeyin bir çaresizlik çemberiyle sarıldığını hissediyordu. Her gece uyurken, rüyasında eşi ile buluşacağını düşünüyor ve bu düşünce onun karanlıklarında, sıcak ve parlak bir ışık oluşturuyordu. Bu ümitle uykuya dalıyor, fakat bir türlü eşini rüyasında göremiyordu.

Rüyasında onu görebilmek için bir çok yol denemiş fakat hiç birinde başarılı olamamıştı. Bu onu gitgide dahada ruhunun derinliklerine götürüyor, saatlerce boş boş düşünmekten başka birşey yapmıyordu. Ailesi bu duruma çok fazla üzülüyor, biricik kızlarının tekrar eski haline gelmesi için ellerinden geleni yapıyorlardı. Lakin hiç biri genç kadının yüzünü güldürmüyordu, o sanki intihar etmeyi gururuna yediremediğinden dolayı sadece yaşamını sürdüren biri haline gelmişti. Bu durumdan nasıl ve ne zaman çıkacağını hiç kimse bilmiyor fakat bunun böyle sürüp gidemeyeceğini tahmin ediyorlardı. Buraya geldiklerinden beri ilaçlarını da kullanmıyordu. Ailesi, onu ilaç kullandığı zamanlardan daha iyi görüyordu. Çünkü kızları ilaç kullanırken devamlı uyuyor, söylenen hiç birşeyi anlamıyor ve daima hasta gibi oluyordu. Oysa şimdi, sabah erken kalkıyor, bahçeyle uğraşıyor, deniz kenarında oturuyor ve alışagelmiş mektuplarını yazıyordu. Onlar için bu bile, oldukça iyi bir gelişmeydi.

Gülay iskeleden kalktı ve eve doğru yürümeye başladı. Sahilde ki taşlardan dolayı düzgün yürüyemiyor ve yalpalıyordu. Çocukluğundan beri buraya gelip gittiklerinden, denize dair olan tüm hikayeleri bilirdi. Yarın ay hilal şeklini alacaktı ve genç kadın bir dilek dileyecekti. Eve ulaştığında akşam yemeği hazırlanmıştı. Sessiz bir şekilde yemeğini yedi ve odasına çekildi. Yarın için içi umutla dolmuştu. Kimbilir belki gerçekten deniz ona geri döner ve isteğini yerine getirirdi. Bu düşüncelerin verdiği garip bir huzurla uykuya daldı.

Sabah uyandığında henüz güneş yeni doğuyordu. Uzun zamandır yaptığı gevşek hareketlerin tersine, büyük bir çeviklikle yatağından sıçradı. Üzerini değiştirip yatağını ve odasını topladı. Kahvaltısını yaptıktan sonra her zamanki gibi bahçedeki çiçeklerle ilgilenmeye başladı. Çiçeklerin hepsi bugün daha bir canlıydılar. Gülümsemeyi unutan yüzü ile onlara gülümsedi ve her biriyle tek tek ilgilenmeye başladı. Diplerini temizliyor, sularını veriyor ve hepsine birer öpücük konduruyordu. Gülay' ı balkondan izleyen annesi ve babası birbirlerine sarıldılar. Onu böyle görmek onları çok mutlu etmişti. Akşama doğru genç kadın deniz balkonuna gitti ve büyük bir titizlikle kağıdı önüne yerleştirip, kalemini çantasından çıkardı. Yazacağı her kelimeyi özenle seçmeliydi. Düşüncelerini netleştirdi ve yazısına başladı ;

" Sevgili Deniz,

Bilirsin, çocukluğumdan beri devamlı seninleyim. Tatil için geldiğimiz zamanlarda saatlerce seninle dans eder, İstanbul' a döndüğümüzde devamlı seni izlerdim. Sen kimi zaman durgun, kimi zaman neşeli olurdun. Hep bunu çözmeye çalıştım ve artık çözdüğümü sanıyorum. Sanırım sen aya aşıksın deniz. Ne zaman ay çıksa, onun ışıklarını alıp, binlerce yakutmuş gibi yansıtıyorsun. Rüzgar ile konuşuyor, kıyı ile oyunlar oynuyorsun. Akşamları kimseye içini göstermiyor, adeta içine bakmaya çalışan olursa, sendeki aşkı göreceklermiş gibi kendini saklıyorsun. Fakat sabahları ayın yerini güneşe bırakmasıyla birlikte durgunlaşıyor, kendini unutuyorsun. Akşama kadar böyle zaman geçirip, akşam kendini aya hazırlıyorsun. Kimi zamanlar rüzgar şiddetleniyor ve bulutlar ayı kapatıyor. Böyle zamanlarda, sevdiğini göremediğin için oldukça sinirleniyor ve içinde ne bulursan darmadağın ediyorsun. Ben senin öfkeni kıyılara vurduğun tekmelerden bile anlıyorum denizim. İnan bana, belki de seni benden iyi anlayacak kimse yoktur...

