Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

05 Temmuz 2009

ASKA SABAH SERENADI

Temmuz 05, 2009 0
ASKA SABAH SERENADI
Seni, yatagında yakalamalıyım bir sabah erkenden
Yüzün saçlarınla saklı olmalı
Duymazsan adımlarımın sesini
Nefesim uyandırsın seni
Ya da
Omuzbasına indirdigim bir öpücükle uyandıgında
Usulca açtıgın gözlerin sasırmalı gözlerimde
Ve o kısık
Özlem kokan sesinle
Hos geldin demelisin
Ellerin bes kez uzansın boynumu avuçlamaya
Her defasında, beklemek yılgınlıgıyla
Küskün çekilsin geriye
Dudakların da, gelen her güzel sözcügü tutsak etsin isterse
Yeter ki bak gözlerime
Bak günes gibi
Bakarsan sana denizimden kucaklayıp getirdigim mavilerden veririm
Bakarsan avuçlarında yıldız kusu olur, yanıbasında sevinçli insanlar
Sonra martı gülüsleri
Bir de her sabah yeniden yaratılan
Bir yasamın penceresi
Ardından haydi derim, ürkekligine aldırmadan
Haydi gidelim seninle düslerime
Bos bir film seridinden düseriz, belki
Bir tek ikimizin bildigi baharına
Sen, nazlı bir bebeksin ya
Alıp kucagıma anadenize götürürdüm avutmak için
Ama tam mavilerden geçerken
Yani denizden yani gökyüzünden gözlerinden yani
Yeniden yaratırken yasamı iste
Sakın susma, ansızın gülümse olur mu?
Alnından bulutlar kalkıp gitsin böylece
Seni, yatagında yakalamalıyım bir sabah erkenden
Yüzün saçlarınla saklı olmalı.
Sen açık unutmussun da kapını
Duymamıssın gelisimi
Girip, saçlarında saklı yüzünü bin kez daha çizmeliyim beynime
Alnıma koymalıyım kirpiklerinin öldüren yanını
Ama sen uyandıgında herseyden habersiz
Dudaklarında bir bahar bulmalısın, kulaklarında martı sesleri
Ve avuçlarında,
Yeniden yaratılmıs bir yasamın penceresini

Zübeyir KINDIRA

YÜREK YANGINLARI

Temmuz 05, 2009 1
YÜREK YANGINLARI
Ansızın bir duman yükselir gülüm,
Bu ruhsuz kentin ufuklarında...
Ve.. Yangınlarda gönüller...
Kavrulan bedenindir, kıs ikindilerinde..
Ve.. Bin yalana adanmıs taptaze yürekler...
Agıtlarım SANA’dır.. ZAMÂNA’dır,
Ve.. SENDEKI BANA’dır, gülüm!..
Bir bir boyun büker fidanlarım,
Dallar tomurcuklanmaz, çiçeklenmez baharlar..
Ve.. Meyve vermez artık agaçlar..
Bu hasat mevsimidir gülüm!..
Ve.. Biçilen yüreklerdir,
Aysız gecelerde,
Hiç ekilmemis topraklardan...
Ah!.. Yine yangınlarda yüregim!..
Ah!.. Bu Aysız geceler!..
Bu bereketsiz toprak, bu ruhsuz sehir!..
Gülleri hep kokusuz, kokuları gülsüz sehir!..
Ah! O, insanları nursuz sehir!..
Biliyorum yangınlarda yüregin!...
Agıtlarım ZAMÂN’adır gülüm, feryatlarım SANA..
Ve isyânım: SENDEKI BANA’dır..
Bilirsin: Bas egmissem, bu yalnızca RAHMAN’adır..
Ve.. Sikâyetlerim, asla O’ndan degil, ONA’dır..
Yemin olsun ki, ZAMÂN’a, SANA ve SENDEKI BANA,
Ve.. ilk basta YARADAN’a..
Yemin olsun ki, Va’dedilen, elbet olacak gülüm!..
Iste o gün: Ebâbil Kusları’nın kanatlarında YÜREKLERINIZ,
Sehri teslim alacak, Ebrehe’nin Ordusu’ndan..
Sehri ve zamâni..
Ve.. Özbenliklerini, nefsin sultasından..
Ve bitecek yangınlar gülüm!..
Bitecek ve atesler gül bahçesine dönecek...
Iste O GÜN, Ben olamasam da SENDE,
Bil ki.. Sükürlerim RAHMANA’dır..
Ve bu seslenisim, SANA ve SENDEKI BANA ve ZAMÂNADIR..

