Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

09 Temmuz 2008

SEN GİTTİN, BEN ÖLDÜM…

Temmuz 09, 2008 1
SEN GİTTİN, BEN ÖLDÜM…

Sen gittin, hasret rüzgarları esmeye başladı yüreğimde.
Sen gittin, evimin ocağı söndü, ağzımın tadı kaçtı.
Sen gittin, aramıza aşılmaz yollar girdi,
Sen gittin, ben öldüm…


Hasretlikler zordur. Bekler insan bir gün değil, bir ömür boyu. Eğer sevmişse onu yürekten ve inanmışsa da gerçekten sevildiğine, aldırış etmeden ve hayatından fedakarlıklar ederek bekler onu ta ki geleceği güne kadar. Her gün bir takvim yaprağı kopararak saymaya başlar onsuz günleri. Sayar, sayar ve hep sayarız… 1,2,3,4,5…30,60,90…365. Koca bir yılı tüketiriz sonunda O olmadan. Hani yaşayamayız der dururuz ya ama farkında olmadan yaşarız hayatı O’nu görmeden. Sesini duymadan, elini tutmadan, seni seviyorum diyemeden. Yaşarız yaşamasına da farkımız kalmaz bir ölüden. Ot misali, ruh misali bir kuru bedenle dolaşır dururuz, konuşur dururuz, yaşar dururuz da; sevgisini söküp atamayız kalbimizden. Unutamayız bir türlü ve de unutturamaz hiçbir kimse de. Bir yıl, iki olur, üç olur, on olur ve bir gün gelir hayat durur. Durur durmasına da yine de kalbimiz O’nundur. Aradan geçen uzun yıllara, sevgisiz yıllara rağmen, yüreğimizin bir yerinde, derinliklerinde, kor halinde, henüz soğumamış, soğumasına da izin vermediğimiz sıcak bir ateş yanar durur. Yanar da yakar durur. Bir türlü sönmek bilmez. Çünkü, asıl sevgidir bunca yıla rağmen direnen, sönmeyen. Yalansız, riyasız bir sevgi. Hiçbir çıkar gözetilmeksizin sevilir, sevilmese de. Ağlanır, ağlanmasa da. O sevgiyi yıkacak hiçbir güç yoktur, Allah’tan başka. İzin vermeyiz kimsenin söndürmesine, söndüreceksek ancak bize düşer çünkü bu zorlu görev. Zordur ayrılıklar her insanoğlu için. Ben üzülmem diyen yalan söyler, ben onsuz da diyen aslında yaşayamaz. Tüketilen ömrümüzün her saniyesini adamak bir insana, hem de bizi terk eden bir insana, kendimize verdiğimiz bir ceza mı yoksa, geleceğini düşünerek kendimizi avutmamız mıdır; bu sizin seçiminizdir. Ya acı çekersiniz, ya da çektirirsiniz. Ancak adı gibi çekmesi zordur hasretliğin. Göz görmeyince katlanır misali, katlanmaya çalışsa da yürek, asla alışamaz ayrılıklara. Ta ki, ilahi bir ayrılık değinceye kadar ruhuna. İşte o zaman ancak ruhu dinginleşir, temizlenir, saflaşır. Ne ayrılık, ne yalnızlık koyar o zaman. Ama yine de bizimle gider öbür aleme kadar…

Hayatınızda ayrılıkların olmadığı bir yaşam dileklerimle…

Mehpare ÖĞÜT
ARALIK 2007

08 Temmuz 2008

KAPIYI KAPATIP GİDERKEN

Temmuz 08, 2008 1
KAPIYI KAPATIP GİDERKEN

Zamansız çekip gitmeler vardır hayatımızda,
Ardımıza bakmaksızın, geride bıraktığımıza yanmaksızın,
Kaybolmayı istemek gibi bir duygu vardır ruhumuzda.
Unutmak, kaybolmak, çekip gitmek bilindik kelimelerdir ama,
Bir de ağlamak diye bir şey vardır ya,
Sabahlara kadar, hıçkıra hıçkıra.

