Bu Blogda Ara
05 Şubat 2009
Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Metin Eloğlu, Metin Altıok, Ruhi Su, Aziz Nesin, Hayalet Oğuz, Attila Tokatlı, Onat Kutlar, Bilge Karasu, Halikarnas Balıkçısı, Suat Taşer, Nahit Ulvi Akgün, Suphi Aytimur, Can Yücel, Melih Cevdet Anday, Şükran Kurdakul gibi pek çok yazarla ilgili yaşantı parçaları ve gözlemlerle dolu bu kitapta, Mehmet H. Doğan birbirinden ilginç kişilikleri edebiyatlarıyla sarmalıyor, renklendiriyor…Büyük bir eleştirmenden duygu yanı ağır basan bir kitap.
“Şimdi Uzaklardasın’ın, yazarken özel bir yeri oldu yaşamımda. Onun üzerinde çalışmak için hep, gecenin tek başıma olabildiğim ıssız, sessiz, geç saatlerini seçtim. Kitap halinde yayımlandıktan sonra da böyle özel bir yeri olacak. Birilerini özlediğim, anımsadığım zaman açıp okuyacağım. Tıpkı eski mektupları okur gibi.”
Şimdi Uzaklardasın, Mehmet H. Doğan 270 sayfa, 16 TL
Halinden yoksul olduğu anlaşılan bir adam,deniz kenarında oltayla
balık tutuyordu.Tesadüfen oradan geçmekte olan ülkenin
padişahı bu
gariban adamla ilgilendi ve ona.
-"Oltana ben burada iken ilk takılan şey ne olursa sana onun
ağırlığınca altın vereceğim," dedi.
Biraz sonra oltaya takıla takıla ortası delik bir kemik
takıldı.Hükümdar balıkçıya,
-"Ne yapalım,şansın bu kadar,oltana ağır bir şey takılmadı"
diyerek
alıp sarayına götürdü.
Saraya varınca adamlarına,balıkçıya elindeki kemiğin
ağırlığınca altın
vermelerini emretti.Kemiği terazinin kefesine koydular,öbür
kefesine
de altın koymaya başladılar.Beş,on ,yirmi,elli diyerek altınları
koydular ama kemik yerinden oynamıyordu.Görünüşte dört beş
altını zor
tartar göründüğü halde,tahminlerin on milli üzerinde altın
koydular
kemik bana mısın demedi.Altını doldurmaya devam ettiler,terazinin
kefesi doldu taştı ama kemik tarafı yerinden
kımıldamıyordu.Bunda bir
sır olduğunu anladılar.
Bir bilgeyi çağırıp bu sırrın ne olduğunu sordular.Bilge
kemiği eline
alıp şöyle bir baktıktan sonra şu açıklamada bulundu.
" Bu kemik açgözlü bir insanın göz çukurudur.Siz bunu tartmak
için
bütün hazineyi koysanız yine yerinden oynamaz.Çünkü doymaz.Ama
bir
avuç toprak bunu doyurur"
Nitekim bir avuç toprak alıp terazinin kefesine koydu ve
kemik yukarı
kalkıverdi.
Niye Ben?" diyen herkes için
Brenda, yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün
cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı.
Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik,
büyük ve
kayalık bir yamaç çıktı karşılarına. Tüm korkularına rağmen,
Brenda
azimliydi. Emniyet kemerini taktı, ipi yakaladı ve kayanın dik
yüzüne
tırmanmaya başladı.
Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu.
Orada
asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa
düşerek ipi
gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Brenda'nın gözüne çarparak
lensinin düşmesine neden oldu.
Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı. Lens, yamacın
ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık
görüyordu.
Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah'a dua
edebilirdi
yalnızca... Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı.
"Allah'ım! Sen bu
anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her
bir taşı
ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun.
Onu
bulmama yardım et."
Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde,
tırmanmak
üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri
"Aranızda lens kaybeden var mı?" diye bağırdı."
Brenda'nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca
taşıyordu ve
karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip
parlayan lens
kızların dikkatini çekmişti.
Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına
anlatacak
ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir
karınca
resmi çizerek karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazacaktı:
"Allah'ım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu
yiyemem ve
neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu
taşımamsa, senin için taşıyacağım..."
"BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM" demeyin...
ALINTI.....