Söyle bana denizim, bir gün ayın hiç bir zaman doğmayacağını anlasan ne yapardın ? Bir daha hiç yakamozlar oluşturamayacağını, onunla olan sevginizin içinde olmasına rağmen onu asla göremeyeceğini bilsen ne düşünür, ne hissederdin ? Eminim ki öfkeyle buraları yıkardın ve bir daha hiç yüzün gülmezdi. İşte sevdiğini kaybetmek böyle birşey denizim. Sen ayını asla kaybetmeyeceksin ama ben güneşimi kaybettim. Onu her düşündüğümde içim ağlıyor, yaşam duruyor. Hiç bir şey yapmak istemiyorum. Bedenimi yırtmak ve gökyüzüne yükselmek, her neredeyse onu bulmak istiyorum. Lakin hiç bir şekilde onu tekrar göremiyor ve ona tekrar sarılamıyorum. Anlattıklarımı her gün az çok gözlerimden anladığını farzediyorum. Bu yüzden sana yazmaya ve senden yardım istemeye karar verdim denizim. Hilal' in göründüğü ve senin en sevinçli olduğun bugün senden bir dileğim olacak. Beni sevdiğime kavuştur denizim. Bir defalığına bile olsa onu görmek istiyorum. Beni aydınlatan, neşemi yerine getiren ve zamanla hayatımın anlamı olmuş o gülümseyişini görmek istiyorum. Artık buralarda daha fazla onsuz kalmak istemiyorum. Ne olur denizim, beni onunla buluştur. Onu görmeme ve bir defacık dahi olsa sarılmama aracı ol. Beni anlayacağını umud ediyor ve bana dileğim ile ilgili geri dönmeni bekliyorum.. "

Gülay, mektubunu dikkatle katladı ve göğsüne yerleştirdi. Akşam yemeğini yedikten sonra iskeleye çıkarak bir süre karanlıkta hiç bir ışığın meydana getiremeyeceği o güzel yakamozu izledi. Ardından yaşlı gözlerle dileğini denize bıraktı ve gözlerini kapattı. Sanki deniz dileğini hemen yerine getirecek gibi hissediyordu. Sanki gözlerini açsa, sevdiğini karşısında görecek ve bu doğaüstü olaya deniz neden olacaktı. Yavaşça gözlerini açtı ama sevdiğini göremedi. Gözlerinden bir kaç damla yaş, denize damladı. Genç kadın büyük bir hüzünle yürüyerek evine gitti ve kimsenin yüzüne dahi bakmadan odasına kapandı. Ağladı, ağladı, ağladı.. Hayat, yaşanılabilecek bir olgu olmaktan çıkmış ve adeta bir çileye dönüşmüştü. Buna daha fazla sabredemiyordu. Fakat aksi yöndede yapabilecek hiç birşeyi yoktu. Kalbi daralıyor ve nefes alması zorlaşıyordu. Derin derin nefes alarak kendine gelmeye çalıştı fakat her nefes alışında göğsü sızlıyor adeta nefes alırken bedeni yırtınıyordu. Hırıltılar çıkarmaya başladı. Hızlı hızlı öksürdü ve bir süre sonra kendine geldi. Oldukça halsiz kalmıştı, yatağına uzandı gözlerini kapattı.

