Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

30 Mart 2011

ŞARAP

Mart 30, 2011 0
ŞARAP
Bir adam ve bir kadın, yan sokaktaki küçük bir otelden bulvara doğru
yürüdüler.

Ağaçlar hala yapraksız, siyah soğuktular; ama ince dallar bahara doğru
uzanıyorlardı, öylü yukarı, ilk yeşil parıltıların beklentisiyle bakıyordu
insan. Yine de herşey sakindi ve gök sakin, klasik bir mavi.

Çift yavaş yavaş yürüdü. Günlerin tembelliğinden sonra güç harcamak
olanaksız gibiydi ve neredeyse aynı anda dönüp bir kafeye gidriler ve
tükenmişler gibi, yola doğru uzanmış olan camekanlı yere kendilerini attılar.

Kafe boştu. İnsanlar öğle yemeği için lokantalara gitmişlerdi. Ama
hepsi değil; o sabah kalabalık bir gösteri yapılmıştı, bir kafile daha henüz
geçmişti, dağılmakta olan kafile ucu hala görünüyordu. Şiddetli sesler,
bağrılan sloganlar ve şarkılar, artık Paris trafiğinin boğuk sesini
bastırmıyordu; ama çifti uyandıran bu seslerdi. Bir garson, kalabalığın
arkasından bakarak kapıya yaslanmış duruyordu, kahve siparişini isteksizce
aldı.

Adam esnedi, esneme kadına da sıçradı ve yapmacık bir suçlulukla
güldüler ve gözleri, pek de üzülmeyerek, birbirlerinden ayrılana dek
birbirlerini baktılar. Kahce geldiğinde, ikisi de dokunmadı. İkisi de
konuşmadı. Bir süre sonra kadın tekrar esnedi,, bu sefer adam ona dönüp
eleştirircesine baktı, kadın da bu bakışa yanıt verdi. İstekleri uykuda,
birbirlerine baktılar. Bu sürdü: onları birbirine iten şey uyuduğu için,
birbirlerinin hüzünlü ironisini kabul ediyorlardı; birbirlerine yanılsamalar
olmadan, doğrudan bakabiliyorlardı.

Sonra kaçınılmaz olarak kadının içindeki hüzün derinleşiverdi, ta ki;
adama da o acımasızlık titreşimi geldi.

"Burnuna pudra sürmelisin," dedi adam.
"Sen iyi bir sopa istiyorsun oğlum."

Ama adam her zaman hüzünlenmeyi reddediyordu. Kadın omuzlarını silkti
ve bunu adama bırakarak etrafa bakmak için döndü. Adam da döndü. Bulvarın
öteki ucunda belli belirsiz bir karışıklık vardı, kımıldanan karıncalar gibi.
Adamın: "Evet, hala devam ediyor..." diye mırıldandığını duydu.

Kadın, dalga geçerek: "Hiçbir şey değişmiyor, herşey her zaman
aynı..." dedi.

Ama adam heyecanlanmıştı. "Hatırlıyorum da" diye başladı değişik bir
sesle. Durdu, kadın da onu zorlamadı, çünkü adam uzaktaki göstericilere acılı
bir nostaljik yüzle bakıyordu.

Dışarıda, sevgililer, evli çiftler, öğrenciler, yaşlı insanlar
geziniyordu. Çıplak ağaçlar, mavi sakin gökyüzü oradaydı. Bir aya kadar
ağaçlar yemyeşil olacak, güneş sıcaklığını boşaltacak, insanlar esmer, neşeli,
kolları bacakları çıplak olacaktı. "Hayır, hayır," dedi kadın kendi kendine bu
devinim görüntüsü için. Durağan hüzün daha iyi. Ve, bir anda, boğazını
yakalayan mutsuzluk fışkırdı içinde, on beş yıl önceye, başka bir ülkeye
geri döndü. Parlayan tropik ay ışığında durmuş, kollarını, ona sessizlikten
başka hiçbir şey sunmayan bir manzaraya uzatıyor ve sonra küçük taşların ayak
altında keskin keskin parıldadığı bir patikadan, en sonunda parlayan bir
çimliğe düşene kadar, koşuyordu. On beş yıl.

İşte o dakika adam birden dönüp garsonu çağırdı ve şarap istedi.

"Ne" dedi kadın takılarak, "bu saatte mi?"
"Neden olmasın?"

O an için adamı tümüyle ve bir anne gibi sevdi, ama bu sahte duyguyu
bastırıp onun yerinde duramadan şarabı bekleyişini, şarabı döküşünü ve
bardakları hala ağzına kadar dolu olan kahve fincanlarının yanına koyuşunu
seyretti. Ama yeniden o geceyi hatırlıyordu, ayışığından çılgına dönmüş, deli
gibi ağaçların arasında şeye duyduğu istekle - ama neye, sorun da buydu zaten.
Paylaşılmaz bir istekle koşan kızı kıskanarak.

"Ne düşünüyorsun?" diye sordu adam, hala biraz acımasızca.
"Amaan" diye alayla karşı koydu kadın.
"Sorun bu işte, sorun bu." Bardağını kaldırdı, kadına baktı, tekrar
masaya koydu. "İçmek istemiyor musun?"
"Daha değil."

Adam bardağı bıraktı ve sigara içmeye başladı.
Bu dakikalar herhangi bir jest talep ediyorlardı, hafif hatta rasgele,
ama yine de bu iki insanın birbirlerinden ayrılıklarını kendi içlerinde
belirten bir jest. Birisi, belki de, yorgun bir sevecenlikle gözleyen, hep
gözleyen ve hiç kapanmayan yumuşak bakışlı bir göz olarak görülebilirdi;
diğeri de istek ve hareketsizlik, yaratma ve başarı dairesinde boğuşan bir
şiddet biçimi.

Adam onu kadına verdi. Adam dönüp, parmaklarını rahatsızca masaya
vurmaya başlamadan önce, gözleri tekrar o ciddi ironide birleşti: kadın da,
özsuyu sızan kara dallara bakmak için, arkasını döndü.

