Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

13 Kasım 2008

AYLARDAN EKİM’Dİ VE SEN ÇOKTAN GİTMİŞTİN

Kasım 13, 2008 1
AYLARDAN EKİM’Dİ VE SEN ÇOKTAN GİTMİŞTİN

Bir gidiş böyle mi olmalıydı sesiz ve derinden, bir elveda bile demeden
Adını bile hatırlamadığım uzak yollara veda ederken,
Böylesine çaresiz ve böylesine öksüz kalmak mıydı bu yüreğin cezası,
Gözlerinin içine bile bakmaya cüret edemezken…

Yalvarmak mıydı sevginin en büyük günahı, terk edilmek sonrası yaşanan,
Ve gururundan ödün vermek miydi sevgiyi haklı kılan,
Görmese de gözlerin katlanacağı ve yüreğin dayanacağı bir cezamıydı,
Adına ayrılık dediğimiz sevdanın kardeşi…

Ve bir Ekim sabahıydı dönüşü olmayan gidişinin verdiği haber,
Yankılanıyordu adeta kulaklarımda, inceden inceye sızlamalar başlamıştı yüreğimde,
Daha yeniydi haber, şaşkındı yürek, acemiydi terk edilmeye,
Ve aylardan Ekim’di sen çoktan gitmiştin bu yürekten…

Mehpare ÖĞÜT

TERKEDİLMEK ACISI...

Kasım 13, 2008 0
TERKEDİLMEK ACISI...

Bahçe kapısından çıkarken ona alaycı bir bakış fırlatmıştı ki, tanımayanlar sanki aralarında yıllardır devam ede gelen bir nefret olduğunu düşünürdü. Halbuki, daha iki gün öncesine kadar sarmaş dolaş, el ele kol kola dolaşanlar onlar değildi. Bir insan bu kadar kısa sürede değişip, böylesine nefret dolabilir miydi acaba ? Sanırım bu sorunun cevabını hiçbir zaman bilemeyecekti. Onunla olabilmek için neleri feda etmemişti ki. Her şeyden ve herkesden önce ailesini terk etmişti. Sonra da en sevdiği arkadaşlarını. Bir zamanlar çevresinde ne kadar çok seveni, arayıp soranı vardı. Oysa şimdi bir telefon sesine bile hasret kalmıştı. Kim için…Günlerce düşünüp durmuştu ama terk edilmesine bir neden bulamamıştı bir türlü. Aldatmış mıydı hayır, yalan mı söylemişti hayır, o zaman neydi. Acaba onu ihmal mi ettim diye düşündüğü bir sırada, günlerdir çalmasını beklediği telefonunun sesi evin içinde yankılanır olmuştu. Biraz endişe, biraz korku ve en çok da meraklanarak açtı telefonunu. Karşıda ki ses ağlıyordu.

-“Alo” dedi.
-“Kimsiniz” ?
-Benim aşkım, ben Derya. Seni çok özledim. Ne olur beni affet. Seni görmek istiyorum…

Donup kalmıştı öylece. Günlerdir onu düşünerekten kahrolmuştu. Ancak içinde bir şeylerin öldüğünü, ona karşı eski duygularının yok olduğunu anlamıştı. Artık onun için sıradan bir insandan farksızdı. Gurur mu yapıyordu terk edildiği için, hayır bu gurur değildi. Eğer bir insan gerçekten seviyorsa ve onun için her şeyi ve herkesi terk edebiliyorsa eğer, gururdan bahsetmek yersizdi. Sadece içinde ona karşı beslediği tüm duygular yerini başka duygulara terk etmişti. Günlerdir onsuz yaşamaya alışmıştı, bundan sonra da yaşayabilirdi. Eskiden hep sevdiğimden ayrılsam yaşayamam asla diyen o değilmiş gibi, yaşıyordu işte. Yaşanıyormuş demek.
Tüm düşüncelerinden sıyrılarak, telefonda ki sese geri döndü. Ağlıyordu, yalvarıyordu. Eğer yanı başında olsa ayaklarına bile kapanabilirdi.
Artık ona karşı hiçbir şey hissetmiyordu. Bir zamanlar deli gibi sevdiğinden şimdi ölesiye nefret ediyordu. Gözünde bir pul kadar bile değeri kalmamıştı. Dönüşü olmayan bir yoldaydı ikisi de ve o yol sadece tek kişilikti.
Söyleyeceği kelimeleri kafasında kurarak, yan yana düzgün cümleler kurmaya çalışarak yüreğindeki nefretle onu en derinden vurmak istiyordu. Günlerce çektiği acı onun sevgisini yok etmişti. Telefonun ahizesini daha sıkı kavrayarak;

