Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

26 Aralık 2010

ÇOCUK NE YAŞIYORSA ONU ÖĞRENİR

Aralık 26, 2010
ÇOCUK NE YAŞIYORSA ONU ÖĞRENİR


Eğer, bir çocuk sürekli eleştirilmişse;
Kınamayı ve ayıplamayı öğrenir.

Eğer, bir çocuk kin ortamında büyümüşse;
Kavga etmeyi öğrenir.

Eğer, bir çocuk alay edilip aşağılanmışsa;
Sıkılıp, utanmayı öğrenir.

Eğer, bir çocuk sürekli utanç duygusuyla eğitilmişse;
Kendini suçlamayı öğrenir.

Eğer, bir çocuk hoşgörüyle yetiştirilmişse;
Sabırlı olmayı öğrenir.

Eğer, bir çocuk desteklenip, yüreklendirilmişse;
Kendine güven duymayı öğrenir.

Eğer, bir çocuk övülmüş ve beğenilmişse;
Takdir etmeyi öğrenir.

Eğer, bir çocuk hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse;
Adil olmayı öğrenir.

Eğer, bir çocuk güven ortamı içinde yetişmişse;
İnançlı olmayı öğrenir.

Eğer, bir çocuk kabul ve onay görmüşse;
Kendini sevmeyi öğrenir.

Eğer, bir çocuk aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse;
Bu dünyada mutlu olmayı öğrenir.


Dorothy Law Nolte
Çeviri: Doğan Cüceloğlu



19 Aralık 2010

SÜK’U’TA ERDİM SEVGİLİ !...

Aralık 19, 2010
SÜK’U’TA ERDİM SEVGİLİ !...

Dilim bağlanmışçasına ve sana giden her yol tıkanmışçasına,
Çıktığım her yolun sonunda;
Varacağım her limanda sana koşarcasına,
Yalın ayak, çırılçıplak geliyorum sana…
Ruhumun tüm saflığıyla, geçmişten kalan enkazları atarak bir kenara,
Tüm aşk yokluğunun naraları arasında,
Ve daha önce hiç olmadığı kadar,
Hiç sevmediğim / sevemediğim kadar,
Bir sen büyüyor ki içimde, hiç sorma…
Sorma sevgili !.
Tarifini yapamam sana,
Ben bile böylesine şaşkın ve böylesine mahsunken,
Allah aşkına, Leyla ve Mecnun Hatrına,
Hiçbir şey sorma Sevgili bana..

Dipsiz bir kuyuya düşmüşçesine,
Gün ışığım oluyorsun en zifiri gecelerde..
Koynumda büyüttüğüm tüm hüzünlerle birlikte;
Penceremden sızan ay ışığım gibi,
Sen giriveriyorsun ansızın yüreğimden içeriye…
Ve sük’u’ta eriyorum gelişinle..
Diniyor ruhumdaki tüm çırpınışlar..
Sanki sensiz geçen yıllara meydan okurcasına,
Derinden bir “oh” çekiyorum…
Yokluğunda büyüttüğüm çiçeklerimi suluyorum;
Senin gelişinle açan menekşelerimi,
Onlar bile ne kadar özlemişler seni…

Ve ben ki sük’u’ta erdim sevgili..
Söyleyemem seni nasıl sevdiğimi…


Mehpare ÖĞÜT
2010







BULUTLAR GELİYOR ÜSTÜME

Aralık 19, 2010
BULUTLAR GELİYOR ÜSTÜME


Bulutlar geliyor karşıdan koşarcasına; kararmış bulutlar, yanık bulutlar...
Gönlümden sel olup taşarcasına, gurbet yollarından dönmüş bulutlar...
Hüzünlerle çile yüklenmiş, umuttan yana sisli bulutlar.

