Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

29 Ocak 2009

DÜNYANIN İLK AŞK MEKTUBU

Ocak 29, 2009 0
DÜNYANIN İLK AŞK MEKTUBU

Philadelphia Üniversitesi profesörlerinden Hilprecht, 1889 1900 yılları arasında Mezopotamya'nın Niffer Vadisi'nde bir kazı yaptı. Bu arada topraktan çıkarılan önemli bir vesika, içeriğinin ne olduğu bilinmeyen çivi yazısı ile yazılmış diğer binlerce levha ile birlikte, kazı yapılan yerin sahibi olan Osmanlı Hükümeti'ne teslim edildi. 70 bin levhanın içine sıkışmış bulunan bu tarihi vesika; 58 yıl sonra, dünyaca ünlü Sümerolog Muazzez Çığ ve Hatice Kızılay tarafından ele alındı. Bu taş levha üzerindeki yazının ne anlam içerdiği çözülünce, uzmanlar hayretler içinde kaldılar. Çünkü bu taş levha, dünyanın ilk aşk mektubuydu. Hem de Sümer Medeniyeti'nin en büyük kral ve kraliçesinin aşkını anlatan bir mektup...
Milattan önce 2300 2500 yılları arasında Mezopotamya'da yaşayan ve şahane bir güzelliğe sahip olan Enlil adında Sümerli bir rahibe, Kral Su-Sin'e aşıktı. Sümerlilerin yeni sene bayramında, tesadüfen kralın gözüne çarparak onunla evlenmeğe muvaffak oldu. Evlendiği gün de aşk ateşi ile, sevgilisi krala bir şiir yazdı. Gerçek sevginin sembolü olan şiir sarayda o kadar beğenildi ki, daha sonra o devrin en ünlü musiki üstatları tarafından bestelendi ve kısa zamanda halk arasına kadar yayılarak ebedileşti... Aşkını taşlara kazıtan güzel rahibe Enlil mektubunda şöyle yazıyor:
Güveyi, kalbimin sevgilisi,
Senin güzelliğin fazladır, bal gibi tatlı
Beni büyüledin,
Senin önünde titreyerek durayım,
Güveyi, seni okşayayım,
Benim kıymetli okşayışım baldan hoştur,
Bağışla bana okşayışlarını,
Benim beyim Tanrım,
Benim beyim baygınlığım,
Enlil'in kalbini memnun eden Su-Sin'im,
Bağışla bana okşayışlarını.
Güzel bir rahibenin 4500 sene önce bir krala çivi yazısıyla yazdığı dünyanın ilk aşk mektubu, İstanbul Arkeoloji Müzesinde bulunmaktadır.

Alıntı
Nedim OLGUN

27 Ocak 2009

BİR HAYALİN PEŞİNDEN...7.BÖLÜM

Ocak 27, 2009 1
BİR HAYALİN PEŞİNDEN...7.BÖLÜM
Yeşim’in kafası karışmıştı ama aklına gelen her soruyu arkadaşına yöneltmekten de kendini alamıyordu. Sonuçta ikisi de ortak bir noktada buluştular.

Yeşim,
- Demek ki, senin bu mektubu bulmanı istedi. Ben böyle şeylere inanmam ama, bunlar bir tesadüf olamaz değil mi ! Bazen filmlerde filan olur da gerçek hayatta olacağına dair…

Fulya,
- Ben de inanmam böyle şeylere ama, birbirimizi bu kadar sevmenin sonucunda sanırım gittiği yerden bile beni gözlüyor. Aradan geçen onca yıla rağmen içimde hiçbir zaman ona karşı bir öfke duymadım. Ama hep merak ettim ve belki bir gün ondan bir haber alırım ümidiyle yaşadım. Gerçek aşk sanırım ikimiz arasında yaşanan şeyden başka bir şey olamaz

Bunları konuştukları sırada Yeşim arkadaşına dönerek,

- Peki ne zaman ölmüş olabilir. Bir dakika bir arkadaşı vardı onun Erhan isminde. Gazeteciydi. Çok sık görüşürlerdi. Hatta geçenlerde bizim oraya geldi bir işi varmış müdürle. Hemen onu arayalım. Onunla ilgili bir şeyler biliyor olabilir.

