Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

22 Eylül 2008

TEL ÖRGÜDE SARI ÇİĞDEM

Eylül 22, 2008 0
TEL ÖRGÜDE SARI ÇİĞDEM

Dağlarda gördüm onları yollarda gördüm
Bir yokuşu çıkıyordu tilki oğlu tilki
Kediler bütün gün ağaçlarda
Nedir yelle ilintisi kaplumbağanın
Bomuzlar gerinip güne karşı
Gergedan inişte

Zındancıbaşılar zındancıbaşılar
Bağlamışlar tayları
Ceylanlar bukağıda

Bir bayırda apansız
Yollarımı kesen sarı çiğdem
Alsam koğuşlara götürsem
Götürsem götüremem
Ellerim telörgüde

Telörgüde boynu bükük
Bir saı bir küçük bir serin çiğdem
Canımın parçası öte geçede
Bedeninde yarı ışık yarı gölge
Beton avlulardan duvarlardan doğru
Gün vurur gözümün gözümün içine
Bir o beni görür bir ben onu görürüm
Alırım sesini sesini sesini
Düşürürüm ardıma
Bahar sellerinden geçiririm
Yolaksız dağlardan aşırırım

Zındancılarbaşı zındancılarbaşı
Gelimli gidimli dünya
İlle de ölümlü dünya
Senin gücün yetse yetse bana yeter
Suya çavmış güz güneşi

Ah demem çün bilirim
Ne gelir ardından gecelerin
Çözülür, çözülmez sandığın kördüğüm
Unufak olur bukağı

Ah demem
Ah demez canımın parçası

Gülten AKIN

ZAMANSIZLIĞIN YOKUŞLARINDA

Eylül 22, 2008 0
ZAMANSIZLIĞIN YOKUŞLARINDA

Hep yokuşlarda yok oluyor hayatımız, bir de saatlerde. Ama bir türlü yetmeyen saatlerde... Sevdadır bizi gülümseten, yanağımıza renk verip, hayatımızı coşkuyla yöneten. Bir kitap belki de yaşam, kendimizin yazıp, kendi kahramanı olduğumuz…

Aşkın yeşerdiği yerde seni gördüğüm zamanki yağmur taneleri gibi biraz da. Berrak alabildiğine ve yine öylesine canlı… Her an buharlaşıverecekmişçesine belki biraz da. Bazen geçmek bilmez, bazen de bir nefes kadar hızlı… Geçti geçiyor gibi mevsimler, yaz sonbaharı, kış baharı kovalamakta. Ne yapsam, bu gün hayatıma hangi kareleri eklesem, ya da öyle değil acaba bu günü nasıl atlatsam tasası ve daha nicesi. Hangi şarkıda hüzünlenip, hangisinde neşe bulma arayışı. Bir gün ayrılığımıza ağlarız, ertesi gün yeni açan sevdamıza. Bir gün hasta, bir gün kıpır kıpır nehirlerdeki balıklar gibi. Hangi güne, yarına ya da düne bir şeyler yaşatma savaşı. Bazen sadece iyot kokusunu genze öylesine dolduruverme…


Heyhat, ömür işte. Geçsin diye yetmeyen saatlere sığdırmaya çalıştığımız onca lahzayla, doldurmak için uğraş verdiğimiz, lügatte anlamı olan, her insanın kendine yüzlerce kez tanımladığı, her gün güneşle selamladığı köprü. Kimi için yeni adımların başlangıcı, kimi için annesinin helal sütü…


Her gün yeni bir sayfa çeviriyoruz ömür kitabından. Geriye kalan sevinçlerimize, mutluluklarımıza, gözyaşlarımıza birer çizik atıyoruz. Kimi zaman vazgeçiyoruz, kimi zamansa daha bir bağlanıyoruz sıkıca, kopmaz bağlarla. Ömür denen şey belki de bir armağan, kapalı kutu içinde, sürprizlerle dolu… Belki de bir damla umut…


Hep yokuşlarda yok oluyor hayatımız, bir de saatlerde. Ama bir türlü yetmeyen saatlerde… Sevdadır bizi gülümseten, yanağımıza renk verip hayatımızı coşkuyla yöneten. Sevdadır bizi geçit vermez yollardan kolayca sıyırıveren. Yetmeyen saatleri sevinçle dolduran, yetmeyen saatleri hayata bağlayan…

BEKIR CEVIZCI

YALNIZLIĞA ALIŞMALI

Eylül 22, 2008 0
YALNIZLIĞA ALIŞMALI

Bavulları hep toplu durmalı insanın...
Bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı...
Tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vaz­geçmeli...
İhanetlere, terkedilmelere, bir başına bırakılmalara hazırlıklı olmalı...
Yalnızlığa alışmalı...

Çünkü "omuz omuza" günlerin vakti geçti. Dayanışma... günümüz borsasının değer kaybeden hisse senet­lerinden biri artık...

Bireyin keşif çağı, geride kı­rık dökük yalnızlıklar bıraktı.

Terörün bile bireyselleştiği çağdayız. Zaman, birlikten kuvvet doğurma zamanı değil; zaman, tek başına dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır.

* * *

İşte o yüzden alışmalı yalnız­lığa...

Sokaklar dolusu ıssızlıkla başbaşa yaşamayı göze almalı insan... Güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı... Hüzünlü bir şarkıyla paylaşı­lan gecelerde başım dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli... Sofrada tek tabağa, tabakta az yemeğe alışmalı...

Romanlardan yalnızlığı yücelten paragraflar asmalı evin en görünür duvarlarına...

