Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

11 Ocak 2011

....

Ocak 11, 2011
....


Uzakta mı sanıyorsun?..
Sen, akmaya hazır gözlerinle gözlerken beni...
Ben, gözlerine dökülüyordum!

Şimdi ben...
Nice dağlardan yuvarlanıp, sana dolduktan sonra... Açsan bile kapılarını, nereye gideyim; kanatsız bir kuş gibi?..
Kafesimsin!..
.....
Ve nefesimsin; uzaklaşamadığım ... Tuttuğum...
İçimde tuttuğum !..


Muammer ERKUL






09 Ocak 2011

VE ŞİMDİ PERDE…

Ocak 09, 2011
VE ŞİMDİ PERDE…

Vuslatın adresiydi yüreğin…
Tüm umutsuzlukların ardından varacağım son istasyon.
Lal olan yüreğimle sana her baktığımda.,
Sebepsiz değildi inan susmalarımda...
Erken gelen değil belki de geç kalandım sana.
Yarınlara inat yüreğimde biriktirdiğim,
Umudumdun ekmeğime katık ettiğim;
Ve çayıma kattığım şeker gibiydin yanında…

Hüzünlerimi sende dağıttığım sessiz gecelerimin yoldaşı;
Kırık bir plakta çalan şarkının belki de son güftesi;
Bir bahar sabahı penceremden esip de giren meltem gibi,
Ömrümün son deminde kalbimi serinleten ikinci bahar misali,
Aşk’ı unutmaya başlamışken seninle yeniden başlayandım;
Seninle sevmeyi tekrardan tattığım,
Gün batımında yüzüne hasret kalandım…

Bir adresin olmalıydı sana giden yollar, kavuşmalıydım ya
Eski bir Yeşilçam filmini hatırlatan sahneler misali…
Bir oyundan çalınmış bir iki söz sana söyleyeceğim,
Belki de bir aşk şiirinden kısa bir dörtlük okuyabileceğim…
Yeter miydi senin için sana olan hislerimi anlatmaya,
Ya da gecenin bir vakti çıkıp gelip de çalsaydım kapını
Kafi gelir miydi senin için acaba !...

Sevdamın adresi belliydi belli olmasına da;
Yüreğimi teslim edeceğim adreste sen yoktun nasılsa..
Ya vakitsiz gelmiştim, ya da sen başka bir adresteydin çoktan…
Belki de benimkisi züğürt tesellisiydi kendimce uydurduğum;
Senaryosu bana ait, yazıp / oynadığım;
Bir filmin başrol oyuncusu olduğum…
Tek kişilik bir oyunda hayallerimle avunduğum…

Ve şimdi perde…
Kapatın tüm ışıkları…
Çekiliyorum yeniden sessizliğimle kendi köşeme…
Susmanın asaletiyle birlikte,
Yüreğimde tüm biriktirdiklerimle,
Düşlerime gömüleceğim yeniden,
Belki de başka bir bahar da açmak üzere….



Mehpare ÖĞÜT
2011

 

 



UZAK İHTİMAL

Ocak 09, 2011
UZAK İHTİMAL

Uzak ihtimaldi beni sevmen biliyorum.
Zaten beklemiyordum da.
Ve bilesin ki haksızlık da olurdu bu sana,
Yani beni sevmeni beklemem;
Diyorum ki belki de söylemeseydim sana,
Kim bilir şimdi kaçıncı perdesindeydik bu oyunun…

Her gün bir ses duyma umudu vardır ya insanın içinde,
Hani beklenen bir şarkı gibi duymak istersin ya vakitsizce..
Sen de benim için öyleydin işte…
Görmekten çok nefes aldığını bilmek,
Ve dünyalarımız ayrı bile olsa,
Seninle aynı havayı teneffüs edip,
Yıldızları ayrı ama aynı yerden görebilmek…
Uzak ihtimaldi seninle olabilmek…

Mehpare ÖĞÜT
2011



VE SEN…

Ocak 09, 2011
VE SEN…
....

