Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

16 Ağustos 2009

SABAH

Ağustos 16, 2009 0
SABAH

Yaşanmamış günler vardır
Ümit edilen
Gidilmemiş yerler vardır
Düşte gidilen
Söylenmemiş sözler vardır
Hayal edilen

Bu sabah bir büyü taşıyor sanki
Olmamışı olacak eden

Bu sabah coşkuyu getiriyor
Yarınsız kalplere
Bu sabah özlemi götürüyor
Gelecek günlere
Bu sabah aydınlığı müjdeliyor
Ayrıldığı geceye
Bu sabah herşeye söz veriyor
Uyan da dinle

Yaşanmamış anlar vardır
Ömür verilen
Duyulmamış hisler vardır
Arzu edilen
Görülmemiş renkler vardır
Siyaha zincirlenen

Bu sabah bir büyü taşıyor sanki
Olmamışı olacak eden
Bu sabah coşkuyu getiriyor
Yarınsız kalplere
Bu sabah özlemi götürüyor
Gelecek günlere
Bu sabah aydınlığı müjdeliyor
Ayrıldığı geceye
Bu sabah herşeye söz veriyor
Uyan da dinle

İlhan İrem

10 Ağustos 2009

İKİ SEVME ARASI BİR İTAAT......

Ağustos 10, 2009 0
İKİ SEVME ARASI BİR İTAAT......
İtaat etmek, hep zor gelir insana. Zoruna gider, zorlar. Kendi varlığını tehdit ede gelmiştir tâbi olmaların hepsi. Bir başkasını izlemek kendi arzusunu arkada bırakmayı, kendi önceliklerine sırt dönmeyi gerektirir çünkü. Üstelik her itaatin öncesinde de soğuk bir emir cümlesi vardır: ?İtaat edilecek. İtaat eeet!?
Peki ya, Peygambere itaat etmeye ne demeli? O?nun [asm] izinden yürümek de böylesine zorlayıcı mı? O?na [asm] tâbi olmak da istemeye istemeye mi olmalı? ?İte kaka? bir itaat mi isteniyor bizden? ?Ya itaat edersin, yoksa yanarsın? şantajıyla mı çağrılırız Resulullah?a [asm] itaate?
Yüzümüzü yoktan var eden, aynaya baktığımızda bizi kendi kendimize yeniden sevdiren Yaradan niye bize ?zoraki? bir yol çizsin ki? Kendi varlığımızdan ne kadar memnun isek, gözümüzün üzerindeki kirpiklere ne kadar itirazsız isek, O?nun bize çizdiği ?yol?u çirkin bulmaya o kadar hakkımız olmamalı. Yoksa, yüzümüzün her noktasını özenle var eden Yaradan ile yüzümüzü kıbleye dönmeye davet eden Rab ayrı kişiler mi? Yoksa, gözümüzle görmeye değer güzellikte milyonlarca çiçeği var eden ALLAH başka biri, bizi Resulullah?ın [asm] ebedî bahar vaad eden yoluna çağıran Rabbimiz başka biri mi? Beni ben yokken bile seven, ben beni sevemezken de beni sevip özenerek insan olarak var eden Yaradanım, beni niye ?sevimsiz?, ?lüzumsuz?, ?faydasız?, ?zoraki? bir yola çağırıyor olsun ki?
İşte Rabbimizin bizi Resûl?ünün yoluna çağırdığı sözü: ?De ki [ey Elçim]? bana itaat edin?? [Âl-i İmran, 31]. Ayet cümlesini tam göbeğinden yazıyorum ki, noktalı yerleri akleden kalbimizle birlikte dolduralım.

