Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

24 Ocak 2009

BİR HAYALİN PEŞİNDEN...4.BÖLÜM

Ocak 24, 2009 1
BİR HAYALİN PEŞİNDEN...4.BÖLÜM
Neydi bu, bir tür şaka mı yoksa görmekten kurtulamadığı uzun bir rüya mıydı. Hayatının sonuna kadar burada kalmayacaktı herhalde. Mutlaka onu merak eden birileri arkadaşları dostları olacaktı. Hiç olmadı iş yerindekiler meraklanacaktı. Evin içinde bir o tarafa, bir bu tarafa gidip geliyordu ki, çalışma odasında masanın üstünde duran mektup geldi aklına. Hemen odaya gitti, masanın üstünde duran mektubu aldı; evirdi, çevirdi ve sonunda açmaya karar verdi. Mektup açacağıyla zarfın yan tarafından dikkatice açtı ve içinde ne olduğunu ve kimin tarafından kim için yazıldığını bilmediği mektubu büyük bir heyecanla açtı. Açmasıyla birlikte içinden düşen kolyenin kulaklarında bıraktığı ses ile irkildi. Yere eğilip kolyeyi aldığında gözleri adeta fal taşı gibi açılmış; nerdeyse küçük dilini yutacak gibiydi.
Islak çimen yeşili gözleri büyüdü, büyüdü; gözyaşlarıyla doldu ve yanaklarından süzülmeye başladı. Her saniye ağlamasının şiddeti artıyor, ne düşüneceğini bilemiyordu. Sanki üzerinde yıllardır taşıdığı ağır bir yükün altında ezilmişçesine hissederek, çalışma masasının hemen sağındaki kırmızı deri koltuğa oturdu. Gözleri kıpkırmızı bir halde elinde duran kolyeye bakmaya devam etti. Bu kolye yıllar öncesinden sevdiği adam tarafından kendisine doğum gününde hediye edilmiş olan kolyeydi. Onu büyük bir mutlulukla takmış, bir Pazar günü kasabanın 5 km uzağındaki ormanda yaptıkları piknikte kaybetmişti. Demek oluyordu ki, kolyeyi bulmuş ama kendisine vermemişti. Çünkü onu o piknikten sonra 2 kere görmüş ve bir daha da ona ulaşamamıştı. Aramadığı yer kalmamıştı. Şehirdeki tüm hastanelere, otellere sormuş soruşturmuş ve hatta kayıp ilanı bile vermişti Ancak kendisine ait hiçbir bilgiye ulaşamamıştı. O günden sonra da içine kapanmış ve uzunca bir süre kendisine gelememişti. Gelemezdi de !... Bir insan sevdiğini kaybedince, hele hele de bu insan evlenme teklifi eden insan olunca daha bir kötü oluyordu. Yürüdükleri tüm yollarda, attığı tüm adımlarda ve bütün köşe başlarında onun hatırası gözlerinin önüne geliyor, arkadan gördüğü her erkeği o sanıyordu. Bir ara arkadaşları ona psikolojik yardım almasını önermişlerse de O tepkisini “Ben deli değilim, sadece” diyen ve bitiremediği cümleler kuruyor ardından da saatlerce dinmeyen gözyaşlarına teslim oluyordu. Sonuçta onu kaybetmişti ve bu gerçeği er ya da geç kaybedecekti. Ne kadar zor olsa da bundan kaçış yoktu artık…
Elinin tersi ile gözyaşlarını sildi ve elinde duran mektubu araladı. Bu mektubu okuyup okumamaya bir türlü karar veremiyordu ama içinden bir ses “okumalısın” diyordu. Titreyen elleriyle mektubu sıkı sıkı tutuyor ve okumak için kendinde güç arıyordu. “Belki de bana ait değil bu mektup ve bu kolye. Sonuçta bu bir kolye ve başkasında da aynısından olması kadar doğal bir şey olamaz değil mi “ diye düşündü ama tüm düşünceleri bir anda uçup gitti. Çünkü bu kolye ona özel yapılmıştı ve bunun bir benzeri daha yoktu.
Sonunda mektubu okuyacaktı er geç ve uzatmanın bir anlamı da yoktu. Hayatında hiçbir şey için bu kadar heyecanlanmamıştı ve bu kadar merak etmemişti. Yıllar sonra belki de kendisine bırakılmış bir mesajdı ve gönderilememişti ya da yeni gönderilmek üzereydi. Hiçbir şey bilmiyordu ama belki de birazdan bir şeyler öğrenecekti. Yıllar sonra da olsa…


