Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

26 Ocak 2009

BİR HAYALİN PEŞİNDEN...6.BÖLÜM

Ocak 26, 2009 0
BİR HAYALİN PEŞİNDEN...6.BÖLÜM
Arkadaşımla vedalaştım ve ona sana verilmek üzere bu mektubu teslim ettim. Sonuçta yaşamak kadar ölmek şansımda vardı. Ameliyathaneye giderken, seni bir kez daha görmek arzusu tüm benliğimi yakıyorken, bir daha görememe endişesi de içimi kemirip duruyordu. Ama şundan hep emin oldum. Seni büyük bir aşkla ölümüne sevdiğimden ve bu yeryüzünde senden başka kimseyi bir daha böylesine derinden sevemeyeceğimden.
Bu nedenle sana bu satırları yazdım ve umarım bana hiç ama hiç kızmazsın. Tek isteğim senin üzülmene engel olmaktı. Bütün ihtimalleri göz önünde bulundurarak eğer bir daha seninle yan yana, göz göze olamazsak bil ki, seni kalbimde götürüyorum ve gittiğim yerden her zaman seni koruyup kollayacağım. Şayet verilen ikinci bir şans olursa, bil ki işte o zaman seni hayatımın sonuna kadar yanımdan ayırmayacağım. Kendine iyi bak benim ıslak çimen gözlü sevgilim, kendine iyi bak. Seni seviyorum,

Yürekten sevgilerimle,
Hasan … ’


Mektubu bitirmişti ama, öğrendiği bu haber karşısında aklı karışmış, şaşkın ve üzgündü. Yıllarca onu, kendisini sevmediğini ve bu yüzden onu terk ettiği düşüncesiyle yaşamıştı. Oysa durum sandığının tam aksineydi. Böyle bir olayın onun başına gelebileceğini nerden bilebilirdi ki. Sürekli onu suçlayıp durmuştu. Niye ?, neden ? terk etti sorularını sormaktan asla vazgeçmemişti; ta ki bu zamane dek. Ve işte şimdi hayatın acımasız yüzünü ve kaderin ağlarını insanlar üzerine nasıl örebileceğini gördü. Beni seviyor, seviyormuş dedi içinden. Mektubu büyük bir titizlikle katladı, zarfın içine yerleştirdi ve göğsünün üzerine bastırarak gözlerini kapattı. Onu hayal etmeye çalıştı. İlk tanıştıkları anı, geçirdikleri günü ve onu son gördüğü anı. Sanki hiçbir şey yaşanmamışçasına Oturduğu yerden kalkarak odanın içindeki dolanmaya başladı. Ne kadar da çok kitap okumuştu. Tam karşısında gözüne çarpan kırmızı kaplı kitap ona yapancı değildi. Evet, bu kitap kendisinindi ve ona okuması için vermişti. Kitabın sayfaları arasında birkaç resim buldu. Gittikleri gölde ordan geçen bir çocuk çekmişti. O gün ne kadar da eğlenmişlerdi. Derin bir iç çekti. Odadan salona doğru çıktı. Şimdi ne yapmalıydı. Buradan nasıl çıkacaktı. Bir yolu olmalıydı ama ne. İşyerindekiler ve arkadaşları kim bilir nasıl da meraklanmışlardı. Bir kez daha kapıya doğru gitti. Kolu çevirdi ve açıldı.

-“Nasıl yani ?, Ama biraz önce o kadar uğraşmama rağmen açılmamıştı.”

Çıldırıyor muyum acaba diye düşünse de, bu sefer kapı gerçekten de açılmıştı. Bu olay karşısında ilginç demek sanırım yetersiz kalır. Salonda bıraktığı çantasını alarak koşar adımlarla evden çıktı ve bir taksiye atlayarak evine gitti. Saat zaten çok geç olduğundan işe gitmeyecekti. Yarına kadar makul bir bahane bulabilirim düşüncesiyle, kendini ilk iş olarak banyoya atmak oldu. Bu arada kafasından cevabını bekleyen yüzlerce soruyla boğuşuyordu. Telefonun sesiyle irkildi. Arayan kız arkadaşıydı.

- “Fulya, nerdesin sen ? sormadığım hastane, karakol kalmadı. Başına bir şey geldi sandım, nerdeydin söyler misin bana. İştekilerde merak etti ve hatta müdür bey bile. Seni o kadar çok merak etti ki, evine kadar şoförünü yollayıp kontrol bile ettirdi. Nerdeydin Fulya ? nerdeydin ? Söyle bana !