Yanlış yazılmış bir aşk şarkısıydık seninle.
Dünyalarımız ayrıydı, konuştuğumuz dil farklıydı.
Güneşi bile karşılamamız ayrı…
Şafak vakti çıktığım yollarda
Bakındığım her sokakta.
Ne izin vardı, ne kokun
Ihlamur kokulu tüm caddelerde.
Sana benzeyen ama sen olmayan yüzler,
Geçmesini beklediğim bilmem kaç sayılı otobüsler;
Hepsi yabancıydı ,
Ve sen onlardan da uzaktın bana…


Mehpare ÖĞÜT
2011




NÂZIM HİKMET’İN GERÇEK DOĞUM TARİHİ

Ocak 09, 2011
NÂZIM HİKMET’İN GERÇEK DOĞUM TARİHİ
İSTANBUL - Bugüne kadar genellikle 20 Kasım 1901 olarak bilinen Nâzım Hikmet’in doğum tarihinin aslında 17 Ocak 1902 olduğu, Halet Çambel arşivinde yapılan bir araştırma sonucu ortaya çıktı. Daha önce bazı yayınlarda da yer alan Halet Çambel’in amcası Memduh Ezine’nin hatıratı, M. Melih Güneş’in dikkatini çekti ve yaptığı araştırma sonucunda şairin bugüne kadar bilinen doğum tarihinin aslında yanlış olduğunu kesinleştirdi.

Nâzım Hikmet’in doğduğu yıllarda Selanik’te Ticaret Mahkemesi Reisi olan Memduh Ezine (Nâzım Hikmet’in halası Mediha Hanım’ın kocası ve Hasan Cemil Çambel’in ağabeyi), önemli bir hukukçuydu ve güçlü bir edebiyat diline sahipti. Memduh Ezine’nin günlüklerini içeren bu defteri küçük oğlu (Nâzım’ın da yakın arkadaşı) Orhan Ezine, koruması ve sahip çıkması için amcasının kızı Halet Çambel’e verdi. Nâzım Hikmet, Harp Okulu Komutanlığı Askerî Mahkemesi’nde yargılanmak üzere, 17 Ocak 1938 gecesi, Beyoğlu’nda Celâlettin Ezine’nin (Memduh Ezine’nin büyük oğlu) evinde gözaltına alındığında Hilmi Ziya Ülken’le bir dergi tasarımı yapıyordu.

Bu değerli hatırat, Yapı Kredi Yayınları tarafından bu yıl kitaplaştırılacak.

Memduh Ezine Hatıratındaki İlgili Sayfanın Çevirisi:

4 Kânunusani 317
Çok şükür Cenab-ı Hakk’a, aileye bir vücut daha karıştı. Yengen Celile Hanım bugün saat dörtte vaz-ı haml etti. Dayı Beyin Hikmet’in bir oğlu dünyaya geldi. Kendisi “Mehmet Nâzım” diye çağrıldı. Gerek vaz-ı haml esnasında ve gerekse yedi yatağı kalkıncaya kadar bir müddet zarfında orada başlarında bulunmak ve muavenet etmek üzere Hikmet’in evine gitmiştik. Sen sonradan oraya götürülmüş idin ki dayının sokak kapısından içeriye girmekliğini müteakip Nâzım doğuyordu. Bunu senin ayağının uğuru saydık ve müteyemmin addettik. Cümle ile beraber Cenab-ı Hak bu Nâzım kulunu da muammer ve hayırlı kılsın.

 

Haber Kaynak





08 Ocak 2011

SULAR DA SIZLAR MI?

Ocak 08, 2011
SULAR DA SIZLAR MI?
 
Öyleyse, suyun sızısını dindirecek su var mıdır?
Islanmayı özlediği zamanlar yok mudur yağmurun?
Yağmuru sevindiren bir yağmur var mı?
Taşlar da kalpleşir mi?
Kalplerin taşlaşması gibi, taşların da taş olmaktan bıkıp yumuşamaya meylettiği zamanlar yok mudur?
Yollar da özler mi? Yolun da alıp başını gidesi gelmez mi?
Ateş de yanmayı arzulamaz mı? Ateşi de yakıp kavuran bir ateş olamaz mı?
Güneş de bekler mi gündoğumunu? Bir akşam üstü güneş de seyretmeyi dilemez mi günbatımını?
Ayrılık bıkmadı mı onca sevgili arasında durup beklemekten?
Ayrılık da ayırmaktan usanmaz mı; yok mudur kavuşmak dilediği?
Aşk da aşık olamaz mı? Bunca zamandır örselenmekten, anlaşılmamaktan şikayetçi değil midir?
Herkesin dilinde olup da, kimseye yâr olmamak aşka da ah ettirmiyor mudur?
Şarkıların da sevdiği bir şarkı yok mudur?
Onlar da ara sıra durup dinlemek istemez mi acıların ve neşelerin nağmelerini?
Toprak da bir gün toprağa uzanmayı arzulamaz mı? Ona da topraktan bir mezar bulunamaz mı?
Gündelik hayatta her şey pürüzsüzce akıyor gibi gelir bize.
Taş katıdır. Ateş yakar. Sular serindir. Yol yolcuyu bekler.


