Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

27 Ağustos 2008

BEN DE SOBELENMİŞİM...

Ağustos 27, 2008 0
BEN DE SOBELENMİŞİM...
Sizlerin de tanıdığı ve benim de çok sevdiğim değerli arkadaşlarımdan http://supermarket0954.blogcu.com un sahibi arkadaşım Seloş beni sobelemiş ve ben de onun sorduğu sorulara elimden geldiğince cevap vermeye çalışacağım…

1) Blog yazmaya ilk defa nasıl başladın?

Bilgisayarımı 2005 yılının son aylarına doğru ani bir karar ile almıştım. Bir süre sonra da internetimi bağlattım. İnternette gezinirken ve özellikle de şiir ve edebiyat sayfalarını ararken karşıma bir şiir çıkmıştı. Bu şiir adını daha önce duymadığım birisi tarafından yazılmıştı. Sonradan keşfettim ki bu bir blog sayfasıydı ve ben o sayfaya gelen diğer ziyaretçilerin de sayfalarını dolaştıktan ve bu güzel ve de farklı paylaşımları gördükten sonra aralarına katılmaya karar verdim ve Blogcu ile blog yazma olayına merhaba dedim. Şu an iki yılı doldurmuş ve Blogcu’dan gelme bir blogspot üyesi olarak devam etmekteyim…

2) Blog yazılarının konusunun belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor musun? Yoksa içinden geldiği gibi mi yazıyorsun?

Hepinizin de bildiği üzere, blog camialarında çeşitli kategoriler var. Hobiden tutunda, yemek, mizah, aşk ve daha bir çok ad altında. Ben de bu kategoriler içerisinde şiir ve edebiyat üzerine hasbelkader bir şeyler yapmaya çalışan birisi olarak bu kategori altında yazmaya ve paylaşımlarda bulunmaya karar verdim. Ancak ne yazık ki şiir ve edebiyattan hoşlanan arkadaşlarımız var elbette aramızda ama, birçok kişide farklı şeyler görmek istiyor. Blogcu’dayken kendi yazdıklarımın yanı sıra sevdiğim yazar ve şairlerin de paylaşımlarını yapıyordum tıpkı burada olduğu gibi ama, gelenlerin sıkılmasını istemediğimden ve bir de ne yalan söyleyeyim yine mi aynı şeyler demelerinden korktuğumdan tarihsel ve kültürel konulara da değiniyordum. Blogspot’a geçtiğim de ise bunun yanlış olduğunu anladım. Ve okuyan bir kişi de olsa sadece şiirlerimi ve diğer yazdıklarımı, bununla birlikte de yine sevdiğim şair ve yazarların eserlerini paylaşmak istedim. Bu nedenle de artık aynı çizgide blog hayatıma devam etmek istiyorum…

3) Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceksin?

Blog yazmak çok keyifli. Her ne kadar ellerim ve kollarımdaki ağrılar beni yorsa da. Ben bu olaydan ve bir şeyleri paylaşmaktan zevk alıyorum. Hele hele benim yazdığım bir şiir ve ya yazıya olumlu ya da olumsuz yorum gelse dahi. Bu nedenle daha ne kadar yazarıma kesin bir cevap vermek çok zor. Ama ben sizler olduğunuz ve devam ettiğiniz sürece varım diyebilirim…

4) Blog yazmak senin için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?

Hayır, öyle bir şey söylemem mümkün değil. Sanal bir ortamda bile olsa burada öyle sıcak dostluklar yaşanıyor ki, bu beni çok mutlu ediyor. Hiçbirimiz birbirimizi tanımıyoruz. Huyumuzu suyumuzu bilmiyoruz ama yine de ben işteyken akşam eve gelir gelmez sizleri ziyaret etmek için sabırsızlanıyorum. Yazdıklarınızı teker teker okuyor ve elimden geldiğince cevap vermeye çalışıyorum. Yani hala zevkli olduğunu söyleyebilirim…

5) Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor musun?