Fulya arkadaşının ardı arkası kesilmeyen sorularına bir karşılık vermeye çalışıyordu ama nafile. Sorularının sonunun geleceği yok gibiydi. Yorgun ve üzgün haliyle,

- Canım sonra görüşsek olur mu ? şu an kendimi iyi hissetmiyorum. Lütfen daha sonra ara olmaz mı ? O zaman sana her şeyi anlatırım, bütün merakını da gidermiş olurum.

Canciğer arkadaşı ile böyle konuşmak istemezdi ama o an ne konuşacak takati, ne de ruh hali buna müsait değildi. Yatağının içinde bir sağa, bir sola dönüyor, gözlerini kapatıp da uyumak bir türlü mümkün olmuyordu. Gözlerini her kapattığında onu görüyor, sanki yanındaymışçasına bir duygu tüm benliğini kaplıyordu…

Sabah, daha henüz yeni yeni ağarırken arka arkaya çalan kapı zilinden irkilerek kalktı yatağından. Sabahın köründe kimdi bu gelen. Bu saatte kimse gelmezdi. Kapının deliğinden baktığında önce kızıl bir saç ve sonra yeşil gözleri gördü. Ahh bu Yeşim’di. Kapıyı açtı hemen ve ;

- Allasen kuzum, sabah sabah rüyanda mı gördün beni, neden geldin ?
- İstemiyorsan gideyim Fulya, hem dün nerdeydin sen bana onun hesabını ver. Bu arada patrondan senin adına izin aldım. Bu kıyağımı da unutma.
- Patrondan izin mi aldın ! Off Allah’ım olamaz. Ne söyledin de aldın.
- Merak etme. Tamamen mantıklı bir bahane buldum o da hiç düşünmeden evet dedi ve hatta “sende izinlisin, git arkadaşına yardım et” demez mi, dünyalar benim oldu anlayacağın. Bu fırsat bir daha ele geçmez. O yüzden bak simit de aldım önce güzel bir kahvaltı yapıp ardından bana neler olduğunu anlatmaya ne dersin ??
- Sen delisin Yeşim, gerçekten delisin. Tamam, her şeyi anlatacağım sana.
- Söz mü !
- Söz, söz….


Fulya yaşadıklarının hepsini noktasından virgülüne kadar eksiksiz anlattı arkadaşına.


Yazan : Mehpare ÖĞÜT
2008

25 Ocak 2009

BİR HAYALİN PEŞİNDEN...5.BÖLÜM

Ocak 25, 2009 0
BİR HAYALİN PEŞİNDEN...5.BÖLÜM
10 Eylül 1995



Ebedi Aşkım,

Sana bu mektubu yazıp yazmamayı çok düşündüm inan, ama sonunda yazmaya karar verdim. Bu satırları benim için yazmak ne kadar zor ise, okumakta senin için bir o kadar zor olacaktır eminim. Çünkü bu mektubu aldığında ben çoktan gitmiş olacağım. Biliyorum bana kızacaksın bu şimdi mi bildirilir diye ama, günlerdir ve hatta aylardır içimi kemiren ve sana nasıl anlatacağımı bir türlü bilemediğim ve içinde bulunduğum bu durum hakkında seçeceğim kelimelerin ne kadar özenli ve bir o kadar da seni incitmeyecek olması için kim bilir bu kaçıncı yazıp yazıp attığım ve sonunda bitirdiğim. Bilirsin ben başından beri öyle edebi kelimeler edemem ve beceremem de. Yani kalas adamın tekiyim ama sen beni bu halimle kabul ettin ve sevdin. Buna rağmen yine de bu satırlarda kullandığım cümleleri kurmak için inan çok uğraştım tatlım. Her neyse, sana bu mektubu yazıyorum çünkü, biraz önce de bahsettiğim gibi senden çok uzaklara gidiyorum daha doğrusu gitmek zorundayım. Bu benim isteğim değil inan !
Bu bana verilmiş hayat rolümde uymak zorunda olduğum bir kural ve bu kuralı bozmam mümkün değil. Belki bu yazdıklarımla anlatmak istediğimi anlayamamış olabilirsin. Bu yüzden sana acı vereceğini bile bile bu satırları yazmak benim içinde kolay değil ancak bunu senden saklamak sana karşı haksızlık olur. Bu yüzdende cesaret edip de yüzüne söyleyemeyeceğim bu gerçeği bu mektup sayesinde sana açıklamak istedim. Umarım bu yüzden bana gücenmez ve beni anlarsın.