Sezai KARAKOÇ

ARALIK GÜNLERI IÇIN BIR ASK DENEMESI

Temmuz 05, 2009 0
ARALIK GÜNLERI IÇIN BIR ASK DENEMESI

Ask bu
Kanatları yıldırımlanmıs katı bogalar
Atesin saydam gövdesini kırarak
Yatarak hayat dolu sarnıçların karnına
Sıkı sıkıya kapalı sivri ve kıvrak gaga
Delip geçecek dalıp yeryüzünü
Bak istersen avuçlarıma
Küçük parmagın hizasında o derin havzada
Gögüs gögüse iken ikimize
Iki ayrı kadeh gibi doldurulmus yudum kat'i
Sesin
Sırrım
Gözüm palaspandıras çehremde
Ask bu
Çölün sarı sofrasında atlılar
Hepsinde
Gererken parçalanan elimde
Çelik yay parçaları
Agızlarımız kum rüzgarlarıyla yanık
Yiyip içmezik acıkmazık
:Baskanları
Uyutmasın vahalar diye
Koynuna doldurmus yılanları:
/çocuk
Bir tane.Dayanmıs yanagını cama
Karsı evin balkonuna bakıyor

Orada bir çocuk
Tutunmus demirlere../
Iki kadeh arasında ufak kara nehrim
Beni senden bölen.Suyu yakut de ki kafur
Çölün arı çehrenin gamsız ölümün uzakça oldugu bir demde
Diz çökeyim söyle
Tahtın nerede
Bende kaynayan sende kaynak
Tıpatıp iki kristal küre
Aramızda ceylanımsı bir sıçrama
Çalkalanır sonsuzca.Söyle irice
Bir kelime bul ok atsın dös kemigime
Öfkemi iyi belesin öfken
Ask duraksar ve yara alır
Uçak çelik rengi gögü sesiyle sokunca
Alçalarak yemyesil ekinlerin arasına
Kuru ekmek yiyen üzgün köylüleri bombalamaya
Ilkin küçük nir göl kan dolu agzı
/hava nasıl da yesil/
Su mu yoksa o katı ısık mı yanakların tasıdıgı
Nilüferler isteklerkoca bir dev
Ask bu çignenmis kırbaçlanmıs alta laınmıs
Tanıyıp tutunacak bir insan arayan
Gördülçe çelik kazanlarının iç kaynamasını
Kaliforniyadaki silah fabrikalarını
/Doların egemenlig halkın refahı:
Depolar bosalmalı/
Ask ask bir sehir harabesi daha kazandın
Kursun kanatları gergin
Fosforlu mermiler yine taze
Yıldırımlanmıs bogalar
Havanın katı gövdesini kırarak
Yararak hayat dolu sevdanın karnını
Pilot agzı zehirli bir dil

Kentelenmis çeneler arasından
Gözler ovaya basını çıkaran insanları
Haydi ask ask
De ki dagları delerim senin için
Yıldızlar yakarıslar açık kartlar
Ve haydi hosçakal
Kilimin üstünde
Bir ampül
Bir kırbaç bir ayakkabı

Cahit ZARİFOĞLU

NEYİNE SENİN SEVDALANMAK

Temmuz 05, 2009 0
NEYİNE SENİN SEVDALANMAK
Desene senin neyine aşık olmak,
Akıl başka yerde, yürek başka teldeyken
Neyine senin sevdalanmak…

Oldun da ne oldu mu diyeceksin,
Yoksa hakkındır git sev mi ;
Bilmem bu kaçıncı diye kakınç mı edeceksin
Neyine senin sevdalanmak…

Eller fezaya çıkıp inerken,
Sen bir aşktan diğerine geçerken,
Beklediğin bir türlü gelmezken,
Neyine senin sevdalanmak…

Çekilip otur bir köşeye,
Bakma öyle aşk meşk işine,
Dünyada kalmış tek işmişçesine
Neyine senin sevdalanmak…

Gönül der ki aşk bir hayaldir.
Bir anlık bir hevestir.
Bilmiyorsa sevginin değerini seni seven.
O zaman kanma söylenen her söze.
Bu yüzden sen en iyisi mi sevme boş yere.
Sevip de yanma, acı çekme,
Hiç olmazsa üzülme,
O yüzden ki en iyisi mi sen
Sevdalanma kimseye…