Yazan : Mehpare ÖĞÜT
2008

23 Ocak 2009

BİR HAYALİN PEŞİNDEN...3.BÖLÜM

Ocak 23, 2009 0
BİR HAYALİN PEŞİNDEN...3.BÖLÜM
Gecenin bir yarısı yeniden ama bu sefer bir tıkırtıya uyandı. Yan tarafta ki oda da bir ışık yanıyordu. Evin sahibi geldi diye düşünerekten olduğu yerden kalktı ve odaya doğru yöneldi. Odada kimse yoktu. Ama daha önce kilitli olan odanın

kapısı ardına kadar açıktı. Merak ve endişe dolu gözlerle kapıya doğru yürümeye başladı ve sonra tüm cesaretiyle odaya girdi.
Kimsecikler yoktu. Çalışma masasının üstünde henüz açılmamış bir zarf ve mektup açacağı duruyordu. Küçük bir oda olmasına karşılık duvarlara özenle monte edilmiş boydan raflarda sayısız kitap, dergi ve hatta eski plaklar bulunmaktaydı. Plaklar o kadar eskiydi ki eski yılların en önemli sanatçılarına aitti. Birkaç kitabı karıştırdı, dergilere baktı ama aklı masanın üzerindeki mektupta kalmıştı.
‘Başkasına ait şeylere dokunmamalısın” dediğini duyar gibiydi ama, içindeki o merak duygusu onun “dokunmamalısın” emrini ortadan kaldırıyordu. Aslında doğruydu. Burası başkasının eviydi ve o mektup da bu evin sahibine aitti. Belli ki gönderilecekti ama sanırım ev sahibi unuttuğu için gönderilememişti.
En iyisi evine gitmekti. Evine gidip sıcak bir banyo yapıp iş saatine kadar dinlenmeliydi. Salona dönüp çantasını aldı ve yattığı yeri düzeltti. Son olarak da çalışma odasındaki elektriği kapatmak için geçmişti ki, az önce masanın üzerinde duran mektup yerinde yoktu. Biraz önce ordaydı halbuki. Ne olmuş olabilirdi ! Kaşla göz arasında nasıl kaybolabilirdi. Hem evde kendisinden başka kimse de yoktu. Yoksa aklının oynadığı bir oyun muydu bu. Hemen evden çıkması gerektiğini düşündü. Elektriği kapayarak kapıya doğru hızlı adımlarla yürüdü. Ancak kapı açılmıyordu. Ne kadar zorladıysa da bir türlü açılmıyordu. Neydi bu bir rüya mı, şaka mı, yoksa gerçekten de aklının oynadığı bir tür oyun mu ??
Hemen telefon etmeliydi, arkadaşına ya da en iyisi acil yardımı aramalıydı. Bilmiyordu, ne yapacağını, ne yapması gerektiğini kestiremiyordu. Telefon salonda olmalı diye düşündü. İşte orda küçük konsolun üzerinde duruyordu. Ahizeyi kaldırdı ama ses gelmiyordu. Telefon kapalıydı ya da bozuk herneyse. Anlaşılan ev sahibi gelene dek burada hapis olarak kalacaktı.
Sabah olmuş, güneş çoktan doğmuştu. Oturduğu yerde uyuyakalmış olacaktı ki, boynunda dayanılmaz bir ağrı vardı.
“Offf “diye iç geçirdi. “Nerden geldim ben buraya, keşke hiç gelmeseydim.”diyerek kalktı ayağa. Pencereleri açtı. İçeri dolan temiz hava ve baharın o güzelim çiçek kokusu bir anda odayı doldurdu.
Artık bu evden bir yolunu bulup gitmeliydi hemen.