Gece uykusunda bir rüzgar hissetti. Galiba balkon kapısını açık unutmuştu. Ama kalkıp kapatabilecek hali de yoktu. Rüzgar ayaklarından beline doğru ilerledi ve göğsünden başına kadar inanılmaz bir yumuşaklıkla esip gitti. Gülay, rüzgar ile birlikte muhteşem bir huzur duygusuna sarınmıştı. Gözlerini açtı. Gördüklerine inanamayıp, gözlerini tekrar kapatıp açtı. Denizin ortasındaydı. Sahilden bir hayli uzakta olmasına rağmen evlerini zar zor görebiliyordu. Denizde yürüyebiliyor ve koşabiliyordu. Büyük bir sevinçle ordan oraya koşup durdu, kendince rüyasının tadını çıkartıyordu. " Gülay... " Duyduğu sesle irkildi. Ses tam arkasından geliyordu ve yıllardır hasret kaldığı bir sesti. Hızla arkasını döndü. Kocası yüzünde o bilindik gülümsemesiyle kendisine bakıyordu. Hiç birşey diyemeden, hasretle kocasına sarıldı. İşte dileği gerçek olmuştu, onca zamandır başaramadığı şeyi deniz başarmıştı. Kocasının kollarından ayrılmadan tüm gücüyle onu sıktı. Kokusunu öylesine özlemişti ki, yıllarca böyle durabilirdi. " Ah seni öyle özledim, öyle bekledim ki.. " Eşi yanıt vermeden onun yüzüne baktı. Gözlerinde hafif bir keder vardı. Genç kadın, gayet iyi tanıdığı kocasının yüzündeki gülümsemesinin ardına saklanmış, gözlerindeki kederi hemen farketmiş ve onunda yıllardır kendisini özlediğini düşünmüştü. Onu görmenin verdiği sevinçle hiç birşey düşünemiyordu. Kocasına tekrar sarıldı, onu tekrar kokladı. Hiç uyanmak istemiyor, kalan tüm yaşamı boyunca bu rüyanın devam etmesini istiyordu. Yılların verdiği özlem ve hasretle saatlerce konuştular. Birbirlerini ne kadar özlediklerini, birisinin olmadığı yaşamda diğerinin eksikliğinin nasıl hissedildiğini anlatıp durdular. Her ikiside heyecanlı ve sevinçliydi. Bir o kadarda hüzünlüydüler. Genç kadın güneş ufuktan yavaş yavaş doğarken, gözlerini bakmaya doyamadığı kocasından alarak denize çevirdi ve ağlamaya başladı. Kocası " Ağlama.. " dedi. Ağlamaması imkansızdı, birazdan uyanacak ve bu güzel gece sona erecekti. Bir ay boyunca yine kocasına hasret kalacaktı. Ona hızlı hızlı yine mektup yazacağını, hiç durmayacağını, her ay hilali sabırsızlıkla bekleyeceğini söyledi. Kocası elleriyle karısının ağzını kapattı. Gözlerinde garip bir bakış vardı. Gülay' ı öptü. " Gitme desem de, gideceksin, fakat döneceğinde unutma, burada seni bekliyor olacağım.. " dedi. Güneş doğmuştu, gülay artık uyanması gerektiğini ve uyanmazsa ailesinin endişeleneceğinden, onu zorla uyandıracaklarından, bu güzel rüyanın sarsıntılarla bitmesini istemediğinden bahsetti. Ona son defa sarılarak, denizin üzerinden yürümeye başladı. Evine doğru yaklaştıkça yüreği sızlıyordu. Ara ara arkasına bakıyor ve kocasının orada beklediğini görmek içine tarifi imkansız bir huzur veriyordu. Gözyaşları içerisinde sahile çıktı ve evlerinin önündeki kalabalığı farketti. Biraz daha yaklaşınca, kulakları annesinin feryatlarıyla çınladı..


" Gülay, Gülaaay, Gülaaaay.... "


Alıntıdır…

NE DE OLSA SONBAHARDI

Ocak 31, 2009 0
NE DE OLSA SONBAHARDI

'12 EKİM 1989 tarihinde kaybettiğim babam Kemal Türker'in anısına,

Sanki yüz yıl önceydi. Ne çok, ne çok zaman geçmiş aradan.

Pencere kenarlarında sardunyalar. Pas yürümüş Vita tenekeleri. Karşıdaki duvardan fışkırmış yabani otlar..

" Kendine gel !" diyorum, ama söz geçiremiyorum düşüncelerime.

Babamı hatırlıyorum.

Sabah kırağısı inmiş çiçekler buz tutardı Vize soğuğunda.

Havada hep kar kokusu olurdu.

Babam biz okula gittikten sonra, ağır aksak dükkanını açmaya giderdi.

Üstüste kazak giydirirdi annem, önlüğümün altına. O kadar zayıftım ki, ablam elimi tutmasa o sert rüzgarlar beni uçuruverecek sanırdım.

Baba beni anlıyor musun ?