Fulya,
- O zaman hemen arayalım, bakalım bize söyleyeceği bir şeyler var mı ?

Yeşim önce müdür beyi arar ve onun telefonunu alır. Daha sonra da Erhan’ı ararlar. Durumu olduğu gibi anlatırlar. Erhan duydukları karşısında oldukça hüzünlenir, sesi titremeye başlar. Ağlamaklı bir sesle,

- Hasta olduğunu ilk söylediğinde beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Tek bir çıkış yolu vardı bu illetten kurtulmanın ki o da ameliyat olmaktı. Her ne kadar istemese de, Fulya için, sevdiği kadın için olması gerektiğini biliyordu. Her geçen gün aleyhine işliyordu ve sonunda ameliyat oldu. Doktorları başarılı bir operasyon geçirdiğini söylese de her şeyin patoloji sonucuna bağlı olduğunu , onu gördükten sonra asıl kararını vereceğini söyledi. Patoloji sonucunu aldığımız gün her ikimiz için de kötü ve hüzünlü bir gündü. Çünkü sonuç kötü çıkmıştı. Doktorları zamanla bu hastalığın vücudunun değişik yerlerinde hasar bırakacağından bahsetti ve kendini önceden hissettirmediği için geç kalındığını, bununda tedavisini imkansızlaştırdığını söyledi. O günden sonra kendini bıraktı, dünyayla olan ilişkisini tamamen kesti. Ne kadar yaşayacağı konusunda hiçbir şey konuşmak istemiyordu. Tek söylediği seni üzmek istemediği ve bu yüzden asla ve asla sana bir şey söylenmemesiydi. Son zamanlarda durumu iyice ağırlaşmıştı. Artık söyledikleri bile anlaşılmıyordu ve nitekim 14 Nisan 1996’de öldü. Ölmeden önce kendini zorlayarak söylediği şey ise sana bir mektup yazdığı oldu. Ancak ben mektubu bir türlü bulamamıştım. Demek ki, hala seni gözetliyordu gittiği yerden ve o mektubu okuman için sana nasıl oldu bilmiyorum ama gözüktü bir şekilde. Böyle şeylere pek inanmam aslında ama, bunun başka bir açıklamasını göremiyorum.


Fulya derin derin iç çekerek ağlıyor, ağlarken ağzından “neden ?, neden o” diye sorular çıkıyordu. Ama Tanrı’nın emrine karşı gelinmeyeceğini de biliyordu. O gitmişti çoktan, artık yoktu. Yıllardır kendisini terk ettiği inancıyla yaşamak mı daha iyiydi yoksa böyle bir acı gerçekle yüzleşmek mi bilemiyordu. En iyisi mi onu anılarda en güzel bir şekilde hatırlamaktı. Tıpkı yıllardır yaptığı gibi bir hayalin peşinden kalkıp öğrendiği gerçek sayesinde, yine en güzel hayal olarak hatırlamak en doğrusuydu. Öyle yapacaktı. Bütün soru işaretlerinin karşılığı böylelikle cevaplarını bulmuştu. Artık ağlasa da , söylense de yersizdi. Önemli olan onun gittiği yerde huzurlu olmasıydı. Ve onu hayatının her anında en güzel şekilde sevgi dolu bakan gözleriyle ve kocaman yüreğiyle hatırlamaktı.



…SON …

MEHPARE ÖĞÜT
@ 2008

26 Ocak 2009

BİR HAYALİN PEŞİNDEN...6.BÖLÜM

Ocak 26, 2009 0
BİR HAYALİN PEŞİNDEN...6.BÖLÜM
Arkadaşımla vedalaştım ve ona sana verilmek üzere bu mektubu teslim ettim. Sonuçta yaşamak kadar ölmek şansımda vardı. Ameliyathaneye giderken, seni bir kez daha görmek arzusu tüm benliğimi yakıyorken, bir daha görememe endişesi de içimi kemirip duruyordu. Ama şundan hep emin oldum. Seni büyük bir aşkla ölümüne sevdiğimden ve bu yeryüzünde senden başka kimseyi bir daha böylesine derinden sevemeyeceğimden.
Bu nedenle sana bu satırları yazdım ve umarım bana hiç ama hiç kızmazsın. Tek isteğim senin üzülmene engel olmaktı. Bütün ihtimalleri göz önünde bulundurarak eğer bir daha seninle yan yana, göz göze olamazsak bil ki, seni kalbimde götürüyorum ve gittiğim yerden her zaman seni koruyup kollayacağım. Şayet verilen ikinci bir şans olursa, bil ki işte o zaman seni hayatımın sonuna kadar yanımdan ayırmayacağım. Kendine iyi bak benim ıslak çimen gözlü sevgilim, kendine iyi bak. Seni seviyorum,