Mehpare ÖĞÜT
MART 2009

27 Haziran 2009

AŞKIN TARİFİ

Haziran 27, 2009 2
AŞKIN TARİFİ
Aşk, uzun bir yolda yürümektir; bazen tek, bazen de iki kişiliktir.
Aşk, hayatta verebileceğin en büyük mücadele ve sen de onun kahramanısındır.
Aşk, ölmekse, ölüm kurtulmaksa, sakın ümitlenme; çünkü o seni takip eder her gittiğin yerde.
Aşk, bazen dudaklarda, bazen de yüreklerde tatmaktır; en saf ya da en acımasız haliyle.
Aşk, bazen kör kuyulara dalmak gibi bir şeydir; sevdiğin yoksa yanında.
Aşk, seni sensiz yaşamaktır bu dünyada; gelmeyeceğini bile bile…
Aşk, tarifi imkansız bir duyguysa eğer, o zaman bir de sen sor seven kalbine.
Aşk, virgülle başlayıp, noktayla biten bir cümleye benzer; severek başlayan ve çoğu zaman ayrılıkla biten.
Aşk, yürekte kıvılcım, gözlerde yaş, ruhta heyecan yaratır.
Aşk, seni sana anlatamamak gibi bir şeydir; dilin tutulduğu anlarda.
Aşk, aşk bazen de hiç başlamadan biten bir duygudur yalnız kalplerde…



Mehpare ÖĞÜT
2008

SADECE YÜREGİNİ DİNLE...

Haziran 27, 2009 1
SADECE YÜREGİNİ DİNLE...



Bir gün yollarımız ayrılsada ve ben bir yerlerdeysem, seni görme olanağım olursa, boşa geçirilmiş bir yaşam gördüğüm her sefer nasıl üzüldüysem öyle üzüleceğim, aşk yürüyüşünü tamamlayamamış bir yaşam beni hüzünlendirir.

Kendine dikkat et.Hayatta yanlışların yerine doğruları koymak istediğinde şunu anımsa:Yapılacak ilk devrim insanın kendi içinde yapacağıdır, evet ilk ve en önemli devrim budur.İnsan kendi hakkında bir düşünceye sahip değilken, ne istediğini; hayattan ve insanlardan ne beklediğini bilmiyorken bir düşünce uğruna savaşmak yapılabilecek en tehlikeli şeylerden biridir.

Hayatını basitleştirme ve ucuz zevkler uğruna harcama onu.Hayat ilkbaharda dağlardaki karların erimesi kadar çabuk sona erer.Anlamadan bitiverir.

Yaşadığımız her saniye bize bahşedilmiş birer mucize olsa gerek.O kadar ki, geri alınması ve tekrar yaşanması olanaksız.Bunu bil ve her sıkıntılı anında bunu anımsa.Acıları ve üzüntüleri, hayatının büyük bölümüne yayarak kendini yıpratma.Dolu dolu, heyecanla, severek, sevilerek yaşa.

Sevmekten ve çok sevilmekten korkma.Sevmek, en yüce değer; ölesiye uçsuz bucaksız sevmek.Sevilmek de bir o kadar.Sevmenin güzelliği sevilmenin ızdırabında, sevgisizliğin sızısı içimizde saklı.

Birgün arkana baktığında ki o gün mutlaka gelecek tüm benliğini pişmanlık kaplamasın.Yapamadıklarının pişmanlığı ile değil, yapabildiklerinin hazzıyla yaşlan.Her zaman yapılan yanlış nedir bilir misin?
Hayatımızın ve hayatımızda yer eden insanların hiç değişmeyeceğini sanmaktır, trenin ray değiştirmeden sonsuza kadar gideceğini düşünmektir.Oysa kaderin hayal gücü bizimkinden daha renklidir.

Artık çıkış yolunun kalmadığını sandığın bir durumda, umutsuzluğun zirveye vardığında, rüzgâr hızıyla her şey değişir, alt üst olur ve bir andan ötekine geçerken kendini yeni bir yaşantının, yeni insanların içinde bulursun.

Doğru insan ve insanlarla beraber olmak ise kaderin hayâl gücünün renkliliğine değil, tamamen bizim seçimimize bağlıdır.Senin için çırpınan insanlara bak, hakettikleri değeri ver.Birileri için çırpınan, fedakârlık yapan, gerçekten seven insanları yeniden bulmak çok zor.
İnsan elindekilerin kıymetini genellikle bilmez, onları kaybedince değerlerini anlar.Buna fırsat verme, çok geç olabilir.