Böyle bildik, çünkü, böyle bulduk.
Şaşırmaya gerek yok.
Mecnun olmaya mahal yok.
Her şey olduğu yerde kalsın.
Yeni sorularla yeni kaygılar doğurmanın lüzumu yok.
Aklına de ki, “Otur oturduğun yerde!”
Kalbine tembihle ki, “Dur durduğun yerde!”
İnsan olduğundan fazlasıdır her zaman. İnsan, her an olabileceğinden daha azıyla vardır.
İnsan böyle iken, sular böyle değildir meselâ.
Sular sızılara deva olurken, kendi sızılarından habersiz olabilir.
Suların da sızlayıp sızlamadığını dert edinmek insana düşer.
Yağmur her şeyi nezaketle ıslatırken, bir yağmurda ıslanmanın hasretine körkalmış olabilir?
Yağmurun da ıslanmaya aç olabileceği bir tek insanın hatırına gelir.
Taşlar hep katı dururken, kalplerin katılaşmasından habersiz kalabilir.
Taşların da katılıktan usanabileceği ancak insanın aklına düşebilir.
Aşk nicelerini ah ettirirken, ah etmemiş olabilir.
Aşkın ah edebileceği ihtimali sadece insanın kalbinde yer bulabilir.
Öyleyse, bir kez daha bakmalı değil miyiz kendimize?
Şu andaki varlığımız bizi biz etmeye yetiyor mu sence?
Olduğumuzdan fazlası olmaya niyetli değil miyiz?
Yetiyor muyuz kendimizi kendimiz eylemeye?
Ayaklarımız varıyor mu fıtratımızın zirvelerine?
Elimiz yetişebilir mi kalbimizin derinliklerine?
Ne kadar âşinayız varlığımızın gizli köşelerine?
Uzanabiliyor muyuz ruhumuzun labirentlerine?
Dokunabiliyor muyuz hatıralarımızın kuytu köşelerine?
Koparabiliyor muyuz duygularımızın acı tatlı meyvelerini?
Ne kadar sarkabiliyoruz lâtifelerimizin derin kuyularına?


Kimiz biz? Neyiz? Neredeyiz?

Kim bilir; belki de kendimizi kendimizden ayıran bir dağız. Ferhad olup Şirin olan yanımızı arıyoruz. Dağın öbür tarafında bırakıyoruz kendimizi; hep bu yamaçta kalıp kazıyoruz kazıyoruz


Kim bilir, belki de kendi kendimizi kesen bir bıçağız. İsmail olup kendimizi kurban ediyoruz; hep eksiltiyoruz kendimizi, hep kesiyoruz kendimizden.

Kim bilir kendimizi kendimize haram eyleyen bir günahız. Züleyha olup Yusuf olan yanımızı kandırıyoruz, Yusuf olan kalbimizi zindana sürüyoruz.

Kim.bilir; kendimizi kendimizden ayıran bir çölüz. Mecnun olup Leylâ olan yanımızı yalnız yapayalnız bırakıyoruz. Kim bilir kendi kendimizi ağlatan kocaman bir yarayız. Kerem olup aslımızı arıyoruz; bulamıyoruz.

Suların sızısından habersiz yaşıyoruz. Suların sızılarını bile fark edebilecekken, kendi sızılarımıza körleşiyoruz. Kendimizi de fark etmez hale geliyoruz. Kendimizi kendimizde yitiriyoruz. Kendi ellerimizi kendi ellerimizden çekiyoruz.