Hayır etmiyorum. Eğer zamanlamayı doğru yaparsanız ve doğru zamanda ve doğru yerde olursanız, hiçbir şeyden feragat etmenize gerek yok diye düşünüyorum. Bu sadece plan işidir. Tıpkı yatmadan önce dişleri fırçalamak gibi…

İşte bu kadar. Elimden geldiğince samimi bir şekilde sorulan soruları cevaplamak istedim. Ben de sizlere yürekten sevgi ve selamlarımı gönderirken, en az sizler kadar değerli iki arkadaşımı sobeliyorum. Umarım kabul ederler…


Çok değerli dostlarımdan
http://geleceginmeslekleri.blogspot.com’ un sahibi arkadaşım Aslı ile, http://tropical-malibu.blogspot.com un sahibi arkadaşım Tropicalmalibu’yu. Umarım onlarda bu tatlı ve hoş oyuna katılarak bizlerle düşüncelerini paylaşırlar…


mehp@re

26 Ağustos 2008

AŞKININ ESİRİYİM

Ağustos 26, 2008 1
AŞKININ ESİRİYİM

Leyla’ya hükmeden bir gönlün sahibiyim.
Yıldızlar kadar uzak bir aşkın esiriyim.
Ne yardan geçerim, ne de serden;
Senden gayrı hükümsüz bir aşkın esiriyim.

Ateş böcekleri dans eder durur gecenin karanlığında.
Başım döner durur da el açarım Mevla’ya…
Kızılcık şerbeti içer de kan kusturur aşkın bana.
Fani dünyanın gömleğini sırtıma giyerde, aşk diye inlerim…

Mehpare ÖĞÜT
Ağustos 2008

25 Ağustos 2008

SEVGİ NEYDİ !

Ağustos 25, 2008 0
SEVGİ NEYDİ !

SEVGİ NEYDİ?.. SEVGİ EMEKTİ...

SEVGİ İYİLİKTİ, DOSTLUKTU, SEVGİ EMEKTİ…

DURURSAM BİR DAHA KURTULAMAM,

ZİYANI YOK GÜLÜŞÜ YETER BİZE…
YÜREĞİM KAYDIYSA GÜNAH MI…

ÇAMURA SAPLANSAM YARDIMA GELİR MİSİN…
ELİNİ TUTTUM SICACIKTI, YÜREĞİ ELİMDEYMİŞ GİBİ…

ELİNDEN TUTUVERSEM BENİMLE GELİR Mİ !
SENİNİM İŞTE ALIP GÖTÜRSENE BENİ…

ELVEDA ASYA, ELVEDA SELVİ BOYLUM, AL YAZMALIM, ELVEDA…
BİTMEMİŞ TÜRKÜM BENİM…




EKSİKLİĞİ FAZLA BİR HARF

Ağustos 25, 2008 0
EKSİKLİĞİ FAZLA BİR HARF

o sen miydin, karanlığa örtülen
kapının eşiğinde, ufalanan renklerin, saf kokuların
kayıp geleceklerin saklanmış güneşinde
dalgaları susmuş bir kıyının iç çekişinde
şarkısını arayan o erkenci güz?

senin miydi, solan mavilerin som çeliğinde
akışkan kumlarında gizli titreşimlerin
uzun koridorlu bir neşter saatinde
sessizlikteki sesi bekleyen o yüz?
(soğuk bir anın en soğuk demirinden
parçalanmış heykelleri onaracak

ustanın ellerinden
yere düşmüş bir keski
gibi kederi eğen o yüz?)

balçığın hilesinde, duvarların sahte yapraklarında
gerçeğin söylediği bir yalan gibi mağrur
ve sakin, şiddetli bir yokluk gibi
sırla ayna arasına sıkışmış o an
(senin miydi, boşluğunda donmuş bir çığlığın
erken biten zamandan
emanet bir çocukluk acısı gibi kalan?)