Şafak vaktinde üç kere, beş kere öpüp, güllerden bir demet yapmıştım avuçlarımda.
Ne yazık ki ne söyleyebildim, ne de bir yol bulup gönderebildim sana.
Derdiğim güller yerlere düştü, sevincim mum alevi gibi söndü,
gül bahçesinden ayrıldığımda...
Baktım ki o an, çalı dikenli karanlık bir yoldu uzanan karşımda.
Hiç birşey düşünmeden saptım o yola...
Üstüm başım berbat, saçlarım darmandağınık,
pabuçlarım yırtık, ellerim kan içinde, yürüyordum usul usul zorluklarla.
Yorgundum, soluksuzlanmıştım.
Artık nice şeylerden geçmiştim, bir damla suydu isteğim...
Ne yazık ki bir çeşme bulup, içememiştim...
Sonbaharın rengi gibi, sapsarı çilelerle doluydu ömrümün kalan yolu.
Gönlümün kızaran semalarında;
yalnız bugün değil, dün de olduğu gibi,
sevdama kasteden tayfunlar esmekteydi.

Derdin bana "gelmek için binbir yol var",
var, tabi ki var, var da; töreler gibi engeller de var o yollarda...
Sen kış günümde açan, kardelenim bile olamazdın sevdaçiçeğim.
Oysa ben yaşların zehir olsa da, gözlerinden "çarem" der içerdim.
Duyar mısın feryatlarımı yağmur gözlüm?
Bu dünyada değil, öte tarafta da, biriciğim, tek eşim sensin, sen kalacaksın..
Ben sana gelemiyorken, derdiğim gülleri bile sana gönderemiyorken; kararmış,
çileler yüklü, umudu sönük, sisli bulutlar gelmekte üzerime, üzerime...
Her şeye rağmen, sen gene de sus, bekle beni...
Birşey deme, bozma hayallerini,
düşlerini de yitirme..
Ne birşey sor yazgıya, ne de söyle...
Sus sen, sen söyleme...


Nesrin GÖÇMEN






KUKLA

Aralık 19, 2010
KUKLA


Tanrı, bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup
can vererek beni ödüllendirse, aklımdan geçen
her şeyi dile getiremeyebilirdim ama en azından dile
getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm.
Eşyaların maddi yönlerine değil, anlamlarına değer verirdim.
Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada,
60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm.

İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır...
Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim.
Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret ederdim.
Başkaları konuşurken dinler,
çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım.

Eğer, Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir,
yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil,
ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım.

Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi
buzun üzerine kazır ve güneşin göstermesini beklerdim.
Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca
Van Gogh resimleri çizer,
Benedetti şiirleri okur ve serenatlar söylerdim.

Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan
dikenlerinin acısını hissederek
dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim.

Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı...
Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara
onları sevdiğimi söylemeyeyim.
Tüm kadın ve erkekleri,
en sevdiğim insanlar oldukları konusunda
birer birer ikna ederdim ve aşk içinde yaşardım.


Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının
ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü;
insan aşkı bırakınca yaşlanır.

Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı
kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım.

Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil
unutma ile geldiğini öğretirdim.

Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim.
Tüm insanların, mutluluğun
gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden,
dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim.

Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken
aslında onu kendisine sonsuza dek
kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim.

Sizlerden çok şey öğrendim.
Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak.
Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim.
Mutsuz bir şekilde... Artık ölebilir miyim?"



Johnny Welch









ALLAH'IM !...

Aralık 19, 2010
ALLAH'IM !...

BANA ÖYLE BİR GÖNÜL VER Kİ:

Bir kuruluşun tepe noktasında yetkili olsam bile,
bunu asla başka şekilde kullanmamalıyım.
Günlük yaşamda "ben" yerine, daha çok "sen" sözcüğünü kullanabileyim...


BANA ÖYLE BİR SEVGİ VER Kİ:

Sonsuz bir hazine gibi bitmesin, çoğalsın daha da sevdikçe,
doldursun sarsın çevremi.
Hatta düşmanlarımı da sevebileyim...


BANA ÖYLE BİR GÜÇ VER Kİ:

Herkesten daha çok çalışabileyim, tutsak düşmeyeyim
doğanın koşullarına, eşim ve çocuklarımı da mutlu et ki,
mutluluğu başkalarına da götürebileyim...


BANA ÖYLE BİR SAĞLIK VER Kİ:

Düşünebileyim, konuşabileyim.


BANA ÖYLE BİR ERDEM VER Kİ:

İbadet edebileyim, iyilik etmeyi ve sevinçten buğulanmış gözlerle, teşekkür
edenlere;
bir şey yapmadım, anımsamıyorum diyebileyim.