Sözlerini duymuyorum. Sesi hırıltılı. Boğuk. Bir şeyler anlatıyor. Duyamıyorum . Aslında söylediklerini hisseder gibiyim de kulağımdan beynimin kıvrımlarına, aktarmakta zorlanıyorum.

Güzelce boyamıştım bisikleti.Kırık döküktü, yıpranmıştı ama olsun.Bir bisikletim vardı artık. Babam almıştı.

İçimde kanat çırpan kuşların bir kez daha vurulacağını bilemezdim..

" Adressiz bir yabancıyım Cemal. Hayallerim vardı. Gemsiz, azısız hayallerdi bunlar. Kalbimin yelkenlerini açardım dilediğimce...her vaadimin gerçekleşeceğine inanırdım...inanmak isterdim."

Sessizlik büyüyor.

”Sabahı şerifleriniz hayırlı olsun Kemal Usta.."

O sabah yağışsız, kuru bir soğuk vardı. Bakır mangalın odun ateşi yavaş yavaş küllenmeye yüz tutmuştu. Maşa ile ateşin küllerini biraz eşeledi babam. Beş yaşında filan olmalıydım. Beni de alıp dükkana getirmişti. Zaten sessiz, sözdinleyen bir çocuktum. Bir tabureye oturmuş etrafa bakıyordum ki, bakkal Niko amca geldi.

" Kemal Usta," diye mırıldandı, "sana bir şey anlatmak istiyorum ama çekiniyorum.."

Babam şaşkınlıkla Niko amcayı süzdü.

"Ne kötülüğümü gördün ki bugüne kadar" diye sordu.

" Öyle de..bilmem ki.."

" Hayrola, ne oldu ?"

"Nasıl söyleyeceğim bilemiyorum. Belki laf edersin şimdi.."

" E,meraktan çatlatma, ne olduğunu anlat.."

Niko amca yutkundu. Benim varlığımı unutmuş gibiydi. Üstüste öksürdü.

Babamın kaşları çatılmıştı : "Bir şey mi gizliyorsun benden ?"

" Aslında geçen pazar İstanbul'a inmiştim ya...O’nu gördüm..."

" O kim ? Kahretme de söyle..."

Niko amca bir an dona kaldı sanki. Yüzü sarardı. Dudakları titriyordu. Neden sonra anlatmaya başladı : "Hani, mal almaya Eminönü'ne gitmiştim.. orada Gördüm. Cahide'yi."

" Konuştunuz mu,"diye kekeledi babam.

Cahide kimdi ?

" O da seni gördü mü Niko ?"

" Bilmiyorum, belki görmüştür.."

" Görmüştür de görmezden gelmiştir.Tanırım Cahide'yi."

" Günün o saatinde belli ki şişenin dibini bulmuştu çoktan, sallanıyordu.."

Cahide kimdi ? Annem tanırdı mutlaka, anneme sorardım eve dönünce.

Elektrikler kesilmişti.Mum ışığının tavanda yarattığı titrek gölgeler bir azalıp, bir çoğalıyordu.

Babam eve hangi saatte dönerse dönsün, o gelmeden uyumazdı annem.Solgun ve yorgundu yüzü hep.

Geceydi. Kasım ayının keskin ayazı içimize işliyordu. Soba yanıyordu yanmasına da, soğuğu kesmiyordu bir türlü.Yorganıma sıkı sıkı sarıldım. Üşüyordum. Esen karayelle camlara vuran yağmur taneleri ürkütücü sesler çıkarıyordu. Cahide\yi soracaktım anneme. unutmuştum. Hep ablamın yüzünden..

Ekim ayıydı. O sabah içimde tam nedenini anlayamadığım bir kıpırtı, bir heyecan, nasıl anlatsam bir sıkıntı vardı. Sanki geç kalmamalıydım.. hep eksik, yarım kalmış, unutulmuş birşey ya da şeyler olmalıydı..ama ne ? Çıkaramıyordum. Sigarayı yakarken Çiçek Pasajı geliverdi aklıma. Renkli ampuller arasında masa masa dolaşan akordiyoncu Madam Anait. Anason ve tütün karışı havada yağda kızarmış balık kokusu ağırlaşarak üzerimize dökülürdü. Cahide'yi hatırladım. Seneler ve seneler önceydi.

Komidinin çekmecesini açtım. Ne aradığımı bilmiyordum. Nüfus Cüzdanımı aldım yanıma. Ne olur ne olmazdı, cebimde dursun..diye düşündüm. Koridordan mutfağa doğru ilerlerken gözüm saatli Maarif Takvimine takıldı.12 Ekim yazıyordu.