Birgün yolunu yitirdiğini, şaşırdığını hissettiğin zaman agaçları düşün, onların büyüme biçimini anımsa.Unutma ki yaprağı gür, ama kökü zayıf bir ağaç ilk güçlü rüzgârda devrilir, oysa kökü güçlü ve az yapraklı ağaçta can suyu bin güçlükle dolaşır.Kökler ve yapraklar aynı ölçüde gelişmelidir.

Çevrendeki insanlar bunu sağlayabilecek nitelikte olmalıdır; olayların içinde ve üstünde olmalısın, ancak böyle gölge ve sığınak sunabilir, ancak böyle doğru mevsimde çiçeklerle ve meyvelerle donanabilirsin.Ve sonra önünde yol açılıp sen hangisini seçeceğini bilmediğin zaman herhangi birine öylece girme; otur ve bekle.Hayatına girecek insanları belirlerken de buna dikkat et.

Dünyaya geldiğin gün nasıl güvenli ve derin soluk aldıysan öyle soluk al, hiç bir şeyin senin dikkatini dağıtmasına izin verme, bekle ve yine bekle.
Dur sessizce dur ve YÜREĞiNi DiNLE.
Seninle konuştuğu zaman kalk ve
YÜREĞiNiN GÖTÜRDÜĞÜ YERE GiT,
ve YÜREĞiNiN BELiRLEDiĞi KiŞiYi SEÇ...

alıntıdır..

GÖZYAŞLARIMIZ AYNI GÜLMELER Mİ FARKLI?

Haziran 27, 2009 0
GÖZYAŞLARIMIZ AYNI GÜLMELER Mİ FARKLI?

Attığımız taş aynı yere, aynı yöne neden gitmiyor,
Elimizdeki TAŞLAR mı farklı?
Doğru olan bir konuda aynı görüşe neden varamıyoruz, kafamızdaki FİKİRLER mi farklı?
Selam vermemek için neden yön değiştiriyoruz, gittiğimiz YOLLAR mı farklı?
İncir çekirdeğini bile doldurmayacak sebeplerle neden küsüyoruz, DERTLER mi farklı?


Su, geminin altında olmalı diyorlar, ancak sular geminin içinde
YÜZMELER mi farklı?
Para cepte olursa iyi diyorlar, ancak şimdi vicdanlarda,
CÜZDANLAR mı farklı?
Bıçak hekimin elinde olmalı diyorlar, ancak katillerin elinde
MESLEKLER mi farklı?
Toplama, çıkarma, bölmeler aynı,
ÇARPMALAR mı farklı?

Yağmur yağmayınca yağdır Allah'ım,
Deprem olunca durdur Allah'ım, Hasta olunca şifa ver Allah'ım,
Darda, yolda, karda kalınca yetiş Allah'ım diyoruz
Mal-mülk, makam-mevki, nimet ve servet
İşine gelince kullara dayanıyoruz.
DUALAR mı farklı.?

İBRETLİK BİR HİKAYE...

Haziran 27, 2009 0
İBRETLİK BİR HİKAYE...
Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkânı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne bir işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış... Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini...
Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş. Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam,
"Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer" diye söylenmiş.
Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar,
"Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?" diye düşünmeye başlamış.
Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadam, terzinin yanına yaklaşıp,
"Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim" deyince,
"Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş" diye yanıt vermiş terzi.
Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş.
"Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?" diye soran yaşlı adam,
"Ben terziyim" yanıtını alınca
"Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın" diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi.
Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkân önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık "ünlü işadamı" diye anılır olmuş.
Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş. Hemen bir ambulans çağırılarak hastaneye kaldırılmasını sağlamış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış, bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş.
Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş. Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.
Ve başlamış anlatmaya:
"Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş.
Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona
"Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak, sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın" demiş.
Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler. Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış.
Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikerken dostluk ipliğini koparmasaydın..."
Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş...

Dostluk iplerinizi koparmamanız dileğiyle.......

İYİ VE KÖTÜ . . .

Haziran 27, 2009 0
İYİ VE KÖTÜ . . .

Leonardo da Vinci "Son Akşam Yemeği" isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı. İyi'yi İsa'nın bedeninde, Kötü'yü de İsa'nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda'nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı. Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı.

Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi.

Aradan 3 yıl geçti. "Son Akşam Yemeği" neredeyse tamamlanmıştı ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı.

