Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

25 Ağustos 2008

EKSİKLİĞİ FAZLA BİR HARF

Ağustos 25, 2008 0
EKSİKLİĞİ FAZLA BİR HARF

o sen miydin, karanlığa örtülen
kapının eşiğinde, ufalanan renklerin, saf kokuların
kayıp geleceklerin saklanmış güneşinde
dalgaları susmuş bir kıyının iç çekişinde
şarkısını arayan o erkenci güz?

senin miydi, solan mavilerin som çeliğinde
akışkan kumlarında gizli titreşimlerin
uzun koridorlu bir neşter saatinde
sessizlikteki sesi bekleyen o yüz?
(soğuk bir anın en soğuk demirinden
parçalanmış heykelleri onaracak

ustanın ellerinden
yere düşmüş bir keski
gibi kederi eğen o yüz?)

balçığın hilesinde, duvarların sahte yapraklarında
gerçeğin söylediği bir yalan gibi mağrur
ve sakin, şiddetli bir yokluk gibi
sırla ayna arasına sıkışmış o an
(senin miydi, boşluğunda donmuş bir çığlığın
erken biten zamandan
emanet bir çocukluk acısı gibi kalan?)

senin miydi, sımsıkı kilitli kapının eşiğinde
çağrısız bir lütuf gibi üryan
bekleyen geçim an’ı,
(o yalnız an, döner ya ayna birdenbire içine
ve bakar sonsuzca bir an, o sarı iskelede
ilk kez görürmüş gibi
kendi yaşamadığı kendi hikâyesine)

sen miydin, sırça bir çocukluğun alnında
işleyen o testere, yoksa ben mi kireçtaşı damarlarında
yerin
söndürülmüş ateşin uçuşan tüyleriyle
beni bölen bilmediğim harflere?
yanlış bir uykuya sızan dili gerçeğin
(ah, işte hayat, o sebepsiz çiçek yatağı)
yanmış gözyaşlarının, bereketli hasadın
ellerime uzanan bir elin sesi dökülmüş dili

karanlığa örtülen kapının eşiğinde
gölgeye inanmayan kandilin söylediği
(parçalanmış heykelleri onaracak ustanın
kitaplarda kurutulan harflerin
ansızın ölüm olan babamın dili)


babam ki, bir kıyıdan ötekine
hiçbir zaman varamayan eski ve güzel
bir köprünün çağın mitralyözüyle
yıkılan ayakları gibiydi
(şimendifer saatleri kurdu hep
atalardan çalarak eskimiş zamanları
haram yemez, ipek gömlek giyerdi

ve oynak bir su gibiydi çiftetelli sazların
sıçrayan tellerinde, acılı bir ömrün sevinçleriyle
onarmayı bildi de birbirinden uzaklaşan çağları
onarmayı bilemedi kendini)

belki de eksikliği fazla bir harfti babam
işaretleri çoktan unutulan bir dilin
hayatın belleğinden yavaş yavaş silinen alfabesinde
emanet bir at üstünde yaşadı hayatını
emanet bir ata binip gitti görünmeyene
(kurumuş bahçelerden toplardı sabahın çiylerini
akşamın zilleriyle yağmurun çamlarını süslerdi
kendisinin olmayan kadınları sevdi hep
imana geldi dedi annem son nefesinde)


şimdi burda, karanlığa açılan kapının eşiğinde
o eksik harfi soruyorum alfabelere
onarmak için içimdeki yıkılmış köprüleri
yazmak için masalını köklerin, aşıboyalarında

ve yıldız çitlerinde kanayan
günübirlik bir ömre
yarıda kesilen bir çiftetelli hüznüyle
yırtarak içimdeki şarkıyı
soruyorum babama;

“her şey ölümde birikir demiştin bana
ve hayat yaşansın diye vardır sadece
dinle ağustos böceklerini
ve sıcak bir el gibi alnında gezen
hayatın seslerini, ve unutma, dokunduğu yüzlerde

yumuşak bir kili yoğurur insan
ellerindeki toprak
ancak böyle dönüşebilir güle”
(işte mevsim toprak ve gül, alnımda ipek/ten el
gibi hayat, ne varsa yok, ne yoksa var
içimdeki görünmeyen gecede
susmak nedir bilmeden ötüyor hâlâ
upuzun bir denizin görünmez sahilinde
seninle dinlediğim ağustosböcekleri)

söyle şimdi, biriken ne, kökleri büyüten o karanlıkta?
nerede hammaddeyi güle çeviren simya
nereye, nereye koysam başımı
kayıyor bir yıldız daha
yakarak ağzının denizinde kanayan
ölümsüzlük vaadini
gidiyorsun, duvara çizilmiş bir pencereden
kapısını örtmeyi unutmuş bir gezgine
“yolun adını göçebe yazar“ diyor yasalar
geri dönmeyişlerin alfabesine
(ve babası ölen çocuklar hiç büyümez
gözlerinde taşır sesinden düşen göğü
sorular biriktirir yağmur yerine
yağmayı ertelemiş sevgilerin renginde)

gidiyorsun, içime çizilmiş bir labirenti
geçerek sönmüş bir kandilin gölgesinde
kapanırken bir yerde bir pencere
açılıyor yokluğun kara kapısı
(gözlerinden kopan o mavi ışık
hayatı soruyor hâlâ ölüme)


Ayten MUTLU

BİR YALNIZLIK İKİNDİSİ

Ağustos 25, 2008 0
BİR YALNIZLIK İKİNDİSİ

İnsan iki kişi olmalı, değil mi
En azından iki kişi
Sen yalnızsın
Yalnızlığın her zamanki ikindisi.