-Derya’mı, ben böyle birini tanımıyorum. Kimsiniz, neden beni rahatsız ediyorsunuz.

Kadın ağlayan sesiyle, “Ben Derya, nasıl olur da tanımıyorum diyebilirsin !”

-Bayan canımı sıkıyorsunuz, insan tanımadığı birini tanıyormuş gibi davranabilir mi ?

-“Hafızanımı kaybettin aşkım. Daha düne kadar biz seninle birbirine aşık iki deli sevgiliydik. Sen bensiz, ben sensiz yapamazdık, nasıl unutursun”.

-Bakın bayan ben hayatımda bir tane Derya tanıdım O’da beni hiçbir şey söylemeden terk edip gitti. Onu bu kadar sevmeme rağmen beni yalnız bıraktı, O güzel biriydi, akıllıydı, bana tapardı, beni severdi yani en azından ben sevdiğini düşünmüştüm. Ama tüm bunlara rağmen O yalancı biriydi, yalancı bir dilberdi, bir yılan gibi beni sokan. Zehirini yüreğime akıtıp giden. Şimdi lütfen beni daha fazla rahatsız edip de, acımı deşmeyin. Ve bir daha beni aramayın, yolda görseniz dahi yabancı biri gibi davranın. Çünkü ben öyle yapacağım.
Umarım ki bir gün siz de, terk edilmek acısını tatmak zorunda kalmazsınız. Eğer kalırsanız beni hatırlayın ve şunu asla unutmayın. Zaman her şeyi unutturur, bir tek terk edenleri unutturmaz. O kalbinizin bir yerinde derinliklerinde mutlaka ama mutlaka yaşayacaktır…

Mehpare ÖĞÜT

2007

12 Kasım 2008

CAN YÜCEL' DEN....

Kasım 12, 2008 0
CAN YÜCEL' DEN....
Hayat güzel, yaşamak, güzel, ama kıymetini bilmedikten sonra neye yarar ki.
Bakın büyük usta Can Yücel ne güzel söylemiş, gelin hep birlikte kulak verelim ona ve her gün yine mi diyerek oflayıp püflediğimiz rutin hayatımızın aslında ne kadar güzel olduğunu aşağıdaki dizeler eşliğinde bir kez daha farkına varalım…
Bu arada Rahmetli Can Usta’yı da hep birlikte anmış olalım…


Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama
Yarım saat erkene kurulsun saatin
Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin..
Pencerini aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin
Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin
Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin
Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart
Çek kızarmış ekmek kokusunu içine
Bak güzelim kahvaltının keyfine..
Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis,
Önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin
Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile
Sonra koş git işine, dünden, önceki günden,
Hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla,
Ohhh şöyle bir hafifle
Bir güzel kahve ısmarla kendine, seni mutlu eden sesi duymak için alo de
Hiç işin olmasa da öğle üzeri dışarı çık
Yağmur varsa ıslan, güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa
Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak
Çiçek görürsen kokla, köpek görürsen okşa, çocuk görürsen yanağından makas al..
Sonra,şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı, sen çok darda iken kimler seni ferahlattı, hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı? Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?
Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara
Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor..
Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak, yüzünde güller açtıracak..
Günün güzeldi değil mi? Akşamın da güzel olsun.. Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun..
Saklama tabakları, bardakları misafire
Sizden ala misafir mi var bu dünyada
Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil, vazife yapar gibi hiç değil,
Şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi, eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının..
Gece evinde, dostların olsun
Sohbetin yemeğin, kahkahan olsun..
Arkadaşım, hayat bu daha ne olsun?

