Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

31 Aralık 2008

HAPPY NEW YEAR ... YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN ...

Aralık 31, 2008 6
HAPPY NEW YEAR ... YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN ...

Takvimlerimizden kopartıp atacağımız son yaprak, acısı / tatlısıyla geçirdiğimiz 365 günün sonuncusu geldi çattı işte.

Geriye dönüp şöyle bir baktığımızda, neler yaşadık, neler geçirdik diye; kimi zaman ağladık, kimi zaman güldük, ama hep ümit ettik gelecek güzel günler için ve önce sağlık dedik, ardından sevgi diledik ve hep sevdiklerimiz sevenlerimiz yanımızda olsun istedik.
Elbette hayatımız sadece tek bir 365 günle sınırlı değil ve Allah nasip ederse daha nice 365 günler var ömrümüzde. Ama, hani o gece yarısı saatin 12’yi vuracağı an, ister istemez duygulanıyor insan ve gözlerimizin önünden geçiyor bir film şeridi gibi tüm yaşadıklarımız ve bir hüzün kaplıyor yüreklerimizi sanki geride bırakmışçasına her şeyi…
Şöyle bir düşündüğümüzde 365 gün dile kolay ama , neler yaşadık acısı tatlısıyla. Kimimiz çok sevdiği bir yakınını kaybederken, kimimizin ailesine de yeni bireyler katıldı, yeni birliktelikler, yeni yaşamlar…Bazen istediklerimiz olmadı, bazen de hiç olmayacak dediğimiz şeyler oldu hayatımızda ve kimi ağladık, kimi güldük getirdik sonunda senenin sonunu…
Uzun lafın kısası yeni bir yıla merhaba demenin mutluluğu ve heyecanıyla, öncelikle kendi adıma teşekkür ediyorum her birinize ayrı ayrı yüreğimden gelen sıcaklıkla. Beni yalnız bırakmadığınız, mesajlarınızla desteklediğiniz ve beni yazmak adına daha da yüreklendirdiğiniz için.

Yeni dostluklar ve paylaşımlar adına sonsuz teşekkürler benden size ve eğer ki, bilerek bilmeyerek kırdıklarım olduysa aranızda bu nedenle de af diliyorum kırdığım yüreklerden…

Ve son olarak sizlere ve tüm sevdiklerinize sağlıklı, mutlu, huzurlu, birlik ve beraberliğinizin daim olduğu, yüreğinizdeki sevginin kat kat artarak etrafa sevgi melodilerini yayacağınız çok güzel bir sene geçirmeniz dileklerimle,,,

Mutlu, Umutlu Seneler Siz Sevdiklerime…

Mehpare ÖĞÜT

28 Aralık 2008

AYRILIK KAPIYI ÇALIYOR AÇMA

Aralık 28, 2008 5
AYRILIK KAPIYI ÇALIYOR AÇMA

KONFÜZYON

Aralık 28, 2008 2
KONFÜZYON
Şehre durmak tan vakti, şehri vurmak alt yapısından, mühim meseleleri tartışırken büyük isimler, onlara eşlik ederken uzaktan izleyenler, konuşurken çoluk çocuk mahalle memleket aynı tonlamaları, hiç de konuya uzanıp dokunamamak ucundan kıyısından, umursamazmış gibi görünmek değil de sanki olup biteni anlamlandıramamak, “neler oluyor” havasında yerden bir taş alıp öylesine atmak, ancak taşı hiç de farkına varmadan gediğine oturtmak, sonra bu taş yüzünden bütün bakışların üzerine odaklanması, “dünya dönüyor” demek, “hava sıcak” demek, “akşam oldu” demek gibi alelade bir cümle ile “benim mevzuyla bağlantım ancak bu kadardır” demeye getirmek, lakin daha da batmak, hasılı saplanmak balçığa, adam olamamak ve üstelik bunu çok iyi bilmek...

teskin edebilseydim kendimi düzelecek, uyanabilseydim uyuduğumu bilecektim



Yüzeysel meselelerin içine derinlemesine dalışa geçenlerden dolayı devasa bir kuru gürültü, patırtı, hır gür almış başını gidiyor, yönü olmadan; dünü belli, yarın da ne olacağı çok da belirsiz olmayan, başlıklar aynı, sözler aynı, manşetler aynı, dertler aynı; büyükler hep büyük, küçükler hep küçük, değişen sadece kötülüğün yayılma hızı, bu hızdan kaçamayanlar, ezilip kalıyor zeminde; amaçsız değilim de, hiçbir şey yapamayışımın ağırlığı yüzünden belki kulaklarımı tıkıyorum, “bilmesem daha mı kolay taşımak yükü?” ya da “hayata tahammülü mü zorlaştırıyor zalimlerin zalimliği”... insan olmak ne zormuş meğer, insanken insanlığından habersizleri görmek ne zormuş meğer, insan oluşun acziyetini idrak etmek ne zormuş meğer.

güneş doğdu; batacağından emin gibiyiz, hep



Sair yalanlar denizi yükselip kıyılardan taşıyor, şehirlere, şehirdeki evlere, evdeki insanlara kadar; katıp önüne sürüklüyor ıslak ıslak; kimini duvarlara vuruyor, kimini suyun dibine çekiyor, kimini bir ağacın dalına asıyor; yalan denizinde yüzenlerin rengi değişiyor siyaha kadar; sirayet ediş hızla gölgeliyor aydınlığı, “ah” eden daha çok “ah” etsin diye didinenler var, bunun yanında an an ölüme kayıp gidenler var; bir daha hiç görülemeyecek rüyalar var, sesi duyulmayacak sevdalar var, “hoşçakalın” diyemeden mekan değiştirenler en çok neyi severdi kim bilir; turnaları mı, toprak kokusunu mu, memleket havasını mı..? benim gibi her adımda azalanlar var; azalmak, artamamak mıdır; fazla ne varsa bir kenara bırak mak mıdır; durmak, hep hayâlde kurmak, bir köşeye kurulup oturmak, anmak ve anarak geçmişi hep taze, canlı, diri tutmak mıdır?

değiştirebilseydim kendimden başlayacaktım



“Ara sıra konuşabilmeli” diye düşünüyorum, bu suskunluk çok fazla; sustukça çekiliyor halka geriye, ortada bir nokta olarak kalıyorum; sesimi sessizliğimle duyurmam neredeyse imkânsız, bağıranlar mı hep duyuluyor, yoksa bağıranların gürültüsü yüzünden mi susanlar hepten kısık? İhtimâl... Olivia da konuşuyor noktasız, virgülsüz. Brezilya’da ölen kardeşinden, yaşamakta olduğu cilt kanserinden, yeni taşındığı bu şehrin insansızlığından, engelli oğlundan, onu alıp memleketine artık döneceğinden... dinliyoruz onu, Sally ve ben. Bazen dinlemekten başka hiçbir şey yapamıyor insan. İnsanların başına gelenlerden hayrete düşüyor, düştüğüm yerde kalakalıyorum; bunun “fate” olduğunu açıkladığımda ise sınıfta bütün gözlerin üzerimde takılıkalmasının anlamı daha geniş çaplı bir ifadelendirme beklemeleri belki. İzin verin yazayım, ben yazarım ya da daha iyi yazarım; yani yazarak anlatırsam eğer, hedefi tutturma ihtimâlim artabilir.

sanıyorum, birçok yerde hata yapıldı


Naz FERNİBA
Ay Vakti –Aylık Kültür ve Edebiyat Dergisi’nden Alınmıştır.

BİR ZAMANLARIM BİR ZAMANLARIMDA KALDI

Aralık 28, 2008 0
BİR ZAMANLARIM BİR ZAMANLARIMDA KALDI
Hani bilir misiniz, görünmez olmak, yok olmak, tüm varlığını tüm varlıklardan çekmek ister bazen insan. Kim bilir, belki yaşadıklarındaki acının sesini karşı dağa duyuramamaktan yorgun düşünce; saklanmakla, yitip gitmekle ses çıkarabileceğini sanmanın işkencesini aslında kendisine yaşattığı anlar vardır bazen insanın. Ne acı, çığlıklarının garipliğini fark ettiğinde onu susturmuştur.İşte öyle bir andı. Sesime ağlıyordum. Acınıyordum. Yükümü yüklenmiş bir dağ yoluna çıkmıştım, zirveden kendimi bırakacaktım ufuklarıma, umudum sonsuzdu. Ayaklarım hedefe yaklaşanın o kulak ardı edilen acısıyla sızlarken "O" nu gördüm.Adam. Gözlerinden kan akıyordu. Zirveden bana akan ışık, geldi onun kirpiklerinde durdu. Durdum. Öylece ona baktım, sadece kirpiklerini gördüm, üzerinde benim ışığım olan kirpiklerini, ve gözleri kanıyordu.Hiç konuşmadı, konuşmadık. Önünde bir çocuk cesedi vardı, çocuğa bakamadım, gözlerim adamın gözlerinde kalakaldım.O bir umut yolcusuydu, zirveye beş kala bitmişti, aynı yerde bende bittim. Çöktüm yanına.Biz ikimiz aynı zirveye doğru yol alan iki yolcuyduk, farkında olmadan onun gittiği patikadan onu takip etmiş olmalıydım, yolumun bir yerinde onun kaderi beni durdurmuştu. Tüm umudum yolumun onunla kesiştiği yerde öldü, anlam yitti, uçmak özlemi aldı başını gitti.Ardımda bıraktığım, önümde beni bekleyen ne varsa hiçbirisi aklıma gelmiyordu, sadece onun gözlerine bakıyordum. Biliyordum, görüyordum, okuyordum tüm yarımlarını, yarımları acıyordu.Eksik ve yarımlara lanet ettim. Ellerimi zirveye doğru açarak bağırdım,"uçmak istemiyoruuuuuuuuuuuuummmmm".Bulutlar dondu, kuşlar kanat çırpmadı, dağ duymadı, sesim sustu. O sırada gözüm çocuğa ilişti, çocuk bendim.Diz çöktüm sessizce sesime ağladım.
***********
Yarim İstanbulu Mesken Mi Tuttun
Güz güneşi sarı sarı devriliyordu o ikindi üzeri de uzaklardaki mor dağların ardına. Elinde su testisi, köyün çeşme başında, sıraya girmişti. Yedi yıl önce beş altı yaşındaki kızlar şimdi varmışlardı on iki , on üçlerine. Düğün davulları aynı gün birlikte döğülen Hatça'yla Zalha'nın üçüncü çocukları koşup oynuyorlardı.

Derin bir iç geçirdi.

Bir çocuğu olsaydı bâri. Oğlan değil, kızı. O zaman olsaydı şimdiye yedi yaşında. Çeşmeden su getirmese bile, evde aşa muşa el atar, ortalığı toplar, anasına can yoldaşı olurdu. Ama İstanbul gurbetinde yedi yıldır eylenen eri, istemezdi kız evlât. Erkek olmalıydı çocuğu. Erkek olmalı babası gibi bilekli, kocaman kocaman elli, ayaklı, kaşı gözü kudretten sürmeli. On yaşına varmadan, çifte çubuğa el atmalıydı. Yedi yıldır İstanbul gurbetinde eyleşen böyle isterdi oğlunu. Babasının soyunu sürdürmeli, köy çocuklarıyla dere kıyısında güleş tutup, kendi akranlarını yere kabak gibi vurmalıydı:
Gene derin bir iç geçirdi.

Yedi yıl, yedi koca yıldır İstanbul dedikleri güzeli bol, seyranı renkli İstanbul'da ne bekliyor da gelmek bilmiyordu? Sakın orda gül yüzlü, bal dudaklı, kara kaş kara gözlü bir güvercin göğsü topukluya... Ağlıyası geldi birden. Düşünmek istemiyordu bunu. O pençeli, o tuttuğunu koparan, o boylu poslu erkeğinin bir İstanbul kızına tutulup ondan dolayı sılasını unuttuğunu öğrense öldürürdü kendini. "Vallaha öldürürüm!" dedi içinden sert sert. "Günahı, vebali varsa ona. Kaba sakal hoca tevatür günah dediydi vaazda. Hele böyle bir şey olsun...."

Yanında bir karaltı. Kendine gelerek gözlerinin yaşardığına dikkat etti, sildi elinin tersiyle gözlerini.

Resullarin Emine anaydı gelen:

- Ne o kınalı kekliğim benim? dedi. Öksüzüm, yavrum. Ne ağlıyon? Telâşlandı:
- Yoook, ağlamıyorum nene...

Gün görmüş, umur sürmüş kırış kırış nene inanmadı:
- Ağlıyon kınalı kekliğim, sürmelim ağlıyon. Ben bilmem mi ne diye ağladığını? Vefasızın diktiği fidanlar meyveye geldi. Onunla gurbete gidenler yedinci sefer dönüyorlar sılaya. O nerde? Hani?

"Kınalı keklik" gene derinden bir çekti. Güneşin yarı yarıya derildiği mor dağlara baktı. Gözlerinden yuvarlananlara dur diyemiyordu gayri. Varsın aksınlardı Nene'nin dediği gibi, öksüze bu dünyada gülmek yoktu. Keten yelekli, burma bıyıklısı İstanbul gurbetinde belki de bembeyaz bir istanbul kızıyla unutmuştu sılasını. Dili de varmıyordu ama, unutmasa ne diye yedi yıldır dönüp gelmesin? Dönüp gelmedi diyelim, insan iki satır bir şeyler de mi yazamazdı? İlk gittiği aylar nasıl yazıyordu? Demek unutmuştu? Unutmuştu demek ha? Hıçkırdı. Genç, yaşlı kadınlar, ellerinin kınasıyla çiçeği burnunda kızlar toplandılar başına. Sormadılar hiçbir şey. Biliyorlardı. Sorup da ne diye yüreğini büstübün kaldırsınlar? Biri:
- Sus bacım, dedi. Sus! Bir başkası:
- Gözlerinden döktüğüne yazık!

Sağdan soldan herkes bir şey söylüyordu:
- El oğlu değil mi? En iyisinin köküne kibrit!
-Vallaha Amasyanın bardağı, biri olmazsa biri daha bence..
- En doğrusu bu ama....
- Dinlemiyor ki!
- Bu gençlik, bu tâzelik...
- Yedi yıl, yedi yıl anam. Dile kolay. İnsan eksik eteğini yedi yıl sılasında unutur mu?

Sıkıldı, bunaldı. Ağlamıyordu artık. Zaman zaman bu: Mâdem erkeği İstanbul gurbetinde yedi yıldır unutmuştu onu, o da varsın istidayı boşansın bir güzel, varsındı bir başkasına. Elini sallasa ellisi, başını sallasa...