62 yaşındaydım. Hangi ayda doğduğumu biliyordum. Annem çıkaramamıştı sorduğumda. Babam Hamit Bulgaristan’da orman koruma memuruydu.

Bulgaristan... 1934'de Türkiye'ye kaçtığımıza göre yedi yaşında olmalıymışım.Bir anda kaçıvermiştik, tüm topraklarımızı, evimizi geride bırakır. ama özlemi, zaman zaman da pişmanlığı yüreğimizin yakasına iliştirerek.

Babam Vize'yi daha bir yakın bulmuştu memleketine. Soğuk olurdu Vize..Yeşil ağaçlar, kerpiç duvarlı taş evler..günlerce kalkmayan kar...borç harç bir bakkal dükkanı edinmişti Vize'de.

" Hamit Bakkal" diye anılırdı babam.

Ikinci Dünya Savaşı’na yaklaşıyorduk... yokluk, darlık günleri. Karartma sadece gecelerimizle sınırlı değildi artık, gündüzlerimiz de, hayatlarımız da, hatta özlemlerimiz de karartılmıştı.

Atatürk öldüğünde on bir yaşındaydım. Herkes ağlıyordu...

" Büyüdün..senin yaşındayken ben.." dedi babam bir gün karşıma geçip.Üç seçenek sundu bana; Ya terzi, ya berber ya da ayakkabı tamircisi yanında çalışacak eve ekmek getirecektim.."

Ne diyebilirdim ki..."Terzilik" diye mırıldandım. En azından üstüm başım kir, pas içinde kalmayacaktı. Elalemin pisliğini temizlemeyecektim.

Bugün ayın kaçı diye sordu hanım..

12'si dedim.12 Ekim..

Ayı ortalamıştık neredeyse. Tekrar yatak odasına döndüm. Kırıklık vardı üzerimde. Üşütmüş müydüm ne ? Körüklü radyonun yer tuttuğundan yakınırdı hanım. Adam sende bir benim radyom mu gözlerine batacak.. kül tablam yine dolmuş. Çok sigara içiyorsun, diye başlamasa bari yine..bazen
kafam atıyor..yaşlılık, kepazelik derlerdi, doğruymuş meğer. Sürahiye takıldı gözüm..dudaklarım kurumuştu. Uzanıp su boşalttım bardağa.. tam içecekken vazgeçtim.. o sıkıntı yeniden yokladı. Doktora görünmeli bir ara.. grip olmalıyım...

Vize. Ahhh, Vizooommm. Ekim indi mi, kar ayazı düşerdi caddelere.

Karaoğlan da ihanet etti ya, bize giderayak. Olsun yine de Karaoğlan derim ben .Halkçıdır Karaoğlan. Kıratçılara benzemez.. İsmet Paşa'nın rahle-i tedrisinden geçmiş ne de olsa. Kıymetini bilemedik. Anarşiyi o çıkartmadı ki.. gençlerin ellerine silahları o vermedi ki..

Gazete gelmiş olmalı. Mecalim yok...ne var bu gazetede bunca okunacak der bizim hanım.. cevap vermem. Duymazdan gelirim.

Kendimi mi dinler oldum ne? Sanki derin nefes aldığımda göğsümde bir ağırlık hissi... aman, geçer. Acı patlıcanı kırağın vurduğu nerede görülmüş?

Cemal'e uğrasam akşama doğru. Büyük adam olacak derdim, oldu. En sessizleriydi aslında. Çalışır da çalışır..hiç yüksünmez. Sapsarıydı saçları ufakken..daha yirmi altı yaşında.. evlendi, barklandı, oğlu bile var... ne zaman gitsem Cemal bey diye insanlar etrafında pervane... e, hoşuma gidiyor tabii. Nasılda sıskaydı.. marazlı mı olacak, derdim kendi kendime. Bayılırdı kuzu postunun üzerine otursun açsın kitabını defterini çalışsın da çalışsın.. yüzü hep solgundu.

İnatçıdır ama Cemal. Maraza çıkmasın diye susup, tamam dese de yine bildiğini okur.Gözü yukardadır hep.. dedim ya inatçıdır.

