Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

29 Mart 2009

BÜYÜK ŞEF SEATTLE

Mart 29, 2009 0
BÜYÜK ŞEF SEATTLE

1854 yılında Amerikalı beyazların Kızılderililere ait bazı toprakları satın almak istemesi üzerine Büyük Şef Seattle, hâlâ geçerliliğini koruyan, son derece ilginç bir konuşma yapmıştı. Aşağıda okuyacağınız bu konuşma metni, belki de tüm zamanların çevre hakkında söylenmiş en anlamlı, içten ve güzel sözlerini içeriyor.

Washington’daki Büyük Şef topraklarımızı satın almak istediğini bildiren sözünü göndermiş!.. Büyük Şef aynı zamanda dostluk ve iyi niyet sözlerini de göndermiş!.. Bu çok nazik bir davranış... Çünkü karşılık olarak bizim dostluğumuza hiç gereksinimi yok. Ama biz onun önerisini düşüneceğiz. Çünkü iyi biliyoruz ki eğer topraklarımızı satmazsak, beyaz adam silahlarla gelip onu gene elimizden alabilir. Ama biz bazı şeyleri anlamıyoruz. Gökyüzünü, toprağı, kayaların ısısını, nasıl olur da alıp satabilirsiniz? Bu düşünce bize garip geliyor! Eğer biz havanın tazeliğine ve suların pırıltılarına zaten sahip değilsek, siz onları nasıl satın alabilirsiniz?

Biz bunları belki de vahşi olduğumuz için anlayamıyoruz!.. Bu dünyanın her parçası benim insanlarım için kutsaldır. Her parlayan çam iğnesi, bütün o kumsallar ve sahiller, karanlık ormanlardaki sis, uçsuz bucaksız alanlar ve havada vızıldıyarak uçuşan her bir böcek, halkımızın anılarında kutsaldır. Ağaçların gövdelerinden sızan sular, Kızılderili’nin anılarını taşır. Beyaz adamın ölüleri, yıldızlar arasında yürümeye gittikleri vakit, doğdukları ülkeyi unuturlar. Halbuki bizim ölülerimiz bu güzel dünyayı asla unutmazlar. Çünkü o Kızılderili’nin anasıdır. Nasıl biz dünyanın bir parçası isek, o da bizim bir parçamızdır. Güzel kokulu çiçekler, bizim kızkardeşlerimizdir. Geyik, at, büyük kartal bunlar da bizim erkek kardeşimizdir. Kayalık tepeler, ıslak çayırlardaki damlalar, atın vücudundan bularlaşan ısı ve insan; hepsi aynı ailedendir. Öyleyse, Washington’daki Büyük Şef, topraklarımızı almak isterken bizden çok şey istemiş oluyor.

Büyük Şef bize rahatça yaşayabileceğimiz bir yer ayırdığını söylemiş. O bizim babamız ve biz de onun çocukları olacakmışız!.. Öyleyse topraklarımızı alma önerisini düşüneceğiz. Ama bu kolay olmayacak. Çünkü bu toprak bizim için önemlidir. Dereler ve nehirlerden akan pırıltılı sular, sadece su değildir. Onlar bizim atalarımızın kanıdır. Eğer toprağı size satarsak, onun kutsal olduğunu hatırlayınız ve bunu çocuklarınıza da öğretiniz. Göllerin berrak sularındaki her bir yansıma, halkımızın yaşamından olaylar ve anılar anlatır. Suyun mırıltısı, babalarımızın babalarının sesidir. Nehirler ise bizim erkek kardeşlerimizdir. Susuzluğumuzu giderirler, kanolarımızı taşırlar ve çocuklarımızı beslerler.

Eğer toprağımızı size satarsak hiçbir zaman unutmayın ve çocuklarınıza da öğretin ki, nehirler bizim olduğu kadar sizin de kardeşinizdir. Bu nedenle herhangi bir kardeşinize göstereceğiniz saygıyı nehirlere de göstermelisiniz.

Kızılderili her zaman, ilerleyen beyaz adamın önünde geri çekilmiştir. Tıpkı dağlardaki sisin sabah güneşi önünden kaçması gibi. Ama babalarımızın külleri kutsaldır. Mezarları kutsal topraklardır. Bu tepeler, ağaçlar dünyanın bu parçaları, bize sunulmuştur. Beyaz adamın bizim yollarımızı anlamadığını biliyoruz. Beyaz adam için, toprağın bir parçası diğeri ile aynıdır. O sadece geceleri bir hırsız gibi gelip, topraktan ihtiyacı olanı alıp giden bir yabancıdır. Aldıklarının kendinden parçalar olduğunun bilincinde değildir. Dünya onun anası değil düşmanıdır. Onu yendikçe ilerlemeye devam eder. Ve yolunda giderken babalarının mezarını geride bırakır. Buna da hiç aldırmaz. Dünyayı çocuklarından uzaklaştırır. Buna da aldırmaz. Babalarının mezarları, çocuklarının bu dünyadaki hakları unutulmuştur.

