Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

03 Nisan 2009

“DÜŞ HIRKASI”

Nisan 03, 2009 0
“DÜŞ HIRKASI”
Filiz Özdem’in Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan yeni romanı Düş Hırkası aklın öteki yüzüne düşüşü anlatıyor. Bir geçitten geçen onlarca insanın, geçidin ortasında dükkân camekânlarıyla birkaç eski binanın çevrelediği avlunun, birbirinin yanından geçerken farkında olmadan birbirine değen hayatların kitabı…

Bir tabağa doldurulmuş bir avuç cam bilyenin birine dokunmak nasıl hepsini döndürür, her dokunuşta bütün renkler nasıl yeniden değişirse, ustaca bir araya getirilen kişilerin her birinin romana katılışıyla bütün metin de farklı bir renge bürünüyor.

Düş Hırkası ’nda, tesadüfen iç içe geçmiş, ama aynı zamanda da birbirinden kopuk hayatların buluşmasında, hem geçmiş ile şimdi harmanlanıyor hem de yazar kalabalığa karışmadan kente yukarıdan bakıp roman kişilerinin iç dünyalarının karanlık, gizli dehlizlerinde dolaştırıyor bizi. Ayrıca bu iç dünyalar, mekânlar ve nesneler arasında ustalıkla oluşturduğu görsellikle de anlatısına değişik bir boyut getiriyor.

Filiz Özdem’in gerçeklik ve düşün sınırlarında gezinen, kâh birbirinin içinden kâh birbirinin kıyısından akıp giden hikâyelerle kurduğu bu roman delilik, hatırlama, yalnızlık, manevi hasarlar, intihar ve ölüm üzerine odaklanırken, yazarın kendi deyişiyle bir “kaybetme” hikâyesi anlatıyor.

Kaynak – pusula.tv

AŞK'A DAİR......

Nisan 03, 2009 0
AŞK'A DAİR......

Aşkın kalbi, kalbin aşkı
İlk günkü gibi duran ne var ki? Kâinat ilk patlamadaki gibi sabit mi duruyor?
Çekirdek hep çekirdek mi? Yeni doğan çocuk, devamlı doğduğu gibi mi duruyor?
Her şey bir başlangıçla başlıyor; evirile-çevrile nice değişimlerden geçiyor,
sonunda kendi mecrasına dökülüyor.
İlk bakış, ilk heyecan, ilk aşk… Son aşk, son heyecan, son bakış değil…
“An” ların akışında değişir günler, aylar, aşklar…
Bir mevsimlik de olsa bir aşk, kaç mevsim yaşanır içinde? Parlar, solar, sonlanır…
Kalmışsa küllerin altında sevgi korları, ısıtır yürekleri…
Aşkın alev yakıcılığı yalandan yalar geçer…
Sağlamdır kalbin köklerine inen sevgi…
Sevgi, sevgili diye sayıklıyoruz da anlayamıyoruz sevgili sevgiyi…
Aklımız gözümüze indiğinden ölçmek, biçmek, saymakla somutlaştırmak istiyoruz onu…
Saf sevgi Kaf dağının ardında… Sınanmadan gidilmez oraya…
Aşk denizinden geçilir, kıskançlık vadisi aşılır,
ayrılık gölü atlanır varılır dağın ardına; bir sen varsındır, bir de sevgi…
Varlığın yokluğunda erişilir sevginin her zerresine…
Âlem yeniden o zerrelerle kurulur…
Kâinatın kalbi sevgiyle atar; yıldızlar şehri ayinle şenlenir,
güneşler gökkuşağı ile güler,
aylar aydınlatır, denizler coşkuyla dalgalanır,
yunusların şarkılarına eşlik eder kuşlar ağaçlar…
Yüreğinin derinliğindeki sevgiyi, evrenin enginliğindeki
sevgiyle buluşturan sevgiyi anlamıştır. O ince çizgide yürüyene her an,
her şey sevgilidir; aşk gizemsiz, düşmanlık görecelidir…
Kalpte bir şey bulunur; sevginin kalbinde sevgiden başka sevgili yoktur…
Karşılık beklemeden sever kalbi seven…
Yılda bir güne indirgemez onu; ayın on dördünden daha parlaktır sevgi sevgisi,
bütün geceleri ışıtır…
Aşk değişir sevgiye dönüşür, sevgi de şefkate… Aşk, sevgiden geçip şefkate dökülüyorsa mecrasını bulmuş demektir… Aşkı aşan, sevginin kollarında şefkate kavuşur…
Olduğu gibi sevmek ve kabullenmektir sevgili şefkat…
Bütün güzelliklere güzellikle cevap verebilmektir, kimde ve nerede olursa olsun…
Bir günlük tüketime indirgenen sevgi ne kadar anlaşılır ki?
Hızlı değişim sevgiyi tüketti, aşkı harcadı, şefkati anlaşılmaz kıldı…
Anlamak ve anlaşmak hayatın en anlamlı alış verişi…
Bol sıfırlı tüketimle ne aşk anlatılır, ne sevgi, ne de şefkat…
Yüreğin derinliklerinden gözlerin enginliğinde hissedilen bir bakış,
bir görüştür sevgi; gözlerden yine gönüllere akar sessizce…
Kısık bir sesle dudaklardan dökülür: “seni seviyorum.”
Her anda, her günde parlaktır sevgiyle beslenen şefkat…
Zaman tükenir sevginin derinliğine, şefkatin yüceliğine erişilmez…
İnsan ömrü az, fakat sevgi kabı kalbi,
bütün kâinatı bütün zamanlarıyla yutsa yine doymaz…
Yıldızlardan taç yapsanız da kalbin sonsuzluk sevgisini söndüremezsiniz…
Aşkın kalbi sevgi, kalbin aşkı sonsuzluk…
Kâinatın kalbine yansıyansa sevgili şefkat…
Bir diyeceğim var sevgili sevgime; seni seviyorum
ve bir dileğim var senden;
hayat maceram şefkatli kollarında sonlansın…
Doğuşum, değişimim, dönüşümüm senle ve sonsuzlukla olsun…

