Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

28 Temmuz 2008

SEYİR DEFTERİ ÖYKÜLERİ –II-

Temmuz 28, 2008 0
SEYİR DEFTERİ ÖYKÜLERİ –II-

SÜRGÜNDE

a.


Hafıza kaydıma baktığımda hep acıyı ve hep gözyaşını ve hep hüzne bulanmışları ve hep beni yoran manzaraları not ettiğimi görüyordum. Elimde değildi. İnsan kendisini seçemediği gibi, öyle kolay da değiştiremiyordu. İnsan ne yaşayacağını bilemediği gibi, kimle karşılaşacağını tahmin edemiyordu. İnsan işte, hep zayıftı, hep acizdi, hep yalnızdı, hep garipti... insan işte her an öğreniyordu ya da bir şekilde öğretiyordu hayat.

Soğuk insana bu kadar dokunurdu demek. Soğuk insanı içeri hapsederdi demek. Soğuk insanı kendine böyle kilitlerdi demek. Soğuk her yerde aynı soğuk değildi üstelik. Soğuk vardı, çok soğuk vardı, dondurucu soğuk vardı, bir de öldürücü soğuk vardı... Oradan bakınca Akdeniz sadece uzak bir hâyaldi; artık ulaşılamayan, artık gerilerde bir yerde sadece hatırlanan silik bir anı. Soğuk benim yaşanmışlıklarımı da dondurdu, arsızca ve umursamadan. Soğuk beni yavaşlatmayı ve beni durdurmayı başardı; her türlü direnişime rağmen, her türlü karşı duruşuma üstelik aldırmadan.

Bu yüzdendi çoğu kez “kış” dedim ben. Ve gördüm; kışın insanları ne çok yaraladığını, nasıl yakaladığını, nasıl taşlaştırdığını. Bozkır boyunca uğuldayan rüzgarda bir ses aradım çoğu zaman, benim içsel direnişime destek çıkabilecek ya da benim içsel mücadelemi sırtlanmama yardım edebilecek. O ses hep kayıptı. Ya da o sesi bastıranlar vardı. Ya da o sesi benden kaçıranlar tahminimden fazlaydı. Öyle ya da böyle arayışımın mesafesi neredeyse sonsuzdu.

b.

Geceydi. Sabaha yakın bir vakit, ama derin bir karanlıktı. Kış başlayalı olmuştu epey, kışın bitmesine epeyden de fazla vardı. Kar boy boydu tepelerde. Üzerine basanı içine çekiyor, aç kurtlar gece boyu canlı avına çıkıyordu. Tehlikeli zamanlardı. Fısıltılar kulaktan kulağa dolaşıyor, kimse duyduklarını sesli söylemeye cesaret edemiyordu. Bir kara bulut kocaman bir bölgeyi her geçen gün biraz daha karartıyordu. Uzaklarda birşeyler oluyordu. Çok uzaklarda çalkalanıyordu dünya. Dağbaşlarına bu çalkantı nasıl ulaşırdı, kim ulaştırırdı? İhtimal değildi, lâkin duru yürekler kötünün elinin nerelere uzanabileceğini kestiremeyecek kadar temizdi. Bu kış, her zamankinden zor geçecekti. Ya da bu kış geçmek bilmeyecekti. Ya da bu kış hep yerinde sayacaktı.

Geceydi. Bahçeli, ahşap çitlerle çevrili, yeşil boyalı, birbirine yakın evler içindekilerle beraber uykudaydı. Derin uykudan uyanacaklardı. Birazdan. Aniden. Korkuyla ağlayacaklardı çocuk ve bebekler. Yaşlılar bu yaşa gelmiş oldukları için üzülecek, “keşke hiç görmeseydik, keşke hiç duymasaydık” diyeceklerdi. Anneler çocuklarına sarılacaktı sımsıkı. İnsanlar utanacaktı kendilerine yaşıtılacaklardan. Kimse imdada yetişmeyecekti ya da yetişemeyecekti. O kadar hızlı olacaktı her şey. O kadar ani.

Geceydi. Ahşap kapılar dipçik darbeleriyle sarsılmaya başladı. Bütün köye dağılmıştı darbe sesleri. Bütün kapılar aynı anda gümledi. Bütün kapılar aynı anda kırıldı. Bütün kapılar aynı anda ardındakini saklayamaz oldu. Yataklarından uğrayanlar ne olduğunu anlayamadılar, apar topar dışarı çıkarıldılar. Bütün köyü o kadar çabuk bir araya yığmıştı ki askerler, insanlar üstlerine kalın giysiler alacak vakit bulamadılar. “Gideceğiniz yerde bunlara ihtiyacınız olmayacak” dediler. Demek nereye gideceklerini biliyorlardı bu vicdansızlar. “Nereye gidiyoruz böyle?” diyeni bir yumrukla yere serdiler. Karanlıktı. Kimse kimsenin yüzünü seçemiyordu. Kimse kimsenin yüzüne bakamıyordu, bakmak istemiyordu.