Ama nasıl ? Kapı kilitli, telefonsa çalışmıyor !.
“Bir yolu olmalı, mutlaka olmalı” diye düşündü içinden...İşine yarayacak herhangi bir alet olup olmadığına baktı ama bulamadı. Mutfaktan aldığı bir bıçak yardımı ile kapıyı ne kadar zorladıysa da başarılı olamadı.


Yazan : Mehpare ÖĞÜT
2008

22 Ocak 2009

BİR HAYALİN PEŞİNDEN...2.BÖLÜM

Ocak 22, 2009 0
BİR HAYALİN PEŞİNDEN...2.BÖLÜM
En son merdivenlere oturmuştu ve sonra üstüne düşen ağırlıkla birlikte uykuya teslim olmuştu. Bu neydi, bir rüyamı yoksa başka bir şey miydi ! Yattığı yer o kadar rahattı ki, bu kadar uzun süre uyumasına şaşmamak gerekirdi. Belli ki, burası evin salonuydu. Çok fazla büyük değildi ama, özenle döşendiği her halinden belliydi. Duvardaki tablolar ve yerdeki kırmızı halı, evin sahibinin zevk sahibi olduğunun en büyük kanıtıydı. Buna rağmen evin içine inceden inceye sızan ışığın dışında bir tek yan odadaki pencereden gelen aydınlık vuruyordu. Biraz daha yürüyerek ışığın geldiği odaya yöneldi. Burası da diğer oda gibi çok sade ama bir o kadar da güzel döşenmiş bir odaydı ve belli ki oturma odası olarak kullanılıyordu. Camın önünde ise maun renkte küçük bir yemek masası ve sandalyeleri yer alıyordu. Odanın hemen solunda ise bir kapı daha vardı. Keşfe çıkmış kaşifler gibi hissediyordu kendini ve her gördüğü yeni şey onda merak uyandırıyordu. Kapının koluna dokundu fakat kapı açılmıyordu. İkinci bir defa ve bu sefer daha güçlü bir şekilde bastırarak kapıyı açmaya çalıştı ama boşunaydı. Kapı kilitliydi. Peki ama neden bir tek bu kapı kilitliydi. Belki de eski eşyaların koyulduğu ve depo olarak kullanılan küçük bir odaydı sadece. Üstünde durulacak bir konu değildi ve evin diğer bölümlerini görmek istiyordu. Odadan çıktı ve tam karşıda ki kapıya yöneldi. Burası evin mutfağıydı. Çok büyük olmasa da oldukça şirin bir yere benziyordu. Genelde pembe rengin hakim olduğu mutfakta eksik bir şey yok gibiydi. Tertemizdi. Bu arada karnının acıktığını hissetmiş olmalı ki, etrafta yiyecek bir şeyler aradı. Buzdolabını açtı, çok fazla bir şey olmasa da kaşar peyniri ona göz kırpıyordu.

“Sanırım bekar birisi olmalı evin sahibi, yoksa dolap ağzına kadar dolu olurdu” diye düşündü.

Kaşar peynirinden büyükçe bir parça kesti ve yemeğe başladı. Eski olduğu tadından belliydi. Mutfaktan çıktı tekrar salona döndü. Koltuğa oturdu. Ne yapması gerekiyordu, gitmeli miydi yoksa kalmalıydı. Bir teşekkür etmesi gerekirdi sanırım ev sahibine. En azından onu merdivende uyumaktan kurtarmış ve rahat etmesi için de dışarı çıkmıştı. İnsanlara güveniyordu ki, onu evinde bırakmayı göze almıştı.
Aslında eve dönmesi gerekiyordu Vakit çok geç olmuştu. Ve o bu saatte asla dışarıda olmaktan hoşlanmayan biriydi. Biraz daha beklemekten bir şey çıkmazdı ve taksiye atlayıp evine gidebilirdi.
Başını koltuğa dayadı ve onu düşünerek yeniden uykuya daldı.
Yazan : Mehpare ÖĞÜT
2008