Beyaz adam, anası dünyaya ve kardeşi gökyüzüne sanki satın alınabilen veya yağma edilebilen bir mal gibi, koyunlara ve parlak boncuklara davrandığı gibi davranır. Onun bu iştahı ve hırsı bir gün dünyayı yiyip bitirecek ve geriye sadece çorak bir çöl bırakacaktır.
Bilmiyorum, bizim yollarımız sizinkilerden farklı. Sizin kentlerinizin gürültüsü bile Kızılderili’nin gözlerine acı verir. Beyaz adamın kentlerinde sakin yer yoktur. Orada bahar gelince yaprakların açılışını veya böceklerin kanat seslerini dinleyecek yer bulunmaz. Ama bu belki de benim vahşi olduğumdan ve anlamadığımdandır. Çünkü, takırtı bizim kulaklarımıza bir hakaret gibi gelir. İnsan eğer bir kuşun yalnız başına ağlayışını veya su birikintisi etrafında tartışan kurbağaların seslerini dinleyemezse, yaşamın ne anlamı kalır? Ben Kızılderiliyim... Bunlardan başkasını anlayamam...

Bir Kızılderili, su birikintisi üzerine vuran rüzgarın yumuşak sesini, yağmurun temizliğini, çam kokulu rüzgarı her şeye yeğler. Hayvanlar, ağaçlar, insanlar, hepsi aynı nefesi, aynı havayı paylaşır. Hava Kızılderililer için çok kutsaldır. Aldığı nefes, beyaz adamın dikkatini çekmiyor gibi. Beyaz adam, öleli uzun günler olmuş ve kötü kokuyla uyuşmuş gibidir. Ama eğer size toprağımızı satarsak, havanın bizim için çok değerli olduğunu hatırlamalısınız. Unutmamalısınız ki, hava sağladığı tüm yaşamla aynı ruhu taşır. Büyük babamıza ilk nefesi veren rüzgar, onun son soluğunu da kabul etmiştir ve aynı rüzgar çocuklarımıza yaşam ruhunu verir. Eğer size toprağımızı satarsak, çayırlardaki çiçeklerden tad alan rüzgarı koklamasını öğrenmelisiniz, onu korumalısınız ve kutsal tutmalısınız. Bu kokuya beyaz adamın bile gereksinmesi vardır.

Alıntıdır...

GÖKKUŞAĞI GİBİ GÜLÜMSE

Mart 29, 2009 1
GÖKKUŞAĞI GİBİ GÜLÜMSE

Aşkın bir adı hüzünse, öbür adı mutluluktur.
Yarısı zorluksa, diğer yarısı rahat bir soluktur.

Bir gün yüreğin kanadığında, biri ağlar ise “O” gerçek dostundur.
Dostlarınla öyle yaşa ki düşman olduğunda hakkında söyleyecek sözleri olmasın.
Düşmanlarınla öyle yaşa ki dost olduğunda yüzün kızarmasın.
Kucaklamaya kollarının yetmeyeceği bir ağaç, bir tohumla başlar.
En uzun yolculuklar bir adımla başlar.
Gerçek sevgiler ise küçük bir tebessümle başlar.
Değer verdiğin insan sana değer vermiyorsa, bırak kendi değeriyle kalsın.
Lüzumsuz şeylerin peşinden koşan, lüzumlu şeyleri kaçırır.
Gülü öyle bir sevmelisin ki, soranlara “dikeni yok” diyebilmelisin.
Dal rüzgarı affetmiştir, ama kırılmıştır bir kere.
İnsanları çılgına çeviren şey; bugünün deneyimi değil, dün olan bir şey için pişmanlık duymak ve yarının getireceklerinden korku duymaktır.
Geldiğin zaman boşlukları dolduran değil, gittiğin zaman yeri doldurulamayan ol.
Dostlar ırmak gibidir: Kimi zaman suyu az, kimileyin çok... Kiminde ellerin ıslanır yalnızca, kiminde ruhun yıkanır boydan boya.
Hayatın en güzel anı her şeyden vazgeçtiğiniz zaman sizi hayata bağlayan biri olduğunu düşündüğünüz andır.
Karamsar olmak zor değil. Zor olan çılgın bir fırtınadan sonra gökkuşağı gibi gülümseyebilmektir.