Geceydi. Bir yığın halinde yürümeye başladılar, yanlarında bir dizi asker. “Konuşmayın. Ağlamayın. Susun. Çocuklarınızı susturun. Düz yürüyün. Soru sormayın” diyorlardı. Soğuktu. Soğuktan içlerine büzülmüşlerdi. İhtiyarlar ara sıra tökezleyip düşüyorlardı. Düşenlere bir de onlar vuruyordu. “Merhametsizler!” diye bağırdı Ziya amca. “Merhametsizler!” Gün gelir merhametsizler merhamet dilenirdi. Tarih, bütün merhametsizlerin “yetiş!” çığlıklarını her zaman kayda aldı, gün gelecek yine alacaktı koyu kırmızı bir tonla.

Geceydi. Yürüyüş istasyona kadar sürdü. Tren bekliyordu gecenin orta yerinde. Onları bekleyen paslı ve kirli ve kara ve konforsuz ve çirkin tren, her şeye şahit olacaktı. Şahit olacak, ancak ne gördüklerini anlatabilecek, ne de bu garip yolcularını taşımayı reddedebilecekti. Vagonların kapılarını açtılar, gürültüyle. Bütün insanları tepeleme vagonlara tıkıştırdılar, gürültüyle. Ayakta duracak yer kalmayana kadar üst üste yığdılar, gürültüyle. “Neden?” diye bağıranlar oldu. “Neden?”

Geceydi. Bütün vagonlar doldu. Tren homurdana homurdana, yükü olağandan bin kat-milyon kat daha fazla; hareket etti. Oturamıyorlardı. Ayakta duramıyorlardı. Sallantıdan birbirlerinin üzerine yıkılıyorlardı. Nereye götürüldüklerini bilmiyorlardı. Ne olacaklarını bilmiyorlardı. Bilmiyorlardı; kimin ne istediğini, kimin derdinin ne olduğunu, kimin hangi sebeple çıldırdığını; ki ancak bir delilikle, bir çılgınlıkla, bir hastalıkla açıklanmaya çalışılabilirdi bu zulüm. Bir delinin hazin anlarına denk geliş miydi şimdi bu? Bilmiyorlardı. Hiçbir şeyi bilmiyorlardı.

Geceydi. Ölüm treni, can verene kadar herkes, böyle gidecekti. Trık trık, trık trık- trık trık, trık trık... Günler bu ritimle geçti. Haftalar bu ritimle geçti. Tren hep ilerledi, istasyonu yokmuş gibi, son duraktan hep kaçar gibi... Bir bir öldü yaşlılar. Bir bir öldü hastalananlar. Bir bir öldü çocuklar. Bir bir öldü soğuğa dayanamayanlar. Bir bir öldü açlıktan kıvrananlar. Ölülerini askerler alıp vagonlardan atmasınlar diye sakladılar. Toprağa vermek istediler ölülerini, vahşi hayvanlara değil. Askerler hepsini teker teker bulup boşluğa fırlattılar. Çocuklar annelerini, babalar çocuklarını kaybettiler. Bütün torunlar dedesiz ve ninesiz kaldı. Bütün çocuklar öksüzdü, yetimdi artık. Vagonlar yükünü yavaş yavaş atıyordu dışarı, kan ve irin karışımı kusuyordu tren. Ölüm treni durmak bilmedi. Dolandı durdu bozkırlarda. Asya ağladı. Asya hep ağladı. Bir tek işitmeyi bilenler duydu onun ağıtlarını.

c.

Bir gece durduruldu tren. Açıldı vagonlar. Kalanların adı tek tek yazıldı defterlere. Aynı aileden kaç kişi kalmış geriye aceleyle baktılar. Bir bir saydılar hepsini, zaten parmakla gösterilecek kadar azdılar. Sonra... Her şehirde her aileden bir fert bıraktılar. Bütün aileleri bilmedikleri, daha önce görmedikleri topraklarda parçaladılar. Her şehirde bıraktıklarını bir aile gibi aynı eve koydular. “Bu senin annen” dedi Remile’ye askerin biri. “Bu da senin baban. Artık burada beraber yaşayacaksınız. Sana bir de isim verelim. Bundan sonra senin adın Nadya. Remile yok. Nadya var. Duydun mu beni çocuk?”

Remile duydu her kelimeyi. Tek kelime karşılık vermedi. Ne Remile ne de Nadya olmak istiyordu artık. Annesinin arkasından gitmeliydi. Babasına yetişmeliydi. Ninesini bulmalıydı. Beş yaşında hayatta kalmayı başarmış bu çocuk Remile, üzerindeki tüm pisliği akıtmak istiyordu toprağa. Olmadı. Olamadı.

Kayıtlar tutuldu. Bir barakaya bırakıldılar “nasıl olsa ölürler” diyerek. Bir kadın, bir adam ve Remile... Üçü de birbirine bakamayacak kadar perişandı. Üçü de birbirine yabancıydı. Üçü de ölümün hemen yanıbaşındaydı. Remile her şeyi gördü, her şeyi duydu; hiçbir şey söylemedi.

ç.