Ama en önce ve illaki sağlık olsun!


Can YÜCEL

BEKLEMEK

Kasım 12, 2008 0
BEKLEMEK


Balad’ta bir Arnavut kaldırımı dik yokuşta...
masalsılık diye tutturmuş, şehrin Haliç sularına sahici yalanlarımı atmışım
sararmış bir fotoğraftayım, anla
azınlığım, her şey kadar ahşap ve eski ve biraz terkedilmiş
nadirliğim mekân kadar, kendime dairdir -bütün geçmişimle- anlattıklarım
bir eski zaman kalıntısı... beklerim



Durağa geleli yarım saat olmuştu. Beklemekten bacakları sızlamaya başladığından küçük mesafede gidip gelmeyi denedi. “Neden bu kadar gecikti?” diye düşündü. Daha önce hiç bu kadar beklememişti. “Hep aynı saatte geliyorum” diyerek saatine bir daha baktı. Dörde geliyordu işte. Otobüs bozulmuş olmalıydı. Belki de lastiklerden biri patlamıştı. Yine de hiç bu kadar uzun süre beklediği olmamıştı. Yere oturup biraz dinlenmeye çalıştı. Karşısındaki yüksek binaları süzdü bir süre. Onlar bitince arkalarındaki binalara göz attı. Sonra altı şeritli yola takıldı bakışları. Yolda gidip gelen arabalar garip görünüyordu. Hiçbir yerde hiçbir zaman durmuyorlarmış gibi sürekli hareket hâlinde olduklarını varsaydı birden. İnsanı çileden çıkaracak derecede can sıkıcı bir ayrıntıydı bu. Herkes nereye gidiyordu böyle?

Otobüs hâlâ görünmüyordu ortalıkta. Birilerine sorsa iyi olacaktı ama görünürde birileri de yoktu. Bu duraktan bir tek kendisi biniyordu zaten. Daha önce başka bir yolcuyla da karşılaşmamıştı. Yolun karşısındaki gündüz vakti ışıkları yanıp sönen markete gidip sormayı geçirdi aklından, ama bu risk almak demekti. En az yirmi adım ilerideki yaya geçidine gitmek, ışığı beklemek, altı şeritli yolu geçmek, markete girip sormak, sonra geri dönmek çok uzun sürebilirdi ve bu süre içinde de otobüs gelip gidebilirdi. İşte o zaman iş işten geçerdi. Üstelik sorularına yanıt alacağı da kesin değildi. Markette karşılaşacağı kişinin buradaki duraktan habersiz olma ihtimâli bile vardı. “Pardon, anlayamadım. Durak mı dediniz? Nerede, hani? Daha önce hiç otobüse binmedim. Demek yolun tam karşısında bir durak var. İnanın hiç bilmiyordum. Kusura bakmayın size yardımcı olamayacağım. Ama isterseniz müşterilere sorabilirsiniz. Belki konuyla ilgisi olan çıkar...” Falan filan... Yarım saat sürme ihtimâli olabilecek bir duruma girmemeliydi. “Düşünmesi dahi tahammül edilir gibi değil” diye mırıldandı. Vazgeçti.