Alıntıdır...

26 Mart 2009

ADIN KADAR UMUT / YÜREĞİN KADAR HAYAT

Mart 26, 2009 0
ADIN KADAR UMUT / YÜREĞİN KADAR HAYAT

“ Senden başka hangi yürek Kadavra hükmündeki bedenimi tazelerdi ki…
Hangi göz,
Bir kez bile dokunmadığı kirpiklerim için
İsmail’in boğazına sürülen bıçağa canını sürerdi ki …
”Ey dilsizliğimin dile gelen sevda cümlesi…
Sonda söyleyeceklerimi en başta söylüyorum.
Bu satırları okurken ne olur ağlama birtanem.
Ağlama diyorum çünkü bu yazıları yazarken
kirpiklerim yağmurlara sırtını dayayıp yeterince kızardı.
Sende biliyorsun ki, sonsuzluğun arifesindeyim.
Her ne kadar içimde
umut ellerini Elif’e uzatıp dua’ ya saf tutmuş olsalar da korkuyorum..
Korkularımı en iyi anlarsın.
Ölmekten değil, seni bensiz bırakmaktandır korkularımın öznesi.
Sen ki bensiz yaşayamazsın..
Sen ki bensizliğin
içinde kanar, dilsizliğin içinde bana / karatoprağıma koşarsın.
Adım gibi eminim, şimdi bu satırları okurken kızacaksın bana.
Kızmakta haklısın da..
Ama ne olur beni de anla..Sonbahar
üşümelerini bilirsin sen.
Üşürüyorum be can, üşüyorum.
Dizlerimin feri, sözlerimin rengi yok adeta.
Ve yine adım gibi
eminim ki bu içimdeki ürpertileri kendine mal edeceksin.
Bu üşümelerin tek müsebbibi olarak kendini tarif edeceksin..
Oysa dilsizliğimin, yoksa renksizliğimin sebebini sen benden daha
iyi biliyorsun.
25 Aralık tarihli biletim var elimde.
Dönüşü var mı
bilmiyorum uzun bir yolculuk velhasıl..
Ellerinin içinde gezinen yüreğimin sana kavuşması var mıdır ki.
ana koşmak elimde rengarenk
balonlarla. Senin ellerinde ise mavi bilyeler.
Off..
ğırlığımca hüzün basıyor teraziler.
Onca derdin arasında bir de bu dönüşü bilinmeyen yolculuk..
Umutsuzluk mu içimdeki sayıklamalar..
Yoksa sonsuzluğa
yaklaşmanın ağır yükü müdür sırtımdaki cümleler ?
Bilemediklerimin
arasından ayıkladığım bildiklerim var; bende adın kadar umut,
yüreğin kadar hayat var..
Sonsuzluğumsun sen benim..
Ey cüzzamlı hayatımın en değerli hediyesi..
Durma ağla..
Ama ben kadar değil..
En çok benim gözlerime yakışır yağmur.
Şimdi ağlamayı bırak sarıl bana.
(D)üşüyorum.
Dağılıyorum tesbihin taneleri gibi.
Topla sende beni.
Bana vaat edilen bıçakları sustur yüreğinle.
Vazgeç “ varlığım yetmiyor İsmail “ cümlelerini.
Bir dilim nefesinden ver bana / yetinmesini bilirim.
Ve bu hayatta bulunduğum yeri biliyorum
Çünkü ben ki bu hayatta senin adın genişliğinde büyüyorum.
Vazgeç sorgulardan.
Kendinle savaşmayı bırak.
Faili meçhul cinayetleri üstlenmen yetmedi mi daha ?
Kaç canın var ki
kendine ölümlerden ölüm beğenmekle meşgulsün ?
Kaç düş``ün kaldı
daha kendi sapanınla vurmadığın ?
Kaç gülüşün kaldı kendi acınla öldürmeye kalkıştığın ?
Bana gözlerindeki huzur yeter sevgili.
Bırak dudaklarında ateş yarım kalsın.