Ahıska arkadan baktı hep; taşını, toprağını, otunu, ağacını, suyunu, havasını alıp yanına; peşlerine takılamadı gidenlerin. Mahzun bekledi dönüş vaktini. Yıllar geçti, nesiller değişti o vakit bir türlü gelmedi. Oradan oraya bir kaybolmama öyküsü sürüp giderken sürgün yeri sürekli değişti, sürgün hâli hiç değişmedi. Remile elli-beş yıl sonra, “sen de o trende miydin?” diye sormaya devam ediyor her kimle karşılaşırsa.



“Siz de o trende miydiniz?”

Naz FERNİBA



SEYİR DEFTERİ ÖYKÜLERİ - 1

Temmuz 28, 2008 0
SEYİR DEFTERİ ÖYKÜLERİ - 1

KARLAR ERİR

a.

Kış burada beklemeden ve bekletmeden gelirdi. Yazın hemen arkasından kupkuru bir soğuk yakardı tenleri. Ara mevsimler bu iklime göre değildi. Hep uç noktaları yaşayan topraklardan bir tanesi olarak, belki de ilkbaharı ve belki de sonbaharı şimdiye kadar hiç tanıma fırsatı yakalayamamıştı.

Bu yüzden bu topraklar üzerinde yaşayanlar bu denli keskin, bu denli sert, bu denli katı ve bu denli kapalıydı. Ya da bana öyle geliyordu. Hislerim ne kadar doğru, ne kadar yanlış zaman gösterecekti bana. Zaman; kimine göre her şeyin ilacı, kimine göre acının sürüncemede kalmasına sebepti.


Kış burada beklemeden ve bekletmeden gelirdi. Bu yüzdendi işte; kış burada hiç beklenmez, gitsin diye kapılar aralık bırakılırdı. Ziyaretin kısası makbuldü madem, bu gitmek bilmeyen misafir nasıl karşılanırdı buralarda? Bu denli keskin, bu denli sert, bu denli katı ve bu denli kapalı insanlar “kış” üzerine hangi vurguları yapmışlar, hangi şarkıları söylemişler, hangi ağıtları yakmışlar; onu hangi ninniye almışlar ve hangi masalda sevmişlerdi onun soğuk, beyaz, parlak, güneşli, yakıcı ve bitmez yanlarını?


Kış burada beklemeden ve bekletmeden gelirdi. Hafif engebeli arazide rüzgar estiğinde, küçük çalılar yerinden çıkar bir top gibi yuvarlana yuvarlana uzaklaşırlardı. İnce ağaççıklar hep yere doğru eğilmiş beklerlerdi sıcakta da, soğukta da. Rüzgar estikçe yeri süpürürdü dalları, kimi uzanıp kıvrıla kıvrıla akan Mürön’e dokunurdu. Hepsi güzeldi, her şey güzeldi. Uğultular, mırıltılar, fısıltılar, kar ve soğuk, yaz ve sıcak... Kışın donan, yazın çağlayan nehirler... Atlar, oklar, kartallar... Hepsi güzeldi, her şey güzeldi. Sıcak günlerde kışın ne vakit geleceğini, soğuk günlerde kışın ne vakit gideceğini konuşurdu insanlar.

b.

Undam, hepsi beş katlı, soluk mavi boyalı apartmanlardan ikinci girişin beşinci katında... pencerelerden birinde durmuş, buz tutmuş camın arkasından birşeyler görmeye çalışıyordu. Buz tutmuş camlar kalın bir perde gibi kapatıyordu görülebilecek her ne var ise. Yine de bakıyordu Undam. On yaşındaki küçük bir kız ne düşünebilirse o kadarını düşünebiliyor, günlerdir eve gelmeyen babasını sessizce çağırıyordu.
Kar ince ince yağıyordu yine. Bir önceki ince kar tabakası yeri kapladığı yerde donmuş, bu yeni yağan da onun üzerine boyluboyunca uzanmakla meşguldü. O da donacaktı. Bir sonra yağan kar da... ondan sonraki de... Bu böyle sürüp gidecekti, vakit erimeye durana kadar. Yükseldikçe yükselecekti buzun kalınlığı. Kaldırımları aşacak, eşiklere taşacak, rüzgarın köşelere yığdığı kar birikintileri tepeleşecekti. Sonra çocuklar bu tepelerden aşağı kayacaklardı üç-beş kere. Bu soğukta kimse dışarıda uzun süre durmaya cesaret edemezdi.

Undam, ilk yağan karın topak topak yağışına hayran kalırdı da, sonraki yağan karın neden rendelenmiş buz gibi göründüğüne anlam veremezdi. İnsanı keserdi, çizik çizik yapardı bu rendelenmiş buz kıymıkları. “Bu yıl ilk kar erken yağdı” diye düşündü, pencereden ayrılıp kanepeye doğru yürürken. Yerdeki kalın muşamba her adımında gıcırdıyor, ayağındaki keçe çizmeler tuhaf bir hışırtı çıkarıyordu.