Duramadı karıların arasında. Onüçünde bulup yitirdiği, yirmisine vardığı halde bir türlü geri dönemiyeni içinden bir sızı bir geçti. Testisini koydu çeşmenin iplik gibi akan suyunun altına. Testi dola dursun, gittiyse keyfinden mi gitmişti. İstanbul'a? Gözü kör olasıca yokluk. Düşmanına avuç açtıran yokluk yüzünden, birkaç para kazanıp öküzü ikileştirmek, birkaç dönüm tarla daha alıp babadan kalan bir kaç dönümüne eklemek için. O gece, o gece işte, nasıl yatırmıştı koluna! Nasıl okşamıştı saçlarını, neler demişti? İstanbul gurbetine gidecek, çok değil yazı orda geçirip, güze, olmazsa kışa koynunda desteyle para, dönecek. O zamana kadar bir de oğlu olmuş olursa, eh gayri, keyfine son olmıyacaktı!.

Başındaki beyat örtüyü çenesinin altında çözüp yeniden bağladı.
Yedi yıl, yedi koca yıl!
Kocasının isteğince bir oğlu olaydı bâri..

Testisinin dolup taşmakta olduğunun farkına bile varmadı: Bir oğlu olsa o zamandan bu zamana, altı yaşında mı olurdu? Bösböyük, palazlanmış delikanlı. Akranlarıyla dere kenarında güleş mi tutardı? Babası gibi pençeli olur da akranlarını yere kapak gibi mi vururdu? Ekimde tarlaya birlikte mi giderler, hasat vakti düveni birlikte mi sürerlerdi? Babasının kokusunu mu taşırdı?
- Kınalı keklik kaldın gene. Bak testin doldu, taşıyor!

Kendine geldi. İnsanoğlunun aklına şaştı. Gözleri testisindeydi güya. Testisinde olduğu halde, görememişti dolduğunu.

Çekti lülenin altından. Güldü acı acı.

Tuttu evinin yolunu. Tuttu ya, şimdi de aklından köyün yaşlıları, gençleri kaynaşmağa başlamıştı. Her kafadan bir ses:
- Deli anam deli bu!
- Doğru bacım, deli..
- Beni yedi yıldır sılamda unutacak da..
- Ben de hâlâ yolunu bekliyeceğim onu ha?

Sonra kafa kafaya, fısıl fısıl bir konuşma. Ah bu konuşma, ah bu konuşmalar... Evden içeri girerken, Dursunların Hacı'yı hâtırladı elinde olmıyarak. İnce, kapkara kaşları yıkıldı sinirli sinirli. Testiyi bıraktı kapının yanına, geçti pencerenin önünde dayandı duvara sağ omzuyla. Odada kimse yoktu, tek başınaydı ya, deminki karılar, kızlar, orta yaşlıların hayalleri doldurmuştu odayı. Alev saçan bakışlarıyla sanki topuna haykırdı:
- Dursunların Hacı, Kara Hacı başınızda parçalansın. Atın yerine eşeği bağlamıyacağım işte, bağlamıyacağım!

Kara Hacı da neydi ki sırma bıyıklı Ali'sinin yanında? Değil yedi yıl, on yıl dönmese sılasına, onu gene unutamazdı işte!

Güz güneşi çoktaan devrilip gitmişti mor dağların ardına. Gece iniyordu köye ağır ağır. Loş oda farkına varılmaksızın kararıyor, derinleşiyordu. Derken bu yandaki kapkara dağların ardından bakır kızılı kocaman bir ayın tekeri gözüktü. Sonra ağır ağır yükseldi göklere, ufaldı, bakır kızılını yitirdi, pırıl pırıl yanmağa, saz örtülü dumanlarıyla kerpiç evleri süslemeğe başladı.

Canı ne yemek istiyordu, ne de su.

Gel desen gelmez miydim? Şu güzellerin doldurduğu elmastan kadehleri ben dolduramaz mıydım?

Ali bakıyordu, sadece bakıyordu.

Oysa hem ağlıyor, hem söylüyordu:
- Ketenden yeleğini bile ben dikmedim miydi? Benim gibi bir öksüze dünyayı haram etmeğe nasıl kıydın? Yiğitliğine yakışır mıydı gurbette beklemek dayanacak özümün tükendiğini anlamadm mı?

Ali susuyor, boyuna susuyordu. Taştan ses çıkıyor, Ali'den çıkınıyordu. Sözlerinin ardını getirdi ağlıya ağlıya:
- İnsafsız yedi yıl oldu sen gideli, diktiğin fidanlar meyvaya geldi tekmil. Birlikte gittiklerinizin tümü yedişer sefer geldiler sılalarına. Buraların güzelleri çoktur ama sana yaramaz. Durmadın sözünde Ali'm. Sözünde durmayana erkek demezler biliyor musun? Kavlimizde gidip de dönmemek varmıydı vefasız?

Fakat Ali hiç ses vermeden bakmış bakmış, sonra çekip giderken duman olmuştu âdeta. Bağırmıştı ardından, bağırmış, bağırmış... Fakat Ali...

Uyandı. Güneş bir mızrak boyu yükselmişti Kalktı yaslandığı yerden:
- Hayırdır inşallah, dedi.

Kalktı usulcak, gitti kapıya, örttü, kalın tahta sürgüsünü itti. Ne olur ne olmazdı. Kara, kuru Hacı kötü dadanmıştı çünkü. Köy bakkalında kafayı çekip elinde saz, düşüyordu tek gözden ibaret evininin yakınlarına. Daha bir günden bir güne ne kapısına dayanıp böyle böyle demiş, ne de çeşmeye giderken, yahut da tarlanın yolunu tek başına tuttuğunda yolunu kesmişti. Kesmemiş, lâf da atmamıştı ama, köyün cadı karıları pek yakıştırmışlar onu Kara Hacı'ya! Yedi yıldır İstanbul'u mesken tutan vefasızını düşüne düşüne uykuya varıverdi. Dünya çoktan silinmiş, ay devrini tamamlayıp elini eteğini çekmişti dünyanın göklerinden.

Devrile kaldığı yerde mışıl mışıl uyuyordu.
Uykusunda düş.
Düşünde İstanbul gurbeti. Taşı toprağı altındandı İstanbul gurbetinin. Ali'sini aramağa gitmişti düşünde. Bulmuştu da. Güzellerin arasındaydı. Bir kıyıdan bakıyordu. Güzellerden biri dizine başını koyup uzanmıştı boylu boyunca. Bir başkası gümüş bir kupayla şarap veriyor, daha bir başkası da dudağından öpmeğe uzatıyordu dudaklarını.

O zaman, o zaman işte, gizlendiği kıyıdan çıkıvermişti. Ali şaşırmış, bırakıp güzellerini, koşmuştu yanına. Açmıştı ağzını Ali'sine, yummuştu gözünü:

- İstanbul'u mesken mi tuttun? Bu güzelleri gördün beni unuttun mu? Sılasına gelmeğe yemin mi ettin yoksa?

Yarim İstanbul'u mesken mi tuttun aman
Gördün güzelleri ben unuttun aman
Beni evinize köle mi tuttun aman

Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman

Yarim sen gideli yedi yil oldu aman
Diktigin fidanlar meyveye döndü aman
Seninle gidenler silaci oldu aman

Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman


Alıntıdır.
Yazarını Bilmiyorum

UMMAK VE BEKLEMEK KADINA VERİLMİŞ CEZADIR..

Aralık 28, 2008 0
UMMAK VE BEKLEMEK KADINA VERİLMİŞ CEZADIR..

Kurşun sesi kadar hızlı geçer yaşamak;
Öyle zordur ki, kurşunu havada, sevgiyi yürekte tutmak!
Bazen duygularımız bizden erker yaşlanır ve bizden hayatın geri kalanını alır.
Hayatın, kendini anlayanları cezalandırmasıdır bu.
Durup, durup ardına bakan kadınlar vardır. Geçmişi düşünmekten, şimdiyi yaşayamazlar.
Her şeyi didikleyip duran, mazisinin gölgesinden, anılarının yüzünden bir türlü kurtulamayan, gözleri ufuk yorgunu kadınlar.
Güçlü, köklü bir biçimde yeni arkadaş edinecek yaşları geride bıraktıysan eğer, hasar görmüş eski arkadaşlıkları onaracak çağı da geride bırakmış olursun.
Zaman ilerledikçe birçok şey, daha zor olmaya başlar.
Beklentisi yüksek olan kadınların yalnızlığı daha koyu olur.
Büyük lafların gölgesinde geçen hayatlar, bir daha iflah olmuyor, geçip gittiğiyle kalıyor.
Zaman, aşk……..herşey !
Ayrılıkları ayıntılar acıtır, kadınları mahveden erkekler değil, ayrıntılardır.
Erkekler, erkekliklerinin tadını alabildiğince çıkartırken, kadınlar bu konuda umutsuzdurlar.
Çünkü kadınlar bekler…


Alıntıdır…

25 Aralık 2008

GÜNDÜZÜ GECELEYİN ARA…

Aralık 25, 2008 0
GÜNDÜZÜ GECELEYİN ARA…

Peygamber bir sabah Zeyd'e " Ey temiz ve saf arkadaş, sabahı nasıl ettin? Diye sordu. Zeyd: " Mümin bir kul olarak" deyince " İman bağın yeşermiş, çiçekler açmışsa nişanesi nerede?" dedi. Zeyd dedi ki: " Gündüzleri susuz geçirdim, geceleri aşktan, yanıp yakılmadan uyumadım. Mızrak kalkandan nasıl geçerse ben de gündüzlerden, gecelerden öyle geçtim. (onlar beni tutamadıkları gibi onlardan bana bir şey de bulaşmadı.)

Ondan dolayı bence bütün şeriatler, bütün dinler birdir. Bence yüz binlerce yılla bir saat aynı. Ezelle ebet birleşti. Fakat akıl, kabiliyetsizliğinden buraya yol bulamaz." Peygamber "Peki, o yoldan, bu diyarın anlayışınca, bu diyar akıllılarının harcına getirdiğin bir hediye var mı, nerede? Çıkar bakalım!" dedi.

Zeyd dedi ki: " halk, gökyüzünü nasıl görürse ben de arşı, arştakilerle beraber öyle görüyorum. Benim önümde sekiz cennetle yedi cehennem, şaman önündeki put gibi apaçık ve meydanda. Halkı, değirmende buğdayı arpadan fark edercesine teker ,teker tanıyorum.

Cennetlik kim, yabancı nerede? Bence yılan ve balık gibi ap aşikar. " Kıyamet günü, bazı yüzler ak olur, bazıları kara..." Sırrı, şimdiden meydana çıktı. Bu halkın bir kısmının yüzü ak, bir kısmının kara."

Hakikatte bazı ruhlar, bundan önce de ( dünyaya gelmeden de) ayıplıydı. Fakat ana rahminde olduğu için hali, halka gizliydi. Şaki, ana karnında şaki olur (fakat bilinmez) Cisim alemindeyse cisimdeki hallerden, ruhun halleri de anlaşılır.

Vücut da ana gibi can çocuğuna gebedir. Ölüm, doğmak derdi ve kıyamettir. Bu dünyada geçmiş canların hepsi, " O ferahlı can acaba nasıl doğacak?" diye beklemektedirler. Zenciler, o mutlaka bizdendir derler. Beyazlar da, imkanı yok... O çok güzel olacak, derler.

Vücudun canı, ahiret alemine doğunca artık beyaz, kara ihtilafı kalmaz. Kara ise Zenciler alıp götürürler, beyazsa kendi cinslerinden olan bu çocuğu, beyazlar alıp götürürler. Fakat doğmadıkça anlamak, alemdeki müşkül işlerdendir.

Çünkü henüz doğmamış çocuğun nasıl olduğunu bilen azdır. Bunu anlayan kişi, ancak Allah nuruyla bakıp gören kişidir. Böyle olan zat, batına da nüfuz edebilir. Nutfenin aslı beyaz renkli ve hoştur. Fakat beyaz kişinin canının aksi; Nutfeye renk verir, onu en güzel şekle sokar; kara kişinin canının aksi de bir kısım halkı, en aşağılık bir renge, en bayağı bir şekle sürer, götürür.

Bu söze nihayet yoktur. Sen yine atını sür de biz kervandan geri kalmayalım. Bir gün her zümrenin önünde, saman çöpü müsün , dağ mı. Hindu musun, Türk mü? Meydana çıkar. Hindu ile Türk, ana karnında belli olmaz. Fakat doğunca zayıf mı kuvvetli mi... herkes görür anlar.

Zeyd " Ben halkı, kadın, erkek... Herkesi, kıyamet günündeymiş gibi apaçık görüyorum. Hemen şimdicik söyleyeyim mi? Yoksa kapayayım mı?" dedi. Mustafa, dudağını ısırarak sus demek istedi.

Zeyd dedi ki: "Ey Allah Peygamberi, haşir sırrını söyleyeyim de bugün dünyada kıyameti koparayım mı? Müsaade et bana, perdeleri yırtayım da aslım, mahiyetim güneş gibi parlasın; Güneş benim nurumdan tutulsun...

Hurma ağacı (gibi meyveliler) ile söğüt ağacını (gibi meyvesizleri) göstereyim. Kıyamet sırrını açayım, halis altın para ile ayarı bozuk parayı izhar edeyim. Elleri kesik Eshab-ı Simal-ı küfür rengiyle al rengi...

Tutulmayan, gidilmeyen ayın ziyasında yedi nifak deliğini... Şakilerin pırtıl elbiselerini göstereyim. Peygamberlerin davullarını, nöbetlerini duyurayım. Cehennemi, cennetleri, ikisinin arasındaki Araf'ı apaçık olarak kafirlerin gözlerinin önlerine getireyim.

Kevser Havuzunun çoşmakta olduğunu... suyunun, cennetliklerin yüzlerine vurmakta. "İç. İç!" diye seslenmekte ve bu sesin de kulaklarına gelmekte bulunduğunu... Susuzların, havuzun etrafında koşup durduklarını apaçık göstereyim.

Onların omuzları omuzlarıma sürünmekte, naraları kulağıma gelmekte. İşte gözümün önünde... Cennet ehli, dilekleriyle birbirlerini kucaklamışlar; Birbirlerinin ellerini ziyaret ediyor, musafahada bulunuyorlar, dudaklarından buseler yağmalıyorlar.

Aşağılık kişilerin hasret naralarından, " ah, ah" diye bağrışmalarından kulağım sağır oldu. Bu söylediklerim ancak işaretlerden ibarettir. Daha derin söylerim ama Peygamberi incitmekten korkuyorum."

Zeyd, böylece sarhoş, harap bir surette söyleyip duruyordu. Peygamber, yakasını büktü. Dedi ki: " Kendine gel, atın pek hızlı gidiyor, yuları çek. "Allah haya etmez" hükmünün aksi vurdu, utanma ortadan kalktı. Aynan, kılıftan çıktı. Ayna ve terazi yalan söyler mi?