BANA ÖYLE BİR YETENEK VER Kİ:

İyi eş, baba, anne, iyi komşu, iyi arkadaş, iyi vatandaş olabileyim.


BANA ÖYLE BİR UMUT VER Kİ:

Bugüne kadar yapmış olduğum hatalar için
karamsarlığa düşmeyeyim, herşeyden aklanmış olarak yaşama
yeniden başlamak üzere bağışlanabileceğimi bileyim.


BANA ÖYLE BİR ANLAYIŞ VER Kİ:

düşünebildiğim, yargılayabildiğim, inandığım, kahrolduğum, varolduğum şu
anda bu sözleri söyleyebildiğim için şükredebileyim.


BANA ÖYLE BİR TALİH VER Kİ :

Yıllar sonra beni hatırlayanlar "herkese iyilik eden, tüm insanları seven,
o düzeyde de sevilen bir kişiydi " diye konuşsanlar ve ben de huzur içinde
olabileyim.


BANA ÖYLE BİR İRADE VER Kİ:

Birgün yenilip, içimdeki şeytanın kurallarına doğru yönelirsem;
bu bir düşünce ise düşüncemi, bu bir adım ise ayağımı, bu bir uzanma ise
elimi durdurabileyim.


BANA ÖYLE BİR SABIR VER Kİ:

Sükûneti bulayım, durabileyim, düşünebileyim.


(Yazari Bilinmiyor)



YÜREKSİZ BİR BAHAR

Aralık 19, 2010
YÜREKSİZ BİR BAHAR
Sen yüreksiz bir bahar gibisin. Ne kışsın, ne yaz, hiçbirine yakın değilsin. Sen ne olduğu belirsiz bir mevsimsin, belki mevsim bile değilsin!


Ne zaman sana dokunsa ellerim, yakıyorsun tenimi. Koca bir acıdan başka bir şey kalmıyor geriye, bir de geçmeyen izlerin.

Kaç defa denedim seni sevmeyi ve kaç defa yeniden yenildim; saymıyorum! Bir bedenin içine sıkışmış kötücül bir ruhsun. Belli değil, hangi alemde sevdayla vurulursun!

İnsan olmak erdem işi, yoksa adıyla doğarsın elbette! Tüm gücünle asılmaktır ilkelerine, yaşamak dediğin. Öteki senin gibi yaşamcıklar oluşturmaktır dünya üzerinde.

Nereye gitsen kovulacaksın bir gün. Bu evrende kaç kapı varsa çalabileceğin, hepsi yüzüne kapanacak. Ahrete bıraksan umudunu; cennet zaten almaz ama cehennemde bile adın yazmayacak.

Sevmeyi bilmiyorsun, orası belli. Bari sevilmeyi öğrenseydin aklın evveli! Ne yürekler sunuldu ayakların önüne, keşke basıp geçmeseydin insan haini.

Sana üzüldüğüm için değil bu satırlar, ömür senin can senin. Ben yeni gelecek aşıklara yanıyorum. Onlarda kanacaklar iki tatlı sözüne, heba edecekler hayatlarını ellerinde senin.

Biraz insan olabilseydin, biraz adam, belki gerçekten mutluluğu yakalayabilirdin. Ne aradığını bilmeyen bir avaresin. Bu tavrınla avareliğin de şanına leke getirirsin.

Ben önünden çekildim, buyur hayat senin. Biraz düşün bakalım; kaç kere daha bu dünyaya geleceksin, nefsini terbiye edebilmek için? Her gelişin bu kadar şanslı olmayacak. Şimdi sürdüğün sefanın, acısı sonra çıkacak.

Sen yüreksiz bir bahar gibisin. Ne kışsın, ne yaz, hiçbirine yakın değilsin. Sen ne olduğu belirsiz bir mevsimsin, belki mevsim bile değilsin!


Candan Ünal





....

Aralık 19, 2010
....


Bir gün göz dedi ki : Bu vadilerin ötesinde mavi sisle örtülü bir dağ görüyorum, ne güzel değil mi ?..