21 Ocak 2009

BİR HAYALİN PEŞİNDEN...1.BÖLÜM

Ocak 21, 2009 0
BİR HAYALİN PEŞİNDEN...1.BÖLÜM
Image Hosted by ImageShack.us


Çıktığı merdiven basamaklarının her birinde nefes alıyor, aldıkça kalp atışlarının hızı artıyor, arttıkça heyecanlanıyordu. Aslında yorulan bacakları değil ruhuydu. Sanki kırk yıl birden yaşlanmışçasına yorgundu yüreği. Yıllardır görmüyordu. Şimdiye kadar nerde olduğunu bile bilmiyordu. Ta ki, en yakın arkadaşı söyleyene kadar. Ona kardeşinden bile yakın olan arkadaşı sayesinde onun izine ulaşmıştı ve işte yıllar sonra onu görecekti. Nasıldı acaba ? Hala eskisi gibimiydi. Yoksa kendisi gibi O’da yılların yorgunluğu ile mücadele etmekte miydi. Hiçbir şey bilmiyor ve hatta düşünmek bile istemiyordu. Tek isteği vardı o da, bir an önce onu görebilmek…

Son iki kat kalmıştı. Eskiden kalma yedi katlı binanın en üst katındaydı. Asansör vardı var olmasına ama, gözü hep korkmuştu binmekten. Ya asansörde kalırsam diye ve bu yüzden merdivenleri tercih ederdi hep. Neyse sonuncu kata gelmişti işte. Biraz sonra kapıyı çalacak ve karşısına geçip “Ben geldim” diyecekti. Diyebilecek miydi acaba ! Belki de onu gördüğüne sevinmeyecekti ve hatta niye geldin bile diyebilirdi. Olsun varsın, ne derse desin önemli olan tek gerçek vardı o da, yıllar sonra onu görecek olmasıydı. İçindeki heyecan gitgide artıyor, sanki kalbi dışarı fırlayacakmış gibi oluyordu.

İşte kapı tam karşısındaydı. O an kararsız bir şekilde zile doğru uzattı elini. Çalıp çalmama arasında gidip geliyordu. Geçmişe gidip geliyor, iç hesaplaşması yapıyor ama onu görme isteği ile bir türlü gerçekten ne istediğini bilmiyordu. En sonunda tüm cesaretini toplayarak zile bastı. O an düştü düşecek gibi sarsıldığını hissetti. Destek almak için sağ omzunu duvara yasladı. Açan yoktu kapıyı. Sonra tekrar bastı ve ardından bir kez daha. İçerden hiçbir ses gelmiyordu. Belki de dışarı bir iş için çıkmıştı ya da alışveriş yapmaya gitmişti. Hatta tatile bile gitmiş olabilirdi. Olabilirdi çünkü arkadaşı onu gördüm dediğinden bu yana nerdeyse dört gün geçmişti. Bu süre içerisinde de belki iş amaçlı belki de tatile gitmiş olabilirdi. Bütün ihtimaller bir yana bekleyecekti. Bunca yıldan sonra bulmuşken onu, bir kere olsun görmeden gitmek olmazdı. Çantasını altına alarak merdiven basamağına oturdu. “Ne kadar beklemem gerekiyorsa o kadar bekleyeceğim” diye yarı sesli, yarı sessiz mırıldandı içinden.
Merdivenin karşısındaki kırık camdan yüzüne doğru vuran akşam güneşi gözkapaklarını ağırlaştırmış, üzerine bir uyku hali çökmüştü. Ne kadar direndiyse de sonunda yenik düşmüştü. Saatler sonra gözlerini yavaş yavaş açtı, etrafına merak ve endişe dolu gözlerle baktı. Nerdeydi ? Burası onun evi değildi. Buraya nasıl gelmişti, hiçbir şey bilmiyor ve hatırlamıyordu.



Yazan : Mehpare ÖĞÜT
2008