"Hatırlıyorum da," diye başladı adam ve kadın tekrar karşı çıktı,
"Amaan!"

Adam kendini toparladı. "Sevgilim" dedi kuru bir sesle, "Sen benim
şimdiye kadar sevdiğim tek kadınsın." Güldüler.

"Bu caddeydi galiba. Belki de bu kafe, öyle değişmişler ki... Dün her
yaz geldiğim yeri görmeye gittiğimde, bir pastahaneye dönüşmüştü, kadın beni
unutmuştu. Bayağı kalabalıktı, hep birlikte dolaşıyorduk, bir kızla tanıştım,
sanırım ilk defaydı. Birileriyle tanışılacak belli yerler vardı, Viyana ya da
Prag ya da başka yerlerden gelen insanlar oraları bilirlerdi -bu kafe olamaz,
tabii burayı allayıp pullamamışlarsa, bütün bu deri ve kronlara verecek
paramız yoktu."

"Evet, devam et."

"Nedense, onu hala hatırlıyorum. Onu senelerdir düşünmemiştim. Sanırım
on altı yaşlarındaydı. Çok güzeldi, hayır, yanlış düşünüyorsun. Birlikte ders
çalışırdık. Kitaplarını benim odama getirirdi. Onu severdim, ama başka kız
arkadaşım vardı, sadece o başka bir bölümde okuyordu, ne olduğunu unuttum."
Adam tekrar durdu ve yüzü nostaljiye karıştı, kadın da isteksizce omzunun
üzerinden yola baktı. Kafile tümüyle gözden kaybolmuştu, bağırış ve şarkı
sesleri bile duyulmuyordu.

"Onu hatırlıyorum çünkü..." Ve, dalgın bir sessizlikten sonra: "Belki
de gelip çırılçıplak kendisini sunan bakirenin kaderi her zaman
reddedilmektir" dedi.

"Ne!" diye bağırdı kadın sıçrayarak. Aynı zamanda öfke uyanmıştı
içinde. Bunun farkına vardı, iç geçirdi. "Devam et."

"Onunla hiç sevişmedim. Bütün yaz birlikte ders çalıştık. Sonra, bir
hafta sonu, hepimiz çete halinde dışarı çıktık. Tabii hiç birimizde para
yoktu, kaldırımlarda durup yardım dilenirdik, sonra başka bir kasabada yine
buluşurduk. Kendi kız arkadaşımla birlikteydim, ama o gece, ahırını uyumak
için kullanmamız karşılığında, bir çiftçinin meyva toplamasına yardım
ediyorduk; birden şu kızı, Marie'yi yanımda buldum. Ayışığı vardı, güzel bir
geceydi, hepimiz şarkı söylüyor ve sevişiyorduk. Onu öptüm, ama hepsi bu
kadar. O gece yanıma geldi. Tavan arasında bir çocukla birlikte yatıyordum.
Çocuk uyumuştu. Marie'yi diğerlerinin yanına geri yolladım. Aşağıda hepsi
birlikte samanların üzerinde yatıyorlardı. Ona çok genç olduğunu söyledim. Ama
kız arkadaşımdan daha küçük değildi." Durdu; yüzü onca sene sonra bile
kederli ve kararsızdı. "Bilmiyorum" dedi. "Onu neden geri gönderdiğimi
bilmiyorum." Sonra güldü. "Sorun çıkaracağı için değil sanırım."

"Utanmaz herif!" dedi kadın, kızgınlığı şimdi daha güçlüydü. "Onu
öptün, değil mi?"

Adam omuzlarını silkti. "Ama hepimiz aptalı oynuyorduk. Bir zafer
gecesiydi, elmalar toplanıyor, çiftçi çalışmaktan çok seviştiğimiz ve şarkı
söyleyip şarap içtiğimiz için bize bağırıp küfrediyordu. Sonra o zamandı:
gençlik hareketi zamanı. Sadakat, kıskançlık ve bütün o tür şeyleri burjuva
ahlakının kalıntıları olarak görüyorduk." Tekrar güldü, biraz acılıydı. "Onu
öptüm. Orada, yanımdaydı ve o hafta sonu kız arkadaşımla birlikte olduğumu
biliyordu."

Onu öptün" dedi kadın suçlayarak.

Adam kadına bakıp sırıtarak, şarap kadehinin sapını tuttu. "Evet,
sevgilim," dedi şarkı söylercesine. "Onu öptüm."

Kadın küplere bindi. "Sevmeye hazır bir kız var. Çalışmak için onu
kullanıyorsun. Sonra öpüyorsun. Sen de biliyorsun ki..."

"Neyi biliyorum?"
"Bu yaptığın acımasız bir şey."
"Ben de çocuktum..."

"Farketmez." Kadın, rahatsızlıkla ağlamak üzere olduğunun farkına
vardı. "Onunla çalıştın ha. Bütün bir yaz, on altı yaşında bir kızla
çalıştın."

"Ama hepimiz çok ciddi çalışıyorduk. O doktor oldu, Viyana'da. Naziler
geldiğinde kaçmayı başardı, ama..."

Kadın sabırsızca: "Sen de tutup o gece öptün onu. Kızın halini
düşünsene, herkes uyuyana kadar bekliyor, sonra öteki adamın uyanacağından
korkarak çatıya çıkan merdiveni tırmanıyor, sonra seni uyurken seyrediyor,
yavaşça elbiselerini çıkarıyor ve..." dedi.

"A, uyumuyordum. Uyuyormuş gibi davranıyordum. Yukarı geldiğinde
giyinikti. Şort ve süeter -bizim kızlarımız elbise giymez ve ruj sürmezlerdi-
burjuva ahlakı. Onu soyunurken seyrettim. Çatı ayışığı doluydu. Elini ağzımın
üzerine kapatıp yanıma yattı." Tekrar, yüzü pişmanlık yüklü bir şaşkınlıkla
dolmuştu. "Tanrı bilir ya bunu kendim bile anlayamıyorum. Güzel bir yaratıktı.
Neden hatırladığımı bilmiyorum. Son bir kaç gündür aklıma takılıyor." Bir süre
sonra, yavaşça şarap kadehini çevirerek: "Bir çok şeyde başarısızlığıa uğradım
ama..." Hızla kadının elini kladırdı, öptü ve içtenlikle: "bunu neden şimdi
hatırladığımı bilemiyorum, tam..." dedi. Gözleri karşılaştı, iç geçirdiler.