İşte o kaybolmalarımızın sonrasında duyduğumuz pişmanlıktan,
Yüreğimizin kanayan yarasına tuz basmak istediğimiz anlarda,
Çaresizliğe düştüğümüz o yalnız zamanlarda,
Kaybolmayı isteyip de bir türlü geri dönemediğimiz anlarda.
Hatıralarla kalırız bir anda baş başa…

Belki de çok yanlış zamanda bıraktık sevdiklerimizi,
Gitme bile diyemeden,
Gözlerimizle konuştuk yalnızca yüreklerimiz yanarken,
Yine de bırakıp gittik böylesine erkenden, böylesine severken ,
Ne yazık ki artık çok geç kalınmıştı dönmek için,
O kapıyı kapatıp giderken…

Mehpare ÖĞÜT
MART 2008

DİLİMİZ ÜZERİNE...

Temmuz 08, 2008 0
DİLİMİZ ÜZERİNE...
Dilimiz, konuşma dilimizden çok yazı dilimiz, yıllardan beri, yüzyılı aşkın bir zamandan beri durmadan değişiyor. Değişmesini bir dileyen oldu bir buyuran oldu diye değil, değişmesi gerektiği için, değiştirmek zorunda olduğumuzdan, içimizden duyduğumuz için değişiyor. Elimizdeki dille, dünden kalan dille, istediğimizi söyleyemediğimiz, istediğimiz gibi söyleyemediğimiz için değişiyor. Bu değişme, bir bakıyorsunuz hızlanıyor, çok kimseleri şaşırtacak, başlarını döndürecek kadar hızlanıyor; bir bakıyorsunuz ağırlaşıyor, artık duracak sanıyorsunuz. Ama durmuyor. Durdurmak kimsenin elinde değil; durdurabilsek, çoktan durduracaktık. Yazarlarımızın çoğu ta başlangıçtan beri, bu değişmeye sinirleniyor, bu değişmeyi istemiyor. Kimi öfkelenip bağırıyor. Sonra öfkeleneni de, eğlenip alay edeni de değişmeye uyuyor, dilini değiştiriyor, bir gün önce istemediği yeni dille yazıyor.

Türkçe'de, yazı dilimizden Arap dilinin, Fars dilinin kurallarına göre kurulmuş isim, sıfat takımlarının, nasıl kaldırıldığını bir düşünün. Yazarlarımız, en ünlü yazarlarımız, karşı koymak için neler yapmadılar! "Terkipler kalkarsa Türkçe yazı yazılamaz... Dilimiz çirkinleşir..." dediler:

Genç Kalemciler'e ters baktılar, saldırdılar. Genç Kalemciler'e yenildi, bozuldu, ezildi sandık. Bir de baktık ki onların dediği oluvermiş, terkipler ortadan kalkıvermiş. Dilimize bir güzellik verdikleri söylenen o terkipler bize bir çirkin görünüverdi!

O kelimeleri atacak olursak birbirimizle anlaşamayacakmışız; yeni kelimeler uydurma imiş, kimse bilmiyormuş. Doğrusu, biz eski kelimeleri bilmiyoruz da asıl yeni kelimeleri biliyor, asıl onları anlıyoruz. Bunu görmek istemiyorlar.

Yazarlarımızın çoğunun yeni dile karşı koymaya kalkmalarının dil için de, o yazarlar için de büyük bir kötülüğü oluyor. Dil için de kötülüğü oluyor, çünkü yeni dil, yazarların, yani kendisini asıl kullanacak kimselerin payı olmadan kuruluyor; bu yüzden birtakım zevksizliklerin önüne geçilemiyor. Yazarlarımız için kötü oluyor, çünkü yarın onlar küçük düşecekler. Bu dili ister istemez kullanacaklar, daha doğrusu isteyerek, ötedenberi istediklerini sanarak kullanacaklar.

Bunun böyle olacağına hiç şüphemiz yok. Çünkü bu iş şunun bunun istemesiyle, buyurmasıyla olmuyor; bu iş yüz yıldan beri bütün ulusun buyurmasıyla oluyor. Türk topluluğu yeni bir dil arıyor, istediğini istediği gibi söyleyecek, kafa dili olabilecek bir dil arıyor. Yazarların buna karşı koymaları değil, bunu anlayıp o dilin kurulmasına çalışmaları gerekir.

Nurullah ATAÇ
Denemeler

DENEME NEDİR ? NASIL YAZILIR ?