Oturunca duvarı kaplayan karanlık duvar kağıdına takıldı. İnce kağıt çok eskimiş, yırtılmış, beton duvarın delikleri ortaya çıkmıştı. Kim bilir hangi Rus kadın bu duvarlara bakarak oturmuştu bu odada. Adı belki Lena’ydı, belki Galina’ydı, belki Marta’ydı, belki de Luda’ydı. Ne farkederdi ki, kimbilir kaç Rus aile yemek masasında oturup ondan-şundan-bundan konuşmuştu burada. Şimdi onlar gitmiş, yerine çadırlarını bırakıp gelenler yerleşmişti üçer-beşer-yedişer. Birileri gidiyor, birileri geliyordu işte. Zamanla her şey değişiyordu. Bu yüzdendi belki de; “Şu duvar kağıtlarını” derdi babası, “yenileriyle değiştireceğim birgün.” Undam, babasını o gece de bekledi. O gece de gelmedi. Sonraki gece bekledi. Sonraki gece de gelmedi.

Daha sonraki gece de... Ondan sonraki gece de... “Aavaa” * diye bağırıyordu içinden. Aav * gelmedi. Gelemedi.

c.

Tren garında çalışırken birgün, istasyona yanaşan trenlerden birine atlayıp gitmişti belki de. Belki de Gobi’yi aşacak, güneye inip deniz görecek; sonra geri gelecekti evine. Bu aralar “belki” ile başlayan, “belki” ile biten, “belki” ile süslenen cümleler kuruyordu Undam. Yorucuydu. Sıkıcıydı. Boş evde dolanmaktan, konuşacak birilerinin olmamasından bunalmıştı. Babası gelmeli, “yiyecek ne var?” diye sormalıydı. Undam koşup dolaba bakmalı, “pek bir şey yok” demeli, masanın üzerindeki sert ekmeği dilimleyip bir tabağa koymalı, birkaç parça kuru peynirin yanına hemen çay demlemeliydi. Küçük sarı elmalardan da kaç tane varsa masaya taşımalıydı.

Undam boşuna bekledi. Aylar geçti. Güneş doğdu battı. Kar yağdıkça buz tabaksı daha da kalınlaştı. Okula gitmekten vazgeçti, pencere önünde geleni gideni izledi, kimi görse babası sanıp içi titredi... Undam bir kış boyu yol gözledi; buz çözülmeye, ortalık sulanmaya, sert rüzgar yumuşamaya, her gün parlayan güneş azar azar ısıtmaya başlayana kadar. Birgün kapıya “güm güm güm” diye vurduklarında, Undam yol gözleme işiyle meşguldü yine. Birden korkuyla yerinde hopladı. “Baba!”

Değildi. Gelen birkaç tanımadığı adam, bir de Lama. Undam demedi bir şey, dinledi. Her kelime, içine saplandı, saplandığı yerde kaldı.

ç.

“Kışın azizliği” diye söyleniyordu adam. Elinde küçük bir poşet elma vardı. Geceydi. Zifiri karanlığın orta yeri, bir damla ışık kırıntısı yoktu. Koyu bir gece, koyu bir kar... yeri kaplamış beyaz tabaka altında artık kaybolmuş olan yol boyunca ayaklarını sürüyerek ilerliyordu. Adam hasta bedenini ara sokaklardan birine taşımaya çalışırken geniş düzlüğün bitmek bilmeyecek uzanışına baktı kısa bir süre. Ezbere bildiği eve dönüş yolunda, bu karanlığın içinde ilk kez böyle kayboluyordu. Sağa sapmalı mıydı? On adım saymış mıydı? Yoksa yanlış mı dönmüştü? Düz gitti. Sekiz adım sol, yirmi-üç adım sağ... Sonra? Geri dönse, yeniden başlasa... Gücü tükenmişti. Değil bunu yapmak, bir adım ileri adım atacak hâl kalmamıştı. Önce elindeki elma poşeti kayıp karların içine gömüldü. Sonra derin bir yarığın dibine yuvarlandı ağır bedeni. Kar, beyaz örtüsünü hızla üzerine serdiğinde onu karanlıktan ve geceden ve sessizlikten başka bir gören olmadı. Şimdi derin bir uykuda, sıcak rüyalara akan adam; buzun bütün bedenine dolandığını hiç hissetmedi. Aylarca, bütün kış, üzerinde kalın buz tabakası öylece uyuyakaldı.

d.

Günler geçti. Undam artık bir daha hiç gelmeyeceğini bildiği babasını beklemekten vazgeçti. On yaşında bir kız, Undam. Bir ses duyduğunda hiç tereddüt etmeden zemini eğimli balkona çıktı. Beşinci kattan her şey çok güzel görünüyordu. Bir ses daha duydu. Hemen ağaşıdan. Lama ona işaret ediyordu. “Aşağıya in, ziyarete gideceğiz” diyordu. Undam, yavaşça balkon demirinin üzerine çıkıp ellerini havaya kaldırdı. Hoş bir his uyandı içinde. Kendisini beyaz bir kartal gibi, kanatlarını açmış da uçuyor sandı.

Lama bütün gücüyle bağırıyordu aşağıdan. “Hayııııır!”

Undam onu duyduğunda, “ben şimdi ölsem, nereye giderim?” diye sordu. “Sen bilirsin, her şeyi bilirsin; sen bana söyleyebilirsin, ben şimdi ölürsem ne olurum?”