"Yalnızlık paylaşılmaz/ Paylaşmılsa yalnızlık olmaz" dizeleriyle başlamalı güne...

Telesekretere "şu anda size cevap verebilecek kim­se yok" denmeli, "... belki de hiçbir zaman olmaya­cak..."

Cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı...

* * *

Oysa sessizlik haksızlığa alkıştır.

Haklılığın onuru yaşatır insanı... Susmanın utancı öldürür.

O yüzden en sessiz gecelerde ''doğruydu, yaptım"la teselli bulmalı insan...

Feryada komşuların yetişmemesine, soğuk duvar diplerinde sessizce ağlaşmaya alışmalı... Kendiyle he­saplaşmaya çalışmalı...

Gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye, kendiyle hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır ol­malı...

Hep başını alıp gidebilecek kadar cesur, ama hep kalıp savaşacakmış kadar gözüpek olabilmeli...

Sessizliği, sese dönüştürebilmeli...

* * *

Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan...
Yollarla barışmalı...
Yalnızlığa alışmalı...


Can DÜNDAR

UÇURTMAYA ADANAN LAL-Ü AŞK

Eylül 22, 2008 0
UÇURTMAYA ADANAN LAL-Ü AŞK

Susuyordu. Bir kucak dolusu közü yüreğinde taşıyarak susuyordu hem de.
İnsanların gözlerine bakamayarak, tebessüm ede ede yürüyordu kalabalıkların
arasında. İçinde bulunduğu sancıyı ifşa edememenin sıkıntısı içerisinde değildi,
zaten sancısı ifşa edilmemeliydi…

Aşk, kelimelere sığdırılamazdı, anlatılamazdı. Sükût edilmeliydi…

Yitik yangınları arıyordu dağ taş demeden. Bir elinde lâl-ü aşkını resmettiği
uçurtması ile kâinatta acizliğini ifade ediyor, diğer elinde taşıdığı yüreğiyle
İbrahimî yangınları arıyordu.

Gök üstüne üstüne geliyordu, O ise aldırışsız devam ediyordu yürüyüşüne…
Darağacından inip, çarmıhların yolunu tutuyordu. Derviş sabrı isteyen havayı
teneffüs etmeliydi. Menekşe kokusuyla şefkat şefkat yeşerebilmeliydi gönüllerde,
vuslat secdelerinde dua olmalıydı.

Sinesine çektiği ama gözlerinin taşıyamayıp peykânlarından süzdüğü katreler,
düştüğü yerde çiğ tanesi olup sedef sedef açılıyordu. İnci inci gözyaşlarını
topluyordu melekler. Mil çekilen özlemlerine kara taşlar basıyordu.
Aşkından yuvarlanan taşlar O’nu arıyordu.

Yusuf’un kuyusuna vardı. Dolunayı içine çekerek mehtabın serzenişine ortak oldu.
Nur oldu, aydınlattı karanlıkları. Mum oldu, aşkın huzmesiyle dağladı yürekleri.
Alazlanmış sevdalara talip oldu. Rayihasıyla mest etti kâinatı…

Bir fecir vakti doğruldu ve kendisini Nil nehrinde buldu. İçi Musa dolu bir kundakta ilerliyordu. Firavunun sarayına doğru, karanlığı aydınlatmaya doğru ilerliyordu.
Biliyordu ki kendisi Musa olursa, Rabbi denizleri ayağına getirirdi.
Biliyordu ki “bittim” dediği yerde Rabbi “yettim” diyecek ve miraç fezasında
ulvî düşlerine mazhar olacaktı.

Teslim olmalıydı. İbrahim gibi bir imana erebilmek, teslimiyetten geçiyordu.
İsmail gibi teslim olursa bıçak kesmezdi. İbrahim gibi teslim olursa ateş
yakmazdı.

Acının çığlık çığlık damıtıldığı yağmurlar altında ıslanmaktan geçiyordu yolu.
Hüznün notalara dolandığı şarkılar mırıldanarak, mana âleminde yakamoz
gibi parıldayarak geçti. Umutlarını her an tazeleyerek süzülüyordu fecre.

Lâl diliyle çöllerde yıldızlara tutunmayı diledi. Uçurtmasına adadığı lâl-ü aşkıyla
rüzgârlara sesleniyor, ölümü ölüm ölüm içine çekiyordu.

Kazdığı mezarında toprakla hemhâl oluyor, yaratılışının hikmetine erebilmeyi
diliyordu Rabbinden. Toprağın sırrına erebilmekse, nefsini ıslah edip özgürlüğe
yelken açmakla mümkündü. Özgür olmalıydı. Tutsak sularda susuzluk yaşamamalı,
nefsin zindanında esaret halinde bulunmamalıydı. Köpüğe aldanmamalı, köpüğün
altındaki suyu ifşa edebilmeliydi.

Ve o an uykuyla uyanıklık arasında bir köprüden geçtiğini hissetti.
Hüviyet ile mahiyet arasında, sonsuzluk ile yıldızların arasında kanat
çırptığını gördü. Uçurtmasını gördü, uçurtmasına adadığı lâl-ü aşkla ölümün
arefesinden geçiyordu.

Ceylan gözlerin, dilhûn yüreklerin arasında açtı gözlerini. Kevser havuzunun
yanında, Anka Kuşuna tebessüm etti. Serçe yüreği gibi titreyerek doğruldu
ve kumrunun nâmütenâhî zikriyle mest oldu.

Aşk oldu…

Yunus Emre TOZAL
Kaynak – AyVakti