Her itaat çağrısı, bir soruyu kaçınılmaz kılar: ?Niye ki?? ?Nereden icap etti bu itaat şimdi?? Noktalı bıraktığımız yerlerde, Rabbimiz ?Niye ki??nin cevabını veriyor. ?De ki, eğer ALLAH?ı seviyorsanız, bana itaat edin?? Demek ki, Resul?e itaatin gerekçesi, hiç de zoraki değil. Sevmeye bağlı O?na itaat.. Sevmene bağlı? Hem de ALLAH?ı sevmene? ?De ki,eğer sevmeye ALLAH?tan daha lâyık birisini biliyorsan, bana itaat etme?? ?De ki, eğer ALLAH?ı değil de bir başkasını sevmek senin için daha kârlı ve faydalıysa, bana itaat etmesen de olur...? ?De ki, seni hiç yoktan çıkarıp insan olarak var edeni sevmek sana zor geliyorsa, bana tâbi olma?? ?Yine, de ki, seni hiç kimsenin anmadığı günlerde anıp da herkesin anmaya değer gördüğü biri olarak seçen Rabbini değil de, yolunu hiç gözlemeyen, yokluğunda seni hiç anmayan bir başkasını daha çok seviyorsan, benim izimden yürüme? ?Bir de, de ki, eğer seni senin kendini sevmenden önce seven Bir?ini değil de, yeryüzünde yüzünün görünmediği onlarca yıl boyunca seni anılmaya bile değer bulmayan birilerini daha çok sevmeye değer görüyorsan, bana değil onlara itaat et.?
Sözün özü: Resullullah'a itaatin ön şartı, sevmek. Sevmekte zorlama yok. Sevmek, ite kaka değildir. Sevmek, yokuş yukarı çıkmak değildir. Bir akıştır sevmek. Gönüllü bir bakıştır. Yokuş yukarı da olsa, gönlünce yürümektir. Sevmekle yorulmaz insan. Sevmekle insan dirilir, diriltir. Kimseden zorla sevmek beklenmez. Öyleyse, ?zoraki? değildir Resûlullah?a itaat?
Her itaat çağrısının ikinci bir sorusu daha vardır: ?İtaat edince n?olacak?? ?Nereye varacağım O?nun izinden yürürsem?? ?Ne elde edeceğim, O?na tâbi olarak??
Rabbimizin buna cevabı da tanıdık ve sevimli: ?sevilmek.? ?De ki, eğer ALLAH?ı seviyorsanız, bana itaat edin ki, ALLAH da sizi sevsin?? Yani. ?De ki, eğer ALLAH?tan başkası tarafından sevilmekle daha çok kâr edeceksen, bana itaat etmesen de olur..? ?Yine, de ki, eğer ALLAH?tan başkasının seni sevmesi seni yokluktan, hiçlikten kurtaracaksa, benim izimden yürüme.? ?Yine, de ki, hiç kimsenin hatırını saymayacağı, herkesin yokluğunu kanıksayacağı, seni unutacağı, seni unuttuğunu da unutacağı gelecek günlerde, ALLAH?tan başkası tarafından sevilmek seni toprağın altından çıkaracaksa, ebedî diri kılacaksa, benim ardıma düşmesen de olur?? ?Bir de şöyle de ki, eğer kusurlarına rağmen senin rızkını hiç kesmeyen, ayıplarını bildiği halde seni kimselere rezil etmeyen ALLAH değil de bir başkasıyla, bana tâbi olmasan da olur..?
Ne güzel ki, ayet cümlesinin son ibaresi, ALLAH tarafından sevilmeyi zirve bir tasvire çıkarıyor: ??öyle sevsin ki ALLAH sizi, günahlarınızı kusurlarınızı toptan bağışlasın. Adeta görmezden gelsin. ?De ki eğer ALLAH?ı seviyorsanız, bana itaat edin ki, ALLAH da sizi sevsin ve günahlarınızı toptan bağışlasın.? [Al-i İmran, 31]
Öyle bir sevgi ki sevdiğinin ayıplarını görmeyecek kadar ?körleştirici? bir sevgi. Öyle bir sevilme ki, sevilen hem bağışlanıyor hem bağışlandığı kendisine hissettirilmiyor hem de bağışlandığı suçları ebediyen yüzüne vurulmuyor. En ufak bir kınanma sözü, bakışı, edası duymuyor, görmüyor, bilmiyor sevilen. Öyle bir sevilme ki, sevilenin tüm hataları, cinayetleri, isyanları hasıraltı ediliyor, örtülüyor.
O ALLAH ki, Resulüne itaati iki sevgi arasına sandöviçliyor. "Eğer ALLAH'tan başkasını sevmek daha anlamlıysa, bana itaat etmeyin" diyor Resulullah.. "Eğer ALLAH'tan başkası tarafından sevilmekle daha çok sahiplenilecekseniz, yine bana itaat etmeyin!" diyor Resulullah. Daha doğrusu, denmesi isteniyor. Sevdiğini iddia eden, sevilmek isteyen ALLAH'ın Resûlüne seve seve itaat eder. Öyle değil mi?


Senai DEMİRCİ

....

Ağustos 10, 2009 0
....

"SEVMEYİ BİLMEYENE, BİLMEYİ SEVMEK NE Kİ?"

Ağustos 10, 2009 0
"SEVMEYİ BİLMEYENE, BİLMEYİ SEVMEK NE Kİ?"


"Sevmeyi bilmeyene bilmeyi sevmek ne ki?" diye soruyor İskender Pala.* Ne kadar haklı! Ormanın nerede olduğu bildiğin halde, ormana yürüyecek heyecanın yoksa, vurdumduymazlığın kor ateşlerinde bütün ormanları yakmışsın demektir. Çiçeklerin taç yapraklarını sayıp sayıp da, bir çiçek yüzünü yüzündeki sevince katıştıramayacağın bir sevdiğin yoksa, çiçek çiçek aşkları doğramışsın, nice demektir. Bülbüller gül yapraklarının kızıllığının kromotografik analizini yapmazlar, yapamazlar. Seslerini güllerin yaprağına doladıkça, sabahı da, gülü de, kendilerini de yeniden kıymetlendiren ve eşsiz bir değere eriştiren bir simya ustası oluverirler. Severler, sevmesini bilirler.