“Öldüğün an yeniden doğarsın dünyaya.”
“Ben bu dünyaya yeniden gelmek istemiyorum.”
“Sen bir Budistsin. Ölürsen yeniden başlarsın.”
“O halde... ben bir Budist değilim artık.”

Naz FERNİBA




* Aavaa: (Moğolca) babacığım – Aav: baba

HAYAT AĞACI

Temmuz 28, 2008 0
HAYAT AĞACI

Bilgili biri, hikayenin yollu “Hindistan’da bir ağaç vardır. Meyvesini yiyen ne ihtiyarlar, ne ölür!” der. Bir padişah bunu duyar, doğru sanıp o ağaca ve meyvesine aşık olur. Bu ağacı bulmak, meyvesini getirmek üzere divan adamlarından bilgili birisini Hindistan yollar. Adamcağız yıllarca Hindistan’da o ağacı arar, tarar.

Bulmak için şehir, şehir gezer ne ada bırakır ne dağ bırakır, ne ova bırakır! Kime sorduysa “ Bu ne arıyor, deli mi, ne?” diye güler, alay eder. Niceler alaya alıp döverler, niceler istihza edip “Akıllı, senin gibi zeki ve temiz kişinin bu arayışında elbette bir esas var, hiç boş olur mu?” derler.

Ona alay yollu ettikleri bu rivayet de ayrı ir tokat hatta bu eni konu tokattan da beter! Bazıları alaya alıp “ Ey ulu kişi pek korkunç, pek geniş bir iklim olan filan iklimde, falan ormanda yemyeşil bir ağaç vardır. Pek yüce, pek korkunç her dalı koskocaman” derler. Padişah adamı, kimden ne duyarsa aramak için gayret kemerini kuşanır.

Orada nice yıllar gezip tozar. Padişah da ona mallar yollar durur. Gurbet diyarında bir hayli zahmetlere uğrar, nihayet aciz kalır. Ne maksudundan bir eser görünür, ne de sözden başka bir şey! Ümit ipi üzülür, aradığını aramaz olur, usanır. Padişah yanına dönmeye niyet eder, ağlıya, ağlıya yola düşer.

Meğerse o nedimin ye’se kapılıp geriye döndüğü memlekette kerem sahibi kutuplardan alim bir şeyh varmış. Nedim ümitsiz bir halde “ önce onun tekkesine gideyim de oradan yola düşeyim. İstediğimi bulamadım, ümidim kesildi. Bari duası yoldaşım olsun” der. Gözleri yaşlı bulut gibi yaş döke, döke Şeyhin huzuruna varır. “ şeyhim,acımanın, esirgemenin tam zamanı. Ümidim kesildi lütfedecek an, bu an!” der.

Şeyh “ Ümitsizsen bile söyle. Matlubun ne? Neye yüz tutun?” diye sorar. Nedim. “ Bir padişahım var, beni bir ağaç aramak üzere gönderdi. Ama nasıl ağaç? Alemde bulunmaz bir şey. Meyvesi, abıhayatın aslı. Yıllardım aradım bir nişanesini bile bulamadım, ancak bu sarhoşlar, benimle eğlendiler, beni alaya aldılar. İşte o kadar!” der. Şeyh gülümser de der ki: “Ey saf adam, bu ağaç, ilim sahibindeki ilimdir.

Pek yüce, pek büyük ve etrafa yayılmış bir ağaçtır o1 hatta ağaç da ne demek her tarafı kaplayan deniz gibi Abıhayattır! Sen surete kapılmış yolunu yitirmişsin. Manayı elden bıraktığın için onu bulamıyorsun. Ona gah ağaç derler, gah güneş. Gah deniz adını takarlar, gah bulut! Hulasa öyle şeydir ki yüz binlerce eseri var En aşağılık hassası, sahibine ebedi bir hayat bağışlamasıdır.

Tektir ama binlerce eseri, nişanesi var. O bire sayısız adlar gerek. Bir adam senin baban olur ama başka birisinin de oğludur. Birisine düşmandır, onun hakkında kahırdan ibarettir. Diğer birine lütfeder, iyilikle bulunur, onca iyidir. Bir tek adam olduğu halde bak, yüz binlerce adı var. Bir vasfını bilen öbüründen amadır, öbür vasfını bilmeyebilir. Kim, bu ad doğru ad diye isme yapışır. Onu arasa senin gibi ümitsizliğe düşer, perişan olur. Niye bu ağacın adına yapışırsın da dili damağı acı talihsiz bir hale düşersin? Addan geç, sıfatına bak da sıfatlar, seni zata ulaştırsın. Halkın ihtilafı addan meydana gelir. Fakat manaya ulaşınca rahatlaşırlar.

Adamın biri, dört kişiye bir dirhem verdi, adamlardan birisi “Ben bu parayı “engur’a” vereceğim” dedi. Öbürü Araptı, la dedi, “Ben “İnep” isterim herif, engür istemem” üçüncü Türk’tü, “ Bu para benim “ dedi, “ Ben inep istemem, üzüm isterim” dördüncüde Rum’du, dedi ki: “Bırak bu lafları biz İsrafil isteriz”

Derken savaşa başladılar. Çünkü adların sırrından gafildiler. Ahmaklıktan birbirlerini yumruklamaya koyuldular. Bilgisizlikle dolu, bilgiden boş adamlardı bunlar. Sır sahibi, yüzlerce dil bilir, kadri yüce birisi orada olsaydı, onları uzlaştırırdı. Onlara “ Ben bu bir dirhemle hepinizin isteğini yerine getiririm.