(Alıntıdır)

29 Mart 2009

O MÜZİĞİ DUYDUNUZ MU?

Mart 29, 2009 2
O MÜZİĞİ DUYDUNUZ MU?
18 Kasım 1995 günü keman sanatçısı Itzhak Perlman, New York’ta, Lincoln Center’daki Avery Fisher Salonu’nda bir konser vermek üzre sahneye çıktı. Eğer herhangi bir Perlman konserinde bulunmuşsanız bilirsiniz ki onun için “sahneye çıkmak” hiç de küçümsenecek bir başarı değildir.
Çocukluk yıllarında çocuk felcine yakalanmış olan Perlman’ın her iki bacağında da destekleyici ateller vardır ve ancak kol değneği yardımıyla yürüyebilmektedir. Onu sahne üzerinde her defasında sadece bir adım atabilmek suretiyle, acı içinde ve yavaş yavaş yürürken görmek unutulmayacak bir görüntüdür. Ağrılar içinde ama ihtişamla yürümektedir, sandalyesine erişinceye kadar. Sonra oturur; yavaşça koltuk değneklerini yere koyar, bacaklarındaki atellerin klipslerini açar, bir ayağını geriye iter, ötekini öne uzatır. Daha sonra yere eğilerek kemanını alır, çenesinin altına koyar, orkestra şefine başıyla işaret verir ve çalmaya başlar.
Şu zamana değin, izleyicileri bu ritüele alışmışlardır. O, sahnenin bir ucundan sandalyesine doğru ilerlerken sessizce otururlar. Bacaklarındaki klipsleri açarken inanılmaz bir sessizlikle beklerler. Perlman çalmaya hazır olana dek seyirci sabırlı ve suskundur.
Ancak o konserde bir şeyler ters gitti. Daha ilk bir kaç satırı çalmıştı ki kemanın tellerinden bir tanesi koptu. Telin kopma sesini duyabilmek mümkündü, salonun bir ucuna tabancadan fırlayan kurşun gibi gitmişti ses. O sesin ne anlama geldiği konusunda yanılmak imkânsızdı. Ve bunun akabinde ne yapılması gerektiği konusunda da...
O gece orda olan insanlar kendi kendilerine şöyle düşündüler: “Anlamıştık ki, yeniden ayağa kalkması, atelleri yeniden takması, koltuk değneklerini alması, yavaş yavaş sahne arkasına gitmesi ve ya yeni bir keman bulması ya da yeni bir tel takması gerekecekti...”
Ama o öyle yapmadı. Bunun yerine bir dakika kadar bekledi, gözlerini kapadı ve sonra şefe yeniden başlaması için işaret verdi. Orkestra başladı ve o kaldığı yerden devam etti. Ve daha evvel hiç görülmemiş bir tutku, güç ve saflıkla çaldı. Elbette herkes bilmektedir ki senfonik bir eseri sadece 3 telle çalmak imkânsızdır. Bunu ben de bilirim, sen de bilirsin, herkes bilir...
Ama o gece Itzhak Perlman bilmeyi reddetmişti. Onu parçayı kafasında molüde ederken, değiştirirken ve yeniden bestelerken görebilirdiniz. Bir noktada, telleri nerdeyse yeniden tonlamışçasına sesler çıkarmaktaydı kemandan, daha evvel hiç vermedikleri sesleri vermelerini sağlamak için...
Bitirdiğinde salonu olağanüstü bir sessizlik kapladı. Akabinde seyircilerin tamamı ayağa kalktı ve tezahürata başladılar. Oditoryumun her yanından inanılmaz bir alkış patladı. Hepimiz ayaktaydık bağırıyor, ıslık çalıyor, alkışlıyor, yaptığını ne kadar takdir ettiğimizi, beğendiğimizi anlatacak her türlü hareketi yapıyorduk Gülümsedi, yüzünden akan terleri sildi, yayını kaldırarak bizi susturdu ve böbürlenerek değil ama sessiz, güçlü, dingin bir tonla şöyle dedi :
”Bilirsiniz, bazen de sanatçının görevidir, elinde kalanlarla ne kadar daha müzik yapabileceğini bulmak...”
Bu ne güçlü bir cümledir. Duyduğumdan beri aklımdan çıkmıyor. Ve kim bilir? Belki de bu bir yaşam tarzıdır; sadece sanatçılar için değil hepimiz için.
Burada, tüm yaşamını bir kemanın 4 teli ile müzik yapmak üstüne kuran ve birden bire, bir konserin ortasında kendini sadece 3 tel ile bulan bir adam vardır. O da 3 tel ile müzik yapmayı seçer ve o gece yaptığı, sadece 3 telle yaptığı müzik, daha evvel yaptığı, 4 teli varken yaptığı her şeyden daha güzel, daha kutsal, daha unutulmazdı...
O zaman belki de bizim görevimiz, yaşadığımız bu sallantılı, hızla değişen, ürkütücü dünyada kendi müziğimizi yapmaktır; önce elimizde olan her şeyle; ve daha sonra bu artık imkânsız olduğunda, sadece elimizde kalanlarla...