Bana bir dirhem umut sun.
Senden gayrisi teferruat bana..
Şunu unutma ki sevgili; kendini öldürmekle itham ediyorum seni.
Her ne kadar gizlesen de kendini “ kendinle “ öldürmeye yelteniyorsun..
Devam et kendini hayattan soğutmaya.
Devam et kendini acımasızca vurmaya.
Bil ki; sen kendi mezarını kazıyorum bilirken ne yazık ki beni gömüyorsun
ellerinle..
Kendini öldürmüyorsun, beni tüketiyorsun.
Ne çabuk unuttun be can, benim senden ibaret olduğumu.
Madem ölmek istiyorsun, iki kişilik kaz mezarlarını.
Ya hiçliğe beni de kat ya da senle yaşamanın huzurunu kendine ispat et.
Çünkü başlangıcı hüzün olan yüreğimin sonu senin gibi yüreğe nasip olsun.
Hani “ hayırlı ölüm nasip et Allahım “ diye dua’lar edilir ya; beni duana
kat ya da kendinle beraber beni de öldür..
Sonum olsun ellerin…
Biz. İkimiz.
Senle biz.
Hayat denilen toprağın umuda bakan filiziyiz.
Bize / sevdamıza nice insan masal diyecek.
Kimisi de düşlere bizi çizecek.
Lakin anlattıkları hiçbir cümle bizden alıntı yapamayacak.
Çünkü hayatın hiçbir karesinde masaldan alıntı yapılamaz.
Hayat sadece yaşanır.
Yazılmaz…
Bilirim ki, bu sevda için kurban istenirse bıçak dayanacağı yeri bilir.
Bilirsin ki bıçak en çok İsmail’in boğazına yakışır.
Ölmekse bu uğurda bırak arkaya kalmayayım.
Ben ki bir “ gülü “ Elif tazeliğinde “umuda “ büyütmekle vazifeliyim.
Sonuna kadar savaşacağım.
Bana biçilmiş kefenleri harf harf yırtıp sevdana bağdaş kuracağım.
Sonra dua dua Elif diyarında “ Nun “ ‘a divan duracağım.
Susmayı değil, ben sende yaşamayı koşacağım..
Hadi sen şimdiden şehrinin
otogarında beni bekleyeceğin yeri belirle..
Bu gidişin dönüşü sanadır sevgili.
Ezberindeki tüm nakaratları doya doya dinleyeceğim senden.
Bilmediğim / gezmediğim Cenneti gözlerinde tahayyül ettir.
Çünkü sen benim üç kelime sığdırdığım mutluluğumsun…
Hadi durma.
Yüreğinin çekmecesinde saklı duran kelimelerini çıkar yerinden.
Düş dört yol ağzı cümlelere.
Adını devir cümlelerimin bir özne boşluğuna.
Yak tüm gemileri.
Tutuştur tüm hüzünleri.
Varsın yansın tüm replikler.
Hadi gamzelerinde biriktirdiğin sıcak gülüşlerini sun musalla soğuğu ellerime.
Avuç içlerime doldur saçlarının düşen yanlarını.
Sonbahar yanını bana bırakmayı unutma sakın.
Ya biz hayata “ ikimiz “ olarak geçmeliyiz ya da biz seninle
yan yana ölmeliyiz. Susacak mıyız yoksa yaşayacak mıyız bilmiyorum ama
gözlerindeki hayatı seviyorum ben.
Susarsak da dilimizdeki istiflediğimiz
tüm kelimeleri sonsuzluğa bırakır, ölümsüzlüğe koşarız.
“ Hangi cümleye sığdırayım yüreğinin inceliğini,
Hangi söze bulandırayım gözlerinin rengini..
Bırak sen bende kal..
Herkes masalına bir kahraman yapacak birini bulur..
Bırak sen benim gerçeğim olarak kal
Ya da istemiyorsan Kazdığın mezarları iki kişilik kaz.
Dudaklarımız kapanacaksa sonsuzluğa
Beraberce uzansın musalla taşına…”



İsmail SARIGENE
Hikayeler.net

ADEM’İN GÜNLÜĞÜNDEN YAPRAKLAR….

Mart 26, 2009 1
ADEM’İN GÜNLÜĞÜNDEN YAPRAKLAR….
Bu uzun saçlı yeni mahluk da çok olmaya başladı artık. Nereye gidersem gideyim karşıma çıkıyor. Hep peşimde. Bundan hiç hoşlanmıyorum. Keşke öteki hayvanların yanında dolaşsa. Hava bugün bulutlu. Rüzgâr doğudan esiyor.