Ayna ile terazi, kimse incinmesin, utanmasın diye sözünü saklar mı? Ayna ile teraziye yüzlerce yıl hizmet etsen onlar yine doğrucu ve kadri yüce mihenklerdir. Sen benim sırrımı sakla, doğruyu gizle; sen de eksik gösterme, fazla göster, ( diye yalvarsan bile) Onlar sana " Kendini maskara etme ayna, terazi nerede; hile düzen nerede?

Allah, hakikatlerin bizim vasıtamızla anlaşılması için kadrimizi yüceltti. Eğer bu doğruluğumuz olmasaydı ne değerimiz olurdu; iyilerin yüzünü nasıl ağartırdık?" derler. Fakat sen, gönlüne Sina dağındaki Allah tecellisi vurduysa bile yine aynayı koynuna koy!"

Zeyd, " Allah güneşi, ezeli güneş, hiç koltuğa sığar mı? Aslı olmayan şeyleri de yırtar, yakar; koltuğu da. Önünde ne delilik kalır, ne akıllılık!" dedi. Peygamber dedi ki: " Bir parmağını gözünün üstüne koydun mu... dünyayı güneşsiz görürsün.

Bir parmak bile, aya perde oluyor. İşte bu padişahın ayıp örtücülüğüne alamettir. Bir suretle bir nokta ( gibi olan parmak), cihanı örter; bir sürçme de güneşi küsufa uğratır. Dudağını yum, denizin dibine bak. Allah, denizi, insana mahkum etmiştir.

Nitekim selsebil ve Zencebil ırmakları da Allah'ın cennete koyduğu kulların hükmü altındadır. Cennetin dört ırmağı bizim hükmümüzdedir. Fakat bu gücümüzden, kuvvetimizden değil...Allah emriyle böyledir.

Bu ırmaklar, büyücülerin hükümlerine uyan büyüler gibi bizim hükmümüzdedir; onları nereye istersek oraya akıtırız. Bu akıp duran ve gönlün hükmü altında, canın fermanına tabi bulunan iki göz çeşmesi gibi...

Gönül dilerse gözler; zehrin, yılanların bulunduğu tarafa gider; gönül dilerse baktığı şeylerden ibret alır. Gönül dilerse görülen şeylere bakar; gönül dilerse örtülü , gizli şeylere akar. Gönül dilerse, gözleri külliyat tarafına sevk eder; gönül dilerse cüziyatta hapseyler.

Bu beş duygu da ( çeşmelerdeki lüleler, nasıl çeşmeye tabi ise) aynı tarzda gönle tabidir. Onun muradınca ve onun emrine göre iş görür. Gönül ne tarafı işaret ederse beş duygu da eteklerini toplayıp o tarafa gider.

Musa'nın elindeki sopa nasıl Musa'ya tabi ise el, ayak da apaçık gönlün emrine tabidir. Gönül isterse ayak, raksa girer, yahut yavaş yürürken hızlı yürümeye başlar. Gönül isterse el, parmaklarla hesaba girişir, yahut kitap yazar.

El gizli bir elin hükmündedir. O gizli el içerdedir, dışarıya teni dikmiş, kendisine onu vekil etmiştir. Gönül dilerse el, düşmana bir ejderha kesilir. Gönül dilerse sevgiliye yardımcı olur. Gönül dilerse el, yemek için kepçedir, on batmanlık gürz.

Acaba gönül, bunlara ne söylüyor ki? Bu ne şaşılacak vuslat, bu ne gizli sebep! Gönül, acaba Süleyman Mührünü mü ele geçirdi ki bu beş duygunun yollarını istediği gibi işaret etmekte! Beş zahiri duygu dışarıda kolayca onun mahkumu olmuş, beş batıni duyguda içeride onun memuru...

On duygu bunlardan başka yedi endam... Daha da dille söylenmeyecek kadar çok kuvvetler... Gayri sen say. Gönül mademki ululukta sen de bir Süleyman'sın...Parmağındaki saltanat yüzüğüyle perilere, şeytanlara hükmet! Bu saltanatta hileye sapmazsan o üç şeytan, senin parmağından yüzüğü alamaz.

Gayri adın, sanın, bütün dünyayı tutar. Cismin gibi iki cihan senin hükmüne uyar. Fakat şeytan elindeki yüzüğü alırsa padişahlık bitti, bahtın öldü demektir. Allah kulları, eğer iş böyle olursa bundan böyle kıyamete kadar ancak ve ancak " Ah hasretlik!" der, durursunuz. Hadi, tutalım, kendi hileni inkar edersin; canını teraziyle aynadan nasıl kurtaracaksın?"

Lokman efendisinin hizmetinde bulunan köleler arasında hor, hakir görünmekteydi. Efendi rahatça yesin, eğlensin diye kullarını meyve getirmek üzere bağa gönderdi. Lokman, kullar içinde, adeta onlara tabi bir kuldu. İçi manalarla dolu, görünüşü gece gibi kapkaranlıktı.

Köleler topladıkları meyveleri, tamah edip bir iyice yediler. Efendilerine de " Lokman yedi" dediler. Efendi, Lokman'a yüzünü ekşitti, ağır bir tavır takındı. Lokman bunun sebebini araştırıp anlayınca efendisine dargın bir tarzda ağzını açıp.

" Efendi; hain kul, Allah yanında, onun rızasını kazanmış bir kul olmaz. Ey kerem sahibi! Hepimizi imtihan et. Bize fazlasıyla sıcak su içir. Ondan sonra beni büyük bir sahraya çıkar. Sen atlı olarak koş, bizi de yaya olarak koştur. O zaman kötülük yapanı gör, sırları açan Allah'ın işlerini seyret" dedi.

Efendi, kullara saki oldu, sıcak suyu içirdi. Onlarda korkularından içtiler. Sonra onları ovalarda koşturmaya başladı. Kullar aşağı yukarı koşup duruyorlardı. Nihayet iyice yoruldular, kusmaya başladılar. İçtikleri su yedikleri meyvelerin hepsini çıkardı. Lokmanın da gönlü bulandı, o da kustu. Fakat onun karnından halis su geldi.

Lokmanın hikmeti bunu göstermeyi bilirse, varlığın Rabbi olan Allah'ın hikmeti nelere kadir değildir? Kıyamet gününde bütün sırlar çıkacak, bilinip görülecek. Sizin de bilinmesini istemediğiniz sır meydana çıktı. Sıcak suyu içtikleri gibi kendilerini rüsvay edecek sırları tamamı ile açığa vurulmuş oldu.

Taş; ateşle sınanacağı ( ateş içinde parçalanıp yumuşayacağı, eriyebileceği) için kafirler, ateşe atılırlar, onların azabı ateşle olur. O taş gibi gönle biz kaç kereler yumuşak sözler söyledik, fakat öğüt almadı.

Damarda da kötü yara olursa oraya kötü ilaç konur, eşeğin başına köpeğin dişi layıktır. "Habis olan şeyler habisler içindir" hükmü bir hikmettir. Çirkine münasip olan çirkin eştir. Şu halde sen de hangi eşi dilersen yürü, onu al. Allah'ta mahvol, onun sıfatlarını kazan!

Nur istersen nura istidat kazan; Allah'tan uzaklık istersen kendini gör, uzaklaş! Yok, eğer bu harap zindandan kurtulmaya bir yol istersen sevgiliden baş çekme, secde et de yaklaş!

Bu sözün sonu yoktur. Zeyd; kalk, natıka Burak'ını bağla! Söz söyleme kabiliyeti ayıbı açar; gayb perdelerini yırtar. Allah, nice yerlerde gaybı ister. Şu davulcuyu sür, yolu kapa. Atını hızlı sürme, yuları çek. Sıraların gizli kalması, herkesin gizli zannından mesrur olması daha iyi.

Hak kendisinden ümit kesenlerin de bu ibadetten yüz çevirmemelerini istemektedir; Onlar da bir ümide kapılsınlar, birkaç gün o ümidin maiyetinde koşup dursunlar; Allah'ın merhameti herkese şamil olduğundan diler ki o rahmet, herkesi aydınlatsın.

Her bey, heresir, ümit ve korkuyla Allah'tan çekinsin. Bu ümit ve korku: herkes bu perdenin ardında beslenip yetişsin diye perde ardına girmiştir. Ümit ve korku perdesini yırttın mı... Gayb, bütün şaşaasıyla ortaya çıkar.

Bir genç dere kıyısında balık tutan birisini görüp, "Bu balıkçı Süleyman olmalı" diye zanna düştü. Süleyman'sa neden yalnız ve gizlenmiş; değilse nasıl oluyor da bu derece Süleyman'a benziyor?"

Süleyman tekrar müstakil bir padişah oluncaya kadar gönlünde bu şüphe vardı. Dev onun tahtından, diyarından yıkılıp gitti; baht kılıcı, o şeytanın kanını döktü. Yine yüzüğünü parmağına taktı dev ve peri askerlerini yine başına topladı.

Halk, seyretmek için tapuya geldiler, düşünceye kapılmış olan genç de onların arasına katılıp huzura vardı. Süleyman'ın parmağında yüzüğü görünce düşüncesi, kuruntusu tamamı ile geçti.

Vehim, işin gizli, kapalı olduğu zamandadır. Bu araştırma görünmeyen şey içindir. Ortada olmayan şeyin kuruntusu, büyüdükçe büyür. Fakat gaypta olana şey, meydana çıktı mı, kuruntu geçer.

Gerçi bir şeyin hakikatini izhar etmek esasen kemaldir ve canları kuruntudan kurtarır; Fakat gayba imanın, görünen şeye inanmaya nispetle bire yüz fazileti vardır. Bunu iyice bil de şüphe ve tereddütten kurtul! Nurlu gökyüzü yağışsız olmaz ama kara yeryüzü de nebatatı yetiştirmeden vazgeçmez.

Bana gayba iman edenler gerek... Onun için bu fani konağın penceresini örttüm. Nasıl izhar eder de gökleri yarar, açarım; eğer hakikatleri meydana korsam, nasıl " Bunda bir ayıp, bir noksan gördün mü?" diyebilirim?

Bu karanlıkta arayıp taradıkça herkes, yüzünü bir tarafa çevirir; İşler bir zaman aksine gider; hırsız, polisi dar ağacına sürükler... Böylece bir nice sultan, bir nice yüce himmetli, bir müddet kendi kuluna kul olur.

Kul, efendisinin huzurunda değilken de kulluğunu korur, itaatten çıkmazsa bu kulluk iyi ve hoş bir kulluktur. Bu padişahın önünde onu öğen kişi nerede, padişah yokken bile ondan utanıp çekinen nerede.

Memleket ucunda, padişahtan saltanat sayesinden uzak bir kale dizdarı; Kaleyi düşmanlardan korur, orasını sayısız mal ve para verse bile satmaz, Padişah orada değilken, hudut boylarında, padişahın huzurundaymış gibi vefakarlıkta bulunursa; O dizdar; elbette padişahın yanında, huzurunda bulunan ve can feda eden kişilerden daha değerlidir.

Şu halde yarı zerre miktarı, fakat gaibane emir tutmak; emredicinin huzurunda kulluk etmek ve emrine uymaktan yüz binlerce defa üstündür. Kulluk ve iman, şimdi makbuldür. Fakat ölümden sonra her şey meydana çıkınca inanmak, bir işe yaramaz.

Hakikatın kapalı, örtülü olması ve gayba inanmak daha iyi, daha makbul olunca ağzın kapalı, dudağın yumuk olması elbette iyidir. Kardeş, sözden el çek ki bizzat Allah, sende Ledün ilmini meydana çıkarsın. Güneşin varlığına delil kendisi yeter. Allah'tan daha ulu şahit kimdir?

Hayır... söyleyeceğim çünkü Kuran'da şahadet hususunda hep beraberce Allah da anılmıştır, melek de alimler de. Allah da şahadet eder, melekler de, bilgili kişiler de: Şüphe yok ki Rabb, ancak daimi Allah'tır...

Hak, şahadet edince melek kim oluyor ki şahadette Allah ile müşterek olsun! Çünkü ziyaya tahammül edemeyen zavallı gözlerle biçare gönüllerin güneşin nuruna ve güneşe takatleri yoktur. Bu çeşit gözler, böyle gönüller, yarasaya benzerler. Yarasa güneşin ışığına, güneşin hararetine tahammül edemez, ümidini keser ( güneşten mahrum kalır)

Gökyüzünde cilve eden güneşe şahadette, melekleri de bize dost, bize eş bil! " Biz o tek güneşten nurlandık, güneşin halifesi gibi zayıfları nurlandık" diye şahadet ederler. Her melek; yeni ay, yahut üç günlük ay, yahut da dolunay gibi kemal, nur ve kudret sahibidir.

O şule; üçer, dörder kanatlı meleklerin her birine, mertebelerine göre vurmakta, onları nurlandırmaktadır. Meleklerin kanatları insanların akıl kanatlarına benzer. İnsanların akılları arasında da çok fark vardır. İyilikte olsun, kötülükte olsun her insana kendisine benzer bir melek arkadaştır. Gözü tahammül edemediği için çipile, yıldız ışık verir, o da bu suretle yol bulur.

Peygamber " Sahabem yıldızlar gibi yola gidenlere ışık, şeytanlara taştır" dedi. Herkes uzaktan görebilseydi gökyüzündeki güneşle nurlanırdı. Ve ey aşağılık kişi, güneşin nuruna delalet etmek üzere yıldıza ne luzum kalırdı?

Ay; buluta, toprağa ve gölge der ki: "Ben de sizin gibi insanım. Ancak bana vahiy geliyor. Ben de yaratılışta sizin gibi karanlıktım. Fakat vahiy güneşi, bana böyle bir nur verdi. Güneşlere nispetle biraz karanlığım, fakat insanların karanlıklarına nispetle nurluyum. Tahammül edebilesin diye nurum zayıf. Çünkü sen parlak güneşin eri değilsin

Balla sirkeden meydana gelen sirkengebin gibi ben de nurlu zulmetten meydana geldim ve bu suretle kalp hastalığına yol buldum, faydalı oldum. Hasta adam hastalıktan kurtulunca sirkeyi bırak bal yiye gör."

Gönül tahtı, heva ve hevesten arındı; gönülde "Er Rahmanu alel arşisteva" sırrı zuhur etti. Bundan sonra Hak, gönle vasıtasız hükmeder. Çünkü gönül bu rabıtayı buldu. Bu sözün de sonu yoktur. Zeyd nerede? Ona rüsvay olmak iyi değildir, diyeyim!