Jack Riemer, Houston Chronicle ©

ÜZÜNTÜSÜZ YAŞAMA SANATI

Mart 29, 2009 0
ÜZÜNTÜSÜZ YAŞAMA SANATI

Epiktetos yirmi asır önce demiştir ki: “Kader önünde sonunda şöyle veya böyle günahlarımızın bedelini önümüze koyar. Görünen ya da görünmeyen zaman içinde herkes günahlarının bedelini öder. Ektiğini biçer.

Bunu bilen adam kimseye kızmaz, gücenmez, kimseyi aşağılamaz, kimseyi itham etmez, kimseden nefret etmez, kimseye kin tutmaz. Bunu bilen adam karşılaştığı aksiliklere şaşmaz. Önüne çıkan maddi-manevi engellerin kendi günahlarından başka bir şey olmadığını bilir.”

Düşmanlarınızı düşünmek için ayıracağınız bir dakika bile düşmanlarınızdan daha değerlidir. Nefret ve intikam hissi size büyük zararlar verir.

Aristo şöyle diyor: “İdeal insan iyilik yapmaktan zevk alır. Kendisine iyilik yapılırsa mahcubiyet duyar. Çünkü iyilik yapmak üstünlük işareti, bir iyiliğe muhtaç duruma düşmek zaaf işaretidir.”

Karşılaşacağımız nankörlükten dolayı üzülmemek için hazırlıklı olalım. Karşılık beklemeden iyilik yapalım.

Mutluluk minnet beklemekte değil, minnet gösterilmesinden rahatsızlık duyulacak olgunluğa erişmektir.


8 Özel Armağan

1) Dinleme... Ama gerçekten dinleyin. Kesmeden, hayal kurmadan, vereceğiniz cevabı düşünmeden... Can kulağıyla dinleyin.

2) Sevgi... Kucaklamalar, öpücükler, sırt sıvazlamalar ve el tutmalar konusunda cömert olun. Bu ufak hareketler, aileniz ve dostlarınıza olan sevginizi daha açık göstermenizi sağlayabilir.

3) Kahkaha... Fıkra anlatın, neşeli hikâyeleri paylaşın. Bu armağanınız “seninle birlikte gülmeyi seviyorum” anlamına gelir.

4) Yazılı bir not... Basit bir “Yardımın için teşekkürler” notu, ya da belki bir şiir... Kısa, elle yazılmış bir not bazen ömür boyu hatırlanır.

5) İltifat... Basit, içtenlikle söylenen bir söz (“Bu renk sana ne çok yakışmış”, “Harika bir is çıkardın”, “Yemek nefis olmuş” gibi) karşınızdakinin içini aydınlatır.

6) İyilik... Her gün, rutininizi kırıp birisine hoş, nazik bir şey yapın.

7) Yalnızlık... Bazen tek istediğimiz yalnız kalmaktır. Bu anlara duyarlı olun ve ihtiyacı olana yalnız kalma armağanını verin.

8) Neşeli bir yapı... Birine tatlı bir söz söylemek gibisi yoktur. Selâm vermek veya teşekkür etmek o kadar zor mu?

Alıntıdır…