Bir süre önce, bir arkadaşımla birlikte yemeğe çıkmıştık. Gerçi sen de tanıyorsun onu. Kemal, bizim iş yerinden. Yemek sonrası birkaç kadeh bir şeyler içip evimize döndük ancak ben eve girer girmez kendimde bir değişiklik fark ettim. Önce bunun geçici bir şey olduğunu ve içtiğim iki kadeh içkinin etkisinden dolayı düşündüm ancak, bir türlü geçmek bilmedi ve gecenin sabahında arkadaşımı arayarak beni bir doktora götürmesi için eşlik etmesini rica ettim. Sağ olsun, onun da liseden bir arkadaşı doktormuş ve beni ona götürdü. Muayene arkasından yaptırmam gereken tetkikleri verdi ve benden Beyin MR’ı istedi. Her ne kadar korkmuyorum desem de o an, hayatımda ilk kez ölmek korkusu kaplamıştı tüm benliğimi. Bütün tahlillerimizi aynı gün içerisinde yaptırarak, birkaç gün sonra çıkacak sonuçlarla birlikte tekrar doktora gitmek için ayrıldık. O gün işten izin almıştım. Eve gelip kendimi kanepenin üzerine boylu boyunca attım. Saatlerce gözümü kırpmadan tavandaki avizeyi seyrettim. Aklımdan geçen onca soruyu bir tarafa atmaya çalışsam da, “Ya kötü bir şey çıkarsa, ne yapacağım” demekten kendimi alamadım ve sonunda beynimi kemiren sorular eşliğinde uykuya dalmışım. Uyandığımda baş dönmem geçmişti ve kendimi her zamankinden çok daha iyi hissediyordum. O gün her zaman ki gibi günlük işlerimi yaptım. Hatta senin için bir de süprizim vardı. Birlikte gittiğimiz piknikte kaybettiğin kolye vardı ya, onu bulmuştum ve sana getirecektim ama kısmet olmadı. Çünkü eve geldiğimde tıpkı bir önce ki gön olduğu gibi baş dönmelerim başlamıştı. Bu seferkiler daha şiddetliydi. Oturduğum yerden kalkamayacak kadar hem de. Arkadaşımı aradım ve bana yardım etmesini istedim. Kısa sürede geldi beni hastaneye götürdü. Tekrar bir kontrol başka tetkikler vesaire. Sonuçta acı gerçek yüzümde şiddetli bir tokat gibi patladı. Doktor bana dönerek,

-Üzülerek söylüyorum ama, beyninizde ur var..

O andan itibaren söylenen hiçbir şeyi duymuyordum. Arkadaşımın, doktorun ve hemşire hanımın sesi kulağımda adeta yankılanıyor, yankılanıyordu. Kendime geldiğimde ertesi gün öğleden sonrası olmuştu çoktan. Bir sakinleştirici yapmışlar ve ancak kendime gelebilmiştim. Doktor bey beni ziyarete geldiğinde durumumla ilgili daha teferruatlı bilgi verdi. Ameliyat olmam gerektiğini ve bunun şart olduğunu söyledi. Yoksa, yoksa öleceğimden bahsetti. Ölmek, o an insanın kendine konduramadığı bir hastalığın pençesinde olduğunu bilmesi kadar korkunç bir şey yok inan. Ameliyat olmam gerekiyordu, olmazsam ölecektim. Nitekim olmasam bile gün gelip ölüm beni yakalayacaktı zaten. Sonunda ameliyat masasından kalkamamakta vardı. En sonunda olmaya karar verdim. Çünkü seninle olmak ve hayatımın geri kalan kısmını seninle yaşamak istiyordum. İkinci bir şansım olabilirdi ve ben bunu değerlendirmeliydim.
Tek bir şartım vardı o da, bu ameliyat olup bitene ve ben tamamen iyileşene dek sana söylenmeyecekti, söylemeyecektim. Çünkü senin üzülmeni, gözünden tek bir damla yaş dökmene dayanamazdım. Bu beynimdeki urun verdiği acıdan çok daha fazla acı verirdi bana.