Leonardo'nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı. Günlerce aradıktan sonra Leonardo, vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı. Leonardo, yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı.

Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı. Leonardo, adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu. Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü.

Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi:

- Ben bu resmi daha önce gördüm.

"Ne zaman?" diye sordu Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı.

"Üç yıl önce" dedi adam, "Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı, bir ressam beni İsa'nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti"

İyi ve Kötü'nün yüzü aynıdır. Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır...




Paulo Coelho

Şeytan ve Genç Kadın' dan

ÖLÜM ÜSTÜNE

Haziran 27, 2009 0
ÖLÜM ÜSTÜNE

- Denemeler'de gördüğüm her şeyi Montaigne'de değil kendimde
buluyorum. (Pascal)


Madem ki ölümün önüne geçilemez, ne zaman gelirse gelsin. Sokrates'e;
"Otuz zalimler seni ölüme mahkum ettiler," denildiği zaman: "Tabiat da
onları!" demiş.

Bütün dertlerin bittiği yere gideceğiz diye dertlenmek ne budalalık!

Nasıl doğuşumuz bizim için her şeyin doğuşu olduysa, ölümümüz de her
şeyin ölümü olacaktır. Öyle ise, yüz sene daha yaşamayacağız diye
ağlamak, yüz sene evvel yaşamadığımıza ağlamak kadar deliliktir. Ölüm
başka bir hayatın kaynağıdır. Bu hayata gelirken de ağladık, eziyet
çektik, bu hayata da eski şeklimizden soyunarak girdik.

Başımıza bir defa gelen şey, büyük bir dert sayılmaz. Bir anda olup
biten bir şey için bu kadar zaman korku çekmek akıl karı mıdır? Ölüm,
uzun ömürle kısa ömür arasındaki farkı kaldırır, çünkü yaşamıyanlar
için zamanın uzunu kısası yoktur. Aristo, Hypanis ırmağının suları
üstünde bir tek gün yaşıyan küçük hayvanlar bulunduğunu söyler. Bu
hayvanlardan, sabahın saat sekizinde ölen genç, akşamın saat beşinde
ölen ihtiyar sayılır. Bu kadarcık bir ömrün bahtlısını, bahtsızını
hesaplamak hangimizi gülünç etmez? Ama edebiyetin yanında, dağların,
şehirlerin, yıldızların, ağaçların, hatta bazı hayvanların ömrü
yanında bizim hayatımızın uzunu, kısası da o kadar gülünçtür.

Tabiat bunu böyle istiyor. Bize diyor ki: "Bu dünyaya nasıl
geldiyseniz, öylece çıkıp gidin. Ölümden hayata geçerken duymadığımız
kaygıyı ve korkuyu, hayattan ölüme geçerken de duymayın. Ölümünüz
varlık düzeninin, dünya hayatının, şartlarının biridir. (İnsanlar
birbirini yaşatarak yaşarlar ve hayat meşalesini, koşucular gibi,
birbirlerine devrederler - Lucretius).

Yaşadığınız her an, hayattan eksilmiş, harcanmış bir andır. Ömrünüzün
her günkü işi, ölüm binasını kurmaktır. Hayatın içinde iken ölümün de
içindesiniz, çünkü hayattan çıkınca ölümden de çıkmış oluyorsunuz.
Yahut şöyle diyelim isterseniz; hayattan sonra ölümdesiniz, ama
hayatta iken ölmektesiniz. Ölümün, ölmekte olana ettiği ise, ölmüş
olana ettiğinden daha acı, daha derin, daha can yakıcıdır.

Hayattan edeceğiniz kârı ettiyseniz, doya doya yaşadıysanız, güle güle gidin.

"Niçin hayat sofrasından, karnı doymuş bir davetli gibi kalkıp
gidemiyorsun? Niçin günlerine, yine sefalet içinde yaşanacak, yine
boşuna geçip gidecek daha başka günler katmak istiyorsun? Lucretius."

Hayat kendiliğinden ne iyi ne fenadır, ona iyiliği ve fenalığı katan sizsiniz.

Bir gün yaşadıysanız her şeyi görmüş sayılırsınız. Bir gün bütün
günlerin eşidir. Başka bir gündüz, başka bir gece yoktur. Atalarınızın
gördüğü, torunlarınızın göreceği hep bu güneş, bu ay, bu yıldızlar, bu
düzendir.

Montaigne