Göz göze gelemiyoruz kendimizle. Yüzleşemiyoruz.
Kendi kendimizi sokağa atıyoruz.
Kendimizi kendimizden sürgün ediyoruz.
Kendimize kendimizi çok görüyoruz.
Oysa insan olduğundan fazlasıdır her zaman.
Ama bilmiyoruz. Ama bilmediğimizi de bilmiyoruz.
Sızısız yaşıyoruz. Issız yaşıyoruz.


Senai DEMİRCİ


 







ALLAH’IM KONUŞ BENİMLE…

Ocak 08, 2011
ALLAH’IM KONUŞ BENİMLE…


Bir gün, bir adam ellerini açıp yalvardı:
"Allahım! Konuş benimle!"

Tam o sırada bir çayırkuşu adamın bahçesinde
en son şarkısını söylüyordu. Ama adam çayırkuşuna
hiç kulak vermedi ve yakarmaya devam etti:
"Allahım! Benimle konuş!"

Az sonra hava aniden kapandı, gökgürültüsü
ve şimşekle birlikte kuvvetli bir yağmur başladı.
Fakat adam bunlara hiç aldırış etmedi,
yakarmaya devam etti:
"Allahım! Seni görmeme izin ver!"

O böyle yalvarırken, sağanak yağmur
sona ermiş ve güneş bütün ihtişamıyla ışıklarını
adamın evine kadar taşımaya başlamıştı.
Fakat adam bu manzaraya aldırış bile etmedi.
Her gün gördüğü birşey değilmiydi bu?
Yalvarmaya devam etti adam:
"Bana bir mucize göster Allahım!"

Böyle yalvarırken, yakınlardaki
evlerden birinden yeni doğmuş
bir bebeğin ağlayışları geliyordu kulağına
ama o bunu da farketmedi.
Üzüntüsünden ağladı, ağladı...
" Cevap ver bana Allahım!
Burada olduğunu bilmemi sağla!"

Tam o an, bir kelebek gelip
adamın koluna konmuştu.
Ama görmemekte, duymamakta
ve bilmemekte ısrar eden adam öbür eliyle
kelebeği iteleyip kovdu. Sonra da:
"Allahım!" Neden, neden bana
bir cevap vermiyorsun?"
diye ağlayıp, yakınmaya devam etti...


Ravindre K.



YÜREĞİMİN DANTELİ

Ocak 08, 2011
YÜREĞİMİN DANTELİ


Nesini çalmışsan veya
neyini almışsan bir insanın,
iade etmenin yolunu bulabilirsin.
Peki, ya o insanın sana verdiği zamanıysa?
Ha zamanının bir bölümü,
ha yüreğinin bir dilimi.

Bir mektubun güzelliğini düşünebiliyor musunuz?
Düşünebiliyor musunuz sizin olmadığınız bir
'uzak'ta, sizin için vaktini tüketmiş olduğunu, birisinin?
Sizin için, sizden habersiz...

Bir mektubun kanatlarındaki yükü düşünsenize...
Nasıl çıpınabiliyor bu kanatlar ve
nasıl aşabiliyor bunca mesafeleri
böylesine doluyken!...

Duygular değil mi bizi gönüllere taşıyan?
Duygular degil mi bizi yarınlara taşıyan?

Ha duyguların ulaşmadığı yürekler,
ha yolcuların unuttuğu han kapıları!

Mektup geçmemiş sokaklara girmese yolum.
Çünkü, mektup geçmemiş sokaklar karanlık,
mektup yazılmayan geceler yıldızsız...
Selâmsız kapılar nefessiz gibi!

İadesiz ne var verilebilen?
Vermek istiyorsan, yüreğinden bir dilim ver,
zamanından bir bölüm.
Onun için, ondan habersiz...
Benim için, benden habersiz.

Aynen bu yazıyı yazarken,
senin haberin olmadığı kadar haberim olmasın yazdıklarından.
Aynen bu yazıda olduğu gibi gönlün aksın
klavyenden monitörüne.
Her harf bir ilmek ve
satırlar yüreğinin çevresindeki dantel olsun...
Göreyim.

Sulamazsan çiçekler gülmez.
Yollamazsan selamlar gelmez...