Gönlünüzü gıllügışsız bana teslim edin. Bu bir dirheminiz, sizin istediğiniz şeylerin hepsini yapar. Bir dirheminiz dört muradı da yerine getirir, dört düşman da uzlaşır, birliğe ulaşır, bir olur. Sizin sözleriniz savaşa, nifaka sebep olur. Fakat benim sözüm, sizleri birleştirir.

Siz susun dinleyin de konuşma hususunda diliniz ben olayım. Sizin sözünüz yüz türlüdür, eseriyse ancak savaş ve kızgınlıktan ibaret. İğreti hararetin tesiri yoktur. Fakat insanın kendisinden olan hararet müessirdir. Sirkeyi ateşte ısıtan da yiyince yine bürudeti arttırır. Çünkü o hararet, iğretidir. Asli tabiatında bürudet ve keskinlik vardır.

Oğul, pekmez buz tutsa da yine yiyince ciğerdeki harareti fazlalaştırır. Şu halde şeyhin riyası, bizim ihlasımızdan daha yeğ. Çünkü o riya basiretten meydana gelmedir,bu ihlas körlükten! Şeyhin sözü, insana cemiyet-i hatır verir, hasetçilerin nefesi ise tefrika. Süleyman, tanrı tecellisine uğrayınca bütün kuşların dillerini öğrenmiş oldu.

Onun adalet devrinde ceylan, kaplanla uzlaşmış, savaşı bırakmıştı. Güvercin doğanın pençesinden emindi, koyun kurttan çekinmiyordu. Süleyman, düşmanlar arasında meyancılık etti, bütün kuşların arasında birlik husule geldi. sen bir karıncaya benzersin, tane toplamak için koşup durmaktasın. Fakat behey azgın, Süleyman buracıkta, sen ne arıyorsun?

Tane arayana tane, tuzaktır. Fakat Süleyman arayan hem Süleyman’ı bulur, hem taneyi elde eder. Bu ahir zamanda kuşlara bir an bile birbirlerinden aman yoktur. Devrimizde de Süleyman var, bizi sulha kavuşturur, zulmümüzü giderir. “Hiçbir ümmet yoktur ki aralarında bir korkutucu olmasın” ayetini oku. Tanrı “ Hiçbir ümmet bulunamaz ki içlerinde bir Tanrı halifesi, bir himmet sahibi bulunmasın” dedi.

O halife, onların gönüllerini o kadar birleştirir gibi saflıktan hiçbir gıllügışları kalmaz. Hepsini ana gibi birbirini esirger bir hale getirir. Onun için Müslümanlara “Tek bir nefis” demiştir. Onlar Tanrı resulü yüzünden tek bir nefis oldular, yoksa her biri, öbürüne tam bir düşmandı.

Medinelilerin iki kabilesi vardı, birine evs, öbürüne Hazrec denirdi. Adeta bir kabile öbürünün kanına susamıştı. Mustafa’nın yüzünden o eski kinleri İslam ve saflık nuruyla mahvoldu. Önce o düşmanlar, bağdaki üzümler gibi kardeş oldular. “ Şüphe yok, söz bundan ibaret; Müminler kardeştir” nasihatıyla da bu nefesle de kardeşliği bıraktılar,tek bir ten oldular.

Üzümlerin suretleri kardeştir. Fakat sıktın mı tek bir üzüm suyu olur. Korukla üzüm birbirine zıttır ama koruk, olgunlaşınca güzelleşir, tatlılaşır, iyi bir dost olur. Koruk halinde kalan üzüme Tanrı ezelden kafir demiştir. Değil kardeşim değil. Artık o tek bir nefis olamaz. Azgınlıkta menhus bir mülhitten ibarettir. Ondaki gizli şeyleri bir söylesem alemde fikirler fitneye düşer, karmakarışık olur.

Kör gavurun sırrının anılmaması daha iyi. Cehennem dumanın İrem bağından uzak oluşu daha hoş! Ne de olsa üzüm olmaya kabiliyetli korukların gönülleri, ehli dilin nefesleriyle birdir. Hepsi üzüm olmaya koşarsa, sonunda ikilik kalkar, kin ve savaş kalmaz. Hepsi de üzüm olup derilerini yırtarlar da birleşirler, vasıfları da birlik olur.

Dost, düşman ikiliktedir. Fakat hiçbir olan, kendisiye savaşır mı? Aferin Üstat Aklı Küll’e yüz binlerce zerreye birlik bahşetti. Yerde topak, topak dağınık topraklara benzerlerken testici, hepsini de birleştirdi, bir testi yaptı. Gerçi suyla toprağın birleşmesi, nakıştır, can, buna benzemez. Fakat burada apaçık bir misal getirsem korkarım aklın karışır. Süleyman şimdi de var ama biz uzağı görme neşesiyle onu göremiyoruz.