Kulak dinledi ve bir süre dinledikten sonra dedi ki : Fakat dağ nerede..? Onu işitmiyorum !..

Sonra el konuşup dedi ki : Ona dokunup hissetmek için boş yere uğraşıp duruyorum ama dağı bulamıyorum..!

Ve burun dedi ki ...: Dağ yok, kokusunu almıyorum!..

Sonra göz başka tarafa döndü ve diğerleri aralarında göz’ ün garip hayali hakkında konuşmaya başladılar..!

Ve dediler ki ; Göz’ ün bir sorunu olmalı...


HALİL CİBRAN


ÖYLE SEVMELİSİN Kİ BENİ, BU YAZDIKLARIM KORKUTMAMALI SENİ

Aralık 19, 2010
ÖYLE SEVMELİSİN Kİ BENİ, BU YAZDIKLARIM KORKUTMAMALI SENİ


Seneler geçsin, sen beni bil, ben seni bileyim istiyorum.
Benim olduğu kadar dostlarının,
dostlarının olduğu kadar benim ol istiyorum.
Nice sıkıntı ve zorluk yaşayıp anlatalım.
Yaşayalım ki, öğrenelim hayatı ve destek çıkmayı.
Birbirimizin omuzlarında ağlamalıyız.
Paylaşmalı ve beraber sıkılmalıyız.
Öyle ki, yalnız sıkılmak sıkmalı bizi.
Güzel günlerimizi, evimizde bir şişe şarap ve pijamalarımızla
kutlamalıyız.
Yada bazen dostlarla ucuz biralar içerek...
Böylece yaşamalıyız işte.
Sonra çocuğumuz olmalı,
Düşünsene senin ve benim olan bir canlı.
Geceleri ağladıkça sırayla susturmalıyız.
Sen arada mızıkçılık yapmalısın ve ben söylenerek almalıyım sıranı.
Yorgun olduğum için yemek yapmamalıyım, söylenerek yumurta
kırmalısın.
Hava soğukken birbirimize sıkıca sarılıp yatmalıyız.
Zaman su gibi akıp giderken, herşey yaşanmış bir hayatımız olmalı.
Herşeye rağmen hiç bıkmamalıyız birbirimizden Mutluda olsa, kötüde
olsa, yaşadığımız günler bizim günlerimiz olmalı.
Saçlara düşünce aklar, yada gidince aklar, çocukları güvence
altına alıp gitmeli bu şehirden.
Kavgasız, her sabah cinayetle uyanılmayan, sessiz bir yere
gitmeliyiz.
Geceleri balkonda denizi seyredip, sandalyelerimizde sallanmalıyız.
Eve gelip benden kahve istemelisin.
Çocuklar gelmeli ziyaretimize, geçmişteki hareketli günlerimizi
anımsamalıyız.

Ben, \"Bey\" demeliyim sana, sende \"Hanım\".
Öyle sevmelisin ki beni bu yazdıklarım korkutmamalı seni.
Tebessümler açtırmalı yüzünde.
Birgün bu hayatı bırakıp giderken, sadece mutluluk olmalı yüzümüzde.
Birbirimizi sevmenin gururu olmalı herşeyde....


Can YÜCEL




 

17 Aralık 2010

HAYATIN YASASI

Aralık 17, 2010
HAYATIN YASASI


Bilinçaltınıza hangi fikirleri, inançları, düşünceleri yazarsanız; karşınıza çıkacak olaylar şartlar da bu yönde gelişir. Özetle, içeri ne yazarsanız, dışarı da o gözükür diyebiliriz. Hayatın iki yönü var. Biri yaşadığımız, gördüğümüz, fiziksel, nesnel hayat. Diğeri de; öznel yani zihnimizin içinde yaşadığımız hayat.

Bilinçaltımız bizimle asla tartışmaz. Ne yazarsak, ona göre davranır. Bizler hayat kitabımıza sürekli bir şeyler yazıyoruz, inançlar ekiyoruz. Daha sonra da bu inançlara göre bir yaşam sürüyoruz. Kah mutlu oluyoruz, kah hüzünleniyoruz. Okuduğum bir kitapta şöyle yazıyordu: “Geleceği tahmin etmenin en kesin yolu, onu tasarlamaktır.” Ne kadar doğru bir söz. Bizler isteyerek ya da istemeyerek bilinçaltımıza sürekli kalıplar, dogmalar, fikirler yazıyoruz.