Beklenen gün gelmiş, ameliyat önlüğünü giydirmişlerdi. Benim yanımda olan tek bir arkadaşım vardı. Onun desteği sayesinde kendimi daha güçlü hissediyordum ve bir de sana duyduğum ölümsüz aşk…


Yazan : Mehpare ÖĞÜT
2008

24 Ocak 2009

BİR HAYALİN PEŞİNDEN...4.BÖLÜM

Ocak 24, 2009 1
BİR HAYALİN PEŞİNDEN...4.BÖLÜM
Neydi bu, bir tür şaka mı yoksa görmekten kurtulamadığı uzun bir rüya mıydı. Hayatının sonuna kadar burada kalmayacaktı herhalde. Mutlaka onu merak eden birileri arkadaşları dostları olacaktı. Hiç olmadı iş yerindekiler meraklanacaktı. Evin içinde bir o tarafa, bir bu tarafa gidip geliyordu ki, çalışma odasında masanın üstünde duran mektup geldi aklına. Hemen odaya gitti, masanın üstünde duran mektubu aldı; evirdi, çevirdi ve sonunda açmaya karar verdi. Mektup açacağıyla zarfın yan tarafından dikkatice açtı ve içinde ne olduğunu ve kimin tarafından kim için yazıldığını bilmediği mektubu büyük bir heyecanla açtı. Açmasıyla birlikte içinden düşen kolyenin kulaklarında bıraktığı ses ile irkildi. Yere eğilip kolyeyi aldığında gözleri adeta fal taşı gibi açılmış; nerdeyse küçük dilini yutacak gibiydi.
Islak çimen yeşili gözleri büyüdü, büyüdü; gözyaşlarıyla doldu ve yanaklarından süzülmeye başladı. Her saniye ağlamasının şiddeti artıyor, ne düşüneceğini bilemiyordu. Sanki üzerinde yıllardır taşıdığı ağır bir yükün altında ezilmişçesine hissederek, çalışma masasının hemen sağındaki kırmızı deri koltuğa oturdu. Gözleri kıpkırmızı bir halde elinde duran kolyeye bakmaya devam etti. Bu kolye yıllar öncesinden sevdiği adam tarafından kendisine doğum gününde hediye edilmiş olan kolyeydi. Onu büyük bir mutlulukla takmış, bir Pazar günü kasabanın 5 km uzağındaki ormanda yaptıkları piknikte kaybetmişti. Demek oluyordu ki, kolyeyi bulmuş ama kendisine vermemişti. Çünkü onu o piknikten sonra 2 kere görmüş ve bir daha da ona ulaşamamıştı. Aramadığı yer kalmamıştı. Şehirdeki tüm hastanelere, otellere sormuş soruşturmuş ve hatta kayıp ilanı bile vermişti Ancak kendisine ait hiçbir bilgiye ulaşamamıştı. O günden sonra da içine kapanmış ve uzunca bir süre kendisine gelememişti. Gelemezdi de !... Bir insan sevdiğini kaybedince, hele hele de bu insan evlenme teklifi eden insan olunca daha bir kötü oluyordu. Yürüdükleri tüm yollarda, attığı tüm adımlarda ve bütün köşe başlarında onun hatırası gözlerinin önüne geliyor, arkadan gördüğü her erkeği o sanıyordu. Bir ara arkadaşları ona psikolojik yardım almasını önermişlerse de O tepkisini “Ben deli değilim, sadece” diyen ve bitiremediği cümleler kuruyor ardından da saatlerce dinmeyen gözyaşlarına teslim oluyordu. Sonuçta onu kaybetmişti ve bu gerçeği er ya da geç kaybedecekti. Ne kadar zor olsa da bundan kaçış yoktu artık…
Elinin tersi ile gözyaşlarını sildi ve elinde duran mektubu araladı. Bu mektubu okuyup okumamaya bir türlü karar veremiyordu ama içinden bir ses “okumalısın” diyordu. Titreyen elleriyle mektubu sıkı sıkı tutuyor ve okumak için kendinde güç arıyordu. “Belki de bana ait değil bu mektup ve bu kolye. Sonuçta bu bir kolye ve başkasında da aynısından olması kadar doğal bir şey olamaz değil mi “ diye düşündü ama tüm düşünceleri bir anda uçup gitti. Çünkü bu kolye ona özel yapılmıştı ve bunun bir benzeri daha yoktu.
Sonunda mektubu okuyacaktı er geç ve uzatmanın bir anlamı da yoktu. Hayatında hiçbir şey için bu kadar heyecanlanmamıştı ve bu kadar merak etmemişti. Yıllar sonra belki de kendisine bırakılmış bir mesajdı ve gönderilememişti ya da yeni gönderilmek üzereydi. Hiçbir şey bilmiyordu ama belki de birazdan bir şeyler öğrenecekti. Yıllar sonra da olsa…