Edip Cansever

ikimiz de istesek, bir büyük aşk yaşayabilirdik... aslında "ikimiz de
istesek.." demek doğru değil, çünkü biliyorum ki, "ikimiz de istiyorduk". Onun
gözleri, her görüşmemizde çığlık çığlığa söylüyordu bunu, benim ellerim,
dokunmak için izin istiyorlardı sanki. Dokunmak için, okşamak ve hissetmek
için. Birbirimize karşı ördüğümüz aramızdaki şu buhar duvarının öte yanına
geçmek için izin istiyorlardı sanki. Dalgındı o gün de. Buluşmamızdan önce,
telefonda anlatmıştı: bütün gün, sonu gelmeyen binlerce iş, binlerce insan,
iş, telefon, bilgisayar, telefon...

Yüzüme bakıyordu. Gene bir buluşmanın sonuna gelmiştik. İkimiz de istiyorduk,
bunu biliyorum çünkü her buluşma boktan bir sebepten ötürü gerçekleşiyordu.
Belki kendimizden bile habersiz, ilk fırsatta görüşmek isteğimizden. İkimiz de
istiyorduk. Yalan söylemeyen bir tek onun gözleri ve benim ellerimdi. Asla
kavuşamazlardı... Ah, keşke, keşke! "İkimiz de isteseydik eğer, bir büyük aşk
yaşayabilirdik..."

"Emine," dedim, vedalaşmaya hazırlanıyorken. Belki de, ilk başta, bunu
söylememin tek sebebi birkaç dakikacık daha katmaktı birlikteliğimize,
uzatmaktı... O da biliyordu bunu, kahretsin! O da biliyordu bunu, o da beni
seviyordu, aşk vardı o kahrolası buhar duvarının ardında, o da biliyordu bunu.

"Emine," dedim, "seni seviyorum."

Ve o an anladım ki, bunu söylememden korkuyordu, hep BÖYLE bir anın
gelmesinden korkarak yaşamıştı birlikteliğimizi... Hep böyle bir anın
gelmesinden korkarak yaşamıştık birlikteliğimizi, bunu ne yazık ki ancak şimdi
anlıyordum, her şeyin bittiği şu çaresiz anda.

Kızıl gözlerini üzerime dikti, bin melal, bin hüzün... Uzaklarda bir diyarda,
bin güneş aynı anda battı, ortalığı sükutun o aşina gamı aldı süpürdü...
Kızıl gözleriyle baktı bana, bir anlığına, daha fazla göstermek istemedi, daha
fazlasını bilmemi istemedi. Başını önüne eğdi, hafifçe titreyerek, ama yine de
bir "dayanacağım, dayanmalıyım" kararlılığıyla yıkılış şokunu geciktirerek,
uzun etekliğini sonsuza kadar hafızama saplayarak, döndü ve uzaklaştı oradan.
Onu bir daha hiç göremedim.


Ve şimdi, o günleri durup düşünüyorum da, "ikimiz de isteseydik eğer, büyük
bir aşk yaşayabilirdik" demek yanlış. Çünkü ikimiz de istiyorduk ve biliyorduk
bunu. Ama başka güzel şeyleri de vardı ikimizin, ikimizin dışında... Ve
biliyorduk ki, onları daha çok istiyorduk. O başka şeyler gibi olmak
istemiyorduk belki de, belki de yegane sebep buydu, bilemiyorum, kafam
karışıyor bunları düşününce. Aramızda, "buhar"dan oluştuğunu sandığımız duvar,
gerçek hayatın ta kendisiymiş meğer, bunu da şimdi anlıyorum. Ve biz, bir
kararın eşiğine gelmiştik: ikimizin de her buluşmamızda, her zaman gördüğü,
karşımıza çıkan o duvarı artık dayanamayıp işaret ettiğimizde, ya o duvarın
bir parçası olacak, ya da, sonsuza kadar ayrılacaktık birbirimizden. O bunu
biliyordu, ve bu kararın eşiğine gelmemizden korkuyordu, şimdi şimdi anlıyorum
bunu... Bense, aşkın, diğer bütün aşkları yeneceğini sanıyordum, aşkın,
HER ŞEYİ yeneceğini... Ama Emine artık yok, gitti. Aramızda yaşanmış
olan onlarca güzel şey, gene aramızda bir sır olarak kaldı. Zaten anlatsam da kimi inandırabilirdim ki. Emine gitti. Kızıl gözlerini de alarak yanına (sonradan ağlamak için, sonradan ağlamak için, the army, the army, the army...), çekti düşlerini, "ayın öteki yanına gitti".