Sanıyorum bizi yağmurlu bir gün bekliyor. Bizi mi dedim? Bu kelime de nereden çıktı? Ha, tamam hatırladım; o yeni mahlûk kullanıyor bu kelimeyi.
Salı

Büyük çağlayanı seyrediyordum. Civardaki en nefis şey bence bu. Yeni mahluk onun Niagara Çağlayanı'na benzediğini söylüyor. Bu hiç de akıllıca değil; sadece su katılmamış bir densizlik ve aptallık. Kendi başıma hiçbir şeye ad koyamıyorum. Bu yeni mahluk, karşıma çıkan her şeye, itiraz etmeme dahi fırsat bırakmadan bir isim koyuyor. Bahanesi de hep aynı: Filanca şeye benziyor. Örneğin Dodo kuşu. Neymiş efendim, bakınca onun bir dodoya benzediği açıkça görülebiliyormuş. Kuş bundan böyle hep dodo diye bilinecek. Ne yazık. Bütün bunlar canımı çok sıkıyor. Dodo! Ben bile bir dodoya ondan çok benziyorum. Çarşamba

Yağmurdan korunmak için kendime bir barınak yaptım. Ama huzurlu bir şekilde içine girip de oturmak ne mümkün? Yeni mahluk gelip barınağıma girdi. Onu dışarı atmaya çalıştığımda çevresine baktığı deliklerden su çıkardı ve sonra pençelerinin arkasıyla bu suyu sildi. Bir yandan da bazı hayvanların korktukları zaman çıkarttıkları seslere benzer bir ses çıkartıyordu. Keşke hiç konuşmasaydı; ne güzel olurdu. Ama bir an bile susmuyor. Belki zavallı mahluka hakaret ediyormuşum gibi bir izlenim yaratıyorum ama aslında öyle bir niyetim yok. Daha önce hiç insan sesi duymamıştım ve ayrıca kafamı dinlemeyi düşlediğim bu barınağın sakin ve huzurlu ortamına kendini zorla sokan her yeni ve tuhaf ses kulağımı tırmalar. Üstüne üstlük bu yeni ses yanıbaşımda çınlıyor; hemen omzumun üstünde ve tam kulağımın dibinde. Bir sağ kulağımın dibinde bir sol kulağımın. Ben öyle kulağımın dibinden gelen seslere alışık değilim.

*****a

Bu adlandırma işi aynen devam etmekte. Karşı yöndeki çabalarım hiçbir sonuç vermiyor. Yaşadığım yer için çok hoş, melodik bir ad bulmuştum: Cennet Bahçesi. Ben kendim bu toprakları bu adla anmaya devam edeceğim. Yeni mahluk dört bir tarafın ağaç ve kaya olduğunu, bahçeye benzeyen bir yan bulunmadığını söylüyor. Dediğine göre burası bir parka benziyormuş ve parktan başka bir şeye de benzemiyormuş. Böylelikle, tabii benim görüşüm alınmadan bu topraklara yeni bir isim verildi: Niagara Çağlayanı Parkı. Bu, artık haddini aşmış bir zorbalık. Dayanmak mümkün değil. Bir de orta yere bir tabela dikti: 'ÇİMENLERE BASMAYIN'.

Eskisi kadar mutlu bir hayatım yok artık.

*****artesi

Yeni mahluk çok fazla meyve yiyor. Muhtemelen çok yakında hiç meyvemiz kalmayacak. Yine 'biz' dedim. Onun kullandığı sözcükleri duya duya artık ben de kullanmaya başladım. Bu sabah oldukça yoğun bir sis vardı. Sisli havalarda dışarı çıkmıyorum ama bu yeni mahluk çıkıp geziyor. O her havada geziyor ve içeriye çamurlu ayaklarıyla giriyor. Ve konuşuyor! Bir zamanlar burası çok sakin ve güzel bir yerdi.

Pazar

Berbat bir gün. Bugün gittikçe daha dayanılmaz bir hal alıyor. Geçen Kasım ayında bugün dinlenme günü olarak belirlenmişti. Ondan önce her hafta için altı tane dinlenme günüm oluyordu. Bu sabah uyandığımda yeni mahluku, yasaklanmış ağaçtan elma koparmaya çalışırken gördüm.

Pazartesi

Yeni mahluk adının Havva olduğunu söylüyor. Buna hiçbir itirazım olmaz. Yanıma gelmesini istediğimde kendisini bu adla çağırmalıymışım. Kelime olarak saygı uyandıran, büyük, güzel ve yinelenerek söylenmeyi hak eden bir kelime. Yeni mahluk diyor ki, o bir mahluk değil kadınmış. Burası biraz şüpheli ama aslında benim için hepsi bir. Keşke kendi başının çaresine bakabilse ve konuşmasaydı.

Salı

Havva her yeri çirkin isimler ve kaba işaretlerle kirletti.

BURADA GİRDAP VAR.

ADAYA BU YOLDAN GİDİLİR.

RÜZGÂRLI MAĞARAYA BURADAN GİDİLİR.