Uzağa bakış, insanı kör eder. Sarayda uyuyanın sarayı görmediği gibi. Biz ince sözlere dalmışız, onlarla uğraşıp duruyoruz. Düğümleri çözme sevdasına tutulmuşuz. Düğümleri bağlayıp çözdükçe şüpheye düşmeyi, cevap vermeye kalkışmayı uzatıp gideriz. Tuzağın bağını gah çözüp bağlayan, bu suretle bu işte maharet kazanan kuş gibi.

Böyle kuş sahradan, çayırdan mahrumdur, ömrü düğümü açıp çözmede harcolur gider! Filvaki hiçbir tuzağa zebun olmaz ama günden güne kanatları tutulur, uçmaz olur. Bağ çözüp bağlamakla az uğraş da kanatların tutulmasın, uçmadan kalmayasın. Yüz binlerce kuşun kanadı kırıldı da yine o arızalı yerlerdeki tuzakları gidermedi.

Kuran’da onların ahvalini oku haris adam: “Bütün şehirlerde gezip dolaştılar, her tarafı elde ettiler” bak hele “ Bir kurtuluş var mı?” Türk, Rum ve Arabın kavgasından engur ve inep şüphelerine düşmekten başka bir şey çıkmaz. Manevi dilleri bilen Süleyman gelmedikçe bu ikilik kalkmaz. Kavgacı kuşlar, hepiniz doğan gibi şehriyatın şu davulunu duyun! Aranızdaki ihtilafı bırakın da ruhunuzu her yandan şadedin. Nerede olursanız olun, yüzünüzü o tarafa dönün.

O Süleyman, sizi kendine teveccühten men etmedi ki. Fakat kör kuşlarız, terbiyeden hayli uzağız. O Süleyman’ı bir an bile tanımadık gitti! Baykuşlar gibi doğanlara düşmanız hulasa viranelere de kalmışız. Bilgisizliğimiz, körlüğümüz son derece. Bu yüzden de Tanrı azizlerini incitmeye kastediyoruz. Süleyman’dan aydınlanan kuşlar, nasıl olur da suçsuz, sebepsiz bir kuşun kanadını yolarlar?

Kanadını yolmak şöyle dursun, onlar, acizlere yem verirler. O kuşlarda aykırılık ve kin yoktur. Hoş kuştur onlar hoş kuş! Onların hüthütüleri kutlulamak üzere yüzlerce Belkıs’ın yolunu açar; Kargaları surette kargadır, hakikatte himmet doğanı “ Mazaga” sırrına mazhardır onlar. Leylekleri “lek, lek “ der ama şüpheye birlik ateşini salar, güvercinleri, doğanlardan korkmaz. Hatta, doğan, o güvercinlerin önünde baş kor. Bülbülleri, insana vecit ve halet verir; gülistanları, kendi gönüllerindedir.

Duduları, şeker kaydında değildir. Ebedi şekeri, kendi içlerinde bulurlar. Tavusların ayakları bile, bakılsa öbür tavusların kanatlarından daha güzel görünür. Hakan kuşlarının kuru bir sesten ibaret kuş dilleri nerede, Süleyman kuşlarının söyledikleri kuşdili nerede? Sen ne bilirsin kuşların seslerini? Bir an olsun Süleyman’ı görmedin ki!

İnsana sesi neşe veren o kuşun kanadı meşrıktan da hariç mağripten de. Her ahengi, kürsi’den ta yere kadar bütün alemi doldurur. Azameti yeryüzünden Arşa kadar bütün cihanı istila eder. Bu Süleyman’a uymayan kuş, karanlığa aşıktır. Yarasaya benzer. Ey kötü yarasa, Süleyman’a alış da ebediyen zulmette kalma. Oraya doğru bir arşın gitsen arşın gibi ölçü kutbu kesilir, her tarafı ölçer biçersin. Irgalaya bocalaya topal ,topal bile olsa o tarafa sıçradın mı topallıktan da kurtulursun, sakatlıktan da!

Seni tavuk yetiştirdi, kanadının altında büyüttü. Sana dadılık etti ama sen yine kaz palazısın. Anan o denizin kazıdır. Ancak dadın toprağa mensuptu, dadın bu kuruluğa tapardı. Gönlündeki denize olan meyil yok mu o tabiat, sana anandan mirastır. Fakat kuruluğa olan meylin de dadından geçme. Bırak dadıyı, onun reyi kötü isabetsiz! Dadıyı karada bırak,yürü kazlar gibi mana denizine koş, dal denize!

Anan seni sudan korkutursa sakın sen korkma, hemen denize koş! Sen kazsın, karada da yaşarsın, denizde de. Kümeste hayvanları gibi kokuşuk kümesli bir hayvan değilsin ya. Sen “Kerremna” hükmünce bir padişahsın ki hem karaya ayak atabilirsin, hem denize! “ Ve hamelnahüm fil berri vel bahri” hükmüne mazharsın. Canını karadan kurtar, denize yürüt.