Kadın, eli adamın avucunda, yavaş yavaş: "Ve onu geri çevirdin," dedi.

Adam güldü. "Ertesi sabah benimle konuşmadı. En yakın arkadaşımla
ilişkiye girdi -şans eseri, o gece çatı arasında benimle yatan adamla.
Küstahlığımdan nefret ediyordu ve sanırım haklıydı."

"Onu düşün. Onu o anda düşün. Giysilerini topluyor, sana bakmaya
cesaret edemeden..."

"Aslında çılgına dönmüştü. Düşünebildiği bütün küfürleri sayıp
döküyordu, ona susmasını, herkesi uyandıracağını söyleyip durmuştum."

"Merdivenden aşağı indi, tekrar giyindi, karanlıkta. Sonra ahırdan
dışarı çıktı, diğerlerinin yanına dönemedi. Elma bahçeleri sessiz ve
terkedilmişti, nasıl şarkı söylediğinizi, güldüğünüzü, seviştiğinizi
hatırladı. Senin onu öpmüş olduğun ağaca gitti. Ay elmaların üzerinde
parlıyordu. Bunu hiç unutmayacak, hiç, hiç!"

Adam kadına merakla baktı. Gözyaşları yüzünden aşağı boşalıyordu.

"Korkunç" dedi kadın. "Korkunç. Bunu hiçbir şey bağışlatamaz ona.
Yaşamı boyunca, hiçbir şey. Yaşamı boyunca, tam herşey mükemmel olduğunda,
birden o geceyi hatırlayacak, tek başına duruşunu, etrafta hiç kimsenin
olmayışını, millerce uzanan kahrolası boş ayışığını..."

Adam kadına zekice baktı. Sonra, bir çeşit alayla, karşı çıkan yüz
kırıştırmasıyla, kadına uzanıp öptü ve "Sevgilim, bu benim suçum değil, bu
benim suçum değil." dedi.

"Hayır" dedi kadın.

Şarap kadehini kadının eline verdi, kadın onu kaldırdı, ısınan sıvıdan
küçük kırmızı küreciğe baktı ve adamla birlikte içti.