Temmuz 08, 2008 2
DENEME NEDİR ? NASIL YAZILIR ?
Deneme bir yazarın belli bir konuya ilişkin kişisel duygu ve düşüncelerini anlattığı metinlere denir. Bu tür ilk yazıları 16. yüzyılda Fransız yazar Michel de Montaigne yazdı ve ``Essais`` (``Denemeler``) adıyla yayımladı. Bugün birçok ülkede ilgiyle okunan edebiyat türünün de adını koymuş oldu.

Deneme, yazarın belli bir konuda görüşlerini kısa biçimde anlattığı edebiyat türüdür. Denemelerde, edebiyat, sanat, insanlar, gelenekler, hatta gülünç olaylar gibi değişik konular ele alınabilir. Örneğin, İngiliz yazar (1533-1592) Fransız yazar. Hukuk okudu. Bordeaux parlamentosunda danışman iken 1570'de görevinden ayrılarak şatosuna çekildi. 1572'de ünlü Denemeler adlı eserine başladı; bu eseri yazmayı ömrü boyunca sürdürdü. 1581-1585 arasında Bordeaux belediye başkanlığını görevini yürüttü.

Charles Lamb 19. yüzyılın başlarında, "Domuz Rostosu Üzerine" adlı bir deneme yazmıştı. Bu denemede ateşle oynamayı seven bir Çinli çocuğun rastlantı sonucu kızarmış domuz etini tadan ilk insan olduğu mizah yollu anlatılıyordu. İyi bir deneme yazmanın yollarından biri, belli bir konudaki düşünceleri önce bir kâğıda gelişigüzel not etmektir. Bundan sonra not edilen düşünceleri, anlaşılmalarını kolaylaştıracak bir düzene sokmak gerekir. Bir deneme için her zaman, okurun ilgisini çekecek ve denemeyi sonuna kadar okunmasını sağlayacak bir giriş cümlesi çok önemlidir. Deneme, aynı ölçüde dikkat çekici bir biçimde de bitirilmelidir. Denemeyi okurken yazarla birlikte düşünsel yolculuğa çıkan okurun sonunda düş kırıklığına uğramaması, deneme yazarı açısından dikkat edilmesi gereken bir noktadır. Öte yandan, düşüncelerin paragraflara göre düzenlemesi gerekir. Öne sürülen her yeni düşünce için ayrı bir paragraf kullanılmalı ve her paragrafta bir ana düşünce işlenmelidir. Birçok deneme üç ya da daha fazla paragraftan oluşur. Denemenin paragraflara bölünmesi, söylenmek istenilenin kolay ve açık bir biçimde ortaya koyulmasını sağlar. Deneme Fransız yazar Montaigne ile başlamış olmasına karşın, daha sonraki yıllarda İngiliz yazarlar tarafından geliştirilmiştir. Ünlü İngiliz denemecileri arasında Sir Francis Bacon, 1561-1626 yıllarında yaşamış, İngiliz devlet adamı ve filozof Joseph Addison ile İrlandalı Richard Steele sayılabilir. ABD`li en ünlü deneme yazarları Ralph Waldo Emerson ile Henry David Thoreau`dur. Edgar Allan Poe şiir üstüne, James Thurber de mizah türünde yazdığı denemelerle okurlarını etkilemişlerdir. Montaigne`den sonraki ünlü Fransız deneme yazarları arasında Theophile Gautier, Anatole France ve Hippolyte Taine sayılabilir. Türk edebiyatına deneme türü, Batı edebiyatlarının etkisiyle Tanzimat`tan sonra girmiş ve Cumhuriyet`ten sonra gelişmiştir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ahmed Haşim ve Falih Rıfkı Atay aynı zamanda başarılı deneme yazarlarıydı. Deneme türünün en güzel örneklerini ise Nurullah Ataç verdi. Bu türde örnekler veren öbür önemli yazarlarımız arasında ise Ahmed Hamdi Tanpınar, Sabahattin Eyuboğlu, Suut Kemal Yetkin, Vedat Günyol, Melih Cevdet Anday, Memet Fuat, Salah Birsel, Nermi Uygur, Fethi Naci, Cemal Süreya, Füsun Altıok ve Selim İleri sayılabilir.

Yararlanılan Kaynaklar :
Wikipedia
Türkçe Bilgi