O günler de bir günlermiş aslında. Şimdi rakının bile tadı kalmadı sanki. Gün dönmeye yüz tuttu mu dükkan önünde toplanırdık ..sonra gelsin politika. Süleyman'ın koyun güttüğünden, Bozbeyli'ye, İsmet Paşa'nın cevvalliğine.. sözler rakıyla ıslanırdı.. Rumelilik var serde. yensin içilsin severim oldum olası.. öyle zengin, şaşalı sofralar olacak.

Aklıma takıldı yine.12 Ekim..Yahu, neydi bu tarih..Çocukların doğumgünleri filan mı ? 12 Ekim. Gittiğimde sorarım Cemal'e..o hatırlar.

Kolumda bir karıncalanma başladı. Tam omuzumda. Sanki kemiğin içinden sinirler koparılıyor gibi. Sigara içmeyeceğim bir daha sabahın kör vaktinde.. boğazımda bir kuruma yaptı.Nerede o tütünler ? Akşam fazla kaçırdım yine yemeği. Midemde taş gibi bir ağırlık.. sanki kussam rahatlayacağım.. kussam..

Dört çocuk.. dördü de farklı.. aslında bütün çocuklar sevilir denir de, hikaye.. elbette birini daha çok sever insan..yalanım yok.. bende içlerinden birini daha çok severim.. ayrım değil ki bu.

Allah hayırlara çıkartsın tam göğsümün altında bir sıkıntı başladı şimdi. derin nefes alamıyorum.. aman adam sende, geçer şimdi..

Maden suyu mu içsem acaba..

Yaşlılık zor be..kaç saatir oturdum kendimi dinliyorum burada.Fakat sıkıntı ağrıya dönüşüyor..tam kalbimin altında ağrı..bıçak keskinliğinde..kolonya mı çeksem içime..iyi gelir mi acaba ? Üşütmüş olmalıyım..

Oda nasıl havasız..pencereyi açmalı. Hiç hava kalmamış.

Sırtımda.. bıçak keskinliğinde ağrı.. ama, ...birşeyler yapmalıyım... doktor.. geçer sanmıştım.. ağzımda ekşi bir tat... hayır, erken daha..erken..sanki..biraz daha..

Bir çift ayakkabı kapının eşiğine konuldu.

Sahipsiz bir çift siyah mokosen. Yorgun, kimliksiz.

Mutfak rafındaki kemik saplı ekmek bıçağı beyaz çarşafın üstüne konuldu.. pencereler açıktı.

Tüller uçuşuyordu. Kemik saplı bıçak buz gibiydi...

Sürahinin yanında unutulmuş yarım bardak su. Biraz içilmiş bırakılmış. Bardağın kenarında dudak izleri..

Gün batmak üzere... odanın ışığını yanıyor.. Yedi gece boyunca hep yanacak.

Ağrı geçti gitti. Demiştim ama..hep kendimi dinler oldum. Ondan..acı patlıcanı kırağ çalmaz.. uykum var biraz.. e, üşüttüm tabii..havalar sakat.. pencereyi açık bırakmış.. bizim hanımda yaşlandıkça bir tuhaf oldu.. hasta edecek bizi.. kalkıp kapamalı pencereyi.. a, bıçağın işi ne burda..ilahi kadın.. koskoca bıçakla Allah bilir elma soydu burada unuttu..

Elektriği kapatsalar ya..gözümü alıyor ışık.


Cemal TÜRKER

29 Ocak 2009

AĞLADIĞIM AKŞAMLAR

Ocak 29, 2009 1
AĞLADIĞIM AKŞAMLAR
Çık gel artık saklandığın yerden, bak oyun bitti çoktan.
Ben yoruldum yoruldum seni aramaktan.
Ne gözümde yaş kaldı, ne yüreğimde aşk,
Daha fazla yormadan beni dön gel artık…

Farkına varamadım ne çabukta geçmiş seneler.
Saçlarımda artmış bembeyaz düşler.
Seni beklerken kurduğum hayaller,
Şimdi kırık dökük aynadaki izler…

Belki bir gün diyerek geçti günlerim;
Ağzımdan hiç düşürmediğim ismin.
Yüreğimden atamadığım sevgin,
Ve şimdi bu soğuk akşamlarda hayalimde resmin…

Gönderilmemiş mektuplar var sana dair yazılan.
Senden yadigar tek resim koynumda saklanan.
Bakıp bakıp da derdimi hatırlatan,
İşte böyle akşamlardır beni hep ağlatan…


Mehpare ÖĞÜT
29 OCAK 2009