Artık Zeyd'i bulamazsın, o kaçtı; kapı yanındaki son saftan fırladı, papuçlarını bile bıraktı! Sen kim oluyorsun? Zeyd bile, üstüne güneş vurmuş yıldız gibi kendisini kaybetti, bulamadı! Ondan ne bir nakış bulabilirsin, ne bir nişan... Hatta ne de saman uğrusu yoluna gidebilmek için bir saman çöpü!

Duygularımızla sonu gelmeyen sözümüz, sultanımızın bilgi nurunda mahvoldu. (Bu mazhariyete erenlerin) duygularıyla akılları iç alemde "Ledeyna Muhdarun" denizinde dalgalanmakta, dalga dalga üstüne, çoşup durmaktadır.

Fakat gece olunca gene teklif ve icazet vakti gelir; gizlenmiş yıldızlar işlerine, güçlerine koyulurlar. Allah akılsızların akıllarını kulaklarında halka halka küpeler olduğu halde geri verir. Hepsi hamdüsena ederek ayaklarını vurur, ellerini çırpar, nazlı nazlı "Rabbimiz bizi dirilttin bize hayat verdin" derler.

O çürümüş deriler, dökülmüş kemikler, yerden tozlar koparan atlılar kesilir; Kıyamet günü, şükrederek, yahut kafir olarak yokluktan varlığa hamle ederler. Niçin başını çevirir, görmezlikten gelirsin? Önce yoklukta da böyle baş çevirmemiş miydin?

"Beni nerede yerimden tedirgin edecek? Deyip yoklukta da böyle ayağını diremiştin. Allah'ın sun'u; görmüyor musun? Nasıl seni alnındaki perçemden tutup çekerek: Evvelce hatırı hayalinde olmayan bu çeşit hallere uğrattı. O yokluk da daima Allah'a kuldur. Ey dev kulluk et. Süleyman diridir!

Dev havuzlar gibi kaseler yapmakta; kudreti yok ki bu işi yapmaktan vazgeçsin, yahut emredene bir cevap versin! Bir kendine bak, yok olmaktan nasıl titreyip durmaktasın? Yokluğu da aynen böyle tir,tir titrer bil! Dünya mansıplarını elde etsen bile yine kaybetme korkusundan canın çıkar.

En güzel olan (Güzeller güzeli ) Allah'ın aşkından başka ne varsa can çekişmeden ibarettir, hatta şeker yemek bile! Can çekişme nedir? Ölüme yaklaşmak, abıhayatı elde edememek. Halkın iki gözü de toprağa ve ölüme saplanmıştır. Abıhayat var mı, yok mu, bunda yüz türlü şüpheler var.

Sen cehdet de bu yüz şüphen de sana düşsün. Geceleyin yürü ,yol al... Uyudun mu gece gitti gider! O gündüzü geceleyin ara; karanlıkları yakan o aklı, kendine kılavuz yap! Kötü renkli gecede çok iyilikler vardır. Abıhayat, karanlıkların eşidir, karanlıktadır.

Böyle yüzlerce gaflet tohumunu ekip durdukça başını uykudan kaldırabilir misiniz? Ölü uyku, ölü lokmaya dost oldu; efendi uyudu, geceleyin iş gören hırsız da hazırlığa koyuldu. Senin düşmanın kimlerdir? Bilmiyorsun.

Ateşten yaratılanlar, topraktan yaratılmışların varlığına düşmandır. Ateş suyun ve oğullarının düşmanıdır. Nitekim su da ateşin canına düşmandır. Suyun ve çocuklarının düşmanı olduğundan su da ateşi öldürür, söndürür. Bütün bunlardan sonra ( şunu da bil ki) bu ateş, şehvet ateşidir, günahın suçun aslı ondadır. Dış alemdeki ateşi su söndürür. Fakat şehvet ateşi kıyamete kadar sürüp gider. Şehvet ateşi, su ile sakin olmaz. Çünkü azap ve elem bakımından cehennem tabiatlıdır.

Şehvet ateşine ne çare var? Din nuru. Müminler ;nurunuz kafirlerin ateşini söndürdü. Bu ateşi ne söndürür? Allah nuru. Bu hususta İbrahim'in nurunu kendine usta yap. Ki öd ağacına benzeyen bu cismin, Nemrut gibi olan nefis ateşinden kurtulsun!

Şehvet ateşi yanmakla eksilip bitmez. Yanmakla güzelce eksilir, nihayet yok olur. Bir ateşe odun attıkça o ateş nereden sönecek? Fakat odun atmazsan söner. Çünkü bu çekinme ateşe su serper. Yüzüne, kalplerin haramdan çekinmesinden kızıllık süren kişinin güzel yüzü, hiç ateşten kararır mı?

Ömer'in zamanında bir yangın oldu. Ateş, taşları bile kuru ağaç gibi yakmaktaydı. Yapıları, evleri yakmağa, hatta kuşların kanatlarını ve yuvalarını bile tutuşturmağa başladı. Alevler şehrin yarısını sardı. Su bile ondan korkmakta, şaşırmaktaydı!

Akıllı kişiler, ateşe kovalarla su ve sirke döküyorlar. Yangın inada gelip alevini artırıyordu. Ona Allah yardım etmekteydi.

Halk Ömer'e yüz tuttular, koşa koşa gidip "Yangınımız suyla sönmüyor?" dediler. Ömer "O yangın, Allah alametlerindendir. Sizin hasislik ateşinizden bir şuledir. Suyu bırakın yoksullara ekmek dağıtın. Eğer bana tabi iseniz hasisliği terk edin" dedi.

Halk, Ömer'e " Bizim kapılarımız açık. Cömert kişileriz, mürüvvet ehliyiz, dediler. Ömer dedi ki: " Siz, adet olduğu için yoksullara ekmek verdiniz, Allah için eli açık olmadınız. Öğünmek, görünmek, nazlanmak için cömertlik etmektesiniz; korkudan. Allah'tan çekinmeden, ona niyaz etme yüzünden değil!"

Mal tohumdur, her çorak yere ekmek; kılıcı her yol vurucunun eline verme! Din ehlini kin ehlinden ayırt et; Hakla oturanı ara, onunla otur! Herkes, kendi kavmine ( meşrebine uygun kimselere) cömertlik gösterip mal, mülk verir, Nadan kişi de bu suretle bir iş yaptım sanır.

MEVLANA
MESNEVİ
1.CİLT

DUYGUSAL UNUTMA

Aralık 25, 2008 0
DUYGUSAL UNUTMA

Nefreti aşmanın tek yolu var: Affetmek. Başkalarını affettiğimizde özgürleşiriz.

Nefret yaşamdan zevk almamızı, insanların güzel yanlarını görmemizi engeller. Hiç kimse saf iyi ya da saf kötü değildir. Salt kötülükleri görmek bir süre sonra şüphe, depresyon ve umutsuzluk denizinde boğar insanı. Nefret dolu bir yaşam umutsuz bir yaşamdır. Affetmek insanı derinleştirir. Affetmek için, insanın ruhsal ve zihinsel olarak kendisini hazır hissetmesi gerekir. Çünkü affetmek bir seçimdir. Kimsenin zorlamasıyla affetmek mümkün değildir. Affetmek bir süreçtir. Birdenbire affedilişler bile bir sürecin ürünüdür. Affetmeyi seçtiğinizde kimse size borçlanmayacaktır. Yani koşullu affetme yoktur. Diğer insanın da sizi affetmesini, değişmesini veya sizin istediğiniz gibi olmasını beklemeyin. Affetmek bir seçimdir. Amacı sizin rahatlamanızdır, sizin özgürleşmenizdir. Nefret duyduğunuz kişinin yaşıyor yada ölmüş olması sizin affetme sürecinde duyduğunuz acıların yoğunluğunda bir farklılık yaratmayacaktır. O acılar sizin acılarınız. Affetmek kolay değildir. Fakat özgürleşmek için gereklidir. Çoğu insan affetmenin nefret ettiği kişiyi suçsuz ya da haklı bulduğu anlamına geleceğini sanır. Oysa affetmek, geçmişteki anıların boyunduruğundan kurtulmak, yaşamımızı kontrol altında tutmasına son vermek demektir.
Affetmek, o kişiyi sevmek değil. Affetmek, o kişiyle konuşmak zorunda olmak değil. Affetmek, o kişiyle ilişkiyi sürdürmek değil. Affetmek, o kişinin beklentileri doğrultusunda davranmak değil. Affetmek o kişiyi kucaklamak değil. Affetmek o kişiyi suçsuz bulmak değil. Affetmek o kişiyi haklı bulmak değil. Affetmek o kişinin vermiş olduğu zararları telafi etmek için çaba göstermemek değil. Affetmek kırgınlığın, küskünlüğün, nefretin hapishanesinden özgürlüğe kavuşmaktır. Affetmek, artık acıyı hissetmemektir. Yapılanları zihinsel olarak unutmak zaten mümkün değildir. "DUYGUSAL UNUTMA" affetmenin diğer adıdır.


Alıntıdır…

GÖRMEK VE HİSSETMEK

Aralık 25, 2008 0
GÖRMEK VE HİSSETMEK

Genç kadın cıvıl cıvıl çocukların, koşup oynadığı, eğlenceli çığlıklar attığı bir parka yaklaştı usul usul. Bu eğlenceli çığlıklar onun hayal kırıklıyla dolu yaşantısında hiçbir anlam ifade etmiyordu. Yinede birşeyler okuyup vakit geçirmek maksadıyla oturdu bir banka.
Yaşadığı günün öncekilerden farksız, renksiz ve umutsuz olduğunu düşündüğü bir anda; küçük bir çocuk yaklaşıverdi yanına. Elinde bir çiçekle ansızın giriverdi düşleriyle gerçekler arasına. Başı önünde idi küçük çocuğun, "Bak ne buldum" dedi heyecanla. Umursamaz ve küçümseyen tavırla şöyle bir göz attı çocuğa.
Küçücük elleri arasında yaprakları yıpranmış, ya yağmur almamış ya da yeteri kadar ışık, solgun bir çiçekle bekliyordu başucunda.
Sahte bir gülüş fırlattı çocuğa, ölmüş çiçeğini de alıp bir an önce başından gitmesi tek dileği. Gitmek şöyle dursun iyice yerleşmişti çocuk kadının oturduğu banka. Çiçeği yaklaştırdı burnuna "Kokusuda güzel, kendisi de, bu yüzden kopardım onu, sizin için." deyiverdi bir anda.
Çiçek ne parlak kırmızı, ne de canlı ışıltılı görünmüyordu. Yine de alması gerektiğini düşündü çiçeği, yoksa gitmeyeckti bu küçük afacan başından. "Tam da istediğim gibi" dedi sevinmiş görünmeye çalışarak.
Çocuk çiçeği eline vermek yerine, nedeni olmadan havada tutmuştu öylece. İşte o zaman, o an farkına varmıştı çiçeği tutan çocuğun gözleriyle göremediğinin.
Boğazına bir şeyler düğümlenmişti. Göz yaşları engel tanımıyordu artık. Küçük çocuğa zorlukla "Dünyanın en güzel çiçeğini bana getirdiğin için teşekkür ederim." diyebildi ancak.
Küçük çocuk o mutsuz, karamsar kadına neler kazandırdığının farkında bile olmadan "Önemli değil" dedi ve tekrar karıştı arkadaşlarının oyununa neşe içinde.
Kadın oturup kaldı. Bu küçük çocuğun görmeyi nasıl başardığını düşündü öylece.
Eski bir söğüt ağacının salkım saçak dalları altında, kendisine acıyarak oturan bu kadının acı çektiğini nasıl hissetmişti? Belki de o küçücük yüreği ile görüyordu dünyayı. Bu küçük yürek ona öğretmişti hayattan tat almayı, güzellikleri keşfetmeyi. Sorun dünyada yaşananlarda değil, kendisindeydi. Güzellikleri görmeyi kendisi reddetmişti çoğu zaman. Bu küçük çocuk öğretmişti ona, taktir etmeyi hayatın her saniyesini.
Dünyası değişmişti yaşanan dakikalar içerisinde. Solmuş çiçeğin bütün kokusunu içine sindirirken; O an gülümseyerek baktı küçük çocuk, elindeki çiçekle yaklaşıyordu hayatını değiştirmek üzere yaşlı bir adama


Alıntıdır…

GERÇEK ASK

Aralık 25, 2008 0
GERÇEK ASK

Ey dostlar! Bu hikayeyi dinleyiniz. Hakikatte o bizim bu günkü halimizdir
Bundan evvelki bir zamanda bir padisah vardi. O hem dünya, hem din saltanatina malikti. Padisah, bir
gün hususi adamlari ile av için hayvana binmis, giderken ana caddede bir halayik gördü. O halayigin kölesi
oldu. Can kusu kafeste çirpinmaya basladi. Mal verdi o halayigi satin aldi.Onu alip arzusuna nail oldu.
Fakat kazara o halayik hastalandi.
Birisinin esegi varmis, fakat palani yokmus. Palani ele geçirmis, bu sefer esegi kurt kapmis. Birisinin ibrigi
varmis, fakat suyu elde edememis. Suyu bulunca da ibrik kirilmis!
Padisah sagdan, soldan hekimler topladi. Dedi ki: Ikimizin hayati da sizin elinizdedir. Benim hayatim bir
sey degil, asil canimin cani odur. Ben dertliyim, hastayim, dermanim o .Kim benim canima derman ederse
benim hazinemi, incimi ve mercanimi ( atiye ve ihsanimi) o aldi (demektir).
Hepsi birden dediler ki: Canimiz feda edelim. Beraberce düsünüp beraberce tedavi edelim. Bizim her
birimiz bir alem Mesih'idir, elimizde her hastaliga bir ilaç vardir.
Kibirlerinden Allah isterse (insaallah ) demediler. Allah da onlara insanlarin acizligini gösterdi.Insaallah
sözünü terk ettiklerini söylemeden maksadim, insanlarin yürek katiligini ve magrurlugunu söylemektir.
Yoksa arizi bir halet olan insaallah'i söylemeyi unuttuklarini anlatmak degildir. Hey gidi nice insaallahi
diliyle söylemeyen vardir ki cani insaallah la es olmustur.
Ilaç ve tedavi nevinden her ne yapildi ise hastalik artti maksat da hasil olmadi.O halayikcagiz, hastaliktan
kil gibi olunca padisahin kanli göz yasi irmaga döndü. Kazara sirkengübin safrayi arttirdi. Badem yagi da
kuruluk tesirini göstermeye basladi. Karahelileyle kabiz oldu, ferahligi gitti; su, neft gibi atese yardim etti.
Padisah, hekimlerin aciz kaldiklarini görünce yalinayak mescide kostu.Mescide gidip mihrap tarafina
yöneldi. Secde yeri göz yasindan sirsiklam oldu.Yokluk istigrakindan kendisine gelince agzini açti, hos bir
tarzda medhü senaya basladi:
En az bahsisi dünya mülkü olan Tanrim! Ben ne söyleyeyim? Zaten sen gizlileri bilirsin.Ey daima dilegimize
penah olan Tanri! Biz bu sefer de yolu yanildik.Ama sen Ben gerçi senin gizledigin seyleri bilirim. Fakat
sen, yine onlari meydana dök dedin.
Padisah, ta can evinden cosunca bagislama denizi de cosmaya basladi.Aglama esnasinda uykuya daldi.
Rüyasinda bir pir göründü.
Dedi ki: Ey padisah, müjde; dileklerin kabul oldu. Yarin bir yabanci gelirse o, bizdendir.O gelen hazik
hekimdir. Onu dogru bil, çünkü o emin ve gerçek erenlerdendir.Ilacinda kati sihri gör, mizacinda da Hak
kudretini müsahede et.
Vade zamani gelip gündüz olunca... günes dogudan görünüp yildizlari yakinca:Rüyada kendine
gösterdikleri zati görmek için pencerede bekliyordu.Bir de gördü ki, faziletli, fevkalade hünerli, bilgili bir
kimse, gölge ortasinda bir günes;Uzaktan hilal gibi erismekte, yok oldugu halde hayal seklinde var gibi
görünmekte.