Havva bu parkın güzel bir tatil beldesi olabileceğini söylüyor. Tatil beldesi. Yeni icat ettiği sözlerden biri. Durmadan anlamsız sözcükler icat ediyor. Tatil beldesi de ne demek? Ama hiç sormamak gerek. Bir şey sorulunca onu uzun uzun anlatmak gibi bir takıntısı var.

*****a

Çağlayana atlamamam için çok yalvardı. İyi de bunun ne zararı var? Bunun kendisini korkuttuğunu söylüyor. Doğrusu sebebini çok merak ediyorum. Ben bunu hep yapıyorum. Çağlayana balıklama atlamanın verdiği heyecan ve serinlemek hoşuma gidiyor. Bence çağlayan bu iş için yapılmış. Başka bir şeye yarayabileceğini tahmin etmiyorum. O ise çağlayanın manzara olsun diye yapıldığını söylüyor. Tıpkı gergedanlarla filler gibi.

Çağlayana bir fıçı içinde atladım ama bu onu memnun etmedi. Üzerimde incir yaprağından yapılma elbisemle girdabın içinde ve kuvvetli akıntıya karşı yüzdüm. Elbise bir hayli yıprandı. Böyle olunca da üstüme başıma dikkat etmedim diye bir sürü laf işittim. Kendimi burada çok kısıtlanmış hissediyorum. Bir hava değişimine ihtiyacım var.

*****artesi

Geçen Salı günü kaçtım. İki gün boyunca yol aldım ve tenha bir yerde kendime bir başka barınak yaptım. Elimden geldiğince izlerimi silmeye gayret ettim. Ama o, kurt diye çağırdığı ve evcilleştirdiği bir hayvanın yardımıyla yerimi buldu. Yine o acıklı sesin eşliğinde, baktığı deliklerden su çıkartıyor. Onunla geri dönmeye mecbur kaldım. Ama ilk fırsatta yine göçeceğim. Havva lüzumsuz birçok şeyle kendini yoruyor. Örneğin, arslan ve kaplan denilen hayvanların, birbirlerini yesinler diye verildiği aşikar olan dişleri varken neden çimen ve çiçek yiyerek beslendiğini merak ediyor. Ne kadar aptalca çünkü bunu yapabilmeleri için birbirlerini öldürmeleri gerekir. Böyle bir şeyin vuku bulması halinde ise adına ölüm denen şey gerçekleşmiş olacak. Oysa ölüm, bana söylendiğine göre Park'a henüz girmemiş. Bazı açılardan çok talihsiz bir durum bu.

Pazar

Berbat bir gün.

Pazartesi

Galiba haftanın ne işe yaradığını buldum. Pazar gününün verdiği yorgunluğu atmaya yarıyor. Harika bir buluş. Havva yine o ağaca çıkmaya çalışıyor. Engel olmaya çalışıyorum. O ise kimsenin görmeyeceğini söylüyor. Bu yaptığıyla başımıza gelebilecek tehlikeli bir işe uygun bir zemin hazırlıyor. Bunu kendisine de söyledim. 'Uygun zemin' lafına hayran kaldı. Galiba biraz da kıskandı. Doğrusu güzel söz.

Salı

Bana, kaburgalarımdan alınan bir kemikten yaratılmış olduğunu söylüyor. Bence orası biraz şüpheli. Hiç eksik kaburga kemiğim yok benim. Kafasını akbabaya takmış. Otlarla beslenmesinin ona iyi gelmediğini, onu yetiştirmesinin mümkün olamayacağını, kokuşmuş leş ile beslenmesi gerektiğini söylüyor. Akbabayı rahat ettireceğiz diye kurulu düzeni alt üst edemeyiz ki.

*****artesi

Dün, hep yaptığı gibi yine gölün sularında kendini seyrederken yuvarlanıp suya düştü. Az kalsın boğuluyordu. Bunun çok rahatsız edici bir şey olduğunu söylüyor. Bu olay, suda yaşayan ve kendisinin balık adını verdiği hayvanlar için üzülmesine sebep oldu. Bu arada hâlâ bir isme ihtiyaç duymayan ve isimleri söylenince yanına gelmeyen şeylere isim koymaya devam ediyor. Fakat onun için bu bir önem taşımıyor. Öyle şapşal ki. Neyse, kalkmış bu balıklardan bir sürü toplamış ve dün gece, sıcak tutsun diye getirip yatağıma koymuş. Balıkları bütün gün izledim. Hiç de eskisinden daha mutlu görünmüyorlar. Yalnızca daha sakinler. Akşam olsun hepsini dışarı atacağım. Bir daha onlarla uyumaya niyetim yok. İnsanın üzerine bir şey giymemişken bu yaratıklarla uyuması çok soğuk ve nemli ayrıca pek nahoş bir şey.