senin miydi, sımsıkı kilitli kapının eşiğinde
çağrısız bir lütuf gibi üryan
bekleyen geçim an’ı,
(o yalnız an, döner ya ayna birdenbire içine
ve bakar sonsuzca bir an, o sarı iskelede
ilk kez görürmüş gibi
kendi yaşamadığı kendi hikâyesine)

sen miydin, sırça bir çocukluğun alnında
işleyen o testere, yoksa ben mi kireçtaşı damarlarında
yerin
söndürülmüş ateşin uçuşan tüyleriyle
beni bölen bilmediğim harflere?
yanlış bir uykuya sızan dili gerçeğin
(ah, işte hayat, o sebepsiz çiçek yatağı)
yanmış gözyaşlarının, bereketli hasadın
ellerime uzanan bir elin sesi dökülmüş dili

karanlığa örtülen kapının eşiğinde
gölgeye inanmayan kandilin söylediği
(parçalanmış heykelleri onaracak ustanın
kitaplarda kurutulan harflerin
ansızın ölüm olan babamın dili)


babam ki, bir kıyıdan ötekine
hiçbir zaman varamayan eski ve güzel
bir köprünün çağın mitralyözüyle
yıkılan ayakları gibiydi
(şimendifer saatleri kurdu hep
atalardan çalarak eskimiş zamanları
haram yemez, ipek gömlek giyerdi

ve oynak bir su gibiydi çiftetelli sazların
sıçrayan tellerinde, acılı bir ömrün sevinçleriyle
onarmayı bildi de birbirinden uzaklaşan çağları
onarmayı bilemedi kendini)

belki de eksikliği fazla bir harfti babam
işaretleri çoktan unutulan bir dilin
hayatın belleğinden yavaş yavaş silinen alfabesinde
emanet bir at üstünde yaşadı hayatını
emanet bir ata binip gitti görünmeyene
(kurumuş bahçelerden toplardı sabahın çiylerini
akşamın zilleriyle yağmurun çamlarını süslerdi
kendisinin olmayan kadınları sevdi hep
imana geldi dedi annem son nefesinde)


şimdi burda, karanlığa açılan kapının eşiğinde
o eksik harfi soruyorum alfabelere
onarmak için içimdeki yıkılmış köprüleri
yazmak için masalını köklerin, aşıboyalarında

ve yıldız çitlerinde kanayan
günübirlik bir ömre
yarıda kesilen bir çiftetelli hüznüyle
yırtarak içimdeki şarkıyı
soruyorum babama;

“her şey ölümde birikir demiştin bana
ve hayat yaşansın diye vardır sadece
dinle ağustos böceklerini
ve sıcak bir el gibi alnında gezen
hayatın seslerini, ve unutma, dokunduğu yüzlerde

yumuşak bir kili yoğurur insan
ellerindeki toprak
ancak böyle dönüşebilir güle”
(işte mevsim toprak ve gül, alnımda ipek/ten el
gibi hayat, ne varsa yok, ne yoksa var
içimdeki görünmeyen gecede
susmak nedir bilmeden ötüyor hâlâ
upuzun bir denizin görünmez sahilinde
seninle dinlediğim ağustosböcekleri)

söyle şimdi, biriken ne, kökleri büyüten o karanlıkta?
nerede hammaddeyi güle çeviren simya
nereye, nereye koysam başımı
kayıyor bir yıldız daha
yakarak ağzının denizinde kanayan
ölümsüzlük vaadini
gidiyorsun, duvara çizilmiş bir pencereden
kapısını örtmeyi unutmuş bir gezgine
“yolun adını göçebe yazar“ diyor yasalar
geri dönmeyişlerin alfabesine
(ve babası ölen çocuklar hiç büyümez
gözlerinde taşır sesinden düşen göğü
sorular biriktirir yağmur yerine
yağmayı ertelemiş sevgilerin renginde)

gidiyorsun, içime çizilmiş bir labirenti
geçerek sönmüş bir kandilin gölgesinde
kapanırken bir yerde bir pencere
açılıyor yokluğun kara kapısı
(gözlerinden kopan o mavi ışık
hayatı soruyor hâlâ ölüme)


Ayten MUTLU