Ruhumuzda da hayal, yok gibidir. Sen bütün bir cihani hayal üzere yürür gör!Onlarin baslari da, savaslari
da hayale müstenittir. Ögünmeleri de, utanmalari da bir hayalden ötürüdür.Evliyanin tuzagi olan o hayaller,
Tanri bahçelerindeki ay çehrelilerin akisleridir.
Padisahin rüyada gördügü hayal de o misafir pirin çehresinde görünüp duruyordu.Padisah bizzat
abeyincilerin yerine kostu, o gaipten gelen konugun huzuruna vardi.Her ikisi de asinalik (yüzgeçlik)
ögrenmis bir tek denizdi, her ikisi de dikilmeksizin birbirine dikilmis, baglanmislardi.
Padisah: Benim asil sevgilim sensin, o degil. Fakat dünyada is isten çikar.Ey aziz, sen bana Mustafa'sin.
Ben de sana Ömer gibiyim. Senin hizmetin ugrunda belime gayret kemerini bagladim dedi.
Tanri'dan edebe muvaffak olmayi dileyelim. Edebi olmayan kimse Tanri'nin lütfundan mahrumdur.Edebi
olmayan yalniz kendine kötülük etmis olmaz. Belki bütün dünyayi atese vermis olur.
Alisverissiz, dedikodusuz Tanri sofrasi gökten iniyordu.Musa kavmi içinde birkaç kimse terbiyesizce hani
sarimsak, mercimek dediler.Ondan sonra gökyüzünün sofrasi, ekmegi kesildi; ekme, bel belleme, orak
sallama kaldi.Sonra Isa sefaat edince Hak, yemek sofrasi ve tabaklarla ganimetler gönderdi.Yine
küstahlar edebi terk ederek sofradan yemek artigini asirdilar.
Isa bunlara yalvardi. Bu devamlidir, yeryüzünden kalkmaz.Bir ulu kisinin sofrasi basinda kötü zanna
düsmek ve harislik etmek küfürdür dedi.O rahmet kapisi, hirslarindan dolayi bu görmedik dilencilerin
yüzlerine kapandi.Zekat verilmeyince yagmur bulutu gelmez zinadan dolayi da etrafa veba yayilir.Içine
kasavetten, gussadan ne gelirse korkusuzluktan ve küstahliktan gelir.
Kim dost yolunda pervasizlik ederse erlerin yolunu vurucudur, namert odur.Edepten dolayi bu felek nura
gark olmustur: Yine edepten dolayi melekler masum ve tertemiz olmuslardir.Günesin tutulmasi, küstahlik
yüzündendir. Bir melek olan Azazil de yine küstahlik yüzünden kapidan sürülmüstür.
Kollarini açip onu kucakladi, ask gibi gönlüne aldi, caninin için çekti.Elini, alnini öpmege, oturdu yeri,
geldigi yolu sormaya basladi.Sora sora odanin baskösesine kadar çekti ve dedi ki: Nihayet sabirla bir
define buldum.
Ey vuslati, her sualin cevabi! Senin yüzünden nisligin anahtaridir sözünün manasi, Ey vuslati, her sualin
cevabi! Senin yüzünden müskül, konusmaksizin, dedikodusuz hallolur gider.Sen, gönlümüzde, onlarin
tercümanisin, her ayagi çamura batanin elini tutan sensin.
Ey seçilmis,ey Tanri'dan razi olmus ve Tanri rizasini kazanmis kisi, merhaba! Sen kaybolursan hemen
kaza gelir, feza daralir.Sen, kavmin ulususun, sana müstak olmayan, seni arzulamayan bayagilasmistir.
Bundan vazgeçmezse...O agirlama, o hal hatir sorma meclisi geçince o zatin elini tutup hareme götürdü.
Padisah, hastayi ve hastaligini anlatip sonra onu hastanin yanina götürdü.Hekim, hastanin yüzünü görüp,
nabzini sayip, idrarini muayene etti. Hastaliginin arazini ve sebeplerini de dinledi.
Dedi ki: Öbür hekimlerin çesitli tedavileri, tamir degil; büsbütün harap etmisler. Onlar, iç ahvalinden
haberdar degildirler. Körlüklerinden hepsinin akli disarida. Hekim, hastaligi gördü, gizli sey ona açildi.
Fakat onu gizledi ve sultana söylemedi. Hastaligi safra ve sevdadan degildi.
Her odunun kokusu dumanindan meydana çikar. Inlemesinden gördü ki, o gönül hastasidir. Vücudu
afiyettedir ama o, gönüle tutulmustur. Asiklik gönül iniltisinden belli olur, hiçbir hastalik gönül hastaligi gibi
degildir.
Asigin hastaligi bütün hastaliklardan ayridir. Ask, tanri sirlarinin usturlabidir. Asiklik ister cihetten olsun,
ister bu cihetten... akibet bizim için o tarafa kilavuzdur. Aski serh etmek ve anlatmak için ne söylersem
söyliyeyim... asil aska gelince o sözlerden mahcup olurum. Dilin tefsiri gerçi pek aydinlaticidir, fakat dile
düsmeyen ask daha aydindir. Çünkü kalem, yazmada kosup durmaktadir, ama ask bahsine gelince;
çatlar, aciz kalir. Askin serhinde akil, çamura saplanmis esek gibi yatti kaldi. Aski , asikligi yine ask serh
etti.
Günesin vucuduna delil, yine günestir. Sana delil lazim ise günesten yüz çevirme. Gerçi gölgede günesin
varligindan bir nisan verir, fakat asil günes her an can nuru bahseyler. Gölge sana gece misali gibi uyku
getirir. Ama günes doguverince ay yarilir (nuru görünmez olur). Zaten cihanda günes gibi misli bulunmaz
bir sey yoktur. Baki olan can günesi öyle bir günestir ki, asla gurub etmez.
Günes gerçi tektir, fakat onun mislini tasvir etmek mümkündür. Ama kendisinden esir olan günes, öyle bir
günestir ki, ona zihinde de, disarida da benzer olamaz. Nerede tasavvurda onun sigacagi bir yer ki misli
tasvir edilebilsin!
Semseddin'in sözü gelince dördüncü kat gögün günesi basini çekti, gizlendi. Onun adi anilinca
ihsanlarindan bir remzi anlatmak vacip oldu.Can su anda etegimi çekiyor. Yusuf'un gömleginden koku
almis! Yillarca süren sohbet hakki için o güzel hallerden tekrar bir hali söyle, anlat. Ki yer, gök gülsün,
sevinsin. Akil, ruh ve göz de yüz derece daha fazla sevince, neseye dalsin (diyor). Beni külfete sokma,
çünkü ben simdi yokluktayim. Zihnim durakladi onu görmekten acizim. Ayik olmayan kisinin her söyledigi
söz... dilerse tefekküre düssün, dilerse haddinden fazla zarafet satmaya kalkissin... yarasir söz degildir.
Esi bulunmayan o sevgilinin vasfina dair ne söyleyeyim ki bir damarim bile ayik degil! Bu ayriligin, bu ciger
kaninin serhini simdi geç, baska bir zamana kadar bunu birak!
(Can) dedi ki: Beni doyur, çünkü ben açim. Çabuk ol çünkü vakit keskin bir kiliçtir. Ey yoldas, ey
arkadas! Sufi, vakit ogludur (bulundugu vaktin iktizasina göre is görür). Yarin demek yol sartlarindan
degildir. Sen yoksa sufi bir er degilmisin? Vara veresiyeden yokluk gelir.
Ona dedim ki: Sevgilinin sirlarini gizli kapakli geçmek daha hostur. Sen, artik hikayelere kulak ver, isi
onlardan anla! Dilbere ait sirlarin, baskalarina ait sözler içinde söylenmesi daha hostur. O, Bunu apaçik
söyle ki dini açik olarak anmak, gizli anmaktan iyidir. Perdeyi kaldir ve açikça söyle ki ben, güzelle
gömlekli olarak yatmam dedi.
Dedim ki: O apaçik soyunur, çirilçiplak bir hale gelirse ne sen kalirsin,ne kucagin kalir, ne belin! Iste ama
derecesine göre iste; bir otun bir dagi çekmeye kudreti yoktur.
Bu alemi aydinlatan günes, bir parçacik yaklasti mi, her sey yandi gitti! Fitneyi, kargasaligi ve kan
dökücülügü arastirma, Sems-i Tebrizi'den bundan fazla bahsetme. Bunun sonu yoktur; sen yine hikayeye
basla, onu tamamlamana bak.
(Hekim) dedi ki: Ey padisah, evi halvet et, yakini da uzaklastir.Köseden , bucaktan kimse kulak
vermesinde ben bu cariyecikten bir seyler sorayim.
Oda bosaltildi, Hekim ile hastadan baska kimsecikler kalmadi. Hekim tatlilikla yumusak yumusak dedi ki:
Memleketin neresi? Çünkü her memleket halkinin ilaci baska baskadir. O memlekette akrabandan kimler
var? Kime yakinsiniz; neye baglisiniz? Elini kizin nabzina koyup birer birer felekten çektigi cevir ve
mesakkati soruyordu.
Bir adamin ayagina diken batinca ayagini dizi üstüne kor. Igne ucu ile diken basini arar durur, bulamazsa
orasini dudagi ile islatir. Ayaga batan dikeni bulmak bu derece müskül olursa, yürege batan diken nicedir?
Cevabini sen ver! Her çer çöp (mesabesinde olan,) gönül dikenini göreydi gamlar, kederler; herkese el
uzatabilir miydi?
Bir kisi, esegin kuyrugu altina diken kor. Esek onu oradan çikarmasini bilmez, boyuna çifte atar. Ziplar,
zipladikça da diken daha kuvvetli batar. Dikeni çikarmak için akilli bir adam lazim. Esek, dikeni
çikarabilmek için can acisi ile çifte atar durur ve yüz yerini daha yaralar. O diken çikaran hekim üstaddi .
Halayigin her tarafina elini koyup muayene ediyordu. Halayiktan hikaye yolu ile dostlarin ahvalini
sormakta idi. Kiz, bütün sirlarini hekime açikça söylemekte, kendi duragindan, efendilerinden, sehrinden
ve sehrinin disindan bahsetmekteydi.
Hekim kizin anlatmasina kulak vermekte, nabzina ve nabzinin atmasina dikkat etmekte idi. Nabzi kimin
adi anilinca atarsa cihanda gönlünün istedigi odur(diyordu). Memleketinde ki dostlarini saydi, döktü.
Ondan sonra diger bir memleketi andi. Memleketinden çikinca en evvel hangi memlekette bulundun?dedi.
Kiz bir sehrin adini söyleyip geçti. Fakat yüzünün rengi nabzinin atmasi baskalasmadi.Efendileri ve
sehirleri birer birer saydi;o yerleri, yurtlari, oralarda geçirdigi zamanlari, tuz, ekmek yedigi kisileri tekrar
tekrar söyledi.Sehir sehir, ev ev saydi döktü, kizin ne damari oynadi, ne çehresi sarardi.
Hekim seker gibi Semerkand sehrini soruncaya kadar kizin nabzi tabii haldeydi fazla
atmiyordu.Semerkand'i sorunca nabzi atti, çehresi kizardi, sarardi. Çünkü o, Semerkad'li bir kuyumcudan
ayrilmisti.O hekim, hastadan bu sirri elde edip o dert ve belanin aslina erisince:Onun semti hangi
mahallede? diye sordu. Kiz, Köprü basinda, Gatfer mahallesinde dedi.
Hekim, Hastaliginin ne oldugunu hemen anladim. Seni tedavi hususunda sihirler gösterecegim;Sevin, ilisik
etme, emin ol ki yagmur çimenlere ne yaparsa ben de sana onu yapacagim;Ben, senin gamini
çekmekteyim, sen gam yeme; ben sana yüz babadan daha sefkatliyim;Aman, sakin ha, bu sirri kimseye
söyleme; padisah senden bunu ne kadar sorup sorustursa yine sakla;Sirlarin gönülde gizli kalirsa o
muradin çabucak hasil olur;dedi.
Peygamber demistir ki: Her kim sirrini saklar ise çabucak muradina erisir. Tohum toprak içinde gizlenince,
onun gizlenmesi, bahçenin yesillenmesi ile neticelenir. Altin ve gümüs gizli olmasalardi... madende nasil
musaffa olurlar, nasil altin ve gümüs haline gelirlerdi? O hekimin vaadleri ve lütuflari hastayi korkudan emin
etti. Hakiki olan vaadleri gönül kabul eder, içten gelmeyen vaadler ise insani istiraba sokar. Kerem ehlinin
vaadleri akip duran, eseri daima görünen hazinedir. Ehil olmayanlarin, kerem sahibi bulunmayanlarin
vaadleri ise gönül azabidir.
Ondan sonra hekim, kalkip padisahin huzuruna gitti.; padisahi bu meseleden birazcik haberdar etti. Dedi
ki: Çare sundan ibaret: bu derdin iyilesmesi için o adami getirelim. Kuyumcuyu o uzak sehirden çagir, onu
altinla, elbise ile aldat. Padisah, hekimden bu sözü duyunca nasihatini, candan gönülden kabul etti. O
tarafa ehliyetli, kifayetli, adil bir iki kisiyi elçi olarak gönderdi.
O iki bey, kuyumcuya padisahtan mustucu olarak Semerkand'e kadar geldiler. Dediler ki: Ey lütuf sahibi
üstad, ey marifette kamil kisi! Ögülmen sehirlere yayilmistir. Iste filan padisah, kuyumcubasilik için seni
seçti. Zira (bu iste) pek büyüksün, pek kamilsin. Simdilik su elbiseyi, altin ve gümüsü al da gelince de
padisahin havassindan ve nedimlerinden olursun.
Adam çok mali, çok parayi görünce gururlandi, sehirden çoluk çocuktan ayrildi. Adam neseli bir halde
yola düstü. Haberi yoktu ki padisah canina kastetmisti. Arap atina binip sevinçle kosturdu, kendi kaninin
diyetini elbise sandi.
Ey yüzlerce razilikla sefere düsen ve bizzat kendi ayagi ile kötü bir kazaya giden. Hayalinde mülk, seref ve
ululuk. Fakat Azrail Git evet, muradina erisirsin demekte!
O garip kisi yoldan gelince, hekim onu padisahin huzuruna götürdü; Güzellik mumunun basi ucunda
yakilmasi için onu, padisahin yanina izzet ve ikramla iletti.
Padisah onu görünce pek agirladi, altin hazinesini ona teslim etti. Sonra hekim dedi ki: Ey büyük sultan o
cariyecigi bu tacire ver ki visali ile iyilessin, visalinin suyu o atesi gidersin.
Padisah, o ay yüzlüyü kuyumcuya bahsetti, o iki sohbet müstakini birbirine çift etti. Alti ay kadar murat
alip murat verdiler. Bu suretle o kiz da tamamen iyilesti.
Ondan sonra hekim, kuyumcuya bir serbet yapti, kuyumcu içti, kizin karsisin da erimeye basladi. Hastalik
yüzünden kuyumcunun güzelligi kalmayinca kizin cani, onun derdinden azat oldu, ondan vazgeçti.
Kuyumcu, çirkinlesip hastalaninca kizin gönlüde yavas yavas ondan sogudu.
Ancak zahiri güzellige ait bulunan asklar ask degildir. Onlar nihayet bir ar olur. Keske kuyumcu bastan
basa ayip ve ar olsaydi, tamami ile çirkin bulunsaydi da basina bu kötü hal gelmeseydi! Kuyumcunun
gözünden irmak gibi kanlar akti, yüzü canina düsman kesildi.
Tavus kusunun kanadi, kendisine düsmandir. Nice padisahlar vardir ki kuvvet ve azametleri helaklerine
sebep olmustur.
Kuyumcu,Ben o ahuyum ki göbegimin miskinden dolayi bu avci, benim saf kanimi dökmüstür. Ah ben o
sahra tilkisiyim ki postum için beni tuzaga düsürüp tuttular, basimi kestiler. Ah ben o filim ki disimi elde
etmek için filci benim kanimi döktü. Beni benden asagi birisi için öldüren, kanimi döken; bilmiyor ki benim
kanim uyumaz! Bu gün bana ise yarin onadir. Böyle benim gibi bir adamin kani nasil zayi olur?
Duvar gerçi (günün ilk kisminda yere) uzun bir gölge düsürür; fakat o gölge, gölgeyi meydana getirene
avdet eder.
Bu cihan dagdir, bizim yaptiklarimiz ses. Seslerin aksi yine bizim semtimize gelir dedi.Kuyumcu bu sözleri
söyledi ve hemen toprak altina gitti.
O cariyecik de asktan ve hastaliktan arindi, tertemiz oldu. Çünkü ölülerin aski ebedi degildir, çükü ölü
tekrar bize gelmez.
Diri ask ruhta ve gözdedir. Her anda goncadan daha taze olur durur. O dirinin askini seç ki bakidir ve
canina can katan saraptan sana sakilik eder.
O ‘nun askini seç ki bütün peygamberler, onun aski ile kuvvet ve kudret buldular, is güç sahibi oldular.
Sen Bize o padisahin huzuruna Varmaya izin yoktur deme. Kerim olan kisilere hiçbir is güç degildir.
O adamin, hekimin eliyle öldürülmesi, ne ümit içindi ne korkudan dolayi. Tanrinin emri ve ilhami
gelmedikçe hekim onu padisahin hatiri için öldürmedi.
Hizir'in o çocugun bogazini kesmesindeki sirri halkin avam kismi anlayamaz.
Tanri tarafindan vahiy ve cevaba nail olan kisi her ne buyurursa o buyruk, dogrunun ta kendisidir. Can
bagislayan kisi öldürse de caizdir. O, naibdir eli tanri elidir.
Ismail gibi onun önüne bas koy. Kilicinin önünde sevinerek gülerek can ver. Ki Ahmed'in pak cani,
Ahad'la ebediyse senin caninda ebede kadar sevinçli ve gülümser bir halde kalsin. Asiklar, ferah kadehini,
güzellerin elleri ile öldürdükleri vakit içerler.
Padisah o kani sehvet ugruna dökmedi. Suizanda bulunma münakasayi birak. Sen onun hakkinda kötü ve
pis is isledi deyip fena bir zanda bulundun. Su süzülüp durulunca, berrak bir hale gelince bu berraklikta bulaniklik ve tortu kalir mi, süzülüs suda tortu birakir mi?
Bu riyazatlar, bu cefa çekmeler, ocagin posayi gümüsten çikarmasi içindir.Iyinin kötünün imtihani, altinin
kaynayip tortusunun üste çikmasi içindir.
Eger isi tanri ilhami olmasaydi o, yirtici bir köpek olurdu, padisah olmazdi. Sehvetten de tertemizdi,
hirstan da, nefis isteginden de. Güzel bir is yapti, fakat zahiren kötü görünüyordu.
Hizir denizde gemiyi deldi ise de onun bu delisinde yüzlerce saglamlik vardi. O kadar nur ve hünerle
beraber Musa'nin vehmi, ondan mahçuptu; artik sen kanatsiz uçmaya kalkisma. O, kirmizi güldür, sen ona
kan deme. O, akil sarhosudur, sen ona deli adi takma. Onun muradi Müslüman kani dökmek olsaydi
kafirim, onun adini agzima alirsam! Ars kötü kisinin ögülmesinden titrer; suçlardan ve süpheli seylerden
korunan kisi de kötü methedilince, metheden kisi hakkinda fena bir zanna düser.
O padisahti, hem de çok uyanik bir padisah. Has bir zatti, hem de tanri hasi. Bir kisiyi böyle bir padisah
öldürürse onu, iyi bir bahta eristirir,en iyi bir makama çeker yüceltir.Eger onu kahretmede yine onun için
bir fayda görmeseydi; o mutlak lütuf nasil olurda kahretmeyi isterdi?
Çocuk hacamatcinin nesterinden titrer durur, esirgeyen ana ise onun gamindan sevinçlidir. Yari can alir,
yüz can bagislar. Senin vehmine gelmeyen o sey yok mu? Onu verir. Sen kendince aklindan bir kiyas
yapmaktasin ama çok, pek çok uzaklara düsmüssün; iyice bak!