Biraz daha beklemeliydi, nasılsa gelirdi. Hiç gelmediği olmamıştı, aslında geciktiği de hiç olmamıştı. Kesin önemli bir sorun çıkmıştı. Saat beşi geçiyordu işte. Beklemek korkunçtu. Berbat hissediyordu insan kendisini. Bunu ancak bekleyen anlayabilirdi. Hayatında hiç beklememiş olan bilemezdi. Çantasını başının altına koyup uzandı. Gökyüzünü gezindi bir süre. Berrak mavide dolanan beyaz öbekleri saydı. Ama hâla otobüs gelmemişti. “Ne olacak şimdi?” diye düşündü. Sağda solda, kaldırımda, bu tarafta, karşı tarafta hiç yürüyen insan yoktu. Kimse yürümeyi denemiyordu burada. Belki de bu yüzden otobüs gelmekten vazgeçmişti. Neden olmasındı. Mümkündü tabiî. “Ben varım ama, otobüs bunu çok iyi biliyor. Her gün aynı saatte burada bekliyorum” diye düşündü. Sanki biraz da öfkelenmişti. Düşüncesinden geçen kelimeler biraz sert vurgu yapmış gibi geldi ona. Sakinleşmeliydi. Şimdi bir otobüs yüzünden gerilmenin hiç sırası değildi. Dünya hâli. Her şey, her zaman yolunda gidecek diye bir kaide yoktu sonuçta. Ara sıra değişiklik yaşamanın tadına varmalıydı. Yine de biraz sıkıcıydı. Yani işin içinde beklemek olmasaydı belki keyifli olabilirdi ufak değişiklikler. Beklemenin sinirleri bozan tarafı ağır basıyordu.


Gözlerini kapattı. Uyuyakaldığında arabalar hâlâ yolda akıyordu. Anlık rüyasında büyük beyaz bir otobüsü kovaladığını gördü. Dar sokaklardan geçerken otobüs çarpmamak için bir incelip bir kalınlaşıyor, bazen karşısına çıkanların üzerinden zıplıyordu. “Hiç böyle otobüs görmemiştim” diye düşündü. Arkasından koşarken bir yandan da ona sesleniyordu var gücüyle: “Hey dur! Beni almayı unuttun!” Ne çok bağırmıştı ki kısık sesini kendisi bile duyamamıştı. Çok zamandır otobüs önde o arkada bu vaziyette idiler demek ki. Birden şehir bitti. Yol bitti. Zemin bitti. Uçmaya başladılar. Neredeyse bir kelaynak ile çarpışıyordu. “Önüne baksana, uçmayı bilmiyorsan ne işin var burada? İn aşağıya!” diye çıkışan kelaynak ile konuşabilmeyi diledi bir an. Tam bir şey söyleyecekken otobüsün karanlığın içinde kaybolmak üzere olduğunu farketti. “Eyvah! Kaybedeceğim” diyerek uçuşunu hızlandırdı. Otobüs bir kara deliğin içine atlamıştı.

Yoldan hızla geçen itfaiye arabasının siren sesiyle korkuyla yerinde zıplayarak uyandığında önce nerede olduğunu anlayamadı. “Burası da neresi böyle? Ne işim var benim burada?” diye mırıldandı. Otobüs durağında olduğunu farkedince rüyasındaki otobüs hayâl meyal canlandı gözünde. Ayağa kalkıp çantasını sırtına aldı ve yürümeye başladı. “Hiçbir şeyi beklememeliyim” dedi. Bekleyerek kim bilir neleri kaçırmıştı. Bu kadar hızlı bir hayatta beklemek gerilemek demekti. Şimdi, nelerden geri kalmış olabileceğini kestirmeye çalışıyordu. Ama ne kadar düşünürse düşünsün bunu bilebilmesi mümkün değildi.




Balad’ta bir Arnavut kaldırımı yokuş...
masalsılıkla karışık, Haliç sularına sahici yalanlarımı atmışım
sararmış bir fotoğraf kenarında, anla
azınlığım, her şey kadar ahşap, eski, terkedilmiş
nadirliğim mekân kadar,
bir eski zaman kalıntısı... beklerim


Naz FERNİBA
Kaynak - dergibi.com