DORİS LESSİNG

Çev: Aslı Biçen
Kaynak: Sevme Alışkanlığı, Mitos Yay., Ekim 1990






AŞKIN GÖZYAŞLARI YA DA RAPUNZEL İLE AVARE /

Mart 30, 2011 0
AŞKIN GÖZYAŞLARI YA DA RAPUNZEL İLE AVARE /

Efkar gene içiyor. Ümit bir türlü vaz geçiremiyor onu.
Yeryüzünde her şeyden çok içkiyi sevdiğini o zaman anlamıştı.
Vazgeçemeyeceği tek şeyin içki olduğunu. Bunu Ümit'le birlikte anladılar. Küçük
kırgınlıklar, öfkeli kıskançlık nöbetleri, kısa süren dargınlıklar, birleşmenin
büyük ve mutlu anları, gözyaşları, gülücükler, karşılıklı çekilen pişmanlıklar,
aşkın ve gururun sorunları; bir aşkın, bir birlikteliğin bütün
tuzları-biberleri, çeşitlemeleri, şekerlemeleri, gel-gitlerini yaşadılar.
Kuyruklarda bekleyenler onları hiçbir zaman bağışlamadı.
Üç yıldır birlikteydiler.
Üç yılın sonunda bir gün Efkar dedi -okyanusun sonuna gelmişlerdi; üç
yıldır korsandılar-:
"Ümit beni seviyor musun?"
Şaşırdı Ümit. Acılı gülümsedi, omuzlarını silkti. Üç yıl bütün
sözcükleri alıp götürmüştü yaşamlarından. Artık birbirlerini tanıyor
olmalıydılar.
"Beni seviyorsan eğer bir şey isteyeceğim senden. Tek bir şey..."
"Bütün erkekler hayatları boyunca tek bir şeyi isterler," dedi Ümit:
"Her şeyi..."
Bu kez Efkar acılı gülümsedi. Omuzlarını silkti.
"Bak üç yıldır seninle birlikteyiz," dedi. "Sana allah gibi taptım.
Bunu da biliyorsun. Acı tatlı günlerimiz oldu. Birbirimizi sevdik. Çok sevdik.
Her sevişmede benden saklamanı istediğim bir şey vardı bilirsin. Bu üç yıl
boyunca çevremin, ailemin, arkadaşlarımın baskısına karşı bütün gücümle
direndim, seni korudum, aşkımızı korudum. AŞKIMIZ BİR GÜNAHTI. Senin için kem
söz ettirmesim hiç kimseye. Ettirdim mi? Herkes bunun gelip geçici bir heves
olduğunu sanırken ben seni daha çok sevdim. Ama artık direnecek, karşı koyacak
gücüm kalmadı. Herkes kuşkuyla bakmaya başladı bana. Senin tenini almaya
başladığımı düşünüyor olmalılar. Şimdi senden bir isteğim var: Beni seviyorsan
eğer, ama gerçekten seviyorsan hher sevişmede benden sakladığın şeyi saklama.."
"Yani?" dedi Ümit.
"Yani ameliyat ol artık," dedi Efkar. "Kestir şunu, kadın ol."
Ümit sustu. Uzun uzun sustu. Gözlerine kederli bulutlar yüklendi. "Tam
üç yıl," dedi Ümit. Dile kolay. "Üç yıl sonra mı Efkar?"
"Bir yol ayrımındayız Ümit," dedi Efkar. "Çevreyi biliyorsun,
yaşadığımız dünyayı biliyorsun. Az çekmedik. biz iki kişiyiz. Onlarsa bir
yığın. Dünyayı onlar ellerinde tutuyorlar. Birbirimize yeterek, birbirimize
dayanarak nereye dek direnebiliriz ki? Onlara benzemekten başka çaremiz yok,"
dedi.
"Yani boyalı kuş," dedi Ümit.
"Evet, boyalı kuş," dedi Efkar. "Boyalı kuş boyalı olduğu için
hemcinsleri tarafından tüyleri gagalanarak öldürülür. Seni üç yıldan daha fazla
koruyamam, koruyamadım, bağışla beni, bağışla... Benim de gücüm buraya kadarmış
demek ki. Artık onlara benzememiz gerekiyor. Onlar gibi olmamız. Onların
rengini almamız, toplumun rengini almamaız. Onlar çoğunluk bizse azınlığız. Her
şey burada kilitleniyor, burada düğümlenip kalıyoruz," dedi. "Beni seviyorsan
bunu yaparsın, benim için yaparsın."
"Seni seviyorum ama benden beni istediğinin farkında mısın?" dedi Ümit.
"Böyle nereye kadar dayanabiliriz sevgilim? Ama kadın olursan
evleniriz. Evli oluruz hiç olmazsa; nasıl olsa birbirimizi sevmiyor muyuz?
Birlikte yaşlanmayacak mıyız? Birlikte ölmeyecek miyiz? Ha kadın olmuşsun, ha
erkek, ne çıkar? Evli olursak kimse diyecek söz bulamaz. İstersen buralardan
gideriz, başka yerlere, başka diyarlara gideriz. Bir daha hiç dönemeyeceğimiz
yerlere..."
Ümit günlerce kıvrandı durdu.
Bedeninin sınırındaydı.
Efkar kendini saklayarak, kendini sakınarak karar gününü bekliyor
Ümit'in. Soğuk, alabildiğine uzak şimdi. Çekip gidecek gibi, her an gidecekmiş,
gidebilecekmiş gibi... Bir daha hiç dönmeyecekmiş gibi.
"Beni sevmiyorsun sen," diyor Efkar. "Eğer sevsen kırmazsın beni, genci
kıran kırılsın dememişler mi? Beni sevmiyorsun. Beni sevmiyormuşsun meğer."
Bir gün.. bir sabah..
"Peki," dedi Ümit. "Eğer kestirirsem, ameliyat olursam, inanacak mısın
seni sevdiğime?"
"İnanacağım," dedi Efkar. "Ölünceye kadar inanacağım."
"Ölünceye kadar," dedi Efkar.
Arkadaşları artık altın makas diyeceklerdi ona. Bıçak altına yattı
Ümit. Erkekliğini uğurladı bedeninden. Göğüsleri yapıldı, iğnelerini vuruldu,
epilasyonu yapılıp, gövdesi tüylerinden temizlendi. Saçları çoğaldı, gürleşti,
kalçaları genişledi. Çıkacağı gün uzun uzun saçlarını tarattı, uzun uzun
saçlarını... Rapunzel olup sarkıttı uzun saçlarını uzun kulenin uzun
penceresinden Efkar tutunsun diye.. Sonra çıktı hastaneden Efkar'a koştu.
"Adım ne olsun?" demişti Efkar'a. "Adımı sen koy anam gibi, babam gibi,
beni yeniden doğuran, yeniden yaratan gibi adımı sen koy," dedi.
"Ümit kalsın," dedi Efkar.
"Kalabilir mi?" dedi Ümit.
Ve sonra kadınlığının dokuz ayına varmadan terketti Ümit'i Efkar.
"Kusura bakma," dedi. "Bu böyle olmayacak. Böyle de olmayacak. Neden
bilmiyorum, inan bilmiyorum, ama ayrılmamız gerekiyor. Olmuyor, olmuyor,
olmuyor, olmuyor."
Okyanus bitmiş, yolun sonuna/başına gelmişlerdi. Bütün denizlerin
çekildiği kıyılardaydılar şimdi. İndi Kadırga'dan Ümit. Kuyrukta bekleyenler
doluşmaya başladı. Arkasına bile bakmadan sokağın sonuna dek yürüdü Ümit. Az
sonra dolmuşun dolduğunu duydu. "Adımı kendim koyarım," dedi. "Bundan böyle
Yudum olacak adım. Okyanusta bir yudum."
Şimdi Efkar gene akşam birahanelerinde birasına votka, rakı ve bilimum
içkileri karıştırarak demleniyor. Hiçbir şey olmamış gibi, hiçbir şey
değişmemiş gibi, hiçbir şey yaşamamış gibi. MÜMKÜN MÜ? MÜMKÜNMÜ? Eskisinden
daha çok mutsuz, daha çok efkarlı. Sürekli içiyor, içiyor, içiyor. Yaşamında
değişmeyen tek şey içki. Göbeklendi, yağlandı, yanakları sarktı, gözlerinin
altı torbalandı, bakışları dalgın ve kanlı, yüzünde kopkoyu bir matlık.
"Kimi neyi sevdiğimi bilmiyorum ağbi," diyor "Ölesiye seviyorum."
(Hacıbayram'a gidiyor mu gene? En eski aşk masallarını okuyor mu?)
Yudum bir pavyonda konsomatris şimdi. Hep aynı erkeğin matemini tutarak
dağıtıyor kendini bütün erkeklere, yüreğini bütün erkeklere dağıtıyor, bütün
aşklara, bütün hayatlara... Her serüvende en ölümsüz aşk yaratıyor. Efkar'ı
düşündükçe hiçliğe benzer bir duygu yokluyor yüreğini; ne kızıyor, ne
öfkeleniyor, ne seviyor, ne nefret ediyor, hiçbir şey. Hiçbir şey. Hiçbir şey.
Şimdi Efkar, adını bilmediği, adını koyamadığı bir sızı yalnızca yüreğinde.
Altın Makas Feride diyor ki: "Kendi farkında değildi belki ama sende sevdiği
şeyi öldürdü. Bilmedi, bilemedi."
Bütün erkekleri deliler gibi seviyor şimdi, hepsini de en ölümsüz aşkla
seviyor ve aşkın gözyaşlarını döküyor her gece, aşkın ölümüne döktüğü
gözyaşlarını.