Melekler için karaya yol yoktur. Hayvanların da denizden haberleri yok. Sen, ten itibarıyla hayvansın, can bakımından melek. Bu suretle hem yerde yürürsün,hem gökte. Bu suretle, ben de zahiren sizin gibi insanım ama hakikatte gönlüm vahye kabiliyetli. Bu toprağa mensup kalıp, yer üstüne düşmüş ama bu çeşit adamın ruhu, o güzelim gökte çark uruh durmakta. Yavrum, biz umumiyetle su kuşlarıyız, dilimizden de ancak deniz anlar.

Hulasa Süleyman denizdir, biz kuşlara benzeriz ebede kadar Süleyman’da seyredip duruyoruz. Süleyman’la gel , ayağını denize bas ki su Davud’a olduğu gibi sana da yüzlerce zırh yapsın. O Süleyman. Meydan da herkesin gözü önünde. Fakat haset kıskançlık göz bağıcı ve büyücü. O bizim önümüzde bizse cahillikten, uykudan, herzevekillikten onu görmemekte, ondan meyus olmaktayız. Gök gürlemesi, susuzun başını ağrıtır.

Bilmez ki kutlu bulutlardan rahmet yağdıracak! Onun gözü akar suda. Gökten yağan rahmet suyunun zevkinden haberi bile yok! Himmet atını sebebe doğru sürdü de bu yüzden müsebbipten mahrum kaldı. Fakat müsebbihi apaçık gören cihan sebeplerine gönül kor mu?

Çöl ortasın da bir zahit vardı. Abbadiye kabilelerine mensup olanlar gibi ibadete de dalmış, kendisinden geçmişti. Hacılar civar şehirlerden gelip oraya ulaştılar, o kupkuru yerde bir zahit gördüler. Zahidin yeri kaskatıydı. Fakat kendisinin mizacı yumuşak. Çölün samyeli, adeta ona ilaç kesilmişti. Hacılar onun yalnızlığına ,o afetler içinde selamette oluşuna şaştılar. Kum üstünde namaza durmuştu. Kum öyle bir kumdu ki hararetinden tenceredeki su bile kaynar, coşardı.

Halbuki dersin ki o,sanki bir yeşillikte bir Gülistanda, yahut,Burak’a Düldüle binmiş! Yahut da ayağının altında ipekli örtüler, kumaşlar var samyeli ona sabah rüzgarından daha hoş! O namaz kılarken hacılar beklediler. Zahit, uzun bir fikre dalmış, kendisinden geçmişti. Neden sonra istiğraktan ayıldı, kendisine geldi, hacıların içinde gönül gözü açık birisi, gördü ki zahidin elinden, yüzünden sular damlamakta, elbisesi aptes suyundan ıslak. “ Bu su nereden?” diye sordu. Zahit , elini kaldırıp “gökten” diye cevap verdi.

Adam, “ Kuyu” ip yokken ne vakit istesen su bulabilir misin? Hemen yağmur yağar mı? Ey din sultanı, müşkülümüzü halleder hallet de yakına erelim. Sırlarından bir sırrı bize de göster de bellerimizden zünnarları kesip atalım” dedi. Zahit, gözlerini göğe kaldırarak dedi ki: “Yarabbi, hacıların duasına icabet et. Ben gökten rızık aramaya alışmışım, sen bana gökten kapı açtın.

Ey Lamekan aleminden mekan izhar eden, ey “Rızkınız göktedir” sırrını ayan eyleyen!” Zahit, bu münacattayken hemen su sömüren fil gibi bir latif bulut peyda oldu. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı, derelerde, mağaralarda gölcükler meydana geldi. bulut, tulumlar gibi gözyaşı döküyordu.

Hacıların hepsi matralarını açtı. İçlerinden bir bölük halk o şaşılacak şeyler yüzünden bellerindeki zünnarları kestiler. Bir bölüğünün de bu hayret edilecek şey yüzünden yakını arttı. Tanrı, doğru yolu daha iyi bilir. Bir bölüğüyse bu kerameti kabul etmeyip hamhalat bir halde ebedi nakıs olarak kaldı, söz de burada bitti.


MEVLANA
2.CİLT

26 Temmuz 2008

HALA SEN..

Temmuz 26, 2008 1
HALA SEN..

İsyanlarım vurmuş zincirlerini yüreğimin üstüne,
Kanayan kalbim değil ruhum olmuş şimdilerde.
Gören gözlerime sis perdeleri inmiş de,
Gerçekten seveni görememişim ben yine…

Denizde dalga, havada bulut, kuşlar, böcekler,
Seni çağırır olmuşum, bilen bilmeyene sormuşum,
Adın adım olmuş, ben sen olmuşum,
Sararmış solmuşum, kölen olmuş, vurulmuşum…

Kahpe bir kurşun değil yüreğime sıkılan,
Değil zincirler ellerime vurulan.
Senin aşkındı beni bunca zaman yaşatan.

Artık yoruldum, durdum, sustum, avundum, avutuldum,
Bir kuş oldum vuruldum, susturuldum, kayboldum,
Bittim, tükendim, bittim öldüm, bittim yine de seni sevdim,
Seni sevmeye hep devam ettim…


Mehpare ÖĞÜT
26 TEMMUZ 2008