Yazan : Mehpare ÖĞÜT
2008

23 Ocak 2009

BİR HAYALİN PEŞİNDEN...3.BÖLÜM

Ocak 23, 2009 0
BİR HAYALİN PEŞİNDEN...3.BÖLÜM
Gecenin bir yarısı yeniden ama bu sefer bir tıkırtıya uyandı. Yan tarafta ki oda da bir ışık yanıyordu. Evin sahibi geldi diye düşünerekten olduğu yerden kalktı ve odaya doğru yöneldi. Odada kimse yoktu. Ama daha önce kilitli olan odanın

kapısı ardına kadar açıktı. Merak ve endişe dolu gözlerle kapıya doğru yürümeye başladı ve sonra tüm cesaretiyle odaya girdi.
Kimsecikler yoktu. Çalışma masasının üstünde henüz açılmamış bir zarf ve mektup açacağı duruyordu. Küçük bir oda olmasına karşılık duvarlara özenle monte edilmiş boydan raflarda sayısız kitap, dergi ve hatta eski plaklar bulunmaktaydı. Plaklar o kadar eskiydi ki eski yılların en önemli sanatçılarına aitti. Birkaç kitabı karıştırdı, dergilere baktı ama aklı masanın üzerindeki mektupta kalmıştı.
‘Başkasına ait şeylere dokunmamalısın” dediğini duyar gibiydi ama, içindeki o merak duygusu onun “dokunmamalısın” emrini ortadan kaldırıyordu. Aslında doğruydu. Burası başkasının eviydi ve o mektup da bu evin sahibine aitti. Belli ki gönderilecekti ama sanırım ev sahibi unuttuğu için gönderilememişti.
En iyisi evine gitmekti. Evine gidip sıcak bir banyo yapıp iş saatine kadar dinlenmeliydi. Salona dönüp çantasını aldı ve yattığı yeri düzeltti. Son olarak da çalışma odasındaki elektriği kapatmak için geçmişti ki, az önce masanın üzerinde duran mektup yerinde yoktu. Biraz önce ordaydı halbuki. Ne olmuş olabilirdi ! Kaşla göz arasında nasıl kaybolabilirdi. Hem evde kendisinden başka kimse de yoktu. Yoksa aklının oynadığı bir oyun muydu bu. Hemen evden çıkması gerektiğini düşündü. Elektriği kapayarak kapıya doğru hızlı adımlarla yürüdü. Ancak kapı açılmıyordu. Ne kadar zorladıysa da bir türlü açılmıyordu. Neydi bu bir rüya mı, şaka mı, yoksa gerçekten de aklının oynadığı bir tür oyun mu ??
Hemen telefon etmeliydi, arkadaşına ya da en iyisi acil yardımı aramalıydı. Bilmiyordu, ne yapacağını, ne yapması gerektiğini kestiremiyordu. Telefon salonda olmalı diye düşündü. İşte orda küçük konsolun üzerinde duruyordu. Ahizeyi kaldırdı ama ses gelmiyordu. Telefon kapalıydı ya da bozuk herneyse. Anlaşılan ev sahibi gelene dek burada hapis olarak kalacaktı.
Sabah olmuş, güneş çoktan doğmuştu. Oturduğu yerde uyuyakalmış olacaktı ki, boynunda dayanılmaz bir ağrı vardı.
“Offf “diye iç geçirdi. “Nerden geldim ben buraya, keşke hiç gelmeseydim.”diyerek kalktı ayağa. Pencereleri açtı. İçeri dolan temiz hava ve baharın o güzelim çiçek kokusu bir anda odayı doldurdu.
Artık bu evden bir yolunu bulup gitmeliydi hemen.

Ama nasıl ? Kapı kilitli, telefonsa çalışmıyor !.
“Bir yolu olmalı, mutlaka olmalı” diye düşündü içinden...İşine yarayacak herhangi bir alet olup olmadığına baktı ama bulamadı. Mutfaktan aldığı bir bıçak yardımı ile kapıyı ne kadar zorladıysa da başarılı olamadı.


Yazan : Mehpare ÖĞÜT
2008