Yürekten sevgilerimle,
Hasan … ’


Mektubu bitirmişti ama, öğrendiği bu haber karşısında aklı karışmış, şaşkın ve üzgündü. Yıllarca onu, kendisini sevmediğini ve bu yüzden onu terk ettiği düşüncesiyle yaşamıştı. Oysa durum sandığının tam aksineydi. Böyle bir olayın onun başına gelebileceğini nerden bilebilirdi ki. Sürekli onu suçlayıp durmuştu. Niye ?, neden ? terk etti sorularını sormaktan asla vazgeçmemişti; ta ki bu zamane dek. Ve işte şimdi hayatın acımasız yüzünü ve kaderin ağlarını insanlar üzerine nasıl örebileceğini gördü. Beni seviyor, seviyormuş dedi içinden. Mektubu büyük bir titizlikle katladı, zarfın içine yerleştirdi ve göğsünün üzerine bastırarak gözlerini kapattı. Onu hayal etmeye çalıştı. İlk tanıştıkları anı, geçirdikleri günü ve onu son gördüğü anı. Sanki hiçbir şey yaşanmamışçasına Oturduğu yerden kalkarak odanın içindeki dolanmaya başladı. Ne kadar da çok kitap okumuştu. Tam karşısında gözüne çarpan kırmızı kaplı kitap ona yapancı değildi. Evet, bu kitap kendisinindi ve ona okuması için vermişti. Kitabın sayfaları arasında birkaç resim buldu. Gittikleri gölde ordan geçen bir çocuk çekmişti. O gün ne kadar da eğlenmişlerdi. Derin bir iç çekti. Odadan salona doğru çıktı. Şimdi ne yapmalıydı. Buradan nasıl çıkacaktı. Bir yolu olmalıydı ama ne. İşyerindekiler ve arkadaşları kim bilir nasıl da meraklanmışlardı. Bir kez daha kapıya doğru gitti. Kolu çevirdi ve açıldı.

-“Nasıl yani ?, Ama biraz önce o kadar uğraşmama rağmen açılmamıştı.”

Çıldırıyor muyum acaba diye düşünse de, bu sefer kapı gerçekten de açılmıştı. Bu olay karşısında ilginç demek sanırım yetersiz kalır. Salonda bıraktığı çantasını alarak koşar adımlarla evden çıktı ve bir taksiye atlayarak evine gitti. Saat zaten çok geç olduğundan işe gitmeyecekti. Yarına kadar makul bir bahane bulabilirim düşüncesiyle, kendini ilk iş olarak banyoya atmak oldu. Bu arada kafasından cevabını bekleyen yüzlerce soruyla boğuşuyordu. Telefonun sesiyle irkildi. Arayan kız arkadaşıydı.

- “Fulya, nerdesin sen ? sormadığım hastane, karakol kalmadı. Başına bir şey geldi sandım, nerdeydin söyler misin bana. İştekilerde merak etti ve hatta müdür bey bile. Seni o kadar çok merak etti ki, evine kadar şoförünü yollayıp kontrol bile ettirdi. Nerdeydin Fulya ? nerdeydin ? Söyle bana !

Fulya arkadaşının ardı arkası kesilmeyen sorularına bir karşılık vermeye çalışıyordu ama nafile. Sorularının sonunun geleceği yok gibiydi. Yorgun ve üzgün haliyle,

- Canım sonra görüşsek olur mu ? şu an kendimi iyi hissetmiyorum. Lütfen daha sonra ara olmaz mı ? O zaman sana her şeyi anlatırım, bütün merakını da gidermiş olurum.