Murathan MUNGAN
Mart '84



MELEK TOZU...

Mart 30, 2011 0
MELEK TOZU...

Üç dumanlı bir masum bakış,
Altın yuvarlaklardan öte.
Dikine sıralanmış kutulara konmuş -bir örnek-
Med-cezir günlerinin acı koşulu sanat yordamları
Seramik şapkasıyla -kurdeleli-
Sarı bir çocuk.
İçimizdeki ışığa dört kişi bakıyor saat kadranından.

İngiltere payitahtında şair olsaydım,
Yine gitarımın kutusu küflenirdi böyle
aylarca açılmamaktan.

Tut ki, gizliden gizliye karanlığa tokatlanıyor koca ada.
Kraliçe,
Pulların üzerinde mağrur, gülümsüyor, yalanarak.

Boş bir vatan konservesinin kutusuna bir tekme...
Altın vuruşların korkulu ışıltısına sığınacak kadar
Umudumuzu kesmedik canlılardan.

Kolayca sığınıverdiğin huzur kuytularına kaç kişiyle geldin ?

Sözünü ettiğin ışık travması
Çağlar önce bir sarmaladı ki bizi
Toplu mezarlara girmedik.

Teslimiyetli de olsa
Gülümsüyorlar çukurlardan

Demek ki pek geç kalmadılar o kadar !

Tıkırdatıp, yürüyüp gitmektense iskeletleri
İyi bildiğimiz bir kimyasal formülün
Eriyiğini dökelim tabutlara son kez
Işık ve sevgiyle...



İlhan İREM
Siyah Kuğunun Şarkısı


25 Mart 2011

BEKLİYORUM GELECEĞİN GÜNÜ

Mart 25, 2011 2
BEKLİYORUM GELECEĞİN GÜNÜ
Yaralandım ama hiç kimseyi ardımda öksüz bırakmadım ben.
Hiçbir kalbin ahını alıp da girmedim günahına.
Asılı kalmadı verdiğim hiçbir söz ve;
Verdiğim hiçbir yemini tutamamazlık etmedim ben.
Seviyorum dediysem en saf haliyle aşk’ın,
Ve emaneten değildi verdiysem yüreğimi;
Yalan değildi sarf ettiğim hiçbir kelime,
Ve boşuna değildi döktüğüm gözyaşı…

Ve gün ışığına çıkmayı bekleyen,
En gizli hazinemdi aşk’ım…
Layık olana verilmeyi bekleyen,
Bir köşeye saklanmış ürkek çocuk misali;
Bulunmayı bekleyen…

Ve hayat neyi sunuyorsa sana,
Senin de kabul ettiğin tek gerçektir yalansız / dolansız.
Şimdi sırat köprüsünden geçmeyi bekleyen aciz bir kul gibi;
Bekliyorum ben de gönlünden geçmeyi.
Saf durmuş tüm sevda tınılarının eşiğinde,
Yarım kalmış aşk şarkılarının eşliğinde,
Bekliyorum geleceğin günü dört gözle...


Mehpare ÖĞÜT
2011



YÜREĞİMDEN GEÇENLER

Mart 25, 2011 0
YÜREĞİMDEN GEÇENLER

Düş’seydi dilimden dökülen cümleler yüreğine ve
Ateş gibi olan o dudaklarını öpebilseydim keşke.
Sevmek, çoğu zaman ya da hiçbir zaman kölesi olmak değildir seven bir yüreğin.
Sevmek ki, ibadet gibi mukaddes ve yaşamak kadar önemli.
Seveni bulmak değil marifet, asıl iş onunla mutlu olmayı becerebilmek,
Çeksen de aşk acısını kanatırcasına yüreğini;
Görmek bile değildir aslında sevmek, ayrı yerlerde yaşasan bile...

Sen hiç kulak verdin mi kalbinin sesine,
Bir kere olsun o ne istiyor diye sordun mu kendine.
Sadece istemek de değildir sevmek dilden geçiyorsa bir kere.
Sevmek fedakarlıklarda bulunabilmektir aslında,
Vazgeçmek gerekse de yerinden yurdundan,
Göçmen kuşlar misali gidebilmektir sevdiğinin ardından …

Sen ki seviyorum diyorsun;
O zaman sakın bahsetme ayrılıktan.
Seven insanın işi olmaz yalnızlıkla…
Yoksa sevginin bir adı da ayrılık diyorsan,
O zaman güzelim sen boş yere heveslenip de çıkma bu yola…


Mehpare ÖĞÜT
 2011



 



HAYATA DAİR...

Mart 25, 2011 0
HAYATA DAİR...

-Kendine, bugün yapmakta olduğun şeyin seni yarın varmak istediğin yere yaklaştırıp yaklaştırmadığını sor.

-Başarılı bir evlilik yapmanın çiftçilik gibi olduğunu unutma: Her sabah yeniden başlamalısın.

-Her türlü mecburi yol değişikliğini yeni şeyler öğrenmek için fırsat diye düşün.

-Senin için önemli olan bir insana kızdığında, ona neden kızdığını anlatan bir mektup yaz, ama postalama.

-Birkaç kilo verip içine sığabileceğini düşünerek asla bir giysi alma.

-Başkalarının ecza dolaplarını, gardıroplarını ya da buzdolaplarını karıştırma.

-Her ay en az bir kere ter ve toz toprak içinde kalacağın bir iş yap.

-Değişiklik olsun diye, yatarken çocuğundan sana masal okumasını iste.

-Ailevi problemlerde, para problemlerinde, ya da saç kesimi konusunda akıl verme.

-Hak eden çalışanlarına, şirket için ne kadar önemli olduklarını her fırsatta söyle.

-İlk kez tanıştığın insanlara ne iş yaptıklarını sorma. Onlarla ahbaplığını etiketlerinden bağımsız başlat.

-Anne babanı, eşini ve çocuklarını eleştirmek için dayanılmaz bir arzu duyduğunda dilini ısır.