Pazar

Berbat bir gün.

Salı

Bir yılanla dolaşmaya başladı. Öteki hayvanlar buna çok memnun oldular çünkü sürekli onların üzerinde bir takım deneyler yapıp canlarını sıkıyordu. Doğrusu ben de pek memnun kaldım çünkü yılan konuşabiliyor ve böylece ben de kafamı dinleyebiliyorum.

*****a

Yılan ona, o ağacın meyvesini yemesini salık veriyormuş. Eğer yerse bunun karşılığında çok büyük, güzel ve asil bir bilgeliğe ulaşacağını söylüyormuş. Ona bunun bir başka sonucu daha olacağını anlattım. O meyveyi yemenin dünyaya ölümü getireceğini açıkladım. Keşke açıklamasaydım. Bu ona sadece yeni bir fikir verdi. Hasta akbabayı kurtarabileceğini ve arslanlarla kaplanları taze et ile besleyebileceğini düşünüyor. Ona o ağaçtan uzak durmasını tavsiye ettim. Karşı çıktı. Başımıza bir felaket geleceği açıkça görülüyor. Ben buralardan gidiyorum.

Çarşamba

Dün gece kaçtım. Bir ata atladım ve dört nala yol aldım. Felaket gelmeden önce Park’ın dışına çıkabilmeyi ve başka bir diyarda saklanabileceğim bir yer bulabilmeyi umuyordum. Ama umudum boşa çıktı. Güneş doğduktan bir saat kadar sonra, otlayan, uyuyan ya da birlikte oyunlar oynayan binlerce hayvanla dolu bir ovaya geldim. Ansızın, hepsi birden korkunç sesler çıkartarak bağırmaya başladılar. Bir an içinde bütün ovaya delice bir kargaşa çöktü.

Her hayvan hemen yanı başındaki diğer bir hayvanı parçalamaya çabalıyordu. Bunun ne anlama geldiğini biliyordum: Havva meyveyi yemişti. Ölüm dünyaya inmişti. Kaplanlar, kendilerine uzak durmalarını emrettiğim halde atımı yediler. Orada kalmaya devam etseydim beni de yiyeceklerdi. Ama ben hızla oradan uzaklaştım. Park’ın dışında şu anda kaldığım yeri buldum. Birkaç gün oldukça sakin ve huzurlu geçti. Ne var ki Havva beni burada da buldu. Buldu ve hemen oraya bir isim taktı: Tonawanda. Güya burası Tonawanda’ya benziyormuş. Aslında buraya gelmesine sevinmedim dersem yalan olur.

Burada yenilebilecek doğru dürüst bir şey yoktu. Gelirken yanında, o yediği elmalardan getirmiş. Elmalardan yemeye mecbur kaldım. Her ne kadar prensiplerime aykırı da olsa yedim çünkü prensiplerin ancak insanın karnı tokken gerçek bir güce sahip bulunduğunu anlamıştım... Havva dallar ve yapraklarla örtünmüş bir biçimde gelmişti. Bu saçmalığın ne demek olduğunu sordum ve üzerindekileri çekip yere fırlattım. Hem kıkırdadı hem de kızardı. Daha önce hiç kıkırdayıp kızaran birini görmemiştim. Bana çok çirkin ve aptalca bir hareketmiş gibi geldi. Dediğine göre yakında aynı şeyi ben de yapacakmışım. Haklıydı. Aç olmama rağmen, yarısını yediğim ve o güne dek gördüğüm en güzel elmayı bir yana bıraktım; yerden yaprak ve kırık dal toplayıp üzerime örtmeye başladım.

Daha sonra Havva’ya, biraz da sert bir şekilde, gidip bunlardan biraz daha toplamasını ve öyle soytarı gibi ortalıkta gezinmemesini emrettim. Dediğimi yaptı. Sonra birlikte, vahşi hayvanların birbirini öldürdükleri ovaya kadar sürünerek gittik. Orada birkaç deri parçası topladık. Havva’ya bunları birbirine yamattırdım. Böylece cemiyet içinde giyilebilecek bir çift elbiseye sahip olduk. Pek rahat oldukları söylenemez ama gösterişli olduklarını da itiraf etmek gerek. Zaten bir kıyafette en önemli nokta rahatlıktan çok görünüşüdür. Havva’nın iyi bir arkadaş olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar her şeyimi yitirmiş olsam da sanıyorum onsuz kendimi pek yalnız ve mutsuz hissederdim. Dediğine göre, bundan sonra yaşayabilmek için kendi geçimimizi sağlamamız emredilmiş. Havva benim çok işime yarayacak. O çalışacak, ben nezaret edeceğim..