Dünyayı döndüren güç bilinçaltıdır. - W.JAMES -

Şu durumda insanlık ailesinin iyileşmesinin temelinde, bilinçaltımızı sürekli olumlu düşüncelerle beslemek yatıyor. Mutlu sonu, sorunlarınızın çözüldüğünü hayal edin, başarının heyecanını hissedin; bilinçaltınız hayal ettiklerinizi kabul edecek ve bunları gerçek kılmaya çalışacak. Düşüncelerinizi nereye koyduğunuza dikkat edin.

Hayatın yasası, inanç yasasıdır. İnanç, zihninizdeki düşüncedir. Size zarar verecek ya da sizi incitecek şeylere inanmayın. Bilinçaltınızın sizi iyileştirme, güçlendirme, zenginleştirme ve size ilham verme gücüne inanın. İnanmanız halinde gerçekleşir. (J.Murphy)

Dilekler, ruhun içten arzusudur. Arzular ise duadır. Sakin bir şekilde ne istediğinizi düşünün. Bu andan itibaren gerçekleştiği anı imgeleyin, gözünüzde canlandırın. Siz iyi bir tasarımcısınız. Zihnimizden günlük 60.000 tane düşünce geçiyor. Bunun büyüklüğünü bir düşünsenize. Demek ki zihnimiz tam anlamıyla bir stüdyo. Bizler bu gizli stüdyonun yardımıyla başarı ve mutluluk inşa edebiliriz.

Çıplak gözle sadece dış dünya da var olanı görebilirsiniz. Zihninizde canlandırdığınız bir resim ise sizin için bir umuttur, yani görmediğinizin ifadesidir. Burada unutulmaması gereken bir şey var. Kuantum fizikçileri, düşüncelerin belli bir frekansta enerji yaydığını kanıtladı. Bu durumda bizim göremediğimiz ve düşünce dediğimiz kavramın bir frekansı var, yani bir enerji. Bu durumda fikir ve düşünce gerçektir, zihninizdeki imgenize sadık kalırsanız, nesnel dünyada da kendini gösterebilir.

Düşünme süreci zihninizde bir takım etkiler oluşturur. Bu etkiler de karşınıza çıkacaktır. Tıpkı bir mimarın ortada olmayan bir binayı tasarlayıp zihninde canlandırması gibi. Daha sonra bu imge kağıda dökülür ve proje başlar.

Eğer bilinçaltının gücünü kullanmazsanız, kendinizi çok dar bir alana hapsedersiniz. Daha güzel ve yaşanılır bir hayat için tüm amaçlar ve ilhamlar bilinçaltından doğar.

Bilinçli olarak kabul ettiğiniz ve doğru olduğunu hissettiğiniz her düşünce kalıbı zihninizde, bedeninizde ve ilişkilerinizde kendini gösterecektir. İyi şeyler düşün ve hayatın keyfini sürün.


ALINTI


YAŞAMAK YÜREK İSTER...

Aralık 17, 2010
YAŞAMAK YÜREK İSTER...


Yaşamak yürek ister; belki de bu yüzden dünyaya gelenlerin çok azı yaşar. Çoğunluğu yalnızca yaşadığı günü kurtarır, var olmakla yetinir ve kendi varlığı altında ezildikçe ezilir.

Değiştiremeyeceği gerçekleri olduğu gibi kabul etmek ve bu değişmezlikten kendine yeni bir yaşam sevinci yaratmak da yürek ister; değiştirebileceğini değiştirmeye çalışmak da. Sanıldığı gibi insanı korkutan; dünya, zorluklar, yaşam koşulları ya da başkaları değildir. İnsan en çok kendisinden korkar; kendi duygularından, kendi güçsüzlüklerinden, kendi zaaflarından, kendi acılarından, kendi coşkularından ürker.