Harold Jackson BROWN


DÖNÜŞ

Mart 25, 2011 0
DÖNÜŞ
"Gerçek yolculuk, geri dönüştür.?


Yıllar sonra bir kez daha aynı yollardan geçiyorum. Sanki hiçbir şey değişmemiş: toprak yolun her iki tarafında buğday tarlaları dalgalanıyor yine, tepeler hâlâ çorak ve ufuktaki kasaba hâlâ sevimsiz; çocukluğumun aynı zalim güneşi yakıyor başımı, aynı çakıllar batıyor çıplak ayaklarıma. Fakat artık saçlarım daha seyrek ve beyaz, ayaklarım çok daha yorgun.

İleride birbirlerine uzak ve soğuk duran tek katlı küçük evleri görüyorum. Sokaklar günün bu saatinde bomboş. Herkes kendi evinde oturuyor olmalı. Uzak ve soğuk ve küçük. Verimsiz tepelerin arasına kurulmuş bu yalnız kasabanın halkı, birbirlerine mahkum olmanın acısını yine birbirlerinden çıkardığını çok iyi hatırlıyorum.

Yolculuğumun başında ayaklarımın beni bu acımasız yere neden geri getirmek istediğini anlayamamıştım. Ama yıllar önce beni kusarak bünyesinden atan kasabayı yolun sonunda gördüğümde, aslında gerçeği içten içe bildiğimi farkediyorum. Emin olmak için yol kenarındaki kirli ve küçük su birikintisinde inceliyorum kendimi. Cildim bir filinki kadar buruşuk ve çirkin. Fillerin öleceklerini sezdikleri zaman mezarlıklarına gittiklerini hatırlıyorum. Ayağa kalkarken nefesim kesiliyor birden. Sudan çıkmış bir balık gibi. Somonların, yumurtadan çıktıkları nehire koca bir okyanusu aşıp yumurtlamak ve ölmek üzere döndüklerini hatırlıyorum. Gerçek yolculuk, geri dönüştür.


Ursula K. Le Guin, Mülksüzler


RUHSAL REÇETE

Mart 25, 2011 0
RUHSAL REÇETE
Etrafında bir zırh taşıyorsun. O sadece zırh-o sana tutunmuyor sen ona tutunuyorsun. Onun farkına vardığın an ondan kurtulabilirsin de. Zırh cansızdır, onu taşımadığın anda yok olur. Ama sen onu taşımakla kalmıyor besliyor ve yediriyorsun da.
Her çocuk akışkandır. İçinde donuk hiçbir parça yoktur. Tüm beden organik bir bütündür. Kafa önemli, ayaklar önemsiz değildir. Aslında onun için bölünme yoktur, ayrım yoktur. Ama zamanla bu ayrımlar belirmeye başlar. Kafa efendiye, patrona dönüşür ve tüm beden parçalara bölünür. Toplum bazı parçaları kabul eder, bazılarını etmez. Bazı parçalar toplum için tehlikedir ve neredeyse yok edilmeleri gerekir. Tüm sorun da bundan doğar.
Demek ki bedeninin nerelerinde kısıtlı hissettiğine bakmalısın.
Yalnızca üç şey yap
Birincisi : yürürken veya ayaktayken ya da hiçbir şey yapmadığın bir anda, derin bir şekilde nefes ver. Vurgu nefes verişte olmalı. Derin bir şekilde nefes ver ve ne kadar havayı dışarı atabiliyorsan at. Ve bunu yapmak zaman alsın, yavaş ve sakin. Ne kadar uzun olursa o kadar iyi., çünkü daha derine gidiyor demektir. Bedendeki tüm hava dışarı atıldığında beden nefes alır, sen değil. Nefes veriş ağır ve derin, alış ise hızlı olmalı. Bu göğsün etrafındaki zırhı değiştirecektir.
İkincisi : Biraz koşmaya başla. Millerce koşmak şart değil-bir mil yeter.Yalnızca bacaklarında bir yükün kaybolduğunu, sanki üstlerinden kayıp gittiğini canlandır. Eğer özgürlüğünden çok fazla kısıtlanmışsa, sana şunu yapman, bunu yapmaman, şöyle olman, böyle olmaman, şuraya gitmen, buraya gitmemen söylendiyse bacakların bu zırhı taşıyor demektir. Koşmaya başla ve koşarken de dikkatini nefes vermeye odakla. Bir kez bacaklarını ve onların akışkanlığını geri kazandığında, muazzam bir enerji akışına sahip olacaksın.
Üçüncüsü : Gece uykuya yatarken giysilerini çıkarttığında, yalnızca giysilerini değil zırhını da çıkarttığını hayal et. Bunu gerçekten yap. Zırhı çıkart ve güzel, derin bir nefes al ve uykuya zırhsızmışçasına, bedeninde hiçbir yük veya kısıtlama taşımaksızın yat.


OSHO




JEAN PAUL SARTRE'DAN SÖZLER

Mart 25, 2011 0
JEAN PAUL SARTRE'DAN SÖZLER

• İntihar kaçış değil, reddediştir…

• Ask; iki insanın bilinçlerini birleştirme çabasıdır. Boşuna bir çaba çünkü insan kendi bilincine mahkumdur…

• En büyük günah pişmanlıktır…

• Varlığında, varlığın var olmasının söz konusu olduğu bir varlık olarak var olan bir varlığım…

• Nesnelerin bir ters yüzü vardı, insan aklını kaçırdığı zaman bunu görürdü…

• Benim gibi yaşlı bir devrimciye böyle bir ödül vermek, kapitalizmin öç alma girişiminden başka bir şey değildir. ( Nobel Ödülünü reddederken )

• Birini sevmeye koyulmak başlı başına bir iş, bir girişimdir. Güç ister, yürek ister, körlük ister...Hatta başlangıçta öyle bir an vardır ki uçurumun üstünden sıçramak ister; düşünmeye kalkarsan aşamazsın onu...