MEVLANA


MESNEVİ-CİLT -I-

22 Aralık 2008

ÇİÇEK AÇMIŞ GENÇ KIZLARIN GÖLGESİNDE

Aralık 22, 2008 1
ÇİÇEK AÇMIŞ GENÇ KIZLARIN GÖLGESİNDE

Iki yil sonra, buyukannemle Balbec'e gittigimde, Gilberte konusunda
neredeyse tam bir ilgisizlige ulasmistim.Yeni bir cehrenin buyusune
kapildigimda, Italya'nin gotik katedrallerini, saraylarini ve bahcelerini,
bir baska genc kizin yardimiyla tanimayi umdugumda, askimizin, belirli bir
insana olan askimizin, belki de pek gercek bir sey olmadigini dusunuyordum
huzunle; cunku tatli veya aci tahayyullerin cagrisimlari, bir sure boyunca
bu aski bir kadina baglasa ve hatta bu askin, zorunlu bir bicimde o kadindan
esinledigini dusundurse bile, kendi istegimizle veya farkinda olmadam bu
cagrisimlardan uzaklastigimizda, bu ask, sanki aksine dogallikla, sadece
bizim icimizden kaynaklanircasina yeniden dogar ve bir baska kadina ait
olur. Bununla birlikte, Balbec seyahatinin baslangicinda ve oradaki ilk
gunlerimde, ilgisizligimde kesintiler olmaktaydi hala. Pek kronolojik
olmayan hayatimizda, gunlerin birbirini izleyisinde tarihe aykiriliklar
gorulur sik sik; ben de sik sik, dunden, evvelki gunden gerilere gidip,
Gilberte'i sevdigim o eski gunlerde yasiyordum. Boyle zamanlarda, artik
Gilberte'i gormemek, birden istirap veriyordu bana; tipki o eski gunlerdeki
gibi. Artik yerini bir baska benlige neredeyse tamamen birakmis olan eski
benligim, Gilberte'i sevmis olan benligim, bu zamanlarda tekrar ortaya
cikiyordu; cogunlukla da bu benligimi geri getiren, onemli bir sey degil,
ufacik bir sey oluyordu. Mesela, Normandiya yolculugumun basinda, Belbec'te,
mendirekte yanimdan gecen bir yabancinin, "Ulastirma bakanligi ozel kalem
mudurunun ailesi," dedigini duydum. Bu sozlerin, (bu ailenin hayatimda
oynayacagi rolu o sirada bilmedigime gore) benim icin hicbir anlami olmamasi
gerekirdi, oysa keskin bir aci hissettim; uzun zamandir buyuk olcude ortadan
kalkmis olan benligimin, Gilberte'ten ayri olmaktan oturu duydugu aciydi bu.
Gilberte'in babasiyla "ulastirma bakanligi ozel kalem mudurunun ailesi"
hakkinda, benim yanimda yapmis oldugu bir konusmayi, o gune kadar hic
hatirlamamistim. Oysa aska iliskin anilar, hafizanin genel yasalarindan
bagimsiz degildirler; hafizanin kurallari da, Aliskanligin daha genel
yasalarina tabidirler. Aliskanlik herseyi zayiflattigi icin, bir insani bize en
iyi hatirlatan sey, aslinda unuttugumuz seydir (onemsiz oldugu icin unutulmus
ve bu sayede butun gucunu koruyabilmistir cunku). Iste bu yuzden, hafizamizin
en guclu kismi bizim disimizda, cisentili bir ruzgarda, bir odanin rutubet
kokusunda veya yanmaya baslayan bir atesin ilk andaki kokusundadir; kendi
benligimize ait, zekamizin ise yaramaz diye kucumsedigi seyi, gecmisin son ve
en guclu kalintisini, butun goz yaslarimiz dinmis gibi gorunurken hala bizi
aglatabilen seyi buldugumuz her yerdedir. Bizim disimizda mi? Daha dogrusu
icimizdedir, ama bizim kendi bakisimizdan gizlenmis, iyi kotu devam eden bir
unutusa gomulmustur.

Ancak bu unutus sayesindedir ki, arasira eski benligimizi bulur, olaylar
karsisinda o eski benlik gibi tavir alir, artik kendimiz degil, o insan
oldugumuz icin ve simdi bizim ilgisiz kaldigimiz seyi o insan sevdigi icin,
yeniden aci cekeriz. Gunluk hafizanin parlak aydinliginda, gecmisin
hayalleri yavas yavas solar, silinir, sonunda geriye bir sey kalmaz; onlari
bir daha bulmamiz mumkun degildir artik. Daha dogrusu, bazi kelimeler
(mesela "ulastirma bakanligi ozel kalem muduru" gibi) ozenle unutusa
gomulmus olmasaydi, bu hayalleri bulmamiz mumkun olmazdi; tipki bir nushasi
Ulusal Kutuphane'ye teslim edilmeyen bir kitabin bulunmasinin imkansiz
olabilecegi gibi.

Ama bu istirap ve Gilberte'e olan askimin canlanmasi, bir ruya kadar surdu
sadece; cunku Balbec'te, bunlari surdurecek olan eski Aliskanlik yoktu
artik. Aliskanligin bu etkileri celiskili gibi gorunebilir; bunun sebebi,
ircok degisik yasaya tabi olmasidir. Paris'te, Aliskanlik sayesinde,
Gilberte'e karsi giderek daha ilgisiz olmustum. Aliskanliklardaki bir
degisiklik, yani Aliskanligin anlik olarak kesintiye ugramasi, Aliskanligin
basardigi isi Balbec'e gidisimle tamamladi. Aliskanlik, bir yandan
zayiflatir, bir yandan saglamlastirir, bir yandan parcalanmaya yol acar, bir
yandan da sonsuza dek surdurur. Yillardir her gun, ruhsal durumumu, bir
onceki gunku ruhsal durumuma gore iyi kotu ayarliyordum. Balbec'te yeni bir
yatak, sabahlari bu yatagin basucuna getirilen, Paris'tekinden farkli
kahvalti, Gilberte'e olan askimi besleyen dusunceleri ayakta tutamayacakti;
(her ne kadar ender de olsa) bazi durumlarda, yerlesiklik, gunleri
hareketsizlestirdiginden, zaman kazanmanin en iyi yolu, yer degistirmektir.
Balbec'e seyahatim, iyilestigini ancak o zaman anlayabilen bir hastanin
sokaga cikisi gibiydi.

....