Canciğer arkadaşı ile böyle konuşmak istemezdi ama o an ne konuşacak takati, ne de ruh hali buna müsait değildi. Yatağının içinde bir sağa, bir sola dönüyor, gözlerini kapatıp da uyumak bir türlü mümkün olmuyordu. Gözlerini her kapattığında onu görüyor, sanki yanındaymışçasına bir duygu tüm benliğini kaplıyordu…

Sabah, daha henüz yeni yeni ağarırken arka arkaya çalan kapı zilinden irkilerek kalktı yatağından. Sabahın köründe kimdi bu gelen. Bu saatte kimse gelmezdi. Kapının deliğinden baktığında önce kızıl bir saç ve sonra yeşil gözleri gördü. Ahh bu Yeşim’di. Kapıyı açtı hemen ve ;

- Allasen kuzum, sabah sabah rüyanda mı gördün beni, neden geldin ?
- İstemiyorsan gideyim Fulya, hem dün nerdeydin sen bana onun hesabını ver. Bu arada patrondan senin adına izin aldım. Bu kıyağımı da unutma.
- Patrondan izin mi aldın ! Off Allah’ım olamaz. Ne söyledin de aldın.
- Merak etme. Tamamen mantıklı bir bahane buldum o da hiç düşünmeden evet dedi ve hatta “sende izinlisin, git arkadaşına yardım et” demez mi, dünyalar benim oldu anlayacağın. Bu fırsat bir daha ele geçmez. O yüzden bak simit de aldım önce güzel bir kahvaltı yapıp ardından bana neler olduğunu anlatmaya ne dersin ??
- Sen delisin Yeşim, gerçekten delisin. Tamam, her şeyi anlatacağım sana.
- Söz mü !
- Söz, söz….


Fulya yaşadıklarının hepsini noktasından virgülüne kadar eksiksiz anlattı arkadaşına.


Yazan : Mehpare ÖĞÜT
2008

25 Ocak 2009

BİR HAYALİN PEŞİNDEN...5.BÖLÜM

Ocak 25, 2009 0
BİR HAYALİN PEŞİNDEN...5.BÖLÜM
10 Eylül 1995



Ebedi Aşkım,

Sana bu mektubu yazıp yazmamayı çok düşündüm inan, ama sonunda yazmaya karar verdim. Bu satırları benim için yazmak ne kadar zor ise, okumakta senin için bir o kadar zor olacaktır eminim. Çünkü bu mektubu aldığında ben çoktan gitmiş olacağım. Biliyorum bana kızacaksın bu şimdi mi bildirilir diye ama, günlerdir ve hatta aylardır içimi kemiren ve sana nasıl anlatacağımı bir türlü bilemediğim ve içinde bulunduğum bu durum hakkında seçeceğim kelimelerin ne kadar özenli ve bir o kadar da seni incitmeyecek olması için kim bilir bu kaçıncı yazıp yazıp attığım ve sonunda bitirdiğim. Bilirsin ben başından beri öyle edebi kelimeler edemem ve beceremem de. Yani kalas adamın tekiyim ama sen beni bu halimle kabul ettin ve sevdin. Buna rağmen yine de bu satırlarda kullandığım cümleleri kurmak için inan çok uğraştım tatlım. Her neyse, sana bu mektubu yazıyorum çünkü, biraz önce de bahsettiğim gibi senden çok uzaklara gidiyorum daha doğrusu gitmek zorundayım. Bu benim isteğim değil inan !
Bu bana verilmiş hayat rolümde uymak zorunda olduğum bir kural ve bu kuralı bozmam mümkün değil. Belki bu yazdıklarımla anlatmak istediğimi anlayamamış olabilirsin. Bu yüzden sana acı vereceğini bile bile bu satırları yazmak benim içinde kolay değil ancak bunu senden saklamak sana karşı haksızlık olur. Bu yüzdende cesaret edip de yüzüne söyleyemeyeceğim bu gerçeği bu mektup sayesinde sana açıklamak istedim. Umarım bu yüzden bana gücenmez ve beni anlarsın.