• En bayağı bir olayın serüven haline girmesi için onu anlatmaya koyulmamız gerekir ve yeter. İnsanları aldatan da bu zaten. Kişioğlu hikâyecilikten kurtulamaz, kendi hikâyeleri ve başkalarının hikâyeleri arasında yaşar. Başına gelen her şeyi hikayeler içinden görür. Hayatını sanki anlatıyormuş gibi yaşamaya çalışır.

• Düşünce özgürlüğünden yoksun olmak düşündüğünü söyleyememek değil hiç düşünememiş olmaktır…



İNSANIN YALNIZKEN DAVRANIŞLARI

Mart 25, 2011 0
İNSANIN YALNIZKEN DAVRANIŞLARI
Bugün, gri eldivenli elleriyle Troçki köprüsünün korkuluklarına tutunup Neva'ya atlayacak görünümü veren ak çoraplı, güzel, küçük bir hanımı izlerken, onun aya dilini; minik, sivri ve pembe dilini çıkardığını gördüm.

Ay, göklerin bu yaşlı ve kurnaz tilkisi, sinsice süzülmekteydi kirli bulutların arasından. çok iriydi, çok içmiş biri gibi kızarmıştı dudakları üstelik. Genç bayan tutkuyla, dahası öç a1ırcasına kışkırtmaktaydı onu an azından öyle göründü bana.

Kızın bu davranışı, beni uzunca bir süre şaşırta ge1miş kimi 'garipliklerin' içimde yaşayan anılarını uyandırmış oldu, Birinin, yalnızken kalkıştığı davranışlarına ne zaman tanık olmuşsam, herkesinde onun 'kaçık' olduğu kanısı uyanmıştır bende başkaca bir sözcük bulamıyorum.

Daha çocukken ilgimi çeken olay şöyle o1muştu, bir sirkin yarı karanlık ve boş geçitlerinde do1aşıp durmakta olan bir ingiliz, Rondale adında bir palyaço, aynadaki görüntüsü karşısında, şapkasını çıkarıp saygıyla eğilmişti. Geçitte yalnızdı o sıra. Başının üzerinde yer alan bir su deposu içindeki beni göremezdi, tam bu saygı gösterisi sırasında dışarı uzatmıştım başımı, palyaçonun bu davranışı; karanlık, hoş olmayan düşüncelere sa1mıştı beni. Bir palyaçoydu o, mes1eği -ya da sanatı kişisel başka1ığına dayanan bir ingiliz'di üstelik.

Yine, A. Çehov'un, evinin bahçesinde otururken, bir güneş ışınını şapkasıyla yakalayıp başına geçirme çabalarının tanığı olmuştum. Bu başarısız çabaların, günes ışını avcısını o sıra ne denli sıktığını görebilmekteydim; giderek kızarmaktaydi çünkü yüzü, en sonunda şapkasını dizine vurup hızla başına geçirmesiyle, aynı anda da köpeğini sabırsızca iteklemesiyle bu uğraşısını sona erdirmişti. Daha sonra, yan yan gökyüzüne bakarak çalımlı adımlarla eve yürüken, girişte beni görmüş, gülümseyerek şöyle demişti: “Günaydın. Balmont’un éGüneş Et Kokuyoré dizelerini bilir misiniz? Ne saçma değil mi? Rusya’da Kazan sabunu kokar güneş ve burada – Tatar teri.”

Öte yandan Çehov’du, içi doğruluk tutkusuyla dolu olarak kalın kırmızı bir kurşun kalemi, ufak bir ilaç şişesinin boğazından geçirerek önemli bir fizik yasasını yıkmaya kalkışan bu adam. Bir deney üzerindeki bilim adamının sessiz dik başlılığıyla, direngendi de.

Lev Tolstoy, bir şöyle fısıldamıştı bir kertenkeleye: 'Mutlu musun, ha?'

Ellerini deri kemerine sokmuş; Dulber yolunu yeşerten otlar arasındaki bir taş üzerinde güneşlenmekte olan kertenkeleyi incelemekteydi o sıra. Bir an çevresine kuşkuluca göz gezdiren bu yüce adam, “bana sorarsan, değilim" diye içini dökmüştü sonra da.

Kimyager profesör Tikvinski, yemek odamda otururken, 'E... sevgili dostum, ne var ne yok”' diye söyleşmişti, bakır çay tepsisindeki görüntüsüyle. Bir yanıt alamayınca da, kaşlarını çatmış, bir yavru fil hortumunun içiyle, özenerek silmeye koyulmuştu tepsiyi.

Anlatıklarına göre, N. S. Leskof, bir masa başına oturur, porsolen bir tabak içine yüksekten bıraktığı bir pamuk parçasının düştüğünde çıkaracağını umduğu sesi dinlermiş.

Papaz F. Vladimfirski, bir keresinde önüne koyduğu bir çizmeye doğru, etkileyici bir sesle 'Çek git öyleyse' demişti. Bir an sonra, ‘Elinden gelmiyordeğil mi, ha?’ Sonra da ağırbaşlıca, içine güven gelmiş bir tonda eklemişti: ‘Gördün ya! Bensiz bir yere gidemezsin sen!’

Tam ona “ne yapıyorsunuz, Peder?” diyerek odaya girdiğim de bana bir an kuşkuyla baktıktan sonra: “şu çizme” diye açıklamıştı, “tabanına dek aşınmış. Son zamanlarda öyle kötü yapıyorlar ki çizmeyi!”

İnsarların, yalnızken gülüp ağladıklarına bir çok kez tanık olmuşumdur. İçkiyle arası iyi olmayan bir yazar tenırdım, yalnız kaldığı sıralarda, eski bir laterna müziği ezgisini ıslıkla çalarak ağlamayı alışkanlık edinmişti kendisine. “Yapayalnız yola düştüğüm de ! kötü çalardı ıslığı, bir kadın gibi ve dudakları titrer, gözyaşları ağır ağır süzülüp kara sakallarında gizlenirdi. Bir kezinde, bir otel odasında ağlamıştı; sırtı pencereye dönük, kollarıyle yüzmeyi anımsatan eylemlerde bulunarak; ne var ki, bir beden alıştırması olamazdı bu, çok yavaştı bir kere, güçlü ya da ritmik de değildi üstelik.