Bir mektubun güzelliğini düşünebiliyor musunuz gerçekten?
Düşünebiliyor musunuz sizin olmadığınız
'uzak'larda vaktini tüketmiş olduğunu, birisinin?
Sizin için...
Hemde sizden habersiz.

Bugün selâm'ın güzelliğini düşünün...


Muammer ERKUL





ANASON KOKULU SEVDALAR

Ocak 08, 2011
ANASON KOKULU SEVDALAR

-I-

Zehir zıkkım bir kahve içeceğim
İçeceğim ya
Korkuyorum!
Ayılır da,
Seni bulamazsam yanımda!

Sarhoşsam deli divane
Hasretinden
Sebebimsin
Yangınlardayım

Ayyaşa vurmuşsa yüreğim
Sek gecelerimde
Kadehimsin
Bulutlardayım

Tozpembe rüyasındaysam esrarın
Örüyorsam karanlıklardan nefesimi
Yüreğimsin
Yalnızlardayım

Yaşıyorsam / paslı kırık çarkımda
Başım hoşsa aşktan yana
Yaşamdan yana
Benden yana
Dokunma yalanıma!

Dokunma anason kokulu sevdalarıma
Mutluysam kendi kandırmalarımda
Dokunma!
Gücüm kalmadı ayrılığa

Zehir zıkkım bir panzehir içeceğim
Bir başka sevdanın elinden
İçeceğim de
Korkuyorum!
Ya ayılır da,
Seni bulamazsam yüreğimde!
Ya ayılır da
Yüreğimi bulamazsam yüreğimde!

Kahveler sizin olsun
En tatlısından panzehir aşklar da
Zehir zıkkım sevdalar bana

Zehir bana
Zıkkım bana
Sevdalar bana...

-II-

Hadi anlat bana
Zamanın durduğu o takvimleri anlat
Hadi anlat bana gidişini
Hiç mi sevmedin di
Hiç mi
Hiç mi beni

Neden yanıyor hala içim
İçimde gençliğim
Gençliğimde sen
Sende sevdalarım
Sevdalarımda ilklerim
İlklerimde
Söyleyemediklerim

Hadi anlat bana
Hiç mi sızlamadı için

Sevdayı sevdaya sattım kaç kere
Olmadı
Yangını yangınla söndürdüm kaç gece
Olmadı
Hep senden yana bir tarafım eksik
Hep senden yana bir tarafım öksüz kaldı

-III-

Hadi sor bana
''Zehir bana
Zıkkım bana
Sevdalar bana''
Hadi sor bana
Neden?

Hangi ağaç arkasındasın
Ağaç kapmacalarda
Hani, çok küçüktü ya dünya
Hani, gidenler unutulurdu ya
Hani, yıllar yaraları kapatırdı ya
Bu kanayan ne mısralarda?

-IV-

Beni, kan tuttu yine
Susuz içtiğim anılarda / dize dize
Dize geldi şiir
Dile geliyor ayyaş kalemimde
Kıyamıyorum!

Kahveler sizin olsun
En tatlısından panzehir aşklar da
Zehir zıkkım sevdalar bana

Zehir bana
Zıkkım bana
Sevdalar bana...


NURTEN ALTINOK




05 Ocak 2011

FARZET Kİ

Ocak 05, 2011
FARZET Kİ

Farzet ki ölüm kapımızda;
Çaldı çalacak zili.
Azrail tepemizde,
Almaya gelmiş canı..
Sağımızda solumuzda melekler;
Sorguya çekecekler seni..
Kara kara düşüneceksin,
Veremeyeceksin tek bir yanıt bile…
Farzet ki ölüm yakın,
Bırakıp gideceksin sevdiklerini.
Farzet ki hayat bitti,
Ne bırakacaksın adından başka geriye..
Değer miydi bunca hırslara, kıskançlıklara
Değer miydi ağlamalara, darılmalara.
Ne yaptığın iyilikler ne kötülükler
Sıraya girip bekleyeceksin sıratta
Bu dünyada mı yanmak daha zor yoksa ahrette mi diye..
Düşüneceksin dirilip dirilip ölürcesine…

 
Mehpare ÖĞÜT
2011