Paris'te, fazlaca istirap cektigim bir gun, Swann bana, "Okyanusya'daki
harikulade adalara gitmelisiniz; emin olun bir daha donemezsiniz,"
dediginde, "Ama o zaman kizinizi bir daha goremem, onun hic gormedigi
seylerin ve insanlarin arasinda yasarim," diye cevap vermek isterdim. Oysa
mantigim soyle diyordu: "Ne fark eder ki, madem uzulmeyeceksin? M. Swann bir
daha donmeyecegini soylerken, donmek istemeyecegini soylemeye calisiyor;
donmek istemeyecegine gore, demek ki orada mutlu olacaksin." Mantigim,
aliskanligin -simdi bana bu yabanci odayi sevdirme, aynanin yerini,
perdelerin tonunu degistirme, saati durdurma gorevini ustlenecek olan
aliskanligin - baslangicta hoslanmadigimiz arkadaslari bize sevdirme,
yuzlere baska bir sekil verme, bir sesin tinisini sevimli kilma, kalplerin
egilimini degistirme gorevlerini de yerine getirdigini biliyordu. Tabii ki
mekanlarla ve insanlarla yeni dostluklar, eski dostluklarin unutulusu
uzerine orulur; ama mantigim da zaten, hatirasini saklamayacagim insanlardan
temelli ayri olacagim bir hayat fikrine korkmadan bakabilecegimi dusunuyor,
unutma vaadini kalbime bir teselli olarak sunuyordu, ama bu vaat aksine
kalbimin umutsuzlugunu kudurtmaktan baska ise yaramiyordu. Ayrilik
gerceklestiginde, aliskanligin agri kesici etkilerinden kalbimiz de
yararlanacaktir, ama o zamana kadar istirap cekecektir. Bugun bize en cok
mutluluk veren seyin, sevdiklerimizle gorusup konusma imkaninin elimizden
alinacagi bir gelecek korkusunu dagitmayan, aksine artiran bir sey daha
vardir: bize su anda daha da zalim gelen bir azabin, bu mahrumiyetin
acisina eklenecegi dusuncesi. Bu azap, acimizi bir aci olarak hissetmemek,
ona ilgisiz kalmaktir; cunku o zaman, benligimiz degisecektir; artik
cevremizde bulamayacagimiz sey, sadece ailemizin, sevgilimizin,
dostlarimizin buyusu olmayacaktir; onlara olan sevgimiz; bugun cok onemli
bir yer kapladigi kalbimizden oyle kokunden koparilmis olacaktir ki,
dusuncesi bizi bugun dehsete dusuren, onlardan ayri bu hayat hosumuza
gidecektir belki; yani benligimiz icin gercek bir olum olacaktir bu; evet,
olumun ardindan dirilis gelecektir, ama farkli bir benlikle; olume mahkum
eski benligimizin unsurlariysa, bu yeni benligi sevecek kadar kendilerini
asamazlar. Urken, itiraz eden unsurlar *bir odanin boyutlarina, atmosferine
anlasilmaz baglanislar gibi en silik olanlari bile- bunlardir iste; onlarin
isyaninda, olume karsi direnisin -hayatimizin butun suresine yayilan,
benligimizden her an, olu dokularinin uzerinde yeni hucrelerin cogalacagi
parcalar koparan parcal ve kesintisiz olume karsi, umutsuz, gundelik ve uzun
direnisin - gizli, kismi, elle tutulur ve gercek bir seklini gormek gerekir.
Benimki gibi sinirli bir bunyede (yani araci gorevi yapan sinirlerin
islevlerini yerine getirmedikleri, benligin kaybolup gidecek olan en mutevazi
unsurlarinin bile sikayetlerinin yolunu kesmedikleri, aksine bu belirgin,
yorucu, sayisiz ve sancili sikayetlerin bilince ulasmasina izin verdikleri
bunyelerde), bu yabanci ve asiri yuksek tavanin altinda duydugum kaygili telas,
tanidik ve alcak bir tavana olan ve icimde hala yasayan dostlugun itirazindan
baska bir sey degildi. Suphesiz bu dostluk kaybolup gidecek, yerini bir baskasi
almis olacakti ( o zaman olum ve sonra yeni bir hayat, Aliskanlik adi altinda
cifte gorevlerini yerine getirmis olacaklardi); ama bu dostluk olunceye kadar,
her gece istirap cekecekti; bilhassa o ilk gece, kendisine yer olmayan,
simdiden gerceklesmis bir gelecekle yuz yuze geldiginde isyan etti; kendilerini
yaralayan seyden uzaklasamayan bakislarim erisilmez tavana her yoneldiginde,
acikli cigliklariyla beni kivrandiriyordu.

Oysa ertesi sabah! Bir hizmetkar gelip beni uyandirdi, sicak su getirdi;
sabah tuvaletimi yaptigim, bavulumda ihtiyacim olan esyalari nafile arayip
onlarin yerine hicbir isime yaramayacak seyleri darmadagin cektigim sirada,
ogle yemeginin ve gezintinin keyfini dusunmek, pencerede ve butun kitaplik
camlarinda, tipki bir gemi kamarasinin lombozlarindaki gibi, ciplak,
golgesiz, ama ince ve hareketli bir cizginin ayirdigi, yarisi tamamen
golgede kalan denizi gormek, birbiri ardindan tramplenden atlar gibi
ziplayan dalgalari seyretmek ne muthis bir mutluluktu!

Kısmi Alıntı…

Marcel PROUST
Kaynak: Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, YKY

SESSİZ SİNEMA

Aralık 22, 2008 0
SESSİZ SİNEMA

Yordu bütün yıl bizi işler
ve ilişkiler: Buraya ondan geldik.
Korkmuştuk korkularımızdan,
coşkularımızdan bıkmıştık,
ne yavaşlıyor ne de hızlanıyordu
çarklar, kimseye rastlamıyorduk,
kendimize bile: Buraya ondan
gelmiştik.

Bulduk aradığımiz yeni oyuncuları,
öğrendik ve öğrettik basit ve karmaşık
kuralları, neden böyle oldu pek
anlayamadık: Kağıtlar ve zarlar,
pullar ve kibrit çöpleri atıldı
tek tek bir köşeye: Bir gençlik
oyunuydu, benimsedik birden.

Kamera kontrol, döndü makaralar
geceden geceye: Rolden role girdik
gördüğümuz, görmediğimiz filmlerle;
güldük beceriksiz bir anlatıma, usta
bir kavrayışı içtenlikle alkışladık,
mimikler ve jestler arasında başka
durumlara ve kişilere öykündük:
Buraya ondan gelmiştik.

Kimbilir kim hatırladı piyanoyu
içimizden: Bıkmıştık sinemadaki
sessizlikten. Biraz buruk, çokca
esrik, kendimizden koparak yattık
sonra o gece. Buraya ondan mı
gelmiştik: Uyandık erkenden,
yeniden seslendirdiğimiz filimde:
Yabancıydık şimdi giyindiğimiz
kişiye, tıpkı gelmeden önce.

Enis BATUR

VAZGEÇTİM BU DÜNYADAN

Aralık 22, 2008 0
VAZGEÇTİM BU DÜNYADAN
Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kız oğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’e,
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

William SHAKESPEARE

OSMAN EFENDİ

Aralık 22, 2008 0
OSMAN EFENDİ

Osman Efendi bir sabah müthiş bir baş ağrısıyla uyanır.
İlaç alır, geçmez. Bir iki gün bekler, ağrı devam eder.
Doktor çağrılır. Doktor muayene eder, ağrı kesiciler verir,
gider. Lakin Osman Efendinin baş ağrısı artarak sürer.
Üstüne üstlük baş ağrısı yanı sıra gözleri de yaşarmaya baslar.
Başka doktorlar çağrılır... Osman Efendi Uşak'ın ileri
gelenlerindendir, ağrıyı kesene servet vaat eder.
Doktorların hiçbiri ağrıyı durduramadığı gibi sebebini de
bulamaz. Ev halkı birbirine karışır, baş ağrısından geceleri
uyuyamayan Osman Efendiyi İstanbul'a götürmeye karar verirler.
İstanbul'da en iyi doktorlar seferber olur. Röntgenler, beyin
tomografileri çekilir, testler yapılır... Görünüşe bakılırsa
Osman Efendi turp gibidir. Oysa dayanması gittikçe zorlaşan
baş ağrısı ve gözyaşları hayatı çekilmez hale getirmiştir.
Ağrı kesici iğnelerle zor ayakta duran Osman Efendi bu defa da
apar topar yurtdışına götürülür. O devirde Amerika değil İsviçre
moda, Zurih'e gidilir. Haftalarca hastanede kalınır, onlarca
profesör konsültasyon yapar, testler tekrarlanır.
Sonuç:
Osman Efendiye teşhis konulamaz. Artık yerinden kalkamayan Osman
Efendiye ağrı kesici iğneler verilir, ülkesine dönüp "dinlenmesi", daha doğrusu son günlerini -evinde-
geçirmesi tavsiye edilir. Osman Efendi bitkin, aile perişan. "Kader"
denilir, Uşak'a dönülür. Osman Efendi yayla evinde bir odaya yatırılır
ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar.
Bir gün, hastanın keyfi gelsin diye, Osman Efendinin eski berberi
Berber Mehmet çağrılır. Berber yataktan kalkamayan Osman Efendiyi tıraş
ederken, adamcağız derdini anlatır ve ölümü beklediğini söyler.
Berber Mehmet bir an düşünür. "Beyim?" der, "Sakın sizin burnunuzda kıl
dönmüş olmasın" Bir bakar, "Hah işte der. "Kıl dönmüş." Osman Efendinin
şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı
çeker. Ev halkı Osman Efendinin köyü ayağa kaldıran çığlığıyla odaya
koşar. Berber Mehmet, Osman Efendinin elinden zor alınır ve cımbızın
ucunda tuttuğu yirmi santimlik kılla kapı dışarı edilir.
Osman Efendinin kanayan burnuna pansumanlar yapılır, kolonyalar
koklatılır ve yaşlı adam tekrar yatağına yatırılır. Ertesi sabah Osman
Efendi aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması
geçmiştir. Baş ağrısından ise eser kalmamıştır. Dönen kılın sinire yürüyüp
gittikçe uzayarak dayanılmaz ıstıraplara yol açtığını doktorlar ancak o
zaman keşfeder. Çözümün bu kadar basit olabileceği kimsenin aklına
gelmemiştir. Sapasağlam ayağa kalkan Osman Efendi, Berber Mehmet'i çağırtır
ve ona bir servet bağışlar.

BU YAZIDAN ÇIKARTILACAK SONUÇLAR :

1. Vergiden turizme, sosyal güvenlikten adalet reformuna kadar Berber
Mehmet efendilerin fikirleri var, dinlemek gerek.
2. Bazen büyük sorunların çok basit çözümleri olur.
3. Burnundan kıl aldırtmayanların başı çok ağrıyabilir.

19 Aralık 2008

SU GİBİ OL

Aralık 19, 2008 1
SU GİBİ OL
Şimdi sen su oldugunu düşün. Su kadar özel, su kadar faydalı ve su kadar çok, tükenmez...

İnaniyorum ki gerçekten de öylesin. Ama ister çesmelerden dökül, ister göklerden yağ, ister nehirler dolusu ak; dibi olmayan bir kovayı dolduramazsın. Yani seni dinlemeyenlere sesini duyuramazsın...

Unutma Daha çok bagirdiginda daha çok dinlenmezsin... Gürültünün parçasi olursun sadece!..

Suyun yaninda olanlar suyu en az içenlerdir. Çünkü Su nasilsa burada, lüzum yok ki suyu kana kana içmeye diye düsünürler... Aynen, sesini sürekli duyanlarin seni dinlemedikleri gibi!

Ormandaki hiç bir hayvan, irmagin gürültüler koparan yerinden su içmeye çalismadi simdiye kadar. Hepsi, hep sabahin en sakin anini bekledi suyun durgun yerlerini bulabilmek için, gittiler ve sakin sakin ihtiyaçlarini giderdiler. Onlar için en uygun olan ve kendi istedikleri zamanda...

Sen, hep bir su oldugunu düsün. Su gibi güzel, su gibi yararli, su gibi vazgeçilmez...

Ve su gibi hayat kaynagi oldugunu düsün. Ama su gibi yasatici ol Su gibi yikici, sürükleyici ve öldürücü degil!..

Sen bir su ol... Ama rahmet ol Afet degil ! Su isen tarlalarini basma insanlarin, yuvalarini yikma, ocaklarini söndürme; Sana felaket denmesin !

Su isen bir bardaga sığabil ki; Damarlara giresin!..

Su Yüce Tanri nin insanlar için yarattigi en büyük nimetlerden biri... Ve suya benzedigini unutma ! Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi faydali, su gibi lüzumlu ve su gibi bitmez-tükenmez oldugunu da unutma.

Ayrica su gibi sakin olabilecegin gibi, su gibi de kiyametler koparici olabilecegini unutma...

Unutma; Senin işin rahmet olmak, afet degil !

Vadiler varken önünde ve ovalar varken, yayilabilecegin

Küçük irmaklara ayirabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan, hayat verirsin çevrene.

Ve yasayabilirsin dünya dönmesine devam ettigi müddetçe...

Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen korkulan ve kaçilan olursun seller, afetler gibi...

Tercih elindeydi hep ve hep de senin ellerinde olacak...

Ya tutmayi ögreneceksin dilini veya hiç durmadan konustugun için, sadece bombos ve anlamsiz sesler çikartan birisi oldugunu zannettireceksin çevrendeki insanlara !

Ama yapman gereken şu, degil mi;

Düsüneceksin ne zaman ne söyleyecegini. Düsüneceksin kimin dinleyip dinlemedigini, kimin anlayip anlamadigini. Düsüneceksin anlatmak istediklerinin ne kadarini anlatabildigini...

Hatta anlayanlarin anladiklarinin da senin anlattiklarinin ne kadari oldugunu düsüneceksin...

Ve konusmak için en uygun zamani bekleyecek, en az ama en uygun kelimeleri seçmeye çalisacaksin...

Ahmak olmayan yolcularin, önceden aldiklari biletleri ceplerinde oldugu halde, saatlerini kontrol ederek, vakit yaklastiginda, vapurun kalkacagi iskelede hazir olmalari gibi, sen de fikrini bildirecegin kisinin kiyiya yanasmasini bekleyeceksin !..

Demeyeceksin; Ben canim isteyince giderim iskeleye, vapur da o saniyede gelmek zorunda!..

Demeyeceksin; Ben aklima geleni aklima geldigi biçimde söylerim. Karsimdaki de degil duymak, degil dinlemek, anlattigimdan bile fazlasini anlamak zorunda!..

Keske öyle olsaydi. Keske hakli olsaydin, ama maalesef degil...

Agzini açip Selaleden dökülen suyu içmeye çalisan bir tavsan gördün mü hiç ?..

Veya önüne çikan agaçlari dahi sürükleyen bir selden susuzluk gidermeye ugrasan bir ceylan gördün mü ?

Kaplanlar bile içebilmek için suyun durulmasini bekler Beyni olan her yaratik gibi !

Hadi... Sen simdi su oldugunu düsün, ve kendini su gibi hisset...

Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararli...

Su gibi hayat kaynagi ve su gibi bitmez-tükenmez oldugunu hatirla...

Ama yine su gibi bir küçük bardagin içine sigdir ki kendini

Girebilmeyi ögren insanlarin damarlarina.


Hayat ver... Vazgeçilmez ol !!..

SU GİBİ OL: TEMİZ VE TEMİZLEYEN !!!


MUAMMER ERKUL

TESTİYE BAKMA, İÇİNDEKİ SUYA BAK

Aralık 19, 2008 0
TESTİYE BAKMA, İÇİNDEKİ SUYA BAK

Ne vakte kadar testinin şekli, biçimi ile üstündeki nakışlarla oyalanıp duracaksın? Testini şeklini, nakşını bırak da içindeki suyu ara.Yani, insanların güzelliklerine, dış görünüşlerine bakma da ahlâklarına, huylarına, tabiatlarına bak. • Ey gördüğü güzele takılıp kalan kişi!Onun sûretini görüyor, mânâsından, yâni, ahlâkının güzel mi, çirkin mi olduğundan gâfil bulunuyorsun. Eğer akıllı bir adam isen sedefteki inciyi bul . • Dünyadaki kalp sedefleri, yâni, bedenlerimizin hepsi de can denizinin feyzi ile diridir. • Ama her sedefte inci yoktur.Gözünü aç da her birinin gönlüne, içine bak.