Yine de pek o denli yabancı sayılmasa gerek bütün bunlar; kahkaha olsun, gözyaşları olsun, insan beyninin doğal ve ussal anlatımlarıdır, kişide pek şaşırtıcı bir etki bırakmazlar. Ne bunlar, ne de insanların tarlalarda, ormanlarda, kırlarda, denizlerde ettikleri akşam duaları. Kendi üzerlerinde cinsel duygunluk arama alışkanlığı edinenler, sapıtmış kişi izlenimi uyandırmışlardır hep-ki bu bile doğaldır, hemen her zaman tatsız, kimi yabancı olsalar da. Ve nice giz doludurlar. Bir tıp öğrencisi – pek bir çekiciliği olmayan, kendini beğenmiş, hep yükseklerden atan, Nietzsche’yi okuyup usunu onunla bozmuş, kaba bir genç kadın, üstelik budalaca bir dinsizlik özentisi içindeyken, Kramskoi’nin ‘İsa Çölde’ tablosu karşısında masturbasyon yapardı. – hadisene, - diye fısıldayarak ve bitkinlik içinde inleyerek – benim biriciğim, yoksulum, gel bana! Varsıl bir tecimenle evlendi, ona iki de çocuk yaptıktan sonra bir güreşçiyle kaçtı.

Kniagi Dvor'da bir komşum, Voronezh yöresinden bir toprak ağası, bir gece yarı soyunuk ancak dipdiri uyanık bir durumda yanlışlıkla odama girmişti. Ben lambamı söndürüp daha yeni uzanmıştım yatağa. Ay ışığı dolduruyordu odayı, perdedeki bir delikten, onun kuru yüzünü, yabansı gülümseyişini görebiliyordum. Alçak sesle bir söyleşiyi sürdürmekteydi kendi kendine :

“Kim var orada?”
“Benim.”
“Bu oda senin deği1?”
“Ah, bağışlayın lütfen!”
“Önemi yok...”

Konuşmayı kesip çevresine bir göz attı, aynada bıyıklarını beğeniyle süzerek, usulca bir şarkıya başladı :

“Girmişim bir yanlış yere, yere... Nasıl yaparım ben bunu, bunu bunu...”

Sonra artık çekip gitmesi gerekirken, bir kitap çekip yüzüstü masaya bıraktı, dışarıya, sokağa gözlerini dikerek birini paylarcasına, yüksek sesle :

“Gün gibi aydınlık şimdi oysa ne karanlık ne kötüydü bugün. Bu ne biçim bir iş, ha...”

Ve ellerini iki yana açıp, ayak uçlarında dengelenerek dışarı çıktı, ardından usulca, özenle kapadı kapıyı.

Bir çocuğun, kitap kapağındaki bir resmi parmaklarıyla çıkarma çabası pek görülmedik bir nen değildir, ancak bir bilim adamının bir profesörün, hem de yakalanmaktan ürküyormuşçasına çevresini kollıyarak, kulak kabartarak buna kalkışmasını iz1emek, şaşıtıcıdır gerçekten. Görünüşe göre, söz konusu profesör, basılı resmi, kağıttan kurtarıp ceket cebine aktarabileceğinden pek kuşku duymuyor gibiydi. Bir iki kez, başardığı sanısına da kapılmadı değil. Kitabın yaprağından, iki parmağıyla, bozuk para tutarcasına bir şeyi kaldırıp cebine aktarmaya calıştı; ancak gözü parmaklarına takı1dığında, kaşlarını çatarak resmi ışığa doğru kaldırdı ve yeniden inatla kazımaya koyuldu. Bir sonuç alamayınca da kitabı bir yana fırlatarak, uzun, yeri dövercesine öfkeli adımlarla odadan çıktı. Kitabı büyük bir özenle inceledim. Çeşitli elektrik motorları ve motor parçalarıyla resim1endiri1miş, Almanca yazılı teknik bir kitaptı bu. Sayfalara yapışık olan tek bir resim yoktu, Basılı bir resmin, yerinden çıkarılıp cebe atılamıyacağı gerçeğindense, kuşku duymamak gerekir! Kendisi de, hernekadar bir teknisyen olmayıp, sosyal bilimler profesöru olsa bile, bu açık gerçeği bilmekteydi sanırım.

Kadınlar, fal açarlarken ya da güzelleşme uğraşı içindeyken, kendi kendilerine konuşurlar genellikle, ancak iyi öğrenim görmüş bir kadının, bir gün tam beş dakika süresince tek başına şekerleme yiyişini izlemiştim. Küçük bir maşayla birer birer havaya kaldırıyor onlarla söyleşerek ağzına atıyordu :

“ Oh, yiyeceğim seni” Yuttuktan sonra da soruyordu, “Duyan da kim sanır?”

“Ben değil miyim yani?”

Sonra, yeniden “Seni yiyecegim”, “Yemedin mi?”

Pencere yanındaki bir koltukta oturmaktaydı o sıra, yani bir yaz akşamı, saat beş sularında. Büyük kasabanın dingin uğultusu dolmaktaydı odaya. Yüzü durgundu kadının, kül rengi göz1eriyse, kucağındaki şekerleme kutusuna kenetlenmişti tutkuyla.

Bir tiyatro koridorunda, oyuna gecikmiş olan kara saçlı, güzel bir kadın görmüştüm bir kezinde. Yanıbaşındaki birisine sert ve yüksekçe bir sesle şöyle demişti aynada saçlarını düze1terek :

“Ne yani, ölmesi mi gerek insanın?”

Onun gibi gecikmiş olan benden başka kimseler yoktu orada, ancak beni de görmüş olamazdı, görseydi bile, bana böylesi bir soru yöne1tmeyi usundan geçirmezdi sanırım.

Evet, çok kişi bu biçim “Gariplikler” sergiler yalnızlıklarında.



Maksim GORKİ
Varlık Dergisi, Sayı: 852, Eylül 1978

Türkçesi : Mazhar CANDAN