10 Gün Sonra

Başımıza gelen felaketten benim sorumlu olduğumu söylüyor! Yılan onu, yasaklanmış ağacın elma değil kestane ağacı olduğu konusunda temin etmiş. Ona bu durumda masum olduğumu çünkü hiç kestane yemediğimi söyledim. O ise Yılan’ın kendisine, ‘kestane’nin aslında eski ve bayat espri anlamına gelen mecazi bir ifade olduğunu söylediğini anlattı. Bunun üzerine bende bet beniz attı. Çünkü ben vakit geçsin diye sık sık espri yaparım. Yaptığım esprilerin bir kısmı, her ne kadar ben yaptığımda yeni olduklarına içtenlikle inansam da, bir ihtimal eski ve bayat da olabilir. Havva bana, tam felaket başladığı sırada o esprilerden birini yapıp yapmadığımı sordu.

Kendi kendime, yüksek sesle söylemeden bir espri yaptığımı itiraf etmek zorunda kaldım. O da şuydu: çağlayanı düşünüyordum. Kendi kendime ‘bu kadar muazzam büyüklükte bir su kütlesinin oradan aşağı dökülmesini izlemek ne harika bir şey’ dedim.

Sonra, ansızın aklıma çok parlak bir fikir geldi. Bunu söylemekten kendimi alamadım: ‘Bir de bu muazzam kütlenin yukarı çıkışını izleyebilseydim, ne harika olurdu!’ Bütün doğanın birbirine girdiği, hayvanların birbirinin gırtlağına sarıldığı anda ve canımı kurtarmak için kaçmaya başlamadan hemen önce ben bu espriyi yapmış, kahkahalarla gülmekteydim. Havva muzaffer bir edayla ‘Evet, şimdi her şey anlaşıldı’ dedi. ‘Aynı espriyi yılan söyledi bana. Bunu adı İlk Kestane imiş ve Yaratılış ile aynı zamanda ortaya çıkmış.’ Yazıklar olsun bana. Kabahatli benmişim meğer. Ah, keşke o kadar o kadar espritüel olmasaydım. Keşke o parlak fikir hiç gelmeseydi aklıma..

Ertesi Yıl

Yaratığın adını Kabil koyduk. Havva onu, ben Erie Gölü’nün kuzey kıyılarında kır gezisi yaparken, kulübemizden bir iki kilometre uzakta yakalamış. Belki de dört beş kilometre. Ne kadar uzakta olduğunu pek kestiremiyor. Yaratık birçok açıdan bize benziyor. Aramızda bir akrabalık olabilirmiş. Havva öyle düşünüyor ama bence yanılıyor. Boyutlarındaki büyük farklılık onu tamamen başka ve yeni bir tür hayvan olduğunu kanıtlıyor.

Muhtemelen bir balık. Fakat bunu anlamak için suya daldırdığımda dosdoğru dibe çöktü. Kesin bir sonuca varmaya fırsat bulamadan Havva koşup yaratığı sudan çıkardı. Ben hâlâ onun bir balık olduğunu düşünüyorum. Havva onun ne olduğunu hiç önemsemiyor. Benim anlamama da müsaade etmiyor. Hiç bir şey anlamıyorum. Yaratığın gelişiyle birlikte Havva’nın bütün tabiatı değişti. Artık deneyler hakkında da mantıksızca hareket etmeye başladı. Bu yaratığı öteki hayvanları düşündüğünden daha fazla düşünüyor fakat kendisi de bunun nedenini açıklayamıyor. Aklı çok karışık.

Her şey buna işaret ediyor. Bazı geceler yaratık şikayet eden sesler çıkarttığında Havva onu saatlerce kucağında taşıyor. Böyle zamanlarda Havva’nın yüzündeki etrafa bakma deliklerinden su geliyor; yaratığın sırtına hafif hafif vurup yumuşak sesler çıkartarak yaratığı rahatlatmaya çalışıyor. Suratına bakınca ne kadar üzgün ve endişeli olduğu açıkça görülebiliyor. Başka bir balık için hiç böyle şeyler yapmamıştı. Doğrusu bu beni çok kaygılandırıyor. Eski topraklarımızı kaybetmeden önce yavru kaplanları da böyle kucağında taşırdı ama o sadece oyun olsun diyeydi. Yedikleri yemek onlara dokunduğunda hiç böyle endişelenmezdi.

MARK TWAIN