Ne vakte kadar testinin şekli, biçimi ile üstündeki nakışlarla oyalanıp duracaksın? Testini şeklini, nakşını bırak da içindeki suyu ara.Yani, insanların güzelliklerine, dış görünüşlerine bakma da ahlâklarına, huylarına, tabiatlarına bak. • Ey gördüğü güzele takılıp kalan kişi!Onun sûretini görüyor, mânâsından, yâni, ahlâkının güzel mi, çirkin mi olduğundan gâfil bulunuyorsun. Eğer akıllı bir adam isen sedefteki inciyi bul . • Dünyadaki kalp sedefleri, yâni, bedenlerimizin hepsi de can denizinin feyzi ile diridir. • Ama her sedefte inci yoktur.Gözünü aç da her birinin gönlüne, içine bak. • Onda ne olduğunu, bunda ne olduğunu ayırt et.Çünkü, o değersiz biçilmez inci, pek az bulunur. • Şekle bakarsan dağ, bir la’le göre yüzlerce defa büyüktür. • Görünüşte elin,ayağın, saçın, sakalın gözüne göre yüzlerce defa büyüktür. • Fakat, gözünün bütün uzuvlardan daha kıymetli olduğunu sen de bilirsin. • Gönlüne gelen tek bir düşünce yüzünden de ,yüzlerce cihan bir anda baş aşağı devrilir gider. • Pâdişahın bedeni de ,görünüşte diğer insanların bedeni gibidir.Fakat yüzlerce asker ,onun arkasından koşar.Onun izinden yürür. • Sonra ,o pâdişahın şekli ,görünüşü de ,bir gizli düşünce tarafından sevk ve idare edilir. • Şu sonsuz ,sayısız halka dikkatle bak ,hepsi de bir düşünceye dalmış ,yeryüzünde sel gibi akıp gitmede . • O düşünce ,halk ında önemsiz küçük bir şeydir.Fakat, sel gibi dünyayı sürükler götürür. • Görüyorsun ki ,dünyada her hüner ,her sanat bir düşünce ile meydana gelmede ,olmadadır. • Evlerin, köşklerin, şehirlerin, dağların, ovaların, nehirlerin; • Balığın deniz yüzünden diri olduğu gibi;yeryüzünün ,denizin ,güneşin ,göğün düşünce ile hayat bulduğunu görüyorsun da , • Neden körleşiyorsun ,aptallaşıyorsun da beden sana Süleyman gibi büyük; düşünce ,karıca misali küçük görünüyor? • Neden gözüne dağ pek büyük de ;düşünce fare biri zayıf görünüyor?Neden dağı kurt gibi görüyorsun? • Dünya, senin gözünde büyüyor ,sana korku veriyor ;buluttan ,gök gürültüsünden ,gökten titriyor ,korkuyorsun? • Ey eşekten de aşağı olan kişi! Taşın nasıl bir şeyden haberi yoksa senin de düşünce dünyasından haberin bile yok.Sen düşünce dünyasından eminsin ,gâfilsin. • Çünkü sen bir şekilden, kalıptan ibâretsin;akıldan payın yok.Sen ,insan huylu değilsin ,insan şeklinde bir eşek sıpasısın. • Bilgisizliğinden ötürü sen, gölge varlığı insan sanıyor,insan görüyorsun da ,bu yüzden sence insan ,bir oyuncak ,değersiz bir varlık oluyor. • Düşünce ve hayâlin örtüsüz, perdesiz, kol kanat açacağı, bütün sırların meydana çıkacağı kıyâmet gününe kadar dur bekle… • O zaman dağların yün gibi yumuşadığını, şu soğuk ve sıcak yeryüzünün yok olduğunu görürsün. • Ezelî, ebedî hayata ve sonsuz sevgiye mâlik olan Allah’tan başka, ne gökyüzü ne yıldız, ne de başka bir varlık görürsün.

MEVLANA

Ellerimde Bir Göztaşı

Aralık 19, 2008 0
Ellerimde Bir Göztaşı

Ellerimde bir göztaşı, gözlerim boş gidiyordum
Ne bileyim, bir damlanın böyle deniz olduğunu
Şaştım, mavi bir fal gibi açılınca önümde
Giritli bir ölümüm varmış, bir balıkçı fitil gibi
Patlayacakmış avucunda otuz çubuklu gençliğim
Üç günde mi desem, üç gökte, üç kulaçta mı
Ben ki, o camgöbeği çiçekler açan ağaç
Kırılmaz bardaklar gibi tuzla buz olacakmış
Ne zaman boğulsam böyle yosun kokuyordu ışık
Sabahcı kahvelerde bir çiroz ötüyordu
Ve dalgalarımı geçen o deniz şoförleri
Böyle uyur düşlere bindirmiş gemiler
Uyuklar gibi üstünde mermer masaların
Bir tahta parçasıydım, osmanlı bir kazadan kalmış
Yüzüyordum, islam kaptanın ahşap ayağında
Öbür tahtalara öbür insanlara doğru
Cumhurdu mürekkep balığı, simsiyah yüzüyordum
Ne bileyim, bir korkunun böyle destan olduğunu
Ağardım, nisanlayınca gece, ve yavrulayan yalnızlık
Ya da ilk insanın doğduğu, öldüğü dağdı Moby Dick
Nefes aldıkça filbahriler köpürüyordu sulardan
Çanlar çalıyor kulaklarımda, yunuslar yarışıyordu
Alyuvarlar, dolkuşları ve rüzgar midyeleri
Dedim, dünya gibi bulut yok dünya üstünde
Ellerimde bir göztaşı, gözlerim boş gidiyordum
Ne bileyim, bir türkünün böyle Veysel olduğunu
Açıldım, çıkmaz bir sokak gibi, kapanınca denizde.

Can YÜCEL

DENİZ MELTEMİ

Aralık 19, 2008 0
DENİZ MELTEMİ

Hayır yok tenden artık; hatmedildi kitaplar.
Ah! Bi kaçsam! bilirim, o mest kuşlara diyar,
Bir akl'almaz köpükle göklerin arasında.
Bir şey tutamaz gayrı, gözlerin aynasında
Yanan bahçeler bile, bu deniz kokan gönlü;
Tutamaz ne geceler, ne duran o hüzünlü
Boş kâğıtlar üstüne iğilmiş kandil öyle;
Tutamaz o çocuğunu emziren taze bile,
Gidiyoruz! Kalk, gemi! Yalpanı vur şöyle bir,
Ve sonra al bir günâ âleme doğru demir!
Ümitten onca çekmiş sıkıntı şimdi, dersin,
Hayır duasına mı kanmakta mendillerin?
Belki de bu direkler, fırtınalara davet,
Nâçar bir gün yığılır güverteye...Ne imdat,
Ne görünürde ada ve ne kürek ne yelken;
Ama sen geçme gine gemici türküsünden!

Stéphane MALLARMÉ

BOYUNAYIM

Aralık 19, 2008 0
BOYUNAYIM

Ama enine olmayı tercih ederdim.
Ben kökünü toprağa batırmış bir ağaç değilim
Taşları ve o ana sevgisini emen
Bu yüzden büyüyemiyorum parlak yapraklara her nisan,
Bir çiçek tarhının güzelliği de olamadım ne yazik ki
Sanki özenle boyanmıs ve kendi payına düşen hayranlarını kabul eder gibi,
Pek yakında bütün yapraklarından birer birer döküleceğini bilmeden.
Benimle karşılaştırılırsa, ölümsüz sayılır bir ağaç
Ve bir çiçek o kadar uzun boylu değildir belki, ama kalkışmanın anlamını bilir,
Bense ömrünü bir ağacın, cesaretini istiyorum bir çiçeğin.

Bu gece, yıldızların o sonsuz incelikte ışıkları altında,
Ağaçlarla çiçekler serin kokularını serperlerken havaya.
Aralarında yürüdüm, hiçbiri farkıma varmadan.
Uykuya dalmadan düşünürüm de bazen
Ben de onlar gibiyim aslında –
Düşüncelerim bulanır sonra.
Uzanıp yatmak, daha doğal geliyor bana.
Sınırı olmayan sohbet yürürlüğe girdiği zaman, gökle aramızda.
Ve son kez uzanıp yattığımda bir gün ben asıl o zaman yararlı olacağım:
O gün ağaçlar bana bir kez olsun dokunabilecek ve benimle ilgilenecek vakti olacak çiçeklerin

Sylvia PLATH

Çeviren: Enis AKIN

MUTLULUK

Aralık 19, 2008 0
MUTLULUK

3. KADIKÖY KİTAP GÜNLERİ

Aralık 19, 2008 0
3. KADIKÖY KİTAP GÜNLERİ

"3. Kadıköy Kitap Günleri", 19 Aralık'ta başlıyor. İstanbul'daki 2 büyük kitap organizasyonundan biri olan "3. Kadıköy Kitap Günleri", 4 gün süreyle Caddebostan Kültür Merkezi'nde devam edecek.

Etkinlik kapsamında 70'e yakın yayın evinin stant kuracak. Kitap günlerinin bu yılki onur konuğu Adalet Ağaoğlu olacak.

Açıklamada, Ağaoğlu'nun 20 Aralık Cumartesi günü saat 15.00 ile 17.00 arasında İş Bankası Yayınları standında kitaplarını imzalayacağı kaydedildi.

Buluşmaya katılan yayın evlerinin bağışladığı kitaplardan Kadıköy'e yeni kütüphaneler kazandırmayı amaçlayan belediyenin bu yıl etkinlik sonunda ihtiyaç duyulan bir bölgede üçüncü kütüphaneyi oluşturacağı kaydedildi. Türkiye Yazarlar Sendikası ve PEN gibi yazar örgütleriyle çeşitli sivil toplum kuruluşlarının da katılacağı "3'üncü Kadıköy Kitap Günleri"ne giriş ücretsiz olacak.


Haber Kaynak – Pusula.tv

SOYKIRIMI ASLA KABUL ETMİYOR VE DE ÖZÜR DİLEMİYORUZ...

Aralık 19, 2008 0
SOYKIRIMI ASLA KABUL ETMİYOR VE DE ÖZÜR DİLEMİYORUZ...

Son günlerde yine bazı çevreler tarafından hortlatılan “Ermeni Soykırımı” iddiaları, hepinizin de bildiği üzere yine sözüm ona bu ülkenin aydınıyız diyen kesimleri tarafından desteklenmekte ve bir de bunun için özür dileme kampanyası başlatılmış bulunmaktadır. Bir insan ülkesinin tarihi hakkında ne kadar az şey bilir ise, o kadar çok yanılır. Kaldı ki, bu ülkede hiçbir zaman ne ermeni, ne de kürt soykırımları yapılmıştır. Burası bizim ülkemiz ve bu ülkenin geçmişi diğer ülkeler gibi üç beş günlük değildir. Tarihte bir yolculuk yapsaydınız bugün bu özür dileme kampanyasına imzanızı atmaz ve ne kadar da küçüldüğünüzü anlardınız. Siz kimsiniz ve kimden ne için özür diliyorsunuz. Siz bu ülkenin sınırları içerisinde yaşayan, bu ülkenin vatandaşı olup, pembe ve mavi kimliklere sahip olan, bu ülkenin okullarında okuyan, adam olan ve yine bu ülkenin bir bireyi olarak laik ve demokratik bir ortamda ağzınıza geleni kulağınız duymadan söyleyen zavallılar. Belki yaşım sizden küçük olabilir ve belki sizin kadar siyasete aklım da ermeyebilir ama, bildiğim bir gerçek var ki, benim atalarım ve onların ataları ve daha öncekiler bu topraklarda doğdular, bu topraklarda yaşadılar ve yine bu topraklar üzerinde yaşama veda ettiler. Ama sanırım siz bu ülkenin şartlarından memnun değilsiniz ve yine siz kendinizi çok aydın görenler olarak belki de bir Orhan PAMUK olma hevesinde de olabilirsiniz ama şunu asla unutmayın ! Hiçbir ülke asla ve asla çıkarı olmadan size kucak açmaz ve kucak açanlar sizlerle işleri bittikten sonra kapının önüne koyduklarında gidecek yeriniz olmadığında nereye gideceksiniz. Belki sığınma hakkı talep edeceksiniz kim bilir. Orası sizin sorununuz. Unutmayın ki, bu ülke şanlı ve şerefli bir geçmişe sahiptir ve bunu kirletmeye kimsenin gücü yetmeyecektir. Çünkü bu ülke üç günlük müteahhitlerin yaptığı çürük binalara benzemez. Çünkü bu ülkenin temeli sağlamdır. Bu ülke Atatürk’ün kurduğu yıkılmaz temeller üzerindedir. Ve yine unutmayın ki bu ülkenin gerçek sevenleri bir araya gelip her türlü haksız eleştirilere karşı kendisini ve ülkesini korumasını bilir. Bizler “NE MUTLU TÜRK’ÜM” demekten asla yılmayacağız ve bu ülkede doğduğumuz için kendimizi her an şanslı sayacağız ve asla sözde ermeni soykırımı için kimseden özür dilemeyeceğiz, bu da böyle biline….

Bu arada Ermeni tarihçiler bile kendi kökenleri hakkında gerçek bir bilginin olmadığını söylerken siz çıkmış bu ülkede 20.000 Ermeni’nin katledildiğinden kolaylıkla bahsedebiliyorsunuz. Ve bu ülkede hala özgürce yaşamakta olan Ermeni asıllı vatandaşlarımız var. Neden onlar çıkıp da böyle bir soykırımı gündeme getirmiyorlar da siz getiriyorsunuz. Amacınız ne. Bu sırnaşıklık kime. Kimden ne gibi bir çıkarınız var. Biz her şeyi biliyor,görüyoruz ama susmayacağız.

Bu nedenle size vermek istediğim bir adres var. Bilenler bilir ama bilmeyenler, bilip de daha önce hiç uğramamış olanlar var ise lütfen bu adrese uğrayın ve lütfen dikkatlice okuyun. Hafızalarınızı tazeleyin …

Son olarak geçen sene 12 puanla Eurovision’a oy veren ülkemizdeki bazı yalakalar bu sene Türkler ve Köpekler giremez şarkısıyla bizi kötü olarak lanse edecek ve hakaret edecek olan grupla ilgili olarak ne düşünüyorlar çok merak ediyorum doğrusu…


FORSNET
http://www.ermenisorunu.gen.tr

THE ARMANIAN FILE
http://genocide.blogcu.com