Yaşama her dokunuşunda, duygularının alevlenip kendisini yakacağından çekinir. Onun için kaçar yaşamdan, aşktan kaçar, öfkeden, hareketten, sevinçten, kendisinden kaçar. Korku yüzünden yaşanamamış bir yaşamı ellerinde taşımaktan yorularak, kendisine uydurduğu bin bir türlü mazeretle yaşama arkasını dönmeye, gizlenmeye uğraşıp, gizliden gizliye yok olmaya çabalar.

Korku kendine acımayı getirir; kendini zavallılaştırmaya baslar yaşamdan korktukça. Yaşamla yüz yüze gelmektense ağır ağır erimeyi tercih eder. Korktukça azalır gücü; korkuyla yaralanan bedeni artık en küçük bir dokunuşta acıyla inler. Her acıda korkusu biraz daha artar ve girdap gibi çeker içine güçsüzlük onu. Kendi korkusuna kalkıp kader der sonra, korkuyu değiştirilmez bir gerçek, alnına yazılmış bir yazgı olarak görür. Yeni bir aşkın düşüncesi bile titretir onu. Kalabalıktan korktuğu kadar yalnızlıktan da korkar.

Hayatın hiçbir haline dayanamaz durumlara gelir. Sırtında yaşayamadığı hayatı, önünde yaşanacak günleriyle, kendi geçmişiyle geleceği arasında sıkışır kalır artık.

Kendi duygularıyla kuşatılır; döndüğü her yanda bir düşman gibi kendi duyguları çıkar karşısına. Şu yana dönse orada bir mutluluk vardır ama o mutluluğu değil mutluluğun arkasında gölgesi sezilen acıyı görür. Bu yana döndüğünde bir isyanın şevki vardır ama o isyanın çekiciliğini değil o isyan için ödenecek bedelin ağırlığının fark eder. Beri yanında bir aşk bekler onu ama o aşkın arkasından gelebilecek terk edilme ihtimaline diker gözlerini.

Her kıpırtıyla örselenebileceğinden çekindiği için kıpırdayamaz bile yerinden; yaşama yaklaşabilmek için bir tek adım bile atmaya yetmez cesareti. Ona sevinci gösterseniz; "ya sonra" diye sorar! Aşkı gösterseniz, gene ayni sorudur onun aklini kurcalayan; "ya sonra"! Öfke, coşku, dostluk, sevişme, başkaldırı, direnme hep aynı soruyu sürükler peşinden; "ya sonra". Bilinmeyen bir "ya sonra" için bilinenlerin hepsini ıskalamayı kabullenir. Ama ne garip, duygularından, yaşanacakların sonrasından korkanlar, acıdan sakınanlar çeker en büyük acıyı. Yaşanmamış bütün duyguları zehirli sarmaşıklar gibi boy atıp ruhlarına dolanır. "Sonrası umurumda bile değil" deyip yaşamla kucak kucağa gelenlerden çok daha fazla yarayı yaşayamadıkları için alırlar. Yakınıp dururlar; çektikleri acılardan söz ederler.

Acıyı da çekerler gerçekten ama acıdan korktukları için bunca acıyı çektiklerini görmezler bir türlü. Yaşamanın cesaret istediğini fark edemezler. Onun için çok az insan yaşar; çoğunluk yalnızca gününü kurtarır. Yaşanmamış günlerin altında inleyen çaresiz bir köle gibi yitik bir hayatı taşır güçsüz omuzlarında.

Kendi gerçeklerimiz, kendi duygularımızdır bizi böylesine ürküten; çatal diliyle tıslayan bir yılan görmüş tavşan gibi kendi kendimizi hareketsiz bırakan. Ve ne kadar çok korkarsanız, korkunuz o kadar artar. Ne kadar yaşarsanız, cesaretiniz o ölçüde bilenir. Yaşayamıyorsanız eğer, bu başkalarından dolayı değildir. Sizi güçsüzleştiren, sizi çaresizleştiren, sizi isyanlardan alıkoyan, değiştiremeyeceklerinizi kabul etmenize engel olan, değiştirebileceklerinizin üstüne gitmenize izin vermeyen, sizi yaşatmayan, sizin kendi korkularınızdır.

YAŞAMAK YÜREK iSTER ÇÜNKÜ...


Oscar WİLDE