08-06-99
Emre SURURİ

24 Ağustos 2008

YENİDEN MERHABA

Ağustos 24, 2008 0
YENİDEN MERHABA
Deniz, Güneş, Kum…

Tilkinin dönüp dolaşıp döneceği yer neresiymiş ! Elbette ki kürkçü dükkanı. Bu ata sözlerine bayılıyorum. Yani yüzyıllar önce söylenmesine ve günümüze kadar gelmesine rağmen güncelliğini ne de güzel koruyor değil mi !!!

Her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi bu sene ki tatilimin bir kısmı da böylece güzel ve hatırlanacak anılar eşliğinde sona ermiş oluyor ama, sadece deniz, güneş ve kum kısmı. Allah’tan iki hafta gibi bir süre daha var dinlenmem için. O yüzden biraz da evde dinlenmenin tadını çıkartma zamanı diye düşünüyorum ve bununla birlikte, siz dostlarıma kavuşmanın heyecanı ve benim yokluğumda bıraktığınız değerli mesajlarınızı okumanın verdiği sevinçle sizlere kucaklar dolusu sevgi ve selamlarımı gönderiyorum. Tatilden yeni döndüğüm için bilgisayar başına yeni oturdum ve bloğuma henüz yeni eklentiler yapmadım ama, en kısa zamanda sizlerle yeni paylaşımlarda bulunacağıma dair sizlere söz veriyorum. Bu arada ev içerisinde halledilmesi gereken birkaç iş var ve bu benim birkaç günümü alacak gibi gözüküyor. İşlerime verdiğim aralarda sizlere uğrayarak her birinize merhaba diyeceğim. Bundan ötürü umarım bana gücenmezsiniz. Ama size mutlaka ziyaretlerde bulunacağıma dair söz veriyorum. Ve bu birkaç günü atlattıktan sonra da eskisi gibi her şey devam edecek.
Şimdilik kendinize çok iyi bakın…

Görüşmek üzere sevgilerimle,,,

mehp@re

13 Ağustos 2008

SUSUYORUM ARTIK..

Ağustos 13, 2008 1
SUSUYORUM ARTIK..

Ne keyifle okuduğum şiirler ezberimde, ne de bağıra çağıra söylediğim şarkıların sözleri. Dalgın gözlerle yürüdüğüm caddelerde kayboluyorum...

Sonsuz bir inatla sarıldığım radyodan gelen o harika melodilerin de tadı yok? Peki ya o yağmurda iliklerime kadar ıslanmalarımı kim çaldı benden? Bilmiyorum!

Susuyorum artık... Sustukça susuyorum. Sustukça, üzerime gelen insanlardan kurtarmak için ruhumu, suskunluğuma sarılıyorum. Ama yine de saplanıyor yüreğime bazı kelimeler. Bazıları da acıtıyor üstelik…

Sessiz geceler benim için sığınılan bir liman sanki. Kendimi bulup bulup kaybettiğim karanlıkta, şöyle bir uğradığım kelime hazinem de bir anlam ifade etmiyor. Düşünüyorum da bu güne kadar hep; gibi yazmışım, gibi okumuşum, gibi söylemişim ve en önemlisi; gibi sevmişim...

Elbette hiçbir şey, ben ol deyince olmaz. Bunu biliyorum ama zaman da geçiyor hızla. Tükenmez sandığım bütün sözler bitiyor ve ben de yavaş yavaş tükeniyorum...

Onca yıldan sonra; hayata dair ne kaldı ki elimde? Kocaman bir hiç! Öyleyse neden bunca çaba, neye bunca isyan…

Öyle anlamsızki yaşadığım hayat. Her şey az sonra gerçekleşecekmiş gibi duruyor, elimi uzatıyorum tutmak için, kayboluyor. Benim dışımda kopuyor bütün kıyametler ve ben kendime uyan bir kıyamet beğenmiyorum…

Kalbime bir kurşun sıkacak gönüllü katilimi arıyorum ya da yüreğime su serpecek elin sahibini... Toprağa ateşi düşürecek, denizi yakamozlarla süsleyecek sesin sahibini… Artık basit şeyler bekliyorum yaşamdan. Örneğin, kimselerin bilmediği sırlarım olmalı ölürken... Kimselerin gitmediği sokaklarım olmalı... İçimi kanatan özlemlerle yaşlanıp, sonra da sessizce gitmeliyim bu dünyadan.

İşte yine susuyorum; siyah bir geceye dönüyor her anım ve okuduğum her şiir kanatıyor yaralarımı. İçimdeki çocuk ölüyor... Yalancı gülümseyişlerle beni ciddiyete çağıran insanları da önemsemiyorum. Elimden kayıp gidenlerden korkmadığımı bilmiyor ki hiç biri…

Sevda.TK