Bilgi yarışması değildir yaşamak; sevgi yoğrulmasıdır. Bilmek, sadece saymadır, sadece ölçmedir, sadece tartmadır. Bakırcılar meselâ... Bakırı sadece tartarlar. Onlar için bakır sadece kalıbıyla vardır. Bakışları bakırın kalbine değmez. Bakırın yüzüne kazınmış onbin yıllık mühür onları ilgilendirmez. Oysa, antikacı bakırın kalıbına değil kalbine bakar. Kalbiyle tartar onu. Antikacı ile bakır fısıldaşırlar birbirlerine. Aralarında hiçbir ölçüye gelmeyen, hiçbir terazi kefesine sığmayan, hiçbir sayıyla hesaplanamayan bir bağ kurulur. Toprağını üzerinden atmış bakır ilk defa konuşur. Bin yılların suskunluğunu/beklemişliğini antikacının heyecanla inip çıkan göğsünde çağıltılı bir nutka dönüştürür. Yüreği kıpır kıpır atar gibidir kıymetinin bilindiği avuçlarda. Bundan böyle kapladığı yer kadar değildir “o bakır”ın hacmi. Bağlı olduğu zamanların habercisi olduğu için önemlidir. Sanatkârına bizi bağladığı için eşsizdir.

Sevmek bağlanmak demektir. Aşık olmak, sarmaş dolaş olmak demeye gelir. Bak ki; aşk bile sarmaşıktan ödünç almıştır anlamını. Sarmaşık döner, dolanır, kıvranır, ama hep bağlıdır, her daim sarıp sarmalar, bağlanır..

Diyeceğim o ki...

Dinin bilgisi, seni Allah’a bağlamayabilir. Hatta aşırı bilgi zorlaması hazır bağlarını çözebilir bile... Allah’ın bir olduğunu bilmen ve bildiğini bildirmen, O’nun katında biricik olduğunu hissetmenin garantisi değildir. Sözgelimi, otuziki farzı eksiksiz yazabilsen sınav kâğıdına, “dinci” seni başarılı sayacaktır. Örneğin, “Aşağıdakilerden hangisi Hz. Muhammed ’in katıldığı savaşlardan değildir?” sorusunun doğru seçeneğini kalbinden vursan kurşun kaleminle, sana puan verilecek...

Sadece bilmeni ölçüyor sınavlar. Bilmeyi sevmeni umuyorlar sınav koçları. Sevmesen de bilmeni istiyorlar. Sevmeye sevmeye bilmeni bile alkışlıyorlar. Seni hiç yokken sevip, özene bezene var eden Yaradan’ını, ışığı yüzüne dokunmayan, sıcağı tenine dokunmayan uzak bir yıldız gibi tarif ediyor kimi vaazlar. Sana şah damarından bile yakın olduğunu fısıldayan Rabbin ile sıcacık ve içten bir bağ kurmaya ayarlı değil din bilgisi kitapları. Seni hiçlikten çıkarıp “gözde”si eyleyen, kendi kutlu ve müşfik sözüne muhatap eden Rabbini sözel kalabalıklar arasında kuru bir bilgi olarak sunuyorlar sana. Bilmeni istiyorlar sadece... Saymanı, yazmanı, işaretlemeni... Kılına zarar gelmesin diye üzerine tir tir titreyen “ana yürekli” Peygamberin –ne hikmetse- çoğu kez savaşlarını saydırıyorlar sana. Sarmaş dolaş olamıyorsun O’nunla da.. Sınav kaygısıyla terlemiş ellerini O’nun ellerinin serinliğine bırakacak o bağlılığı hissetmene fırsat verilmiyor gibi.. İbadetleri de sanki Allah’a “sus payı” vermek diye bellemişsindir Allah bilir. “Tamam, tamam; namaz kılacağım Allah’ım, cehenneme atma yeter ki.... Bak, oruç da tutuyorum; kızmayasın sakın!” der gibi içinin içi. Sana o güzel yüzü veren, sana o eşsiz gözleri bağışlayan Rabbin, sana niye sevemediğin ibadetleri, niye zoraki yapacağın meşguliyetleri emrediyor olsun ki? Yüzünü güzel eyleyenin dini de güzel değil midir?

Rabbini bilmek, seni O'nu sevmeye vardırmıyorsa, nasıl bilmek bu? Peygamberinin hayatının detaylarını bilmekle, sevildiğini, sevdiğini, sevindirildiğini hissedemiyorsan, nice bilmektir bu?


Senai DEMİRCİ