Bir süre önce, bir arkadaşımla birlikte yemeğe çıkmıştık. Gerçi sen de tanıyorsun onu. Kemal, bizim iş yerinden. Yemek sonrası birkaç kadeh bir şeyler içip evimize döndük ancak ben eve girer girmez kendimde bir değişiklik fark ettim. Önce bunun geçici bir şey olduğunu ve içtiğim iki kadeh içkinin etkisinden dolayı düşündüm ancak, bir türlü geçmek bilmedi ve gecenin sabahında arkadaşımı arayarak beni bir doktora götürmesi için eşlik etmesini rica ettim. Sağ olsun, onun da liseden bir arkadaşı doktormuş ve beni ona götürdü. Muayene arkasından yaptırmam gereken tetkikleri verdi ve benden Beyin MR’ı istedi. Her ne kadar korkmuyorum desem de o an, hayatımda ilk kez ölmek korkusu kaplamıştı tüm benliğimi. Bütün tahlillerimizi aynı gün içerisinde yaptırarak, birkaç gün sonra çıkacak sonuçlarla birlikte tekrar doktora gitmek için ayrıldık. O gün işten izin almıştım. Eve gelip kendimi kanepenin üzerine boylu boyunca attım. Saatlerce gözümü kırpmadan tavandaki avizeyi seyrettim. Aklımdan geçen onca soruyu bir tarafa atmaya çalışsam da, “Ya kötü bir şey çıkarsa, ne yapacağım” demekten kendimi alamadım ve sonunda beynimi kemiren sorular eşliğinde uykuya dalmışım. Uyandığımda baş dönmem geçmişti ve kendimi her zamankinden çok daha iyi hissediyordum. O gün her zaman ki gibi günlük işlerimi yaptım. Hatta senin için bir de süprizim vardı. Birlikte gittiğimiz piknikte kaybettiğin kolye vardı ya, onu bulmuştum ve sana getirecektim ama kısmet olmadı. Çünkü eve geldiğimde tıpkı bir önce ki gön olduğu gibi baş dönmelerim başlamıştı. Bu seferkiler daha şiddetliydi. Oturduğum yerden kalkamayacak kadar hem de. Arkadaşımı aradım ve bana yardım etmesini istedim. Kısa sürede geldi beni hastaneye götürdü. Tekrar bir kontrol başka tetkikler vesaire. Sonuçta acı gerçek yüzümde şiddetli bir tokat gibi patladı. Doktor bana dönerek,

-Üzülerek söylüyorum ama, beyninizde ur var..

O andan itibaren söylenen hiçbir şeyi duymuyordum. Arkadaşımın, doktorun ve hemşire hanımın sesi kulağımda adeta yankılanıyor, yankılanıyordu. Kendime geldiğimde ertesi gün öğleden sonrası olmuştu çoktan. Bir sakinleştirici yapmışlar ve ancak kendime gelebilmiştim. Doktor bey beni ziyarete geldiğinde durumumla ilgili daha teferruatlı bilgi verdi. Ameliyat olmam gerektiğini ve bunun şart olduğunu söyledi. Yoksa, yoksa öleceğimden bahsetti. Ölmek, o an insanın kendine konduramadığı bir hastalığın pençesinde olduğunu bilmesi kadar korkunç bir şey yok inan. Ameliyat olmam gerekiyordu, olmazsam ölecektim. Nitekim olmasam bile gün gelip ölüm beni yakalayacaktı zaten. Sonunda ameliyat masasından kalkamamakta vardı. En sonunda olmaya karar verdim. Çünkü seninle olmak ve hayatımın geri kalan kısmını seninle yaşamak istiyordum. İkinci bir şansım olabilirdi ve ben bunu değerlendirmeliydim.
Tek bir şartım vardı o da, bu ameliyat olup bitene ve ben tamamen iyileşene dek sana söylenmeyecekti, söylemeyecektim. Çünkü senin üzülmeni, gözünden tek bir damla yaş dökmene dayanamazdım. Bu beynimdeki urun verdiği acıdan çok daha fazla acı verirdi bana.

Beklenen gün gelmiş, ameliyat önlüğünü giydirmişlerdi. Benim yanımda olan tek bir arkadaşım vardı. Onun desteği sayesinde kendimi daha güçlü hissediyordum ve bir de sana duyduğum ölümsüz aşk…


Yazan